05.05.2005 / Gaye Şahin / Haber
Kimyacı ve medyum Sarp Sapmaz’ın gençlik maceraları
Polisiye, bilimkurgu, fantezi, korku, gerilim, ‘action’, mistisizm ve bilim. Sadık Yemni, son romanı ‘Yatır’da da yine tüm bu türlerin bir karışımına gidiyor. Yazdığı kitapları tanımlarken de kısaca ‘tirildeme türü’ diyor.
Sadık Yemni’nin son kitabı “Yatır”, yeni bir Sarp Sapmaz macerası. Kimya tutkusunu ve medyumluk yeteneğini esrarengiz olayları çözmekte kullanan Sarp, 1968 yılında geçen bu hikayede henüz 17 yaşında bir delikanlı. Ancak karşılaştığı sorunlar her zamanki gibi başından büyük…
Yazarın 1997 yılında yayımlanan “Muska” adlı kitabının devamı ve İzmir üçlemesinin de ikinci halkası olan “Yatır”da, Yemni hepimizin yakından bildiği bir halk hurafesinden yola çıkmış. Roman İzmir Alsancak’ta bir ev ve o evin altındaki yatır üzerine kurulu. Yıllar önce evi satın alan ailenin erkekleri lanetleniyor ve 21 yıllık aralıklarla ya ölüyor ya da ortadan kayboluyorlar. Buraya kadar tamamen bir korku gerilim şeklinde ilerleyen “Yatır”da daha sonra işler karışmaya başlıyor. Romanın eş zamanlı ilerleyen bölümlerini okudukça korku yerini fantastik türün ve bilimin sınırlarını zorlayan ilginç bir hikayeye bırakıyor. Zaten Yemni de kendi yazdığı türün ne korku ne fantastik ne de bilimkurgu olmadığını kabul ediyor. Hatta yazdığı kitapların kendine has türüne yine kendine has üslubuyla “tirildeme türü” adını veriyor.
Hem yoğun bir metafizikle hem de pozitif bilimin “her şeyin bir açıklaması vardır” tavrıyla beraber ilerleyen Yatır’da, Sarp’ın çok sevdiği iki arkadaşı lanetten etkilenince kahramanımız da ister istemez kendisini olayların ortasında buluyor. Bu esrarengiz evin sırrı yavaş yavaş çözülürken kitabın tüm karakterleri de kendi sorunları ve korkularıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Kitap bu yönüyle, korkuların temelinde yatanın aslında insanın kendi aklı olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatıyor.
Sadık Yemni okurlarının artık aşina olduğu paralel evrenler “Yatır”da da var tabi. Yemni bu kez ayna imajını sıkça kullanarak, her şeyin bir ikizinin olduğundan bahsediyor. Yani biz aynanın solundayız, soldaki evrende yaşayıp gidiyoruz. Ancak bir de aynanın sağ tarafı var, sağ evren. Yazar kitabın geçtiği İzmir’in sağına İzmirella adını vermiş ve tüm yatır karmaşasını sonuçta bu paralel evrenin sırrıyla bütünleştirmiş. Paralel evrenleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyenler, tarikatlar, masonlar, gül haçlılar da kitabın kilit noktalarını oluşturmuş.
“Yatır”, ülkemizde neredeyse kemikleşmiş bir hurafeyle dalgasını geçerken bunu korku, gerilim, fantazi, bilimkurgu ve hatta polisiye türü birbirine iyi bir şekilde harmanlayarak yapıyor. Sarp Sapmaz maceralarının sıkı takipçileri bu kitabı zaten kaçırmayacaktır eminim; ama ‘Yatır’ sadece onlar için değil, güzel kurgulanmış, sürükleyici ve keyifli bir roman arayan herkes için iyi bir tercih…
KÜLTÜR SANAT
Kültür Bakanlığı dünyaya Türkçe öğretmek için atağa geçti
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkçeyi, Türk kültürü ve tarihini yabancılara öğretmek için önemli bir projeyi hayata geçirmeye hazırlanıyor.
Ülkemizde yıllardır faaliyet gösteren ve ait oldukları ülkelerin dil ve kültürünü yaymaya çalışan Goethe Enstitüsü, Cervantes Enstitüsü, British Council, Fransız Kültür Merkezi, İtalyan Kültür Merkezi ve Amerikan Kültür Merkezi gibi sivil toplum kuruluşlarının bir benzerini bu sefer Türkiye hayata geçirecek. Yunus Emre Enstitüsü’nün ilk şubesi Japonya’nın başkenti Tokyo’da açılacak. Bunu Avrupa ve Amerika izleyecek. Tek merkezden kontrol edilecek olan enstitüde Türkçe öğretilecek, Türk kültür ve tarihini yansıtan film ve dia gösterileri, konserler, konferanslar düzenlenecek.
Türk kültürüne yabancı bin insan, Türkiye ile ilgili merak ettiği her şeyi bu merkezlerden kolayca öğrenebilecek. Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, enstitünün ilk şubesinin Japonya’nın başkenti Tokyo’da açılacağını söyledi. Bu amaçla Tokyo’daki bir caminin yanında arsa alındığını ve Ocak 2006’da merkezin inşaatına başlanacağını belirten Koç, “Çok amaçlı bu kültür merkezlerini işletme meselesini etraflıca düşünüyoruz. Biz mi işletelim, yoksa bir vakfa mı devredelim, henüz karar vermedik.” şeklinde konuştu. Yurtdışında belli merkezlerde kurulacak enstitüler, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve TİKA tarafından finanse edilecek. Ancak enstitüler, salt devlet memurları tarafından yönetilmeyecek. Devlet, kurumlara hem maddi hem manevi katkı sağlayacak.
Mimar Sinan Enstitüsü de yolda
Bakanlık, Yunus Emre Enstitüsü’nün yanı sıra, bir de Mimar Sinan Enstitüsü kurmak için çalışmalara başladı. Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ile bu konuda işbirliği yapan Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sinan’ın yaptığı Süleymaniye Külliyesi’ni bu iş için tahsis etti. Mimar Sinan’ın evinin restorasyonunu da kapsayacak proje kapsamında kurulacak enstitüde, mimarlıkla ilgili bilimsel çalışmalar yapılacak, sempozyumlar düzenlenecek. “Mimar Sinan önemli bir sanatçı. Ancak sadece Sinan’ımız yok. Onunla birlikte birçok sanatçımız var ve ben onların da ortaya çıkarılmasını istiyorum.” diyen Koç, önümüzdeki yıldan itibaren ‘Uluslararası Mimar Sinan Ödülü’ vereceklerini açıkladı.
İstanbul’daki Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) yıkılarak yerine daha fonksiyonel bir kültür ve kongre merkezinin yapılacağını söyleyen Koç, konuyla ilgili olarak sanat dünyasının destek verici açıklamalarından bir hayli memnun: “Bu kez ne demek istediğim anlaşıldı. Amacım Atatürk’e yakışan bir merkezin yapılması. Bugünkü bina işlevsel değil. Bunu herkes biliyor.” Bakanlığın, Ayazağa’daki İstanbul Kongre Merkezi’ni daha bitirmeden AKM’nin yerine yenisini nasıl yapacağı şeklindeki eleştirileri de cevaplayan Koç, “İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı ile inşaatı yapan firma arasında anlaşmazlıklar vardı. İki taraftan da yetkilileri çağırdım. Binanın bir an önce bitirilmesini istedim. 15 Eylül itibarıyla kontrolü ele alacağız, belki vakfa bugüne kadar yaptığı işlerden dolayı teşekkür bile edebiliriz. Maliye Bakanlığı’ndan aldığımız Üsküdar’daki Tekel binasını da en kısa zamanda kültür merkezi olarak faaliyete geçireceğiz.” şeklinde konuşuyor.
Atilla Koç’un aldığı son kitaplar
Hafta sonlarını genellikle İstanbul’da geçiren Atilla Koç’a, geçtiğimiz cumartesi günü Cağaloğlu’nda bir kitapçıda rastladık. Kamuoyunda ‘çok okuyan bir bakan’ olarak tanınan Koç, buradan 20’ye yakın kitap satın aldı. “Bu kitapları kaç ayda okumayı düşünüyorsunuz?” şeklindeki soruyu, “Bakan olduktan sonra kitap okumam eski hızında değil. Hayatla ilişkimi kesmemek için kitap alıyorum. Okuma açısından eski kapasitemin çok altındayım. Bu da canımı sıkıyor. Benim bütün okuduklarım roman okumak için bir altyapı oluşturmaktır.” diyerek cevapladı. Bakan’ın kitapçıdan aldığı eserlerin bazıları şunlar: Buket Uzuner, ‘Kumral Ada,Mavi Tuna’; Sadık Yemni, ‘Yatır’; Kurban Said,’İstanbullu Kız’; Can Dündar, ‘Kırmızı Bisiklet’; Deborah Moggach, ‘Lale Çılgınlığı’; Gülnihal Köken, ‘İbn Rüşd’; Ali Akar, ‘Türk Dili Tarihi’; Anois Nin, ‘Maskeli ve Çıplak’; Sunay Akın, ‘Kız Kulesi’ndeki Kızıl Dereli’; Cristian Signal, ‘Büyük Ada.’ 15.08.2005
EFNAN ATMACA
‘İnanç değil sezgi diyelim’
Sadık Yemni: Şimdi bilimin açıklayamadığı yeri metafizikle açıklayabili-yoruz ancak biliyorum ki gelecek yıllarda bilim karanlıklarda kalan birçok şeyi açıklayacak.
Sadık Yemni, ‘Yatır’da bilimle sezgiyi birleştirmeye çalışıyor: Evet, en hakiki mürşit ilimdir ama ona giden yolda karanlık sokaklar da var ve her yerde lamba yok.
Sadık Yemni, yeni kitabı Yatır’da bu kez altı bin yıllık bir sırrın peşine düşüyor. Üçüncü kez okurlarla buluşturduğu genç kahramanı Sarp Sapmaz’ın peşinden, bahçesinde yatır olan ve sırrı bodrumundaki gül desenlerinde saklı bir evin ürkütücü hikâyesini anlatıyor Yemni, Yatır’da. Tüm Sadık Yemni kitapları gibi ‘tuhaf’ bir bileşimin ürünü Yatır. Yemni, hurafelerle başlayıp bilimsel verileri eklediği, uzaylıları da işe karıştırdığı kitaba Sebatayistleri, Gül-Haç kardeşliğini ve gizemli tarikatları da ekliyor. Bu ‘zenginliğin’ nedenini de romanın İzmir’de geçmesine bağlıyor. Her zaman olduğu gibi bu kitapta da amacının akıl ile sezgiyi birleştirmek olduğunu söylüyor Yemni. Yaşamını Hollanda’da sürdüren yazar İzmir Kitap Fuarı’na katılmak için Türkiye’deydi. Biz de bu ziyareti fırsat bilip buluştuk.
Kendisi için yapılan ‘Kaçış edebiyatına sığınıyor’ eleştirilerine kızdığını anlattı Yemni. Türkiye’de bir kutuplaşma olduğunu, dini temalarla ilgilenenlerin bilimi reddettiğini, bilimle ilgilenenlerin ise halk arasında geçerliliğini koruyan mistik öğeleri yok saydığından yakındı ve “Avrupa’da yaşamasaydım bunları yazamazdım” dedi.
Romanlarınız için ‘kozmik gerilim’, ‘mistik polisiye’ gibi birçok tanım yapıldı. Bir röportajınızda siz ‘tirildeme’ adını uygun görmüştünüz. Romanlarınızı hangi başlık altında tasnif ediyorsunuz?
Romanlarım için söylenen başlıkları daha da çoğaltabiliriz. Paranormal, bilimkurgu, fantastik, polisiye, aforizma vs. aslında bu türlerin hepsi benim kitaplarımda bir arada. Ben Sadık Yemni bunların tümü diyorum. Hollanda’da da tek bir başlık altında toplayamıyorlar kitaplarımı. Orada oryantal bir bakış olduğu ve kitaplar Doğu’dan geldiği için ’sihir’ deyip çıkıyorlar işin içinden. Tirildeme ise benim ‘thriller’ için Türkçede bulduğum bir kelime.
Yatır’da halk arasında bazen ürküntü yaratan bazen de medet umulan bir kavramdan, yatırdan yola çıkarak kurguyu başlatıyorsunuz. Birbiri ardına hurafeler ekleyip diğer kitaplarınızda olduğu gibi burada da bilimsel bir sonuçla olayı bitirmeye çalışıyorsunuz. Akıl ile inancı mı birleştirmeye çalışıyorsunuz?
İnanç değil sezgi diyelim çünkü inanç kelimesi başka mânâlara çekilebiliyor. Benim formülüm bu. Romanlarımı katman katman yazmayı tercih ediyorum. Önce gündelik hayatın sıradan kahramanlarıyla başlıyorum. Bakkal, kasap gibi romanın geçtiği yerdeki sıradan insanların hayatlarını anlatıyorum. Elbette yerel hurafeleri ekliyorum. Kendi folklorik öğelerimizi kullanıyorum. Sonra da diğer katmanlara geçiyorum. Bir öyküde gizem olması, merak uyandırması çok önemli. Yalnız bilimsel sonuca ulaşıyorum. Çünkü hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Benim kitaplarımda bilinçaltı yapmak istediğim şey bize ait bir folklorla başlayıp olayı bilimin sonuçlarından birine bağlamak. Bir yerden bilim toplumuna kilitlenelim mesajı vermek istiyorum. Çünkü şimdi bilimin açıklayamadığı yeri ancak metafizikle açıklayabiliyoruz ancak biliyorum ki gelecek yıllarda bilim karanlıklarda kalan birçok şeyi açıklayacak. Evet, en hakiki mürşit ilimdir ama ona giden yolda karanlık sokaklar da var ve her yerde lamba yok. Hem bilim toplumu olmak, aklı selimle iş yapmak hem de sezgilerin çıkarsamalarına açık kalmak gerekiyor.
Hikâye bir noktadan sonra uzaylılara, önceki medeniyetlere bağlanıyor ve İzmir’in İzmirella adında bir ikiz kardeşi olduğu anlatılıyor. Bunun bilimsel açıklaması var mı?
Günümüzde evrenin ikiz olduğuna dair çok güçlü kanıtlar var. Şu anda yaşadığımız evren solcu evren. Yani bütün galaksi helezonları sol dönümlü. Ancak bilim adamlarına göre her şeyin sol dönüşümlü olması pek mantıklı değil. Dolayısıyla sağa dönen helezonlu bir evren de olması gerektiğini düşünüyorlar. Sağ evrenin de bize yakın bir yerde duruyor olduğu tezi şu günlerde bilimsel olarak çok güçlü. Bu metafizik değil. Fizikte buna ayna imajı deniyor. 1908 yılında Sibirya’da büyük bir patlama oldu. Kilometrelerce kare alan yok oldu. Bilim adamları bu patlamanın büyüklüğünden dolayı meraka düştüler. Ancak o yılların teknolojisiyle ilk keşif heyeti aylar sonra bölgeye ulaşabildi. İlk önce bölgenin yok olmasına neden olan şeyin bir meteor olduğu sanıldı. Sibirya’ya düşenin meteor değil sağ evrenden gelen bir parça olduğuna dair bugün kanıtlar var…
Peki Gül-Haç, Sebetayistler gibi son dönemde üzerinde çok fazla konuşulan ve komplo teorileri üretilen konular…
Bu romanın geçtiği yerden, yani İzmir’den kaynaklanıyor. Tüm bunlar açısından çok canlı ve zengin bir yer İzmir. Ben çocukken dahi İzmir’de bu konular üzerine hikâyeler duyardım. Hatta onların toplandıkları yerleri bilirdim. İzmir katman katman ortaya çıkmaya başladığında insanlara birçok sürprizle karşılaşacak.
Türkiye’de hatırı sayılır bir okuyucu kitleniz var. Hollanda’da da aynı oranda okurunuz var mı?
Elbete ama orada yayımlanan kitaplarım başka bir kategoriye ait. Yabancılığın anatomisi üzerine yazıyorum. Ama içlerine gizemi mutlaka sokuyorum. Mesela şimdi son yılların Hollanda’sı üzerine romanlar yazacağım. Demokratik rejim içinde, hukuk devleti içinde onunla bağdaşmayan birtakım radikal ya da aşırı uçların filizlenmesi ve o filizlerin günlük yaşmada hissedilir hâle gelmesini anlatan romanlar olacak bunlar; politik yüzümü göstereceğim.
Hollanda’da Yatır türü kitapları yayımlamamanızın nedeni onlara inandırıcı gelmeyeceği mi?
Hayır, Hollanda’nın genel karakteriyle ilgili. Amerika’da olsaydım bu kitaplar ön planda olurdu. Hollanda’da bilimkurgu yazarı yok. O ülkedekiler, bu romanların kendi yazarlarının yazacağına inanmazlar. Ben de Hollandalı yazarlardan sayılırım. Dolayısıyla bu tür kitapları besleyecek okuyucu yok.
Tüm dünyanın dini öğeler taşıyan polisiye romanlara ya da fantastik edebiyata karşı yoğun ilgisini nasıl açıklıyorsunuz? Örneğin sizinle bazı benzerlikler gösteren Dan Brown…
Allah korusun benzerlik göstermek istemem onunla. Dan Brown’un otuz kitabını okuyun bir tek iyi cümle akılda kalmaz. Onun sırrı Hıristiyanlığın çok zayıfladığı tabiri caizse öldürüldüğü bir dönemde bu romanı yazmış olması. Bakın Hıristiyanların dogmaları çok ağırdır. Ama Brown’un kitabıyla bu dogmalar çürütüldü ve Hıristiyanlığa bu şekilde sarılalım mesajı verildi. Dünyanın ilgisine gelince; manevi bir açlık var. Hayat o kadar kuru, acımasız ki insana artık manevi, tinsel şeyler lazım. Örneğin Hollanda’da Mevlânâ’yı layığıyla tanıyanların sayısı neredeyse Türkiye’deki kadar.
|
Dilâver Demirağ, |
|
|
|
||||||||||||||||||
|
ERDEM ÖZTOP - eoztop@aof.anadolu.edu.tr
Sadık Yemni’nin yazarlık serüvenine baktığımızda diğer yazarlar gibi oturup masanın başında işe koyulmadığını görürüz. Yemni 1981-1989 yılları arasında Hollanda’da çalıştığı demir yollarındaki köprücülük işinin boş saatlerinde kimsenin olmadığı dağ-bayırda okur, düşünür ve yazardı. 1987’de sekiz öykülük bir kitapla giriş yaptığı edebiyat dünyasına sırasıyla Muska (1996), Amsterdam’ın Gülü (1997), Öte Yer (1997), Metros (2002) ve Çözücü (2003) isimli eserlerini sundu. Çözücü’den bu yana geçen bir yıllık kısa dilim sürecinin sonrasında ise şimdi de Ölümsüz romanıyla karşımıza çıktı. Teupi Anonim Ortaklığı ismindeki bir şirketin seçtiği kişiler vasıtasıyla farklı kimlikteki insanlar öldürülür. Kitabın sayfalarını çevirdikçe karşımıza çıkan her yeni gerçekle olaylar bir yandan çözülürken öbür yandan da gittikçe düğümlenir. Düğümleri çözmekse, biz okurların mutlak görevidir elbet! Ama sizler için bir parça da olsa ipucu yakalamak için Yemni ile söyleştik!..
Sevgili Sadık Yemni, ilk olarak şunu sorayım: Niçin karşımıza polisiye bir romanla çıktınız? Nedir polisiye romanın sizdeki yeri?
Sadık Yemni:
Polisiye dünya insanlarının en çok okuduğu ve seyrettiği bir türdür. İnsanlar rahat koltuklarında güvenli olarak oturup astral bedenlerine serüven yaşatmayı seviyorlar. Düğüm çözmeyi sevenler de epey fazladır. Bu özelliğimiz olmasaydı bilim diye bir şey gelişmezdi.
Ölümsüz’ü sadece polisiye terimiyle açıklamak yeterli değil bence. Bilimkurgu, fantastik, parapsikoloji, tasavvuf ve gizem kolajıdır polisiyenin yanı sıra. Bir gün Hollandalı bir dostum son kitabın hangi türde diye sorunca, sufist science fiction(Tasavvufi bilimkurgu) dedim. Dünyada ilk kez ben yazdım diye de böbürlenme demli bir espri patlatmıştım.
Biliyorsunuz bizde gerilim romanları sözcüğü thriller yerine kullanılmakta. Ben bunun yerine yerli malı Tirildeme kelimesini önermiştim fi tarihinde. Kök benziyor. Anlamı da daha iyi kucaklıyor. Horror thriller için, dehşetengiz tirildeme, action thriller için de cümbüşlü tirildeme terimlerini kullanabiliriz pekala. Ejnebi kelimelere gereksinimimiz yok.
Polisiye romanın kalbimde ayrı bir yeri var. Klasiklerini kitap ve film olarak iyi tanırım. Yakın zamanda sırf polisiye denebilecek birkaç roman yazmayı planlamaktayım. Modası geçmeyecek, giderek interaktifleşecek bir türdür. İnsanın insana ettiği eziyeti yansıtıp duracaklar.
Yoksa sizin için bir oyun mu bu, romanın başlarında kahraman Ayhan’ın dediği gibi?
Sadık Yemni:
Oyun teorileri var malum. Oyunsuz hayat olmaz. Oynuyorum o halde varım. Birlikte oynamak esnek kalmak, açık durmak, tetiktelik, cüret edebilme ve sınırsız merakla donatılmıştır. Yeterki dürüstlük baş ilke kalsın.
Roman, konusu olarak kitabın ismi gibi ölümsüzlük temasını işliyorsunuz… Niçin böyle bir konu seçme gereği duydunuz? Okur için ilgi çekici bir tema!
Sadık Yemni:
Gılgamış’tan bu yana popülaritesi giderek artan, teknolojiinin yardımıyla erişmemize az kalmış bir istek ağacımızdır ölümsüzlük. Ruhun ölümsüzlüğüne inanç bedenleri çürüyenlerin züğürt tesellisi olarak görülmemeli. Kuvantum tekinsizliklerinin daha bu erken aşamada bile neler fısıldadığına kulak verelim. Belki evrenin henüz çakamadığımız(Bir tür Akaşa) bir türden kayıt mekanizması vardır. Arşivi vardır. Ruh arşivi hayal edin. Gidip beş kuşak önceki bir akrabanızla sohbet ettiğinizi hayal edin. Hayal edilen her şey gerçek olabiliyorsa, sınırlarımızın enginliğini düşünün. Günlük gaileler, uyduruk gündemlerle, dertler, sıkıntılarla bu enginliği anlamadan, tadına varamadan çekip gidiyoruzdur belki de arşivlerin kozmik tozlarla yüklü çekmecelerine.
Bilmem okudunuz mu, bir diğer polisiye yazarımız Ahmet Ümit de son romanı Beyoğlu Rapsodisi’nde ölümsüzlüğü işlemişti…
Sadık Yemni:
O kitabını okumadım. Ölümsüzlük çok popüler bir tema. Sürekli işlenecek ve hiç tükenmeyecek.
Tirildeme yazımındaki dil kullanımı için ne diyorsunuz?
Sadık Yemni
Bi yapıtta önemli olan üsluptur. Dildir. Thriller, serüven, gerilim, polisiye, bilimkurgu ve fantastik, yani kısaca tirildeme dalında yazacak kimseler asla şu yanlışı yapmamalıdırlar. Ben meraklı bir konuyu işliyorum. Edebiyat yapma kaygısı taşımama gerek yok. Ne yazarsanız yazın, eğer çok ilginç bir araştırma ya da buluşa dayanmıyorsanız diliniz kadar yazarsınız. Üslubunuz kadar ağırsınız. Konuların popülariteleri uçar gider. Dil kalitesi kalır geriye. Ölümsüz bir dil şölenidir. Diğer kitaplarım gibi Türkçeye zenginlik katmaktadır.
Kahramanımız Ayhan, işten yeni çıkartılmış, bunalım takılan bir prototip. Bir gün posta kutusuna bırakılan Teupi Anonim Ortaklığı’na ait dosyayla beraber bir serüvene doğru yol alıyor…
Sadık Yemni:
Bir gün umutsuz bir durumdayken bir posta geliyor. Kim beklemiyor aniden gelen ve yaşamını keyifli anlamda etkileyecek bir postayı? Çok olağanüstü bir fotoğraf yaşamının yeni devresine itekliyor baş kahramanı. Açılış hepimizin ortak duasıdır yani. Bir gün ansızın bir şey olacak ve hayatım anlamlanacak, yepyeni bir ruh ve ivme kazanacak. Tanrım beni baştan yarat muhabbetinin bir versiyonu. Mucize bekleme güdümüzün yükseltgenmiş hali.
Ortaklığın ismi epey ilginç; Teupi. Sanki ismini Tayvan’ın başkentinden alıyor; Taipei, ne dersiniz?
Sadık Yemni:
Biraz başka türlü de bakalım. Teupi Anonim Ortaklığı. TAO. Pi ise malum. Çok manyakça bir matematik sabitesidir. Sadece yapay düzlemler için geçerlidir. Evren bilindiği gibi yamru yumrudur. Ne bir düz çizgi, ne de pürüzsüz yüzey barındırmaz. Sakın bu TAO’nun bir oyunu olmasın bize? Biz fareler için labirentler yapıp peynir ödülünü elde etmesi için hayvanları koşturtuyoruz. Acaba pi de böyle bir labirent olmasın? Kim koymuştur böyle bir sabiteyi bu yapay dairelerin içine? Teu’ya gelince bir kuvantum parçacığı adının azıcık sarsılmış halidir.
Ayhan zaman içersinde kendi kendine Teupi Ortaklığının azmettiricisi oluyor! Dikkat ettim, kurban olan kişilerin cinsel kimlikleri göze çarpıyor!..
Sadık Yemni:
Ayhan aşırı parlaktır malum. Çevremizden biliriz. İlle de çok parlak, güzel ya da yakışıklı olması gerekmez, cazibeli ve baştan çıkarıcılar vardır. Bunlar sizin kösnültü yükünüzü tartan daralar gibidirler. Gerçek hayattan projeksiyon yani. Ayhan’ın baştançıkarıcılık dozu çok yüksektir. Karşılaştığı kimseleri kadın erkek fark etmeden heyecanlandırıyor. Hatta bundan kendi de rahatsız olup şu düşünceye varıyor.
Susturuculu tabancalı eli sağ poposuna dayalı zili bir kez orta ısrarda çaldı. Planı basitti delikanlı kapıyı açınca kurşun tedavisi uygulayıp cızlamı çekecekti. Bu defa daha öncekiler gibi dostluk ahbaplık tesis etmek niyetinde değildi.
Romanda zamanı geçen yıl İstanbul’da bombalanan sinagoglar vasıtasıyla öğreniyoruz. Kasıt söz konusu mu bunda, yoksa tamamen tesadüf mü?
Sadık Yemni:
Tesadüf değil. Birincisi olayların yaşandığı zamanı unutulmaz bir olayla çentikliyor. İkincisi terör gibi acımasız vahşi bir etkinliği unutturmak istercesine bir serüven yaldızlıyor.
Paralel Evrenler teorisi! Açalım istiyorum ölümsüzlüğün anahtarı olan bu teoriyi…
Sadık Yemni:
Ayhan anlatsın benim yerime.
“Paralel evrenler teorisini bilirsin. Çocukluğumdan beri acaip bir tutkulu merakla üzerine yazılan her şeyi okumak, görmek istediğim bir konu oldu. Şimdi bunun tesadüf olmadığını anlıyorum. Yan yana birbirinin çok benzeri, ama ince ayrıntılarda giderek farklılaşan evrenler. Bir an bunun doğru olduğunu kabul edelim. Şu anda beş milyon, elli milyon adet Ayhan ve Kalbiye’nin Zeugma otelinin 14 numaralı odasında yatakta oldukların hayal et. Giderek artan farklılıklar söz konusu olsun ama. Kaçınılmaz olarak. Odalarda bir sürü şey başkalaşacağı, değişeceği gibi, bizde de bazı farklılıklar olabilir. Gözlerimizin rengi, tipimiz, davranışlarımız. Sevişme tekniklerimiz de değişebilir, kullandığımız kelimeler de. Kurşunlardan bakışlardan sıyrılmamız bu evrenlerin varlığı sayesinde oluyor. Birisinde beni yakından apaçık görüyor ve hafızasına nakşediyor. Sonra başka bir açıyla, süreyle yeniden görüyor. Sonra göz ucuyla görüyor. Sonra giysimde, saçımda farklılıklar olan görmeler gerçekleşiyor. Birinde gözlüklüyüm, diğerinde bıyıklı. Bu farklı geçmişler bir çeşit yayın yapıyor. Bu yayınlar galiba farklı gerçeklikler ya da evrenler arasında, tabii zaman bandında gelecekle geçmiş arasında dolanıp duruyorlar. Hiç sahip olmadığı bir eşyayı kaybettiği için hayıflanan birini düşün. Mevcut olmayan kızına mektup yazma sadece artistik yetenek, kaçıklık ve fantezi gücüyle açıklanabilir mi bu durumda. Fantezi dediğimiz şey bile evrenler arası girişimin, etkileşimin doğal sonucu olamaz mı? Hayal edilen her şey olabilir diyen yazarı düşün. Kanıtlanmasına gerek olmayan bir aksiyom. Doğruluğuna olan inanç duyar duymaz yüreğinde gül gibi açıyor. Şizofrenlerin aslında hasta olmadıklarını hayal et. Kısacası Teupi zaman bandındaki bu evrenler arası yayını kontrol edip bizim iş bitirdiğimiz gerçeklikteki şahidin beynine tıkıyor. Beynin hatırlama bölgesi on, belki yüz farklı kayıtla bombalanıyor. Beyin bu kaostan kurtulmak için kaotik anıların tümünü çöpe atmaya çalışıyor. Yani hatırlama bölgesinin en uç sınırına döküyor. Çok uzaklardan adımızı çağıran, al babayı işareti yapan şeffaf hayaletler gibi bekleşiyorlar orada garibanlar.”
Merak edenler Mr Google’a da danışabilirler. Daha önce bunu yapmamışlarsa bir bilgi ummanın enginliğiyle tanışacaklar. Paralel merak ve mutluluk damlaları.
Sekizbenlik teorisi benim tasarımım tabii ki. Sezildemlik, algımetre, korkulobin cinsinden orijinal terimdir.
Bu arada az kalsın romana yarıdan sonra dahil olan Kalbiye’yi unutuyorduk! Romana dahil olduktan sonra hikaye somut alandan soyuta kayma gösteriyor… Ne dersiniz?
Sadık Yemni:
Kalbiye=Beatrice.? Dante’nin platonik aşkı. Kalp. İnanç. Ölümsüz kült bir romandır. Kült inanç yüklü demektir. Bir sanat eseri yaratmak, kitap yazmak, muntazam anı defteri tutmuk, karşılaştığınız kimselerin halini hatırını sormak, bir bina tasarlayıp onu inşa etmek hep inançla mümkündür. İnançsız olup da kayda değer, olumlu ve kalıcı bir iş yapmış, haklı başarı kazanmış birini görmedim bugüne kadar. En yaygın inanç türü de haliyle evrenin muhtemel yaratıcısına duyulandır. İnsanlar ben neyim, niye varım sorularıyla halleşirlerken bu inanç tarlalarında ayrık otu ayıklarlar.
Bütün ünlü romanlar, öyküler, filmler(Hollywood gelirgeçerleri bile) önemli ölçüde yansıtabildikleri inanç dozlarıyla başarmışlardır bunu. Bazılarına şöyle bir göz atalım. Blade Runner(Bıçak Sırtı)’da robotlar insan bilinciyle tanışınca başka türlü var olmak için mücadele verirler. İnançlarını dayatırlar. Independent Day( )’de Yahudi baba oğul, baba eski ahitle, oğlu ordan yayılan feyz + bilimsel eğitilmiş zekasıyla uzaylı işgalcileri tuşa getirirler. Bu arada çeşitli kahramanlıklar ve diğerkâmlıklar sergilenir. Kendilerini ulusları, dünya için feda edenler çıkar. Yüzleri inanç dolup taşmaktadır. Bütün beğeni toplamış eserlerde Kalbiye’ye verilen rolün varyantları mevcuttur. İnsanlık buna fena halde prim vermektedir.
Ölümsüz’deki Kalbiye tasavvuftaki aşk mıdır? Okuyucu karar verecek. Tasavvufi bir tirildemeyle tanışacaklar ilk kez. İşin içinde bilimsel bulgular, bilimsel gerçeklikler var. Eğer paralel evrenler arası iletişim mevcutsa şu ana kadarki bilgilerimizi yeniden gözden geçireceğimiz, başta inanç patronumuz olmak üzere bazı değer yargılarının tepe taklak olacağı anlar yaklaşıyor demektir.,
Kalbiye soyutun güzelliğine, dayanılmaz cazibesine çağıran gülden bir davetiyedir belki.
Satır aralarında italik cümleler yer alıyor. Nedir kullanma sebebiniz?
Sadık Yemni:
Çeşitli işlevleri var. İç ses, bilinçaltının ekosu çoğu kez. Bazen düşünce akışı içinde üstü çizilen, özellikle öne çıkartılan satırlar oluyor. Ben bunlara bilinç kaçakları yüklü çatlaklar demeyi seviyorum. İçleri çağrışım ve tekinsiz fikir büklümleriyle dolu. Hızlı okumayı bozmadan derinlik yaratan aforizmatik çatlaklar.
Bir de aklıma kitap içinde sık kullanılan marka isimleri takılıyor! Bir ima söz konusu mu burada?
Sadık Yemni:
Markalar çağımızda bellek yapıcı işleve sahipler. Ben kendim markacı bir tip değilim. Gözlemci bakarken bunları görüyor ve aktarıyor. Mutlaka bir seçim de yapıyor.
Yeni yapıtlar var mı topun ağzında?
Sadık Yemni
Muska’dan hemen sonra başladığım, on yıl içinde üç değişik şekilde yazdığım Yatır adlı romanımı geçenlerde bitirdim. Onun ardından AB’nin içyüzünü faş eden 5.Yol ve lise anılarımdan fışkırmış 429 Hüseyin Poyraz adlı romanlar geliyorlar. En yakında bunlar durmaktalar.
Sonuç olarak romanda verilmek istenen mesaj(lar)ı şöyle özetleyebilir miyiz: “Gençliğin nabzı. Yoğunlaşan nihilizm. Layıkıyla endüstrileşmeden sardırılan yabancılaşma. Tüketim manyaklığı. Ahlaki değerlerin tepetaklaklığı.” Ne dersiniz?
Sadık Yemni:
Ölümsüz’de bunların yanı sıra çok gaddar bazı soru büklümleri de var? Ben aslında neyim? İnsan besin zincirinde en üst noktada olmayabilir mi? Benim üstümde beni beden ve ruh olarak kemiren varlıklar mevcut mu? Evren nasıl varoldu? Uzay ağalık sistemleri mi söz konusu yoksa? Ahiretsizlik katlanılabilir bir sorun mudur? Bir de belki de en önemli mesaj okura verilen ölümsüzlük beratıdır.
Son soru: Aşk, size göre Ayhan’ın dediği gibi insanı hem acıktırır hem de susatır mı?
Sadık Yemni:
Bilmeye olan açlık ve susuzluk. Bilgiye özlem. Bilgi ağacının meyvelerine uzanan niyettir aşk. Böyle bakıldığında şeytanın hakkı yenmektedir diye düşünmekteyim. O olmasaydı cennetteki bitkisel yaşamdan çıkamazdık.
Biraz Kalbiye ve Ayhan’ın Manzarasız’daki ilk anlarında icra ettikleri diyaloğa kulak verelim. Kalp taşıyan sohbetimiz böyle noktalansın.
“Eğer paralel evrenler gerçekten varsalar, şu anda tanıdık bildik dünyanın tavşanın suyunun suyu bir versiyonuyla mı haşır neşiriz demek istiyorsun?”
Sadık Yemni:
“Evet. Aslından türeme olduğu için sanırım Word 3000’in word 2000 küsuru okuması gibi. Biraz zaman gerekecek. Ufak tefek pürüzler kalacak belki, ama bildik ve tanıdıka kavuşacağız bir şekilde.”
……………
“Haklısın. Şu yoldan anlıyorum. Kalbimi sarıyor sarmalıyor adeta. İçimde küçük nostalji tohumları serpiliyor. Korku, endişe, kötülük beklentileriyle ıpıslak meşalem tutuşmamakta direniyor. İçim dingin. Depremin ve vuruşmanın acılı anıları hızla akan bir nehre düşen dal parçası gibi hissedilmeze uzaklaşmış durumda neredeyse. Kafam açık. Gönlüm engin. Kalp taşıyan bir yoldayız.”
TREN YOLCU YAZARDAN TREN KAZALARI
• Sadık Bey, siz uzun yıllar Hollanda’daki demiryollarında köprücülük yaptınız. Türkiye’deki tren kazalarını duyunca ne hissettiniz?
İki noktayı söyleyim. Bir, Türkiye’nin kalkınmada sınıfta çaktığının ağrılı bir belirtisi bu. “Hurafe bilim” dedim ya, demek ki o yürürlükte Türkiye’de. Ama hurafeler raydan çıktı. Bize ait laflar vardır, “Bi şey olmaz” deriz. Bir de en kötüsü “Şimdi icat çıkarma.” Yani Türkiye’de icat çıkarmak yasaktır. 1969′da Sergio Leone’nin spagetti western’lerini seyrederdik. O filmlerdeki trenlerin aynısıyla İzmir’e gidiyorduk. 100 yıl arayla!
• Tren yolunda çalışmak nasıl bir duyguydu?
Gerçekten özel bir durum. Normal insan akışından kopuyorsun. Gecesi gündüzü yok. Ama akıllıca kullanıldığında tren denen şeyin ne büyük bir nimet olduğunu anlarsın. Tren taşımacılığının ülke ekonomisine ve insan psikolojisine ne kadar yararlı olduğunu görürsün. Kazaları duyunca ilk hissettiğim öfkeydi. Ama ümitsiz değilim, “hurafe bilim” hep sürmeyecek. Bence negatif seleksiyon azalacak ama gidenler gittiğiyle kalacak. Bir de artık şu “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” marşı çalınmasın.
Hapı yutma diye argo bir deyim vardır. Olumsuz anlamda kullanılır. İnsan hastalanınca iyileşmek için hapı yutmaz mı? O halde hapı yuttuk denince neden bir şeylerin ters gittiğini düşünürüz? Bizi hap yutacak hale getirecek bir rahatsızlıktır sözü edilen mecaz olarak. Ya da yıllar öncesinden ünlü Matrix filmindeki kırmızı ve mavi haplara bilinci örtülü bir göndermedir. Olur ya!
Matrix filmini hepiniz görmüşsünüzdür. Wachowski kardeşlerin 1999’da yeni milenyum öncesi dünyayı sarstıkları film. Konusu filmi görmeyenlerin kulağına bile çalınmıştır bir yerlerde. Tek bir film yeterdi, ama para hırsıyla üç ayrı film yapıldı. Diğer iki bölüm ilkinin tadını veremedi. Çünkü bütün felsefe cephanesi birinci filmde patlatılmış ve tüketilmişti.
Matrix üzerine çeşitli yorumlar yapıldı. Filozoflar dış dünya gerçekliğini sorguladılar. Din bilginleri mitolojik terimleri hıristiyanlığın, budizmin ve hıristiyanlığın başlangıcındaki sırları bilen mezheplere gönderme olarak yorumladılar. Bu filmlerin kaçınılmaz olarak iğneleyici, batıcı, alaycı, rahatsız edici ve nüktedan şekilde verilen politik yankıları da mevcuttur. Dünyanın nasıl yönetildiğini açımlamaktadırlar.
Filmin konusu özetle şöyledir: Bilgisayar hackerı Thomas Anderson dünyada sıradan bir yaşam sürmekte ve 1999 yılında yaşadığını sanmaktadır. Gizemli Morpheus’la tanışınca gerçeğin farklı olduğunu fikrine toslar. Aslında 200 yıl ötededirler ve akıllı makineler dünyada kontrolu ele geçirmişlerdir. Bilgisayarlar 20. yüzyılın sahte bir kopyasını oluşturmuşlardır. Aslında insanlar küçük hücrelerde hapistirler. Bütün bu sahte hayat ve makineler varlıklarını onların ürettiği biyo enerji vasıtasıyla sürdürülebilmektedir. Anderson, Neo yani Yeni lakabıyla makinelerin ürettiği insan kılıklı ajan Smithlerle mücadele etmeye başlar. Dünyayı yeniden insanların idaresine kavuşturmaktır amacı.
Bu mega bütçeyle üç bölüm halinde gösterilen film çok ilgi gördü. İnsanlar Matrix’in ana öyküsünde ve Anderson’un mücadelesinde neyi ilginç bulmuşlardı? Film tekniği gerçekten harikaydı. Bu tek başına yetmezdi. Bu öyküde bizi çeken neydi? Kırk yıl kadar geriye gidelim.
Ünlü Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem meslekdaşlarından birkaç on yıl önce 1964’te yayımlanan summa techonologiae adlı kitabında Phantomat(benim serbest çevirimle düşomat ya da hayalmatik) adlı sanal gerçeklik yaratan bir makineden söz etti. Phantomat’ın içinde yeni bir hayat seçmek mümkündü.
İnsan böyle bir şeyi arzu eder mi? İster. Tanrım beni baştan yarat arzusunun şarkılara, romanlara ve operalara konu olmuş çok güçlü ve yaygın bir duygu olduğu unutulmasın.
Düş otomatı bize sufistlerin daima aradıkları şeyi vermekteydi. Materyal dünyadan ve ölümlülükten sıyrılma. Sonsuza dek sanal bir âlemde varolmak. Uyusam uyanmasam derler sıkıntıda olan kimseler. Bunla ölüp gitmekten çok rüyalara dalıp, hayalmatiğe kapılıp eskisinden çok daha olumlu bir gerçekliğe, daha keyifli, katlanılır bir hayata ulaşma özlemini kastederler.
Matrix filminde Anderson böyle bir imkânı kırmızı ve mavi haplar yardımıyla elde edecektir. Uyku tanrısı Morpheus kendisine hapları uzatır. Maviyi alırsa eski mutlu sorunsuz, ama sanal olan hayatına dönecektir. Kırmızı hapı yutarsa gerçekliği adım adım tanıyacak ve insanların yeniden normal hayata kavuşmaları için mücadele edecektir. Tabii ki kırmızı hapı seçer. Neo bir seçilmiştir. Bir tür Mesihtir. Kurtarıcıdır.
Matrix yapılmadan önce bu konuları işleyen bazı filmler vardı. Matrix’in yapılabilmesinde etkin olmuşlardır. Bunlardan biri Matrix’ten sadece bir yıl önce gösterime giren The Dark City’dir. Karanlık Şehir adlı öykü Matrix’i izleyicilere hazırlayan en önemli filmdir desek sanırım abartma olmaz. Öyküsü kısaca şöyledir: Filmin kahramanı John Murdock vahşice işlenmiş cinayetlerin katili olarak aranmaktadır, ama hafızasını kaybettiği için hiçbir şey hatırlamamaktadır. Kim olduğunu öğrenmek ve hafızasını yeniden kazanmak için verdiği uğraşlar sonucunda, insanın düşünce yapısının ne olduğunu inceleyip beynine hákim olmak üzere gizli deneyler yürüten yaratıklarla karşılaşır. Bütün şehir, yaşamı sandığı her şey bir simülasyondan ibarettir.
Bir diğer film de 13 kat, The Thirteenth Floor’dur. Matrix’le neredeyse aynı zamanda (1999) gösterime girdi. İki bin küsurlu yıllardaki bir bilişim uzmanı 1930’larda geçen bir simülasyon yaratır. Zaman zaman oraya yolculuk yaparak gönül eğler. Yarattığı sanal gerçeklik öyle güçlüdür ki, can verdiği sanal kahramanlar da zekaları sayesinde simülasyonlar yaratırlar.
Simülasyonlar niçin büyük bir titizlilikle planlanır? Bu mükemmellik arzusu neyi amaçlamaktadır. Kusursuz bir dünya mümkün müdür?
Matrix filminden iyi tanıdığımız ajan Smith bir sahnede şöyle der: “Birinci Matrix’in içinde kimsenin acı çekmediği, herkesin mutlu olduğu mükemmel insani bir dünya olarak tasarımlandığını biliyor muydun? Sonuç bir felaket oldu.”
İnsanın kozaların içindeki enerji kaynağı olarak kullanılması, çalıştırılması yani, Matrix programının hedefi değildi. Hedef mükemmel bir dünya yaratmaktı. Kimbilir kaçıncı kez insanlığın mükemmel bir dünya arayışı hüsranla sonuçlanmakta.
Şimdi zamanımıza hepimizin ittifakla kırmızı hap kürü yaptığını düşündüğü anlara bir bakalım. İngiliz felesefecisi John Gray Matrix filminin çağrıştırdığı durumlar üzerine çok güzel bir deneme yazmıştır. Zamanımızı çok iyi gören bu denemeden önemli bulduğum birkaç önermeye bir göz atalım.
Şu sıralar politikaya inanç önemli ölçüde yokolmuş ve teknoloji dönüştürülmüş dünya rüyasını tek başına ifade eder hale gelmiştir. Çok az kimse refahın daha adil bölüştürülmesiyle açlık ve fakirliğin bertaraf edileceğine inanmaktadır. Politikayla ne Irak’ın işgalini engelleyebildik, ne de açlık sorununu.
Anenevi şekilde süren sosyal kontrol bitip gittiğinde cürümle mücadele için yerine video kameralarını ikame ettik. Terörizme destek veren ülkelere karşı akıllı bombalar, hayal kırıklığı ve depresyon gibi insani tepkilere karşı prozak. Çevreye kafayı takmamak için de walkman ya da MP3.
Matrix insanın daha iyi bir dünya için doğallıktan uzaklaşmış istek ve arzularının en gelişmiş teknolojiyle kaçtığı bir rotadır.
Matrix kendini sonsuza kadar yenileyebilecek şekilde inşa edilmemiştir. Er ya da geç kader ya da zaman nedeniyle yokolup gidecektir.
Matrix üzerine yapılan yorumlardan birinde sistem içinde arıza yaratacak bir kaynağa değinilir. Bu insani serbest iradedir. Kozada yaşayanlar bir sanrı içinde yaşarlar. Ama bir kez bunun sanrı olduğunu keşfederlerse karşı çıkabilirler.
Aslında gerçekliğin, problemlerimizin çoğunun çözümsüz durduğu bir pazarı yoktur.
Matrix filmleri teknolojik sihirin harika bir sanat ürünüdür. Eğer bir mesajları varsa, bu teknolojinin sihir olmadığıdır. Teknoloji gerçekte insan hayatını değiştiremez.
Matrix filminde Morpheus’un hovercraftındaki asilerden birinin adı Cypher’dır. Zamanla insan ve makine arasıhdaki bitmez tükenmez savaştan yorulmuştur. Bu gerçeği hiç bilmediği, kozasında mutlu hayatını sürdürdüğü anları özlemektedir. Sonunda aşırı yorulur ve ajan Smith’le bir anlaşma yapar. Neo’nun yerini ele verecek, bunun karşılığında sorunsuz eski durumuna, mavi hap yuttuğu zamanlara dönebilecektir. Arkadaşlarına ihanet eder. Çok kayıplar verdirir ve kendi de telef olur gider.
Az önce sözünü ettiğim yazar Lem insanların rüyalar âlemini kargaşa ve kavgalarla dolu gerçek dünyaya tercih edeceklerinden korkmaktaydı. Bu korkuyu simgeleyen Cypher ihaneti karşılığında sadece eski konumuna dönmeyi isterken, bildiği gerçekliği de tümden unutmak ister.
Bu mümkün müdür?
Şu anda dünyanın her yerinde kitlesel medya tarafından oluşturulmuş illüzyon içinde yaşamayı seçenler vardır. Bunlar sanıldığı gibi tümden mavi hap yutanlar değildirler.
Zamanımızda mavi hap konumunda kalmak iyice zorlaşmıştır. Kitle iletişim araçları bizi yamulmuş, anlamı dönmüş de olsa gerçeklikle bombalarlar. Bu nedenle kursaklarımızdan geçen artık kahverengi bir haptır. Yaşanan illüzyonun gerçek olmadığını, sonsuza kadar devam etmeyeceğini biliriz, ama mış gibi yaparız. Bir sabah mış gibi gerçekliğine uyanacağımızı hayal eder dururuz. Cypherlık yaparak gerçekliği görmezden gelmeye çabalarız. Markalı giysiler, yeni arabalar, hızlı bir bilgisayarla kaçış yolunda tutunmaya çabalarız.
Sonra bir an gelir, illüzyon çöker ve kaba gerçeklik acımasızca üzerimize abanır.
Başta çevre felaketleri olmak üzere bir çok acil sorun bize kırmızı hap sunmak üzere sırasını beklemektedir.
Neolaşmak yani külyutmazlık kaçınılmazdır yani.
Duvarın ardından sesler
Belçikalı mısın?
Değilim.
Amerikalı mısın?
Hayır.
Nerelisin peki?
Türküm.
Özür dilerim, doluyuz, yerimiz yok.
Yıl 1980. Yer Amsterdam. Bir fitnes salonu yöneticisi beni böyle bir nedenden ötürü müşteri olarak kabul etmiyor. O sırada konuşmamıza tanık olan iki kişi (ikisi de genç kadın) adamı kınıyorlar. Ben üstelemiyorum.
Yıl 2006. Çeyrek asır devrilmiş gitmiş. Yanında neleri sürüklemiş götürmüş. Avrupa’da demokrasi ve insan hakları uygulamalarından en övgüyle söz edildiği ülkelerde bu imajla çelişen gelişmeler yaşanmakta.
2 kasım 2004 yılında Amsterdam’da ünlü yönetmen Theo van Gogh’un Hollanda’da doğmuş büyümüş, görünürde uyum sorunu olmayan bir Faslı genç tarafından öldürülmesi tetik görevini gördü. Bir sürü cami ve Türk okulları kundaklandı. Parklarda modern görünümlü Türk kızları erkekler tarafından dövüldü. İş başvurularında isimleri Ahmet, Mehmet olanlar şartları uyduğu halde daha artan bir oranla reddedilmeye başlandılar. Beyin kanaması geçiren bir tanıdığım kimlik tespitinde Türk olduğunu söylemesi üzerine yerli arkadaşlarının gözü önünde ambülans görevlileri tarafından çok hor bir muameleye tabi tutuldu. Sokaklarda Hollandacadan başka bir dil konuşulmasın diye bir fetva verildi. Örnekler binleri aşmış durumda. Yan yana dizsek oradan AİHM’e yol olur. Kısacası esmer tenli, müslüman kökenli yabancıların üzerine amansız bir hışım abanmış durumda.
Başlangıcı bayağı görsel bir efekti andırmaktaydı. Sokaklarda bir anda bakışlar bozuldu. Ansızın olduğu için gün ışığında patlayan bir kâbus bombası gibiydi. Bundan esinlenerek Önce Bakışlar Bozuldu başlıklı bir yazı bile yazdım. Muhabbet Evi romanıma giriş epigrafi aldım. O denli şoke ediciydi. Oktay Akbal’ın Önce Ekmekler Bozuldu adlı kitabını hatırlatıyor bana şu anda. Medya hem reyting, hem de güdüm nedeniyle ateşin üstüne körükle gitti. Hollandalı aydınların çoğunluğu Avrupa ve Amerika dışındaki dünyayı pek iyi tanımadıklarını belli eden yazılar ve konuşmalar döktürerek buna önayak oldular. Kâmil(progressive) entelektüeller var güçleriyle bu kampanyaya karşı çıktılar, ama sesleri yeterince etkin olamadı. Sıradan bir Hollandalının her an bir terör kurt adamına dönüşebilecek müslümanlardan korkmaması artık neredeyse mümkün değildi.
Bu kampanya aylar sonra hız kestiğinde umulan etki yaratılmıştı. Komşusundan korkan, paranoya içinde kıvranan ve bundan ötürü nefret duyan bir halk tipi davranış girmişti yürürlüğe. Kısaca NEP* (Nefret Endişe Paranoya) adını verdiğim bu etki ırkçılığı körükledi. Dünya olaylarına akılcı bakışın önüne girdaplı duygulardan bir set çekti.
NEP durumu sürüyor. Her an daha sancılı ve geri çevrilemez bir hale dönüşebilir. Avrupa’ya Türkiye’den bakanların bazılarının bu ayrımcılıkta bir türlü modern yaşama eklemlenmemek için direnen insanları suçlu gördüklerini bilmekteyim. Bu bakış hatalıdır. Bir ülkeyi idare edenler vatandaşlarının, göçmen toplumun eğitiminden sorumludurlar. Uyum sorununa yıllar önceden daha kalıcı ve etkin çözümler bulunabilirdi.
Kaldı ki, yakın tarihte Avrupa’da uyum sorunu bulunmayan farklı insanların kıyıma uğadığını da bilmekteyiz. Modern topluma, şehir adabına uyumda yavaş ve isteksiz davrananların sayılarının artması, bunların büyük şehirlerin demografik yapısında etkili olmaya başlamaları tek neden değil, daha çok bir yan etken, bazı hallerde bir çeşit katalizördür. Duyguların NEP’e dönüşmesini kolaylaştıran bir etkendir.
Temel neden nostaljidir. Geçmişin, refah devletinin, ayrıcalıklı insan modelinin sonsuza dek sürdürülemeyecek bir hale gelmesinden yabancıları sorumlu tutmanın akılla mantıkla bir ilişkisi yoktur. Dünyada neler olup bittiğini anlamamaktır. Avrupalının kibiri Slavoj Zizek’ten ödünç aldığım bir terimle yaralıdır. Bu yaralı bereli kibir gözlerini kamaştırmakta ve içinde harika çözüm yolları barındıran o muhteşem Avrupa mirasının yeniden sorgulanmasını zorlaştırmaktadır.
Irkçılığı körükleyen şeyler kriz ve savaş zamanlarındaki duygu patlamalarıdır. Şu anda Hollanda’da liberal geçinen hükümet bir metal para gibi iki yüzü olduğunu kanıtlamıştır. Bir yüzde liberal hoşgörü, diğer yüzde şiddetli sorunlara yol açabilecek sağ populizm. Şu anda ikincisi ağır basmaktadır. Halka yakın geleceğin akılcı çözüm modelleri değil, kibrinin cerahatına merhem olacak sözler edilmektedir. Bazı Avrupa filozoflarına göre yer yer postfaşist rüzgarlar esmektedir.
Yalnız son zamanlarda Hollandalı kâmil entellektüeller arasında bir toparlanma da söz konusu. Avrupalılık yeni bakışla gündemde. Dünya politikasında Avrupa’nın daha etkin bir rol oynamasını isteyenlerin sayısı artıyor. Umarım bu cephenin yükselişi sürecek ve ülke politikasında etkin olacaktır.
Irkçılık eskiden bir mutlak üstünlük ve kültürce erişilmezlik kanılarından beslenirdi. Şu anda ise ırkçılığın ana nedeni egoizmdir. Dünyada az olan, herkese yetmeyecek olduğu düşünülen bir şeylerin paylaşımına duyulan isteksizliktir. Bu nedenle Amerika’nın Meksika sınırına, İsrail’in Filistinliler için inşa ettiğine benzer duvarların örülmesi(taş beton yerine elektronik gözler, polis güçleri vb’de olabilir) söz konusudur. Bu yönde bir politik irade hasıl olmuştur.
Bu tür duvarları düşününce aklıma iki şey geliyor. 1 – Orta vadede aslında kimlerin duvarların arkasında kalacağı. 2- E. A. Poe’nun Kızıl Ölümün Maskesi adlı öyküsü. Malum bir yerde veba patlak verir. Zengin efendi şatosunun içine yiyecek içecek yığar ve kapıları mühürletip kapatır. Dışarıda halk vebadan kırılırken içerdekiler balolar düzenleyerek vur patlasın, çal oynasın eğlenirler. Bir gece maskeli baloda birisi Kızıl Ölümün Maskesini takarak onlara kaçınılmazdan haber getirir.
Küreselleşme son tahlilde temel insanlık sorunlarını görmezden gelip kaçılacak yerlerin giderek azalması bitmesi süreci, yani bir çeşit duvar ve sınır kırıcı dalga değil midir?
“Hollandalıların ülkelerinin çok hoşgörülü olduğu blöfüne inanıyorum. Sadece söylediğim şu: Bu şekilde devam edin.”
Bu sözlerin sahibi Türkiye’de de tanınan İngiliz gazeteci yazar Simon Kuper(36). Yahudi asıllı Güney Afrikalı bir ailenin oğlu. Kendini profesyonel allochtoon(soydan Hollandalı olmayan) ya da dünya vatandaşı olarak nitelendiriyor. Babası 10 yıl boyunca Leiden Üniversitesinde antropoloji dersleri verdi. Kuper 1976-1986 yılları arasında Hollanda’da yaşadıktan sonra İngiltere’ye döndü.. Şu anda Paris’de ikamet ediyor. Amsterdam’daki Atlas yayınevinden çıkan Retourtjes Nederland (Hollanda’ya Gidiş Dönüşçük) adlı kitabı nedeniyle kendisiyle yapılan söyleşilere göz atmak ve kitabı okumak yaşadığımız ülkeyi değerlendirmek açısından çok yararlı.
Rejisör Theo van Gogh’un öldürülmesinden sonra Hollanda toplumu ciddi bir sarsıntı geçirdi ve hoşgörülü, demokrat imajını zedeleyen bir devre girildi. Şu anda Hollandaca Nefret, Korku ve Paranoya kelimelerini bir araya getirerek kurduğum bir terimle HAP* zamanlarını yaşamaktayız. Kendi bilim insanlarının uyarılarına göre yerli gençlik hızla radikalleşmektedir. Bunda kasıtlı olarak yaratılan ve yutturulan HAP ortamı çok etkili olmuştur.
Yazar Simon Kuper bir kısım yabancılara duyulan korkuyu ve bundan kaynaklanan tepkileri şöyle açıklıyor.
Geçen yüzyıl Hollanda’da göreceli olarak sakin geçti. Birinci Dünya savaşına bulaşmadılar, İkinci Dünya savaşı Yahudiler açısından felaket oldu, ama normal halk savaşan diğer ülke halklarına göre daha az zorluk çekti. Hollanda’da bazı ülkelerde olduğu gibi IRA, RAF, ETA, Kızıl Tugaylar cinsinden terör grupları çıkmadı. Centrumpartij bile polder modelin içinde eridi. Hollandalılar Molukların neden olduğu kısa süreli bir rahatsızlık dışında güvenlik içinde yaşamaya alıştılar. Tarihle bir çeşit tatil yaptılar yani.
Ardından Fortuyn ve Van Gogh cinayetleri meydana geldi ve Hollanda isterik bir tepki gösterdi. Bir ekstremist olan Volkert van der G. Ve Başkent Grubu(Hofstadgroep) yeni oluşumlardı. Yalnız bu cinayetlere gösterilen tepki normalin çok ötesindeydi. Hollanda’da terörizim nedeniyle bir kişi ölmüştü. Bu ne kadar üzücü olsa da yaşanan paniği
haklı gösteremezdi. İngilizler Londra metrosundaki suikasttan sonra farklı davrandılar. Onlar müslüman toplumu, suikastın tetikçileri ve kurbanlarıyla birlikte, İngiliz olarak değerlendirdiler. Rob Oudkerk’in Kut Marokkanen tanımlamasını hatırlayalım. İngiliz ileri gelenleri müslümanlarla bir anlaşma yaptı. Ateşe yakın duruyorlardı. Potansiyel teröristleri saptayan istihbarat ajanları gibi çalışabilirlerdi. Onlara yan gözle, önyargıyla değil, bir İngiliz vatandaşı gibi bakıldı.
Kuper’in Çok Kültürlülük üzerine yaklaşımı akılcılık üzerine inşa edilmiş. Önce İngiltere’de Irksal Eşitlik Komitesi’nin başkanı Trevor Phillips’in bir sözüne değiniyor. Farklı olan insanlar buraya geliyorlar. Kendileri değişiyor ve karşılaştıkları her şeyi değiştiriyorlar. Hollanda’da bu süreç yavaş çalışıyor.
Çok kültürlü bir toplum kurma iradesinden vazgeçildiğini düşünüyorum. Politikacılar sokakların duygusallığını dillendirmenin baştançıkarıcılığına kapıldılar ve göçmenleri bu alanda sınırladılar. Gelecek seçimlerde hiçbir partinin çok kültürlü toplumu programının güçlü bir parçası olarak görerek önde** gelen seçim sloganı yapacağına inanmıyorum.
Kitabın yazarı yaptığı söyleşilerdeki isterik tepkilere çok şaşırdığını her fırsatta söylüyor. ve
İşleriniz yolunda. Harika bir ülke oluşturmuşsunuz. Hollanda’da bazı şeylerin kötü gittiği fikri nedeniyle verilen tepkileri anlamakta zorluk çekiyorum. Özellikle D66 partisinden Lousewies van der Laan’da bunu çok şiddetli buldum. Zeki bir kadın, ama Hollanda’daki durumlar nedeniyle öyle öfkeliydi ki, zaman zaman Fortuyn’la konuştuğum duygusuna kapıldım.
Kuper, Fortuyn’ın Hollanda’daki sınıf farklılıklarını dile getiren ilk kimse olduğunu düşünüyor ve eğitim düzeyinin önemine değiniyor..
Çok kültürlülük sorunsalına karşı gösterilen Fortuynımsı direnç kısmen az eğitimlilerin kompleksiteye karşı olan tepkileriydi. Hollandalılar sınıf farklılığı söz konusu edildiğinde hep bunu haddini aşmak şeklinde değerlendiriler. Sanki birilerini suçlamaktasındır. İngiltere’de örneğin, bu çok normaldir; herkes bu farkların olduğunu bilir. Düzeyi düşük eğitimin neden olduğu dilsel ve mantıklı irdeleme eksikliği yüzünden bu politik görüş hakim. Bu eğitim grubu haklı değildir, popülistlik yapmaktadırlar. Örneğin George Bush konuşmalarında her şeyi basitçe formülüze ettiği için bu kesim üzerinde etkili olmaktadır. Aynı şey Fortuyn için de geçerlidir. Yumruğunu masaya vurarak bunu çözeceğim demek kolaydır, ama modern toplum bu tür düz mantıklı çözümler için çok karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu nedenle LPF(aşırı sağcı bir parti) örneğinde gördüğümüz gibi popülistler hep hayal kırıklığı uyandırırlar. Sözünü ettiğim grubun oylarının değersiz olduğunu iddia etmiyorum. Eğitimin politik seçimde etken olduğunu vurgulamak istiyorum. Statik bir dünya görüşleri vardır.
Yazar Het Parool gazetesinde yayımlanan 4 mayıs 2006 tarihli bir söyleşisinin sonunda etnisitenin hiç önemli olmadığına değinerek dünya vatandaşlığı yanını şöyle vurguluyor.
Üç ay önce bir kızım doğdu. İsterim ki gelecekte tanıştığı bir kimsenin nereli olduğunu falan düşünmesin. Benim burada Paris’deki futbol takımım gibi. Ganalı, Çinli ya da İrlandalı oyuncular terli tişörtleriyle sahadalar. İngilizce konuşuyorlar. Etnisitenin hiç önemi yoktur. Bu Hollandalılık için de böyle olmalı. Şu anda çok sık olduğu üzere kimlik etnik olarak tanımlanmamalı. Gerçek hoşgörü hakim olmalı. Böylece göçmenlerle aralarındaki mesafe kaybolup gidecektir.
Türk yayıncılar için çevirisi yapılmaya değecek ilginç bir kitap.
Simon Kuper: Retourtjes Nederland, Uitgeverij Atlas, € 12.50.
* HAP : Haat Angst Paranoia
Üç tirildeme cini, Halil, Ömer ve Yiğit’e.
Bu kapı onu delirtecek. Her zerresinden ürkü gazı fışkırtıyor. Hayal gücüne ağır aksak felaket senfonileri besteletiyor. Arkasında dev bir okyanusun yassıltıcı gücü varmışçasına hafifçe bombeli.
Sıradan bir bekleme odası burası. Yerdeki uçuk sarı vinil döşeme ve karşılıklı duran kahverengi tahta divanlar hariç her taraf bembeyaz. Kapı da öyle. Beyaz ve pürüzsüz. Kapının onların tarafında kolu, kulpu yok. Anahtar deliği de yok. Dışardan açılıyor. Kapan gibi. Bir kez içeri girdiniz mi dışarı çıkabilmek için başkalarının keyfine tabisiniz. O keyfi şu anda binlerce metre derinliğindeki su basıncı gibi hayal etmesi içini titretmekte. Belki biraz da bu yüzden dışarısıyla ilgili anıları muğlak. Kararsız. Cıva gibi oynak hatta.
Vesvese zili sürekli zırıldamakta. Çok hafif de olsa ten, ter, deodorant, kumaş, soluk kokuları aldığını düşünmekte. Sadece koku değil. Kıpırtılar, fısıldaşmalar, itişip kakışmalar da algılıyor. Sayıları bayağı çok. Yüz, iki yüz, beş yüz, bin kişinin varlığını hayal ediyor. Nereye sıkışmışlar bu görünmezler? Hayal gücünün sanal disketine mi?
Bekleme sıkıntısını hafiflettiği varsayılan üç kocaman bitki iç hacmi esir almış. Hiçbir yerden güneş almamalarına rağmen yemyeşil ve diriler. Tavana gömülü floresan lambalarıyla beslenen stres filtreleri.
İçerde dört kişiler. İlk geldiğinde ara sıra bacaklarına bakan memur tipli, gri takım elbiseli, orta yaşlı adam yüzünü ve düşüncelerini bir gazetenin arkasına gömmüş. Ay çiçeği desenli beyaz elbisesiyle olduğundan daha şişman görünen kadınla, afacanlığı delice parlak bakışlarından belli kısa kot pantolonlu çocuk sağında oturmaktalar. Kadının kucağında cinsini kestiremediği bir dergi var. Kalça örtücü işleve sahip olmalı. Bir saate yakındır sıkıntıdan aflayıp puflamasına rağmen tek bir kez bile alıp iki satır okumadı.
Buraya ikinci gelişi. İlkinde aynı takıma ek olarak hoş bir genç kadın vardı. Markalı şıklık tarzlı bir elbise, dizüstü bilgisayarıyla modern iş kadını tipi çiziktirmekteydi.
İlk geldiğinden beri o kapıdan ödü kopuyor. Bunu ne kadar belli ettiğini bilmiyor, ama yüzde yüz saklanamayacak bir şey. Soğuktan titremek, terlemek ya da bir yerde sıkış sıkış dururken iğrenç kokulu bir osuruk fıslatmak gibi korkusu. İradesi dışında dışarıya taşıyor. Kapıyla oturduğu yer arasındaki havayı etkiliyor.
Diğerlerinde bu tür belirtiler yok. Çocuk sıkıntıyla ayaklarını sallamaya, annesini gereksiz sorularla bunaltmaya devam ediyor. Gür kır saçları neredeyse kaşlarının üstünden başlayan adam gazetesini hışırdatarak katlayıp diğer sayfaya geçerken yüzünü görüyor. Bağa gözlüklerinin ardında korku endişe falan yok. Artık bakışları bordo eteğinden sıyrılmış bacaklarına takılmıyor. İlgisi sönmüş. Sanki hayalinde doyuma ulaşmış gibi.
Tek ödlek kendisi. Meral Arıburun. 26 yaşında. Bekar. İngilizce ve Almanca biliyor. Fransızcayı, İspanyolcayı da kıvırıyor. Bir uluslar arası sigorta şirketinde memur. Babadan kalma dairesine rağmen hafif yollu geçim sıkıntısıyla yuvarlanıp gitmekte. Son erkek arkadaşıyla iki haftadır ayrılar. Buna hem memnun, hem de üzgün.
Meral Arıburun geçen hafta Psikolog Haldun Bezir’den çok ciddi bir rahatsızlığı olduğunu öğrendi. Biliyordu zaten. Belirtiler gırlaydı. Bilimsel olarak kanıtlandı. Teşhis kondu. Çok kişiliklilik ve periyodik olmayan hafıza yitimleri. Bellek evrenindeki minik kara delikler. Hepsi o kadar değil. Bir de uydurma kayıtlar sorunu var.
Bu anı uydurma yetisi diğer kimliklerinden bağımsız olmalı. Çünkü onları hep Meralken yaşıyor. Hastalığı da yeni. Son bir yıl içinde ortaya çıktı bütün bunlar. Kendisi öyle sanıyor. Sandıklarının hangilerinin daha gerçek olduğundan artık emin değil.
Örneğin arkadaşlarıyla bir yere gidip yemek yemesini birkaç değişik kurguyla anımsıyor. O akşam evde kalıp sıkıntıdan patladığı ya da ilginç bir kitapla hoşça zaman balyaladığı kaydı da mevcut. İşyerinde hastalığı sorun olmuyor. Çalışması normal seyrini sürdürüyor. Patron memnun. Diğer yandan işten atılmanın eşiğinde.
Böyle giderse yakında delirecek. Bundan emin. Dayanma gücü iyice azaldı. Düşleri bir eziyet. El ele tutunmuş sayısız
düş hayatlar ziyaretine geliyorlar geceleri. Hep genç kadın değil. Çocuk da oluyor. Yaşlı da. Her yaştan ve meslekten erkek de.
Kelime dağarcığı inanılmaz zengin. En zor kelimeleri bile biliyor artık. Dili lehçe kaynıyor. Dini bir gevşek bir bütün. Haç, Davut yıldızı ve hilâli aynı anda özümsemiş gibi. Buda’nın öğütleri her saniye aklında. Birinden birine yönelmesi otomatik olarak gerçekleşmekte. Mezhep farklılıklarını bile hissedebiliyor. Derinlerde bir yerde bunu tahammül edilmez bulan bir yanı var. Çok uzakta ve güçsüz bir muhalefet. Aynı ta-katsız karşı koyma kadınlığına da hırlıyor. Belki bu nedenle sık sık memelerini yokluyor, küçük çanta aynasıyla uzun uzun çıplak kalçalarını seyrediyor.
Çok kişilik barındırma sorunu geceleri seri rüya bağlamaları çalıyor. Bu cümbüşlü gece etkinliğinin en yıpratıcı tarafı karabasan basamaklarıyla çıktığı bitimsiz merdiven. Her basamak yıkım, korku, göz yaşları, ilenme, kin ve nefretle yüklü. Sabaha karşı ter içinde tir tir titreyerek uyanıyor.
İşe nasıl gittiğini son zamanlarda hiç anımsamıyor. Gidiyor ve geliyor. Minibüs, vapur, otobüs, taksi hatta uçak. Bunların hepsini kullanıyorum duygusu hakim. Çark dönüyor ama. Yüzü aynada biraz solgun. Yalnız görünümü normal ve sıhhati yerinde. Kendini her nasılsa halsiz hissetmiyor. Ne yediğini ne içtiğini hatırlamıyor. Motor teklemeden çalıştığı sürece bu tarafı kafasına takması gereksiz. Alışkanlıkla fizik bedeni için gerekenleri yapıyor. Besliyor, temizliyor ve dinlendiriyor. Ay başı bezlerini doğru zamanlarda kullanıyor. Çamaşırlarını yıkıyor, ütülüyor. Gereksiz gördüğü kılları sürekli teninden arındırıyor. Oturması kalkması uyumlu. Başkaları gibi davranmayı kıvırıyor. İspanyolca ve Fransızcanın yanı sıra başka dilleri de kıvırdığı gibi. Kâbus basamaklı gece merdivenine rağmen kendini zinde hissediyor. Buna seviniyor. Daha iki adet 13 yılcık kopartabildi hayattan. En az altı olmalı diyor içindeki yaşama sımsıkı sarılma merkezi.
Haldun bey çok anlayışlı ve babacan bir kimse. Geçen sefer bayağı vakit ayırdı kendisine. Hiç acele etmeden bütün hikayesini dinledi. Teşhisi masanın üzerine rengarenk çiçeklerle yüklü bir vazo gibi koydu. İncitmeden ve umut kandili yakarak.
Çok şahsiyetlilik durumu ve bellek motorunda tekleme. Sağaltılması çetrefilli, ama pekala mümkün. Size bağlı dedi beş altı kez. İlaç kullanmaya gerek yoktu. Çözüm beyninin ücra köşelerinde keşfedilmeyi bekleyen bir adacıktı. Bugün oraya bir yolculuk yapılacak.
İnanması zor gelecek belki. Tek bir hipnoz seansıyla Meral hanım. Size bağlı. Dizginler hâlâ sizde. Çıkın o adaya artık. Ayağınızı değdirmeniz yeterli. Bütün bu sıkıntılarınız bir anda sonlanacak. Normal yaşama paraşütle ineceksiniz. Tek bir temas Meral hanım. Karayı ayak uçlarınızda hissetmeniz kafi. Bir saniye kafi. Hatta yarım. İnancınızı pekiştirmek için size gelecek sefer hipnoz tedavisi uygulayacağım. Tek celsede boşanacaksınız bu kurgusal cehennemden.
Hangi eğitim derecesine sahip emin değil, ama doktorun bütün sözlerini çok iyi kavradı. Kavrama yetisi çok üstün. Sıkıntıdan patlayan çocuğun bunaltısını sanki oymuş gibi hissediyor. Kaslarındaki enerjiyi kullanmak isteyen, beyni heyecanlı serüvenleri özleyen bir yerinde duramamazlık büklümü.
Hipnozla tedavi başarılı olursa kapının arkasındaki muazzam basınç çekilecek. O zaman kapıyı açıp çıkabilir. Zaten çıkıyor ama, bunu ne zaman yaptığını, eve kadarki yolculuğunun evrelerini anımsayamıyor. Ne yediğini, uykusu gelene kadar ki, zamanı nasıl atlattığını da bilmiyor artık. Arkadaşlarıyla hâlâ görüşüyor mu? Ailesi var mı? Varsa neredeler? O gece basamaklarının ağır yükü nedeniyle olmalı bellek bandı geri sardırtmıyor kendini.
Yakın geçmişiniz rahatsızlığınızın ipoteği altında demişti doktoru. Daha eski anıları da kirlenmiş durumda. Geçmişin derinliklerine dalmak istediğinde başka kimselere ait geçmişler tarafından istilaya uğramakta. Mesela sekiz yaşındayken salıncaktan düşmesi. İlk kez ay başı olması. İlk öpücük, sevişme gibi anıları iyice bulaşık. Anımsadığı kimselerden kimin öz annesi, babası, varsa kardeşleri olduğunu seçemiyor.
Erkek kimliklerinin bazıları çok rahatsızlık verici. Tenine içerden yöneltilen kösnültü çiği yağıyor sürekli. Nefret, şiddet uygulama, dövme, yaralama, bereleme, kırbaçlayarak, taşlayarak öldürme niyetleriyle karman çorman bir cinsel taciz tehditi hissedip bunalıyor sürekli.
Bu nedenle birazdan elinden geleni yapıp o adacığı bulacak ve ayağını basarak kurgusal cehennem için imzaladığı sözleşmeyi iptal edecek. Bunu hemen yapmazsa dayanma gücünün takattan kesileceğini ve artık mücadele etmek için erkesi kalmayacağını biliyor. Bir yanı ölsem de kurtulsam demekle birlikte, esas hakim güdü şimdilik bu beladan yırtmak. Baskın güdüyü besleyen damarı yeni idrak etti. Merak.
Aslında nasıl biri olduğunu ölesiye merak etmekteydi. Isırdığı elma parçasını yutmadan tükürürse cennete geri alınacağını uman Havva tarafına baskın çıkıyordu.
“Meral hanım.”
Meral heyecanla doğruldu. Gazete okuyan adam gazetesini on beş santim aşağı kaydırarak bakarken, yanındaki kadın anlamadığı bir şeyler mırıldandı. Bunlara bir anlam vermeğe çalışırken kumral saçlı, iri siyah gözlü çocuk eliyle zafer işareti yaptı. Sol eli ondan bağımsız çocuğa aynı işaretle karşılık verirken iki şeyi birden farketti. Solaktı ve hemşire buraya ilk geldiğinde tanıdığı o şık kadındı. Hemşireler öyle pahalı elbiseler alabilecek kadar kazanabiliyorlar mıydı? Kadına doğru yürürken dikkatle baktı. O’ydu. Beyaz üniformayla bile havalı bir hali vardı.
“Merhaba.”
“Hoş geldiniz Meral hanım. Nasılsınız?”
Gözü kadının omuzunun arkasında görünen upuzun koridorda, “Gördüğünüz gibi.” kelimelerini sarfetti. Hayalde konuşuyor sanki. Hiç eşyasız bembeyaz yüzeyli mekândan etkilenmişti. Hani okyanus neredeydi? Kapkara soğuk suların intikamcı basıncı neyi bekliyordu?
“Bugün çok uyumculsunuz Meral hanım. Bu taraftan lütfen.”.
Meral belleğinde bu koridoru daha önce katettiğine dair tek bir kayıt kıymığı bulamamaktan şaşkın kadınla beraber yürümeye başladı. Ayakkabılarının çıkardığı sesler, ikisinin genişliğindeki en, başlarından yarım metre yukarda biten yükseklik, pürüzsüz beyaz yüzeyler. Hani deja vü duygusu nerede? Niye sadece reja vü var? Oturma odasında hissettiği basıncın kaynağı buradan sayısız geçişlerini unutturtan Lethe spreyi tanecikleri mi? Doktor Haldun beye giden yol burasıysa en az bir kez geçmiş olması gerekmez mi? Belki de her seferinde değişik yollardan götürüyorlardı. Sağaltıcı etki yapması için. Taktik ya da. Sonuçta her şey hastanın iyileşmesi için değil mi? Kobaysa ya? Nihai amacı meçhul bazı deneylere de malzeme olmaktaysa?
“İyi geçmiş olsunlar.”
Meral seksen metre tahmin ettiği koridoru ansızın bitirmenin hayretiyle kadına baktı. Diğer uçtaki kapıyı aralamıştı. Burası koridorla taban tabana zıt bir yerdi. Renkler beyaz teşkil etmekten sıyrılmışlardı yeniden. Altı metre kenarlı kare şeklinde bir muayenehaneydi. Rahat bir deri divan. Aynı cinsten koyu kahverengi iki koltuk. Aşağıdan tavana doğru aydın-latma. Duvarlarda boy boy yağlı boya tablolar. Bir masa, ayaklı bir portatif büfede çeşit çeşit içecekler, bardaklar. Yeni çekilmiş kahvenin enfes kokusu belli belirsiz sigara kokusuyla çok hoş bir kokteyl yapmıştı. İçerde kimse yoktu, ama bir ara varolanlardan arta kalan şeyler gırlaydı. Masanın üzerindeki kahverengi deri kapaklı kalın defter. Eski tip bir lacivert dolmakalem. Kalem hâlâ kullanıcısının sıcaklığını taşıdığı duygusunu vermekte.
“Teş… teşekkür ederim. Siz kalmıyor musunuz?”
“Hayır. Buyrun. Oturun. Hemen gelecekler.”
Kadın koyu krem renkli kalın tahta kapıyı örtüp kendisini odayla başbaşa bırakınca kapının onun tarafından açılamayacağını farketti. Çevresine bakındı. Deja vü’den hâlâ tık yoktu. Haldun beyle bir kez görüştüğünü hatırlıyordu, ama bunun nerede yapıldığına değin tek bir anı yongası mevcut değildi.
Odadaki eşyaları, birbirinden ilginç tabloları seyrederken koridorda başka kapı olmadığını düşündü. Hemşire nereden gelip gitmekteydi acaba? Mutlaka hastalara kapalı alanlar vardı. Bunlar ustaca kamufle edilmişlerdi haliyle.
İlgisini tablolara verdi yeniden. Onlarda beyninin hareketlendiren bir ışıma vardı. Her duvarda bir tablo asılıydı. Ebatları farklıydı. Kapının olduğu taraftaki yerin az olmasına rağmen en büyüğüydü mesela. Hepsi de aynı yere ait tablolardı. Göl kenarında bir kasaba. Ağaçlar içinde iki katlı evler. Parke taşlı yollar. Kediler, köpekler, çocuklar ve uçurtmalar. Göl ufkunda batan güneşin kızıllığı. Biraz amatörlük yansıtsalar da ruha hitap eden bir derinlikleri vardı.
Büfenin alt bölmesindeki çelik bir kova içinde soğutulmuş bir beyaz şarap şişesi durmaktaydı. Eğilip mantarı açılmış ve kolaylıkla çıkacak şekilde geri yerleştirilmiş şişeyi boynundan kavradı ve azıcık kaldırdı. Uçuk yeşil etikette enli bir fıçının içinde ayaklarıyla üzüm ezmekte olan iki genç kadının resmi vardı. Onları açık ve net görebilmesine rağmen yazıları sökemedi. Yazıldığı dili ya da alfabeyi bilmemesi mümkün müydü. Kültürlü benleri neden susuyorlardı? Sanki daha önce hiç kimsenin duymadığı bilmediği bir dilde yazılmışlardı. Dünyalı olmayan bir alfabeyle mesela. Artık dünyalı olmayan ya da. Saçmalıyordu iyice.
“İyi günler Meral hanım. Bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”
Bunu diyen kapının ağzında duran orta boylu, altmış başlarında yaşamının son elli yılını çok meşgul geçirmiş tipli bir adamdı. Beyaz önlüklüydü. Tepesi iyice açılmış saçları pamuk gibi bembeyazdı. Yanında genç bir kadın meslekdaşı durmaktaydı. O da beyaz önlük giymişti. Uzun boylu, ciddi yüzlü, boyama kızıl saçlı biriydi.
Meral yarısına kadar dolu şişeyi yerine bırakarak doğrulurken, “Nasıl söylesem.” dedi.
Haldun beyin yüzü anlayışla doldu. “Merak etmeyin. Dün söz verdiğim gibi bugün belki sorunlarınız bitecek. Size uzman psikolog meslekdaşımı tanıştırayım. Meral Boztura.”
Kadın bordo eteğini, siyah buluzunu ve yüzünü ölçüp biçerek gülümsedi. Bir şey söylememiş, elini sıkmaya falan kalkışmamış, sadece gözlerini açıp kapatarak merhaba yollamakla yetinmişti. Aşinalık yüklü bakışları bedenini kendi tipiyle kıyaslamaktaydı. Kadınlar bunu çok ayrıntılı bir şekilde yapma hassasıyla doğarlardı. Erkekler boya, omuzlara bakmakla yetinirken onlar göz açıp kapayana kadar inanılmadık ölçüde ayrıntı bolluğu gözlemleyebilirlerdi.
Meral bir yanıt uçurmak yerine ellerini kalça hizalarında iki yana açarak ben hazırım, ne yapmam gerekiyor işareti verdi.
“Şu divana uzanın.”
Meral, Haldun beyin dediğini yaptı Adaşı masanın arkasına geçmiş ve koltuğa oturarak defteri açmıştı. Dolmakalemin ısısı ona aitti demekki.
Haldun bey nereden aldığını göremediği alçak bir tabureyle baş ucuna yakın oturdu.
“Şimdi sizi hipnotize edeceğim. Yaşamınızı altüst eden o gece merdivenine gideceğiz. Rahatsızlığınızın kaynağı orada üslenmiş. O habis üsse yönelecek ve tamamen size bağlı olarak sorun yaratan şeyi defetmeye çalışacağız. Hazır mısınız?”
Gece merdivenine hipnoz yardımıyla yönelmek elinde tırnak makasıyla bir Bengal kaplanının kafesine girmeğe benziyordu. Ayak ucu kara mermere değdiğinde cehennem uyandı. Haykırışlar, ağıza alınmayacak sövgüler, küfür fısıltıları, öfkeli, kindar, çığrından çıkmış tehdit sözcükleri, ağlamaklı yalvar yakarlar, acıyla bağırmalar.
Bu koroya katılanları görmüyordu rüyalarında. Görüyor ve unutuyordu belki. Şimdi iyice tanışacaklardı. Hipnoz unutma lüksünü iptal etmişti.
Ayağı ikinci basamağa değdiğinde bir stadyum gördü. Tam ortasında durmuş bakmaktaydı. Stad bomboştu. Hava açık ve güneşliydi. Bakımlı çimler ve boyaları yeni kurumuşçasına canlı, vaadleri daha da parlak reklam panoları gerçekliği doğala boyamaktaydılar. Bu mükemmel görünümü bozan tek şey kokuydu. İçinden bir ses çiriş diyordu.
Çiriş böyle mi kokar ulan. Çiriş değil bu. Sirke ile marine edilmiş bir şey.
Üzüme haksızlık etmeyelim. Bu o da değil.
Kim biliyor?
Ben biliyorum.
Neymiş peki?
Öd kokusu. Öd keseleri patlamış burada. Bir sürüsü, aynı anda. Kese kağıdı gibi caartt. O kokuyor böyle umarsızca iğrenç.
Doğru. Doğru.
Sesler kokunun niteliği konusunda anlaşınca sessizlik geriye döndü. Saniyeler uçuşup gitti. Bir şey olmayınca ayağı üçüncü basamağa doğru harekete geçti.
Bu defa uçuk pembe badanası iyice eskimiş, çıplak duvarlı bir odadaydı. Tek kişilik uyduruk bir yatak, iki sandalye ve kare şeklinde küçük bir masadan ibaretti eşyası. Yerde kenarları kıvrılmış eski ve pis bir kilim seriliydi. Sabahın ilk dakikaları olmalıydı. İçerde eşyanın ancak seçilebileceği kadar ışık mevcuttu. Yatakta biri yatmaktaydı. Orta boylu, ince yapılı, beyaz atlet, erguvan renkli şortlu bir erkek. Cenin gibi kıvrılmış uyuyordu. Örtündüğü beyaz pike ayak ucu tarafından yere düşmüştü. Masanın üzerinde birkaç dergi, bir deri cüzdan, metal kayışlı kol saati, anahtarlar öbeği, iki cep telefonu ve kimlik belgelerinin yanı sıra küçük bir cam şişe vardı. Sekiz santim yüksekliğinde, bir buçuk santim çapındaki, plastik tıpalı silindir şişe dörtte üçüne kadar renksiz bir sıvıyla doluydu. Az önce tamamen kesilmiş sesler tek bir ağız-dan, Öd yağı özü. Bir damlası için bir ölü lazım. Bir santimetre küp on üç damla. Şişede kırk iki santimetre küplük sıvı var. Ne eder? Ne eder? dediler.
Aklı adamda olduğu için bir türlü 42 ile 13’ü çarpamıyordu. İstemi dışında o mekândan sıyrılırken adamın göremediği yüzünde merdivenin şimdiye kadar asla çıkmadığı son basamağıyla ilgili bir belirti bulunduğunu düşündü. Onu bilse belki… Belki ne? İç sesler niye suskunlar? Zihni çabalarken kopuverdi odadan.
Stada yukardan bakıyordu şimdi. En az elli metre yüksekteydi. Spotların ışıltısı altında apaçık duran manzara korkunçtu. Bir kaza olmuştu. Tribünlerin bir kısmı çökmüştü. Yan yana iki göçme vardı. Göçük alanları tütmekteydi. Yangın da çıkmıştı demekki. Bulunduğu yerden bile yanan etlerin kokusunu almaktaydı. Çimlik alan rasgele savrulmuş sayısız insan eşyasıyla doluydu. Şapkalar, yiyecek içecek maddeleri, çantalar, flamalar, pankartlar ve daha bir yığın şey. Onlarca sedye gidip gelmekteydi. Büyük bir felaket olmuştu. Yüzlerce kişi ölmüştü besbelli. Dışarda polis ve askerin kurduğu kordon görülmek-teydi. Sayısı belirsiz ambulans, askeri araç, polis arabası görüyordu. Havada helikopterler vızır vızırdı.
“Ne diyorsunuz Meral hanım?”
Meral hipnozdan birden kopmanın sersemliğiyle doktorun yüzüne baktı ve “Bir stadyum.” dedi. “Çok ölü vardı. Kese kağıtları patlamıştı. Öd yağı özü kolleksiyoncusu. Yataktaydı. Yüzünü şey edemedim.”
“Buldunuz onu. Sonunda.”
Meral en üst basamak, kurtuluş adası laflarını telaffuz etmekten son anda vazgeçti. Farkında olmadan sol eli kalçalarına giderek donunun üstünden orasını yokladı. Sonra aynı eli şaşkınlıkla bir karış açılan ağzını örttü. Bilincinde bir şey kımıldamıştı. O yatakta gördüğü adamla ilgili.
“Buldunuz değil mi?”
Bilincinin daha fazla dirilmesinden korkan yanı bilmezden gelmek istiyordu. Reddetmek, buradan kaçmak. Bir yol bulup kendi gerçekliğine dalmak arzusundaydı.
“Neyi?”
“Yatakta gördüğünüz adamın adı Ahmet Balerkır. 28 yaşında. Evli. Dört yaşında bir kızı var. Mesleği araba tamirciliğiydi. Askerden sonra aklını çeldiler. İran’a gitti. Orada Kum kentinde terörist eğitimi aldı. Beynini yıkadılar. İngiliz konsolosluğunu bombalanma eylemine gözlemci olarak katıldı. Örgütten kaçan iki kişinin infazını de seyrettirdiler. Henüz şahsi bir vukutatı yok. İlk ve tek işini becermesine saatler var.”
Meral daha fazla bilmeye korkmaktaydı, ama merak eden yanını durdurması mümkün değildi.
“Bunun benim hastalığımla ne ilgisi var?” diye sordu.
“Ahmet Balerkır sizsiniz.” dedi masanın arkasında oturan adaşı.
“Hayır. O benim… O benim…”
Meral devam edemedi. Nefesi sıkışmıştı. Ben şizofrenim. Bir çok şahsiyetim var demeye dili varmıyordu. Uyanan bilinci haklılar diye haykırmaktaydı. Nasıl olurdu peki?
“Siz Ahmet Balerkırsınız. Şu anda uyumaktasınız. Uyuyabilmek için uyku ilacı aldınız. Birkaç saat ya da birkaç dakika sonra uyanacaksınız. O akşam yapacağınız eylem için bütün hazırlıklar tamam. Çok masraflı, uzun zamandır planlanan dünya çapında ses getirecek bir eylemin kilit şahsiyetisiniz. Istanbul’daki uluslar arası futbol maçlarından birine içi tepeleme bomba yüklü küçük bir uçakla sabotaj yapacaksınız. Pilot sizsiniz. İçinde devletin en ileri gelenleri, tanınmış yabancı konuklar, turistler bulunan 546 kişi ölecek. Binlerce kişi yaralanacak.”
Meral doğru söylüyorlar fikrinin baskısına rağmen inkâr etmek için toparlandı, divandan kalkarak arkasını onlara döndü. Göl ufkunda batan güneş tablosuna baktı ve merdiven kaynaklı rüyalarını hatırladı. Kadın cinselliğine öfkeli, ondan çok korkan, bastırmak isteyen, nefret eden, engizisyon ruhlu, Pol Pot zihniyetli erkek kişiliklerini düşündü. O halde nasıl olur da kadın kimliğiyle ortaya çıkardı? Meral Arıburun kimdi?
“Meral Arıburun benim.” dedi kızıl saçlı doktor düşüncelerini okuyabildiğini belli edercesine. “Stadyumda, karnımda üç aylık bebeğim, kocam ve 14 yaşındaki kuzenimle birlikte parçalanarak öldük. Mesleğim sigortacılıktı.”
“Ben de o akşam oradaydım Ahmet bey. Yanımda canım gibi sevdiğim 18 yaşındaki küçük oğlumla. O benim gibi hemen ölmedi. Uzun uzun can çekişti.”
Genç kadın suretli varlık yanakları ıslak geri döndü. İkisinin de doğru söylediğini hissetmekteydi. “Neden… Neden kadın oldum peki? Sonra, şey… Ahmet’in eylemini henüz gerçekleştirmediğini söylediniz.”
Haldun bey işin en zor kısmına geldik anonslayan derin bir iç geçirmeyle yüzünü süzdü. “Size dürüstçe bildiğimiz her şeyi anlatacağız. Ahmet Balerkır bir olasılıkla şu anda uyuyor. Eğer eylemini henüz gerçekleştirmediyse biz korkunç bir ölümle terki hayat ettiğimizi nasıl bilebiliriz?” Eliyle kapıyı işaret etti. “Hepimiz buradayız. Nasıl öldüğümüzü tek tek anımsıyabiliyoruz. İçimizde yahudi, hıristiyan, budist, taoist, hindu da var. Yaşlısı, genci, kadını, erkeği, eşcinseli hepimiz buradayız. Kapının arkasında ağır bir basınç hissederek bunaldığınızı anımsayın. Hissettiniz onları.”
Kadın suretindeki Ahmet utançla, pişmanlıkla yüzlerine bak-tı. “Şu anda nerdeyiz o halde?”
“O kadar düşündük taşındık kesin bir çözüm bulamadık.” dedi kadın. “Başlangıçta bütün mekân bekleme odası o koridor ve şu odadan ibaretti. Penceresiz olarak gödüğünüz gibi. Bizler de bu mekâna sıkışmıştık. Size karşı görünmezdik, ama algılanabiliyorduk. Dışarda ne vardı, dışarsı var mıydı bilmiyorduk. Yalnız zamanla bazı değişiklikler oldu. Belirtileri, kanıtları tekrar tekrar gözden geçirdik. Üzerinde hepimizin uzlaştığı senaryolardan biri şöyle: Siz tek motorlu uçakla eyleminizi gerçekleştirdiniz. Biz öldük. Blok olarak buraya alındık. Tüm anılarımız, bilincimiz yerinde olarak. Bilinci bulanık tek kimse sizsiniz. Sadece bu kadar olsaydı, bir çeşit cehenneme kapatıldığımızı düşünebilirdik. Alev alev yanan bir cezahane yeri fikri kısa menzilli zihinler içindir. Esas cehennem bilincinize çıkış noktası, istencinize serbesti tanımayan tekdüzeliktir. Ne kadar zamandır burada olduğumuz hakkında bir fikrimiz yok, ama artık canımız sıkılmıyor. Çünkü yepyeni bir habitatımız ve umudumuz var.”
“Nasıl yani?”
“Bu sizin buraya ikinci gelişiniz değil.” dedi Haldun bey. “Daha önce 1617 kere geldiniz. Her gelişte başka bir kimlikle. Başka dinden, başka cinsten, meslekten biri olarak. Birkaç yüz kere öncesinde bendiniz mesela. Kim olursanız olun bütün ayrıntılarıyla aynı kalmak üzere Ahmet Balerkır’ın terör eylemini anlatmaktaydınız. Sizi bu sayede tanıyoruz. 1617 de nereden çıktı peki diyeceksiniz. İzah edeyim. Siz bir kurbanın kimliğine büründüğünüzde, geri kalanlar o şahsı derinden hissediyorlar. Sonra birden stadyumda kurban olmayan tiplere de bürünmeye başladınız. Bunları da derinden hissederek aramıza aldık. Böylece suretlendiler. Çeşitli ülkelerden gelmekteler. Hepsi de terörzede. Acımasız şiddetin kurbanı olmuşlardı ve sizi çok iyi tanıyorlardı. Kısacası 546. gelişiniz sonuncu olmadı. Aramızda uzun uzun konuştuk. O statta 546 kişi öldük, ama şu anda yaklaşık on beş bin canız. Giderek artıyoruz.”
“O merdivenin basamakları hiç tükenmeyecek yani.”
“Evet. Eğer bunu durduracak bir hareket yapmazsanız sonsuza kadar hastamız kalacaksınız. Biz karakter bolluğuyla dolup taşarken, yeni bir dünyanın bütün deneyimlerine açıkken, siz giderek daha çok korkan, asla ölemeyeceği için inanılmaz azaplar çeken birine dönüşeceksiniz. Biz deneyimlerimiz renklendikçe yeni mekânlar oluşturacağız. Şimdiden oturduğumuz Göl kenti görmenizi isterim. Meyva ağaçlarının bolluğunu, hektarlarca bağlık alanlarımızı, nergisli gölümüzün karşı kıyısında gü-neşin batışının seyre doyum olmayan letafetini hayal edin. Tablolar bir fikir vermektedirler umarım. Bizim evrenimiz genişlerken sizinki bundan ibaret kalacak ve yavaş yavaş daralacak. Yüz küsur önceki gelişinize göre tavanlar yarım metre alçaldı. Odalar da üçte bir oranında küçüldü.”
Ahmet söylenenlerin her kelimesinin doğru olduğunu hissediyordu. Bilinci yerine gelmişti bu arada. Uçakla işini bitirince şehit olacağını ve cennetle mükafatlandıracağını düşünmekteydi. Cennet yerine buraya sıkışmıştı. Kabir azabı gibi bir şeydi yaşadığı. Belki şeytan gözümü boyuyor düşüncesi çok cılız bir etki yarattı zihninde. Göl kenti düşündü. Cennette şeytanın işi neydi?
“Peki ne yapmam lazım?”
“Uçağı bir düzlüğe indirip polise teslim olun.” dedi Haldun bey. “Hepsini ele verin.”
“Beni de, ailemi de öldürürler. Kızım ve karım ellerinde rehin.”
“Belki yapabilirler. Başka çaremiz yok.
“Nereye saklansam bulurlar. Her yerde nefesleri var.”
“En kötü ihtimalle bizim Göl kente gelirsiniz. Ailenizle beraber olacağınızı unutmayın. Şimdi onları bir daha göremeyecek durumdasınız. Evlerimiz çok güzel. Erik rakılarımızın ve özellikle şaraplarımızın tadına doyum olmuyor.”
“Sonra?”
“Sonra bakarsınız sizi öldürenler düşer tek tek bekleme odasına. Kadın olarak, katolik olarak, yahudi olarak. Onlara eylemlerini sıfırlama imkânı da verilmeyebilir pekala. Milyonlarca ruhu taşıyarak, korkuyla, azapla betonların arasında sıkışıp kalırlar. Ölmek yok. Hurili, Nurili, şarap ırmaklı cennet yok. Tekrar tekrar azap çekme, herkes olma hali sürüp gidecek. Kula dünyayı tanrı gözüyle göstermedir belki bu. Sonu gelecek mi bilemeyiz. Belki bengi dönüştür. Fasit dairedir.”
Cennet senin sırtında yükseliyor Ahmet.
Ahmet’in içinde şeytan kandırıyor, sıyrıl ondan diyen yan dirilmeye çalışıyor, ama başaramıyordu. Doktorun sözlerinden olumlu etkilenmişti. Cennet senin sırtında yükseliyor diyen fısıltılardan da. Bir yol varsa eylemini hiçe boyamak istiyordu.
“Sizce bu mümkün mü?”
Doktor başını çevirip arkaya bakınca Meral hanım tekerlekli sandalyesini ayaklarıyla idare ederek yanına geldi. On yaşında bir çocuk gibi çevikti hareketleri.
“İki başat savımız var Ahmet bey.” dedi. “Birincisi eylem işlendi bitti. Geriye doğru çalışan bir karma sistemi iş başında. Kuvantum tekinsizliklerini düşünün. Pekala böyle olabilir. İkincisi; cürüm henüz işlenmedi. Siz uyuyorsunuz. Biz de uyuyoruz. Sizin beyniniz yıkanmasına rağmen duyduğunuz güçlü pişmanlık bir sinyal çekti. Bu sinyal bir sistemi uyandırdı. Artık ahlâki uzay mı demeli. Evrensel pişmanlık yasaları, sigortaları mı demeli. Her neyse. Bizleri uykumuzda size bağladı. Birlikte burayı kurduk. Cürüm henüz işlenmedi. Felek hepimize bir şans veriyor. Bizim görevimiz bütün yaşam şekillerini, ruh hallerini size tanıtarak nefret ettirildiğiniz şeylerin asılsızlığını kanıtlamak. Modernitenin hepimizin malı olduğunu göstermek. Terör ister refah ülkelerinin kumpaslarından, ister diğer taraftan kaynaklansın bu tür bir karşılık buluyordur belki. Kabul edilebilir şartlarda nefis ve vatan savunması dışında yapılan her türlü şiddetin, eziyetin etkilediği böylesi alanlar mevcut olabilir pekala. Zihinselliğin en yani tanımı gereği bu tür uzayları düşlemek artık saçmalamakla eşdeğer tutulmuyor. Kesilmeye götürüldüğünü hisseden besi hayvanlarının etlerine ruhi durumlarımızı bile etkileyen zararlı hormonlar salgıladıkları tezini hatırlayın. Yani so-nuçta biz şiddetin anlamsızlığını içselleştirmeyi başabilirsek her şey bir rüyadan ibaret olacak. Sabah kaldığımız yerden devam edicez. Bütün bu yaşadıklarımızın örtülü bilinciyle tabii. Bu bilinç bizi birbirimize karşı muazzam anlayışlı yapacak. Bunun için muhtaç olduğumuz tek şey birbirimizin dilinden anlamaktı. Haldun bey de bu ikinci olasılığa daha çok şans tanımakta.”
Haldun bey düşünceli düşünceli başını salladı. “Ya da hep beraber öldük. Burayı kurduk. Bir amaç olmalı. Belki geriye kayan zaman dalgalarında sörf yapıyoruzdur. Belki ikinci kez uyanacaksınız. İkinci bir şans verilecek size. Belki bunu gerçekleştirebilecek kozmik haller mevcuttur. Bu bilinçle uyanacak ve gerekeni yapacaksınız.”
“Demin kabul edilebilir şartlarda nefis ve vatan savunması dediniz.”
Haldun bey, “Evet, ama sizin meseleniz bu kalıba uymuyor.” dedi.
Bunun üzerine defalarca düşündüğü belliydi.
“Benim acım vardı. Haysiyetimin ayaklar altında çiğnendiğini düşünüyordum. Hegemonyalara karşı çıkmaktaydım. Sapık falan değildim. Değilim yani. Kutsal bir amaç söz konusuydu.”
Haldun bey bakınca Meral hanım, “Hislerinizi çok iyi anlayabilecek durumdayız..” dedi. “Yalnız şu anda nerde olduğumuzu da unutmayın.”
Ahmet’in bir yanı neden olacağı felaketi engellemeyi istiyordu. Başka beyinlerle bağlı zihni çıkmaz sokakları görüyordu yalnız.
Şarabın etiketi okunmuyordu. Bunu düşün. Okunamıyordu, yani…
“Beynim yıkandı dediniz. Daha önce öylelerini gördüm. Robot gibiler. Dönmezler yollarından.”
Meral hanım anlayışla gülümsedi. “Şu üzerinizdeki bordo etek bakireliğimin son gününde giydiğim etek.” Parmağıyla üzerindeki belli belirsiz lekeleri işaret etti. “Sevgilimle arabada sevişmiştik. İnanılmaz güzeldi. Hatıra olarak saklamıştım.”
Ahmet bunun konumuzla ne alakası var diye düşünürken Haldun bey söze karıştı. “Daha önceki gelişlerinizde bu kadar anla-yışlı ve bilinçli değildiniz. Çeşitli dinlere mensup ruhlarla tanıştınız. İsa, Musa, Buda sevgisini de hissettiniz. Yeni dillerle dallandınız budaklandınız. Sayısız alışkanlıkların burgusunda savruldunuz. Yeniden çocuk oldunuz. İçinizde cumburloplu merak ve katışıksız yaratıcı zeka kükredi. Kadın olup erkeklerle seviştiniz. Başka erkek karakterlerinizde özgür seksin tadını çıkardınız. Eşcinselliğin, fetişizmin ne olduğunu kavradınız. Bunlar sizi ve de bizi tabii olgunlaştırdı. Şu andaki dünyamız için çok gerekli bir olgunluk bu. Eğer eylemi engelleyebilirseniz bizi sabah anlayış havarileri olarak sokağa salacaksınız. Herkes için yaşanabilir dünya bu iki sütun üzerinde yükselecek. Anlayış ve sevgi. Yoksa… Biliyorsunuz.”
Ahmet ödünç Meral kimliğinden tamamen sıyrılınca bambaşka bir ruh haline geçeceğini hissediyordu. Eğer 1617 kere gelişi bir işe yaramamışsa ümit yoktu. Belki sabah olmuştu. 1618. sonuncuydu. Kalkmak üzereydi.
“23. gelişinizi asla unutamayacağız.” diye devam etti Haldun bey. “Tavanlar iki metre daha yüksek, odalar at koştur. Şurda kocaman bir büfe durmaktaydı. Neyse… Eşcinsel bir kimlikteydiniz. Üzerinizde daracık ipekten pembe bir pantolon, çıplak teninize giydiğiniz tek düğmeli yeşil bir yelek vardı. Size hipnozla esas meseleyi açıkladığımızda, bu ilkiydi, gazaba geldiniz. Şeytana tapanlar olduğumuzu, hepimizin kellesini ko-partacağınızı haykırdınız. Bağırdınız, çağırdınız. Saatlerce sakinleşmediniz. Bir ara iyice çığrından çıkıp bize saldırdınız. Sehpadaki tirbuşonla. Neyse ki, sadece zihin güçlerimiz değil, tabiri caizse fizik güçlerimiz de seri bağlamalı. Buna rağmen sizi güç bela sakinleştirebildik. İtişir kakışırken pantolonunuzun arkası paramparça oldu. Öfkeden tir tir titriyordunuz. Ağıza alınmayacak küfürler savurmaktaydınız. Tam sakinleştiniz derken tekrar dellendiniz ve … Ve makatınızdan çıkardığınız ay başı tamponunu ağzınıza atıp çiğnemeye başladınız. Ardından kustunuz ve kusukların içinde debelendiniz. İbranice, Aramca, Latince sövgüler ve tehditler savurdunuz. İlk defalarda buna benzer bir sürü olay oldu. Bir ara devlet büyüğüydünüz. Korumalarıma parçalatacağım sizleri tehditiyle ter ter tepindiğiniz sahne şu anmış gibi gözümüzün önünde. Bu rahatça konuşabileceğimiz anlara kolay gelmedik.”
Etiket okunamıyordu. Cennet senin omuzlarında. Etiket oku…
Ahmet hayal meyal anımsamaya başlamıştı olayı. Elinde tirbuşon varmışçasına sağ avucuna baktı. Meral hanım dostça bir tavırla terlemiş elini tuttu. İri kahve rengi gözleri anlayış ve sevgi ışıyordu.
“Belki Rab, Yahova ve Allah bize acıdı. Bir dilek kabulü süresi ihsan etti. Semavi dinler ağacının en cılız, en az yapraklı, ama en yüksek dalları yaratmıştır belki bu âlemi. Yüksek anlayış uzayı terennümü.”
Meral suretli Ahmet kendini çok yorgun hissetmeye başlamıştı birden. Çökercesine divana oturdu. Kayıyordu. Kayıyordu yavaşça buradan. Bedeni divan denizinde batan bir kadırga gibiydi. 1618. gelişi de hezimetle sonuçlanmaktaydı. Öfke, nefret ve kin sarımlı bobinlerden fışkıran kara enerji tarafından sarmalanmaktaydı. Muhteşem bir zihnin güzide yeri hızla uzaklaşmaktaydı tabanlarının altından.
Ahmet Balerkır gözlerini açtığında 1618 ziyaretten arta kalan izlenimler iyice arkalara çekilmişlerdi. İçinde pişmanlık, ölüm korkusu lambaları yanmaktaydılar, ama bunlar çok uzaklarda ve soluktular. İradesi kara enerji üreten bobinlerin komutundaydı.
Doğrulurken yatak gıcırdayınca odanın kapısı açıldı. Kendisini uçağın havalanacağı ana kadar izlemekle görevli dava arkadaşı, harekat şefi Samsame İsmet kapının ağzında belirdi. Arkasında yaveri Cemal durmaktaydı. Silahlıydılar. İsmet uzanıp ışığı yakan düğmeye bastı. Tavandaki floresan lamba biraz titredikten sonra yandı.
“Nasıl iyi uyudun mu?”
“İyi.” dedi Ahmet.
İsmet’in kurnaz gözleri yüzünde davadan dönme, zayıflık, pişmanlık, panikleme belirtileri aradı. Bunları göremeyince sert ifadeli yüzü hafifçe yumuşadı. Rahatlamıştı açıkça.
“Çay hazır. Giyin de kahvaltı edelim.”
“Tamam.”
Duvara gömülü duran dolaptan elbiselerini alıp giyindi. Bunu yaparken tereddüt yaratan arka plan düşüncelerinden iyice sıyrıldı. Bobinlerin gücü müthişti. Kahraman olacaktı. Devrim gerçekleşince meydanlara, medreselere adını vereceklerdi. Çocuğu okutulacak, karısı aç açıkta konmayacaktı. Ve de yeri cennet mekândı.
Güvenlik nedeniyle bir ay önce ayrıldığı kızını, karısını özleyen yanını sertçe kapattı. Zaaftı bu. Şeytanın dürtmesiydi. Çabuk çabuk fatiha süresini mırıldandı.
Çoraplarını, ayakkabılarını giyerken en sonuncu eteklikli hali çok belli belirsiz bir esinti şeklinde aklının önünden geçti gitti. Dünyanın iyice sapıttığını düşündü. Her yer sapıklık kaynıyordu. Acilen köklerine kibrit suyu dökülmeliydi.
Mokasen ayakkabılarını giyince masanın üzerinden cüzdanını alıp sağ arka cebine koydu. Saatini az kalsın sol bileğine takacaktı. Göt temizleme eline öfkeyle baktı. Sonra kayışı sağ bileğine taktı. Telefonlar, uçuş brövesi ve sahte nüfus cüzdanına parmaklarıyla dokunarak içini çekti. Saat dokuzu geçiyordu biraz. Sabahtı daha. İcraatına saatler vardı. Buna sevinen yanından korkarak arka arkaya besmele çekti.
Gözleri tuğlayla örülü pencereye takıldığında beyninin çok uzak bir bölgesinde karıncalanma hissetti. Saniyeler aktı gitti. Çok uzakta ve atıldı her neydiyse. Kavranır bir düşünceye dönüşemedi. Örülü pencereye bakmaya devam ederek sokaktan gelen sesleri duymayı umdu. Sık sık övünerek belirttikleri gibi ev çok iyi yalıtılmıştı. Tık yoktu.
Tam kapıyı açacakken durakladı. Niye durakladığını bilmiyordu. Masaya doğru yürüdü. Sol eliyle masanın üzerinde bir şey arandı. Boş yüzeyde gezinen eli bir an durakladı. Bir şey hissetmişti. Küçük bir cam tüp sanki. İçinde çok özel bir şey olan. Hayalde gibi parmaklarıyla o şeyi kavradı. Cam ya da mika. Silindir şeklinde. Ucu? Ağzı? Plastik tıpası var. Tıpayı açınca kokuyu aldı. Şişenin ucunu görmemesine rağmen tıpayı yıldırım gibi kapattı. Kara enerji üreten bobinlerin etki alanında yalıtık bir bölge bulunmuştu.
Günaha girme ya da çığrından çıkma korkusu engellerini kolayca aşarak orada durdu bir süre. Huşu halindeydi. Gözlerinin önünde bir hayal uçuştu. Bir oda. Pembe pantolonlu, yeşil yelekli biri küçük bir eğeyle tırnaklarını eğeliyordu. Başkaları da vardı. Bir doktora ait bekleme odasıydı sanki. Ağır makyajına rağmen adamın yüzünü tanımıştı.
Kapı tekrar açıldığında şaşkınlıkla boş avucundaki şişeyi görmeye çabalamaktaydı.
“Geliyor musun?”
Doğal bir şekilde tübü hâlâ hissetmekte olan elini sol cebine soktu ve başıyla olumladı. Konuşursa sesinden faça vereceğinden korkmuştu. İsmet yüzünü uzun uzun inceledi. Bunu yapmaya yetkisi olduğunu belli edercesine küstah ve tehdit ediciydi halleri. Hepsi bu değildi. Bir şey daha vardı. Yüzünde bir şey görmüştü sanki. Gıcık kapacağı bir gelişme. Misyonla ilgili değildi sanki. Şahsi bir şey. Şaşkınlık, hatta korku veren bir şey. Birden tırnak eğeleyenin yüzünü anımsadı. İsmet’e bakarak sırıtmış olabilirdi. Gözünün önünde tövbe etmelerine rağmen iki gencecik insanı boğazlarını keserek katletmiş sert huylu, acımasız biriydi. Grup içinde Samsameydi bu nedenle lakabı. Samsameydi orda oturan tip. Valla oydu, billa oydu.
Ahmet güçlükle yüzünü düzeltti. “Bir dakikada hazırım.”
Samsame İsmet sırıtmasını sinir sisteminin aşırı yüklenmesine vermiş olmalıydı. Uyduruk bir anlayış ifadesiyle başını salladı ve “Çay hazır.” deyip gitti.
Kapı kapanınca Ahmet boş elini cebinden çıkartarak burnuna yaklaştırdı. Amber kokusunu ciğerlerine çekti. Koku beynini etkilemeye başlamıştı. Gönülden bir besmele çekerek çayını içmeye gitti. En yeni düşünceleri demlenmekteydi bu arada.
Amsterdam, 2005
Her semte bir gemi ya da aşure refahı
Hacıvat: Yandık, mahvolduk azizim. Kutuplardaki buzlar eriyormuş.
Karagöz: Bize ne bundan? Onu kutup ayıları düşünsün.
Hacıvat: Öyle deme, buzlar eriyince bütün buraları sular basacakmış.
Karagöz: Delta setleri var ya.
Hacıvat: Onlar az gelecekmiş. Sel basacakmış her yeri.
Karagöz: Ne zaman olacakmış bütün bunlar?
Hacıvat: 40, 50 hatta 10 yıl sonra falan.
Karagöz: Korkuttun beni yahu. Hemen yarın sandım. O zamana kadar bir çözüm bulunur.
Hacıvat: Nasıl mesela?
Karagöz: Kolayı var. Her semte bir gemi inşa ederiz. İçinde sinema, tiyatro, karakol, kilise, cami, sosyal dienst falan da olacak tabii. Sular yükselince herkes kedisini , kuşunu, köpeğini, timsahını alıp gemiye biner. Nasıl buldun aklımı ama?
Hacıvat: Valla ne diyeyim. Yıktın perdeyi eyledin viran, koşayım sahibine heber vereyim heman.
Karagöz Hollanda’da– 1990
Kutuplardaki buzlar eriyor ve sular yükseliyor. Kıl payıyla ABD cumhurbaşkanlığını kaçıran Al Gore’nin sunduğu Zahmet verici, rahatsız edici gerçek, An inconvenient truth(2006) adlı filmi görenler büyük bir felaketin kapımıza dayandığını bir kez daha iliklerinde hissediyorlar. 1990’da Karagöz ve Hacıvat’ın ağzından dillendirdiğim gerçek bütün acımasızlığıyla üzerimize abanmış durumda.
Dünya iklimi bu tarz üretim ve tüketimi kaldıramaz hale gelmiş durumda. Atmosfere saldığımız sera gazları nedeniyle yeryüzünü ısıtmanın yanı sıra çevreyi acımasızca tahrip ediyor ve kirletiyoruz.
Ben çocukken İzmir’de musluktan su içiyor, elli metre öteden denize giriyor ve oradan avladığım balığı yiyordum. Çok değil, yirmi, otuz yıl içinde bunu yapabilmek imkânsızlaştı. Sözünü ettiğimde gençler bin yıl öncesinden bahsettiğimi sanıyorlar bazen.
Temiz suları şimdilerde şişelerde seyretmekteyiz. Şişeyi göremeyeceğimiz anlar da gelebilir. Temiz havanın da sırası hızla yaklaşıyor. Birazdan pahalı hava filtrelerine gereksinmeler başlayacak böyle giderse. Bir çok yerde tüpler içinde oksijen kullanılıyor. Aşırı temiz hava meraklıları için lüks filtreler de var. Yakında normal temiz hava satılmaya da başlanacak. Parası olana. Şu anda viskisine dört beş bin yıl önce donmuş tertemiz sudan oluşma kutup buzu koyan zenginleri düşünün. Bunun ticareti de yapılıyor. Sıra havaya da gelecek. Çok çabuk hem de.
Çevre kirliliği sınır tanımaz bir karakter kazanmış durumda. Vize sorunu olmayan küresel bir gezgin. En başta ABD olmak üzere zengin ülkeler maliyet kaygılarıyla tedbir almadan üretmeye ve tüketmeye devam ettikleri sürece çevre felaketleri şiddetle artacak. İşin acı yanı bu felaketlerden ilk önce fakir ülkeler etkileniyorlar. Faturanın ilk taksitlerini ödeyen hep onlar oluyorlar. Aşırı lüks fakirlerin gıdasını, suyunu ve havasını berhava etme pahasına gerçekleştirilebilen hastalıklı bir yönelim.
Havaya salınan sera gazlarının sınırlanmasını öngören Kyoto anlaşması mutlaka önemli bir girişim ama çok daha kökten tedbirler almak gerekiyor.
Ekonomik büyüme Hindistan, Çin, Türkiye ve diğer başka ülkelerin de sıcak hedefi. Hem sera gazları, hem de çevre kirliliğinin artması kaçınılmaz oluyor.
Su baskınına uğrayabiliriz.
Ne yapılmalı?
Karagöz’ün fikri ilginç, ama kökten bir tedavi şart. Dünya çapında üretim biçimimizi sorgulamak gibi mesela. Bu sözünü ettiğinizde özellikle varlıklı ülke muhataplarının ya sırıtarak omuz silktiği, ya da sen hâlâ bu eski sayfalarda mı otluyorsun tarzında küçümseyici bakışlar yönelttiği bir konudur. Oysa sisteme kökten ayar gerekmekte. Üretim ve tüketim şeklimizin acilen dengeli bir insan ve doğa birlikteliğine uyarlanması gerekiyor.
Giderek daha çok sayıda dünya aydını bunu dillendirmekte. Göreceli refah sözcüğü yeniden canlanıyor. Anadolu ve Orta Doğu’da aşure adeti vardır. Kökü Eski Ahit’e ve öncesine uzanan aşurenin dayandığı olaylardan biri de Nuh tufanıyla ilgili olandır. Hz. Nuh uzun ve çileli bir yolculuktan sonra gemisinden çıkıp karaya ayak bastığında, tufandan kurtulduğunda yani, elinde kalan tahılı ve diğer malzemeleri bir araya getirip pişirdiği bir şükür tatlısıdır aşure.
Aşure, fındığı fıstığı bir yerden, tahılı narı başka yerden olmak üzere, bütün dünyanın karınca kararınca katılımıyla yeni ve mütevazı bir refah modeli oluşturmayı sembolize etmekte bir yanıyla. Tufandan önce mümkünse tabii.
İnsan ve doğasever bir küreselleşme güçlü ve çevreci liderlerin önderliğinde mutlaka gerçekleşecek. Uydurma gündemlerle dünya ahalisini oyalama devri bitecek. İnternette sörflenerek, sorumsuzca tüketerek, elinde dondurma televizyonda Beyrut’ta öldürülen çocukları seyrederek ya da hafta sonunu Roma’da geçirmekle olmuyor.
Kapıyı çalan geniş çaplı bir felakettir.
Geniş yürekli ve özverili mücadelecilerini beklemekte.
Metros - Everest Yayınları(2002)
Türü: Polisiye, bilimkurgu, fantezi, korku, gerilim, ‘action’, mistisizm. 650 sayfa.
2002 Amsterdam. Dört Amsterdamlı bir gün metroda garip bir ışından etkilenip değişime uğrarlar. Zekaları, fizik güçleri artar ve bir misyon için uyarlanırlar.
Olayın aslı 7000 yıl öncesine dayanmaktadır.Uzaydan gelen bir sonda sonradan İstanbul olacak yerde zeka taşıyan canlıları toplayıp götürme işlemine başlar. O sırada mutasyonla bedensiz zekalara dönüşmüş olan Ceanlar çok kayıp verme pahasına bu sondayı suların dibine gömmeyi başarırlar. Toplayıcı aygıt tarih boyunca defalarca aktifleşir ve kendine misyon insanları yaratır. Son fışkırma ikinci dünya savaşı sırasında olmuştur. İstanbul’daki Alman konsolosluğu bu müstesna teknik olayın fizik delillerini Berlin’e yollar. Bu sırlar oradan Rusların eline geçer. Meselenin niteliğini kavramaları zaman alır. 1990 başlarında İstanbul boğazında yatan sondayı keşfederler. Oraya yakın evler kiralayıp tüneller kazarlar. Amerika bunu iki yıl farkla keşfeder ve Rus bulgularına el koymak için planlarını yapar.
Amsterdam olayı patlak verince Amerikalı ajan Jeff Crimson Amsterdam’a gelir ve Hollandalı meslektaşı Gerard Mol ile işbirliği yapar. Bu arada Cean soyunun yaşayan son temsilcisi Korgi metroda etkilenen kimseleri temizlemeye başlar. Anneke Bitterbot adlı 20 yaşındaki bir genç kız hem gizli servislerin, hem de Korgi’nin elinden kurtulup İstanbul’a kaçmayı başarır.
Jeff Crimson ve Korgi arkasından İstanbul’a giderler. Şimdi menfaatleri çatışan dört disiplin vardır artık. Amerikalılar, Ruslar, Korgi ve gücü inanılmaz artmış Anneke Bitterbot.

Recent Comments