Bekleme Odası

Hikayeler, Yazılar Add comments

Üç tirildeme cini, Halil, Ömer ve Yiğit’e.

Bu kapı onu delirtecek. Her zerresinden ürkü gazı fışkırtıyor. Hayal gücüne ağır aksak felaket senfonileri besteletiyor. Arkasında dev bir okyanusun yassıltıcı gücü varmışçasına hafifçe bombeli.

Sıradan bir bekleme odası burası. Yerdeki uçuk sarı vinil döşeme ve karşılıklı duran kahverengi tahta divanlar hariç her taraf bembeyaz. Kapı da öyle. Beyaz ve pürüzsüz. Kapının onların tarafında kolu, kulpu  yok. Anahtar deliği de yok. Dışardan açılıyor. Kapan gibi. Bir kez içeri girdiniz mi dışarı çıkabilmek için başkalarının keyfine tabisiniz. O keyfi şu anda binlerce metre derinliğindeki su basıncı gibi hayal etmesi içini titretmekte. Belki biraz da bu yüzden dışarısıyla ilgili anıları muğlak. Kararsız. Cıva gibi oynak hatta.

Vesvese zili sürekli zırıldamakta. Çok hafif de olsa ten, ter, deodorant, kumaş, soluk kokuları aldığını düşünmekte. Sadece koku değil. Kıpırtılar, fısıldaşmalar, itişip kakışmalar da algılıyor. Sayıları bayağı çok. Yüz, iki yüz, beş yüz, bin kişinin varlığını hayal ediyor. Nereye sıkışmışlar bu görünmezler? Hayal gücünün sanal disketine mi?

Bekleme sıkıntısını hafiflettiği varsayılan üç kocaman bitki iç hacmi esir almış. Hiçbir yerden güneş almamalarına rağmen yemyeşil ve diriler. Tavana gömülü floresan lambalarıyla beslenen stres filtreleri.

İçerde dört kişiler. İlk geldiğinde ara sıra bacaklarına bakan memur tipli, gri takım elbiseli, orta yaşlı adam yüzünü ve düşüncelerini bir gazetenin arkasına gömmüş. Ay çiçeği desenli beyaz elbisesiyle olduğundan daha şişman görünen kadınla, afacanlığı delice parlak bakışlarından belli kısa kot pantolonlu çocuk sağında oturmaktalar. Kadının kucağında cinsini kestiremediği bir dergi var. Kalça örtücü işleve sahip olmalı. Bir saate yakındır sıkıntıdan aflayıp puflamasına rağmen tek bir kez bile alıp iki satır okumadı.

Buraya ikinci gelişi. İlkinde aynı takıma ek olarak hoş bir genç kadın vardı. Markalı şıklık tarzlı bir elbise, dizüstü bilgisayarıyla modern iş kadını tipi çiziktirmekteydi.

İlk geldiğinden beri o kapıdan ödü kopuyor. Bunu ne kadar belli ettiğini bilmiyor, ama yüzde yüz saklanamayacak bir şey. Soğuktan titremek, terlemek ya da bir yerde sıkış sıkış dururken iğrenç kokulu bir osuruk fıslatmak gibi korkusu. İradesi dışında dışarıya taşıyor. Kapıyla oturduğu yer arasındaki havayı etkiliyor.

Diğerlerinde bu tür belirtiler yok. Çocuk sıkıntıyla ayaklarını sallamaya, annesini gereksiz sorularla bunaltmaya devam ediyor. Gür kır saçları neredeyse kaşlarının üstünden başlayan adam gazetesini hışırdatarak katlayıp diğer sayfaya geçerken yüzünü görüyor. Bağa gözlüklerinin ardında korku endişe falan yok. Artık bakışları bordo eteğinden sıyrılmış bacaklarına takılmıyor. İlgisi sönmüş. Sanki hayalinde doyuma ulaşmış gibi.

Tek ödlek kendisi. Meral Arıburun. 26 yaşında. Bekar. İngilizce ve Almanca biliyor. Fransızcayı, İspanyolcayı da kıvırıyor. Bir uluslar arası sigorta şirketinde memur. Babadan kalma dairesine rağmen hafif yollu geçim sıkıntısıyla yuvarlanıp gitmekte. Son erkek arkadaşıyla iki haftadır ayrılar. Buna hem memnun, hem de üzgün.

Meral Arıburun geçen hafta Psikolog Haldun Bezir’den çok ciddi bir rahatsızlığı olduğunu öğrendi. Biliyordu zaten. Belirtiler gırlaydı. Bilimsel olarak kanıtlandı. Teşhis kondu. Çok kişiliklilik ve periyodik olmayan hafıza yitimleri. Bellek evrenindeki minik kara delikler. Hepsi o kadar değil. Bir de uydurma kayıtlar sorunu var.

Bu anı uydurma yetisi diğer kimliklerinden bağımsız olmalı. Çünkü onları hep Meralken yaşıyor. Hastalığı da yeni. Son bir yıl içinde ortaya çıktı bütün bunlar. Kendisi öyle sanıyor. Sandıklarının hangilerinin daha gerçek olduğundan artık emin değil.

Örneğin arkadaşlarıyla bir yere gidip yemek yemesini birkaç değişik kurguyla anımsıyor. O akşam evde kalıp sıkıntıdan patladığı ya da ilginç bir kitapla hoşça zaman balyaladığı kaydı da mevcut. İşyerinde hastalığı sorun olmuyor. Çalışması normal seyrini sürdürüyor. Patron memnun. Diğer yandan işten atılmanın eşiğinde.

Böyle giderse yakında delirecek. Bundan emin. Dayanma gücü iyice azaldı. Düşleri bir eziyet. El ele tutunmuş sayısız

düş hayatlar ziyaretine geliyorlar geceleri. Hep genç kadın değil. Çocuk da oluyor. Yaşlı da. Her yaştan ve meslekten erkek de.

Kelime dağarcığı inanılmaz zengin. En zor kelimeleri bile biliyor artık. Dili lehçe kaynıyor. Dini bir gevşek bir bütün. Haç, Davut yıldızı ve hilâli aynı anda özümsemiş gibi. Buda’nın öğütleri her saniye aklında.  Birinden birine yönelmesi otomatik olarak gerçekleşmekte. Mezhep farklılıklarını bile hissedebiliyor. Derinlerde bir yerde bunu tahammül edilmez bulan bir yanı var. Çok uzakta ve güçsüz bir muhalefet. Aynı ta-katsız karşı koyma kadınlığına da hırlıyor. Belki bu nedenle sık sık memelerini yokluyor, küçük çanta aynasıyla uzun uzun çıplak kalçalarını seyrediyor.

Çok kişilik barındırma sorunu geceleri seri rüya bağlamaları çalıyor. Bu cümbüşlü gece etkinliğinin en yıpratıcı tarafı karabasan basamaklarıyla çıktığı bitimsiz merdiven. Her basamak yıkım, korku, göz yaşları, ilenme, kin ve nefretle yüklü. Sabaha karşı ter içinde tir tir titreyerek uyanıyor.

İşe nasıl gittiğini son zamanlarda hiç anımsamıyor. Gidiyor ve geliyor. Minibüs, vapur, otobüs, taksi hatta uçak. Bunların hepsini kullanıyorum duygusu hakim. Çark dönüyor ama. Yüzü aynada biraz solgun. Yalnız görünümü normal ve sıhhati yerinde. Kendini her nasılsa halsiz hissetmiyor. Ne yediğini ne içtiğini hatırlamıyor. Motor teklemeden çalıştığı sürece bu tarafı kafasına takması gereksiz. Alışkanlıkla fizik bedeni için gerekenleri yapıyor. Besliyor, temizliyor ve dinlendiriyor. Ay başı bezlerini doğru zamanlarda kullanıyor. Çamaşırlarını yıkıyor, ütülüyor. Gereksiz gördüğü kılları sürekli teninden arındırıyor. Oturması kalkması uyumlu. Başkaları gibi davranmayı kıvırıyor. İspanyolca ve Fransızcanın yanı sıra başka dilleri de kıvırdığı gibi. Kâbus basamaklı gece merdivenine rağmen kendini zinde hissediyor. Buna seviniyor. Daha iki adet 13 yılcık kopartabildi hayattan. En az altı olmalı diyor içindeki yaşama sımsıkı sarılma merkezi.

Haldun bey çok anlayışlı ve babacan bir kimse. Geçen sefer bayağı vakit ayırdı kendisine. Hiç acele etmeden bütün hikayesini dinledi. Teşhisi masanın üzerine rengarenk çiçeklerle yüklü bir vazo gibi koydu. İncitmeden ve umut kandili yakarak.

Çok şahsiyetlilik durumu ve bellek motorunda tekleme. Sağaltılması çetrefilli, ama pekala mümkün. Size bağlı dedi beş altı kez. İlaç kullanmaya gerek yoktu. Çözüm beyninin ücra köşelerinde keşfedilmeyi bekleyen bir adacıktı. Bugün oraya  bir yolculuk yapılacak.

İnanması zor gelecek belki. Tek bir hipnoz seansıyla Meral hanım. Size bağlı. Dizginler hâlâ sizde. Çıkın o adaya artık. Ayağınızı değdirmeniz yeterli. Bütün bu sıkıntılarınız bir anda sonlanacak. Normal yaşama paraşütle ineceksiniz. Tek bir temas Meral hanım. Karayı ayak uçlarınızda hissetmeniz kafi. Bir saniye kafi. Hatta yarım. İnancınızı pekiştirmek için size gelecek sefer hipnoz tedavisi uygulayacağım. Tek celsede boşanacaksınız bu kurgusal cehennemden.

Hangi eğitim derecesine sahip emin değil, ama doktorun bütün sözlerini çok iyi kavradı. Kavrama yetisi çok üstün. Sıkıntıdan patlayan çocuğun bunaltısını sanki oymuş gibi hissediyor. Kaslarındaki enerjiyi kullanmak isteyen, beyni heyecanlı serüvenleri özleyen bir yerinde duramamazlık büklümü.

Hipnozla tedavi başarılı olursa kapının arkasındaki muazzam basınç çekilecek. O zaman kapıyı açıp çıkabilir. Zaten çıkıyor ama, bunu ne zaman yaptığını, eve kadarki yolculuğunun evrelerini anımsayamıyor. Ne yediğini, uykusu gelene kadar ki, zamanı nasıl atlattığını da bilmiyor artık. Arkadaşlarıyla hâlâ görüşüyor mu? Ailesi var mı? Varsa neredeler? O gece basamaklarının ağır yükü nedeniyle olmalı bellek bandı geri sardırtmıyor kendini.

Yakın geçmişiniz rahatsızlığınızın ipoteği altında demişti doktoru. Daha eski anıları da kirlenmiş durumda. Geçmişin derinliklerine dalmak istediğinde başka kimselere ait geçmişler tarafından istilaya uğramakta. Mesela sekiz yaşındayken salıncaktan düşmesi. İlk kez ay başı olması. İlk öpücük, sevişme gibi anıları iyice bulaşık. Anımsadığı kimselerden kimin öz annesi, babası, varsa kardeşleri olduğunu seçemiyor.

Erkek kimliklerinin bazıları çok rahatsızlık verici. Tenine içerden yöneltilen kösnültü çiği yağıyor sürekli. Nefret, şiddet uygulama, dövme, yaralama, bereleme, kırbaçlayarak, taşlayarak öldürme niyetleriyle karman çorman bir cinsel taciz tehditi hissedip bunalıyor sürekli.

Bu nedenle birazdan elinden geleni yapıp o adacığı bulacak ve ayağını basarak kurgusal cehennem için imzaladığı sözleşmeyi iptal edecek. Bunu hemen yapmazsa dayanma gücünün takattan kesileceğini ve artık mücadele etmek için erkesi kalmayacağını biliyor. Bir yanı ölsem de kurtulsam demekle birlikte, esas hakim güdü şimdilik bu beladan yırtmak. Baskın güdüyü besleyen damarı yeni idrak etti. Merak.

Aslında nasıl biri olduğunu ölesiye merak etmekteydi. Isırdığı elma parçasını yutmadan tükürürse cennete geri alınacağını uman Havva tarafına baskın çıkıyordu.

“Meral hanım.”

Meral heyecanla doğruldu. Gazete okuyan adam gazetesini on beş santim aşağı kaydırarak bakarken, yanındaki kadın anlamadığı bir şeyler mırıldandı. Bunlara bir anlam vermeğe çalışırken kumral saçlı, iri siyah gözlü çocuk eliyle zafer işareti yaptı. Sol eli ondan bağımsız çocuğa aynı işaretle karşılık verirken iki şeyi birden farketti. Solaktı ve hemşire buraya ilk geldiğinde tanıdığı o şık kadındı. Hemşireler öyle pahalı  elbiseler alabilecek kadar kazanabiliyorlar mıydı? Kadına doğru yürürken dikkatle baktı. O’ydu. Beyaz üniformayla bile havalı bir hali vardı.

“Merhaba.”

“Hoş geldiniz Meral hanım. Nasılsınız?”

Gözü kadının omuzunun arkasında görünen upuzun koridorda, “Gördüğünüz gibi.” kelimelerini sarfetti. Hayalde konuşuyor sanki. Hiç eşyasız bembeyaz yüzeyli mekândan etkilenmişti. Hani okyanus neredeydi? Kapkara soğuk suların intikamcı basıncı neyi bekliyordu?

“Bugün çok uyumculsunuz Meral hanım. Bu taraftan lütfen.”.

Meral belleğinde bu koridoru daha önce katettiğine dair tek bir kayıt kıymığı bulamamaktan şaşkın kadınla beraber yürümeye başladı. Ayakkabılarının çıkardığı sesler, ikisinin genişliğindeki en, başlarından yarım metre yukarda biten yükseklik, pürüzsüz beyaz yüzeyler. Hani deja vü duygusu nerede? Niye sadece reja vü var? Oturma odasında hissettiği basıncın kaynağı buradan sayısız geçişlerini unutturtan Lethe spreyi tanecikleri mi? Doktor Haldun beye giden yol burasıysa en az bir kez geçmiş olması gerekmez mi? Belki de her seferinde değişik yollardan götürüyorlardı. Sağaltıcı etki yapması için. Taktik ya da. Sonuçta her şey hastanın iyileşmesi için değil mi? Kobaysa ya? Nihai amacı meçhul bazı deneylere de malzeme olmaktaysa?

“İyi geçmiş olsunlar.”

Meral seksen metre tahmin ettiği koridoru ansızın bitirmenin hayretiyle kadına baktı. Diğer uçtaki kapıyı aralamıştı. Burası koridorla taban tabana zıt bir yerdi. Renkler beyaz teşkil etmekten sıyrılmışlardı yeniden. Altı metre kenarlı kare şeklinde bir muayenehaneydi. Rahat bir deri divan. Aynı cinsten koyu kahverengi iki koltuk. Aşağıdan tavana doğru aydın-latma. Duvarlarda boy boy yağlı boya tablolar. Bir masa, ayaklı bir portatif büfede çeşit çeşit içecekler, bardaklar. Yeni çekilmiş kahvenin enfes kokusu belli belirsiz sigara kokusuyla çok hoş bir kokteyl yapmıştı. İçerde kimse yoktu, ama bir ara varolanlardan arta kalan şeyler gırlaydı. Masanın üzerindeki kahverengi deri kapaklı kalın defter. Eski tip bir lacivert dolmakalem. Kalem hâlâ kullanıcısının sıcaklığını taşıdığı duygusunu vermekte.

“Teş… teşekkür ederim. Siz kalmıyor musunuz?”

“Hayır. Buyrun. Oturun. Hemen gelecekler.”

Kadın koyu krem renkli kalın tahta kapıyı örtüp kendisini odayla başbaşa bırakınca kapının onun tarafından açılamayacağını farketti. Çevresine bakındı. Deja vü’den hâlâ tık yoktu. Haldun beyle bir kez görüştüğünü hatırlıyordu, ama bunun nerede yapıldığına değin tek bir anı yongası mevcut değildi.

Odadaki eşyaları, birbirinden ilginç tabloları seyrederken koridorda başka kapı olmadığını düşündü. Hemşire nereden gelip gitmekteydi acaba? Mutlaka hastalara kapalı alanlar vardı. Bunlar ustaca kamufle edilmişlerdi haliyle.

İlgisini tablolara verdi yeniden. Onlarda beyninin hareketlendiren bir ışıma vardı. Her duvarda bir tablo asılıydı. Ebatları farklıydı. Kapının olduğu taraftaki yerin az olmasına rağmen en büyüğüydü mesela. Hepsi de aynı yere ait tablolardı. Göl kenarında bir kasaba. Ağaçlar içinde iki katlı evler. Parke taşlı yollar. Kediler, köpekler, çocuklar ve uçurtmalar. Göl ufkunda batan güneşin kızıllığı. Biraz amatörlük yansıtsalar da ruha hitap eden bir derinlikleri vardı.

Büfenin alt bölmesindeki çelik bir kova içinde soğutulmuş bir beyaz şarap şişesi durmaktaydı. Eğilip mantarı açılmış ve kolaylıkla çıkacak şekilde geri yerleştirilmiş şişeyi boynundan kavradı ve azıcık kaldırdı. Uçuk yeşil etikette enli bir fıçının içinde ayaklarıyla üzüm ezmekte olan iki genç kadının resmi vardı. Onları açık ve net görebilmesine rağmen yazıları sökemedi. Yazıldığı dili ya da alfabeyi bilmemesi mümkün müydü. Kültürlü benleri neden susuyorlardı? Sanki daha önce hiç kimsenin duymadığı bilmediği bir dilde yazılmışlardı. Dünyalı olmayan bir alfabeyle mesela. Artık dünyalı olmayan ya da. Saçmalıyordu iyice.

“İyi günler Meral hanım. Bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

Bunu diyen kapının ağzında duran orta boylu, altmış başlarında yaşamının son elli yılını çok meşgul geçirmiş tipli bir adamdı. Beyaz önlüklüydü. Tepesi iyice açılmış saçları pamuk gibi bembeyazdı. Yanında genç bir kadın meslekdaşı durmaktaydı. O da beyaz önlük giymişti. Uzun boylu, ciddi yüzlü, boyama kızıl saçlı biriydi.

Meral yarısına kadar dolu şişeyi yerine bırakarak doğrulurken, “Nasıl söylesem.” dedi.

Haldun beyin yüzü anlayışla doldu. “Merak etmeyin. Dün söz verdiğim gibi bugün belki sorunlarınız bitecek. Size uzman psikolog meslekdaşımı tanıştırayım. Meral Boztura.”

Kadın bordo eteğini, siyah buluzunu ve yüzünü ölçüp biçerek gülümsedi. Bir şey söylememiş, elini sıkmaya falan kalkışmamış, sadece gözlerini açıp kapatarak merhaba yollamakla yetinmişti. Aşinalık yüklü bakışları bedenini kendi tipiyle kıyaslamaktaydı. Kadınlar bunu çok ayrıntılı bir şekilde yapma hassasıyla doğarlardı. Erkekler boya, omuzlara bakmakla yetinirken onlar göz açıp kapayana kadar inanılmadık ölçüde ayrıntı bolluğu gözlemleyebilirlerdi.

Meral bir yanıt uçurmak yerine ellerini kalça hizalarında iki yana açarak ben hazırım, ne yapmam gerekiyor işareti verdi.

“Şu divana uzanın.”

Meral, Haldun beyin dediğini yaptı Adaşı masanın arkasına geçmiş ve koltuğa oturarak defteri açmıştı. Dolmakalemin ısısı ona aitti demekki.

Haldun bey nereden aldığını göremediği alçak bir tabureyle baş ucuna yakın oturdu.

“Şimdi sizi hipnotize edeceğim. Yaşamınızı altüst eden o gece merdivenine gideceğiz. Rahatsızlığınızın kaynağı orada üslenmiş. O habis üsse yönelecek ve tamamen size bağlı olarak sorun yaratan şeyi defetmeye çalışacağız. Hazır mısınız?”

Gece merdivenine hipnoz yardımıyla yönelmek elinde tırnak makasıyla bir Bengal kaplanının kafesine girmeğe benziyordu. Ayak ucu kara mermere değdiğinde cehennem uyandı. Haykırışlar, ağıza alınmayacak sövgüler, küfür fısıltıları, öfkeli, kindar, çığrından çıkmış tehdit sözcükleri, ağlamaklı yalvar yakarlar, acıyla bağırmalar.

Bu koroya katılanları görmüyordu rüyalarında. Görüyor ve unutuyordu belki. Şimdi iyice tanışacaklardı. Hipnoz unutma lüksünü iptal etmişti.

Ayağı ikinci basamağa değdiğinde bir stadyum gördü. Tam ortasında durmuş bakmaktaydı. Stad bomboştu. Hava açık ve güneşliydi. Bakımlı çimler ve boyaları yeni kurumuşçasına canlı, vaadleri daha da parlak reklam panoları gerçekliği doğala boyamaktaydılar. Bu mükemmel görünümü bozan tek şey kokuydu. İçinden bir ses çiriş diyordu.

Çiriş böyle mi kokar ulan. Çiriş değil bu. Sirke ile marine edilmiş bir şey.

Üzüme haksızlık etmeyelim. Bu o da değil.

Kim biliyor?

Ben biliyorum.

Neymiş peki?

Öd kokusu. Öd keseleri patlamış burada. Bir sürüsü, aynı anda. Kese kağıdı gibi caartt.  O kokuyor böyle umarsızca iğrenç.

Doğru. Doğru.

Sesler kokunun niteliği konusunda anlaşınca sessizlik geriye döndü. Saniyeler uçuşup gitti. Bir şey olmayınca ayağı üçüncü basamağa doğru harekete geçti.

Bu defa uçuk pembe badanası iyice eskimiş, çıplak duvarlı  bir odadaydı. Tek kişilik uyduruk bir yatak, iki sandalye ve  kare şeklinde küçük bir masadan ibaretti eşyası. Yerde kenarları kıvrılmış eski ve pis bir kilim seriliydi. Sabahın ilk dakikaları olmalıydı. İçerde eşyanın ancak seçilebileceği kadar ışık mevcuttu. Yatakta biri yatmaktaydı. Orta boylu, ince yapılı, beyaz atlet, erguvan renkli şortlu bir erkek. Cenin gibi kıvrılmış uyuyordu. Örtündüğü beyaz pike ayak ucu tarafından yere düşmüştü. Masanın üzerinde birkaç dergi, bir deri cüzdan, metal kayışlı kol saati, anahtarlar öbeği, iki cep telefonu ve kimlik belgelerinin yanı sıra küçük bir cam şişe vardı. Sekiz santim yüksekliğinde, bir buçuk santim çapındaki, plastik tıpalı silindir şişe dörtte üçüne kadar renksiz bir sıvıyla doluydu. Az önce tamamen kesilmiş sesler tek bir ağız-dan, Öd yağı özü. Bir damlası için bir ölü lazım. Bir santimetre küp on üç damla. Şişede kırk iki santimetre küplük sıvı var. Ne eder? Ne eder? dediler.

Aklı adamda olduğu için bir türlü 42 ile 13’ü çarpamıyordu. İstemi dışında o mekândan sıyrılırken adamın göremediği yüzünde merdivenin şimdiye kadar asla çıkmadığı son basamağıyla ilgili bir belirti bulunduğunu düşündü. Onu bilse belki… Belki ne? İç sesler niye suskunlar? Zihni çabalarken kopuverdi odadan.

Stada yukardan bakıyordu şimdi. En az elli metre yüksekteydi. Spotların ışıltısı altında apaçık duran manzara korkunçtu. Bir kaza olmuştu. Tribünlerin bir kısmı çökmüştü. Yan yana iki göçme vardı. Göçük alanları tütmekteydi. Yangın da çıkmıştı demekki. Bulunduğu yerden bile yanan etlerin kokusunu almaktaydı. Çimlik alan rasgele savrulmuş sayısız insan eşyasıyla doluydu. Şapkalar, yiyecek içecek maddeleri, çantalar, flamalar, pankartlar ve daha bir yığın şey. Onlarca sedye gidip gelmekteydi. Büyük bir felaket olmuştu. Yüzlerce kişi ölmüştü besbelli. Dışarda polis ve askerin kurduğu kordon görülmek-teydi. Sayısı belirsiz ambulans, askeri araç, polis arabası görüyordu. Havada helikopterler vızır vızırdı.

“Ne diyorsunuz Meral hanım?”

Meral hipnozdan birden kopmanın sersemliğiyle doktorun yüzüne baktı ve “Bir stadyum.” dedi. “Çok ölü vardı. Kese kağıtları patlamıştı. Öd yağı özü kolleksiyoncusu. Yataktaydı. Yüzünü şey edemedim.”

“Buldunuz onu. Sonunda.”

Meral en üst basamak, kurtuluş adası laflarını telaffuz etmekten son anda vazgeçti. Farkında olmadan sol eli kalçalarına giderek donunun üstünden orasını yokladı. Sonra aynı eli şaşkınlıkla bir karış açılan ağzını örttü. Bilincinde bir şey kımıldamıştı. O yatakta gördüğü adamla ilgili.

“Buldunuz değil mi?”

Bilincinin daha fazla dirilmesinden korkan yanı bilmezden gelmek istiyordu. Reddetmek, buradan kaçmak. Bir yol bulup kendi gerçekliğine dalmak arzusundaydı.

“Neyi?”

“Yatakta gördüğünüz adamın adı Ahmet Balerkır. 28 yaşında. Evli. Dört yaşında bir kızı var. Mesleği araba tamirciliğiydi. Askerden sonra aklını çeldiler. İran’a gitti. Orada Kum kentinde terörist eğitimi aldı. Beynini yıkadılar. İngiliz konsolosluğunu bombalanma eylemine gözlemci olarak katıldı. Örgütten kaçan iki kişinin infazını de seyrettirdiler. Henüz şahsi bir vukutatı yok. İlk ve tek işini becermesine saatler var.”

Meral daha fazla bilmeye korkmaktaydı, ama merak eden yanını durdurması mümkün değildi.

“Bunun benim hastalığımla ne ilgisi var?” diye sordu.

“Ahmet Balerkır sizsiniz.” dedi masanın arkasında oturan adaşı.

“Hayır. O benim… O benim…”

Meral devam edemedi. Nefesi sıkışmıştı. Ben şizofrenim. Bir çok şahsiyetim var demeye dili varmıyordu. Uyanan bilinci haklılar diye haykırmaktaydı. Nasıl olurdu peki?

“Siz Ahmet Balerkırsınız. Şu anda uyumaktasınız. Uyuyabilmek için uyku ilacı aldınız. Birkaç saat ya da birkaç dakika sonra uyanacaksınız. O akşam yapacağınız eylem için bütün hazırlıklar tamam. Çok masraflı, uzun zamandır planlanan dünya çapında ses getirecek bir eylemin kilit şahsiyetisiniz. Istanbul’daki uluslar arası futbol maçlarından birine içi tepeleme bomba yüklü küçük bir uçakla sabotaj yapacaksınız. Pilot sizsiniz. İçinde devletin en ileri gelenleri, tanınmış yabancı konuklar, turistler  bulunan 546 kişi ölecek. Binlerce kişi yaralanacak.”

Meral doğru söylüyorlar fikrinin baskısına rağmen inkâr etmek için toparlandı, divandan kalkarak arkasını onlara döndü. Göl ufkunda batan güneş tablosuna baktı ve merdiven kaynaklı rüyalarını hatırladı. Kadın cinselliğine öfkeli, ondan çok korkan, bastırmak isteyen, nefret eden, engizisyon ruhlu, Pol Pot zihniyetli erkek kişiliklerini düşündü. O halde nasıl olur da kadın kimliğiyle ortaya çıkardı? Meral Arıburun kimdi?

“Meral Arıburun benim.” dedi kızıl saçlı doktor düşüncelerini okuyabildiğini belli edercesine. “Stadyumda, karnımda üç aylık bebeğim, kocam ve 14 yaşındaki kuzenimle birlikte parçalanarak öldük. Mesleğim sigortacılıktı.”

“Ben de o akşam oradaydım Ahmet bey. Yanımda canım gibi sevdiğim 18 yaşındaki küçük oğlumla. O benim gibi hemen ölmedi. Uzun uzun can çekişti.”

Genç kadın suretli varlık yanakları ıslak geri döndü. İkisinin de doğru söylediğini hissetmekteydi. “Neden… Neden kadın oldum peki? Sonra, şey… Ahmet’in eylemini henüz gerçekleştirmediğini söylediniz.”

Haldun bey işin en zor kısmına geldik anonslayan derin bir iç geçirmeyle yüzünü süzdü. “Size dürüstçe bildiğimiz her şeyi anlatacağız. Ahmet Balerkır bir olasılıkla şu anda uyuyor. Eğer eylemini henüz gerçekleştirmediyse biz korkunç bir ölümle terki hayat ettiğimizi nasıl bilebiliriz?” Eliyle kapıyı işaret etti. “Hepimiz buradayız. Nasıl öldüğümüzü tek tek anımsıyabiliyoruz. İçimizde yahudi, hıristiyan, budist, taoist, hindu da var. Yaşlısı, genci, kadını, erkeği, eşcinseli hepimiz buradayız. Kapının arkasında ağır bir basınç hissederek bunaldığınızı anımsayın. Hissettiniz onları.”

Kadın suretindeki Ahmet utançla, pişmanlıkla yüzlerine bak-tı. “Şu anda nerdeyiz o halde?”

“O kadar düşündük taşındık kesin bir çözüm bulamadık.” dedi kadın. “Başlangıçta bütün mekân bekleme odası o koridor ve şu odadan ibaretti. Penceresiz olarak gödüğünüz gibi. Bizler de bu mekâna sıkışmıştık. Size karşı görünmezdik, ama algılanabiliyorduk. Dışarda ne vardı, dışarsı var mıydı bilmiyorduk. Yalnız zamanla bazı değişiklikler oldu. Belirtileri, kanıtları tekrar tekrar gözden geçirdik. Üzerinde hepimizin uzlaştığı senaryolardan biri şöyle: Siz tek motorlu uçakla eyleminizi gerçekleştirdiniz. Biz öldük. Blok olarak buraya alındık. Tüm anılarımız, bilincimiz yerinde olarak. Bilinci bulanık tek kimse sizsiniz. Sadece bu kadar olsaydı, bir çeşit cehenneme kapatıldığımızı düşünebilirdik. Alev alev yanan bir cezahane yeri fikri kısa menzilli zihinler içindir. Esas cehennem bilincinize çıkış noktası, istencinize serbesti tanımayan tekdüzeliktir. Ne kadar zamandır burada olduğumuz hakkında bir fikrimiz yok, ama artık canımız sıkılmıyor. Çünkü yepyeni bir habitatımız ve umudumuz var.”

“Nasıl yani?”

“Bu sizin buraya ikinci gelişiniz değil.” dedi Haldun bey. “Daha önce 1617 kere geldiniz. Her gelişte başka bir kimlikle. Başka dinden, başka cinsten, meslekten biri olarak. Birkaç yüz kere öncesinde bendiniz mesela. Kim olursanız olun bütün ayrıntılarıyla aynı kalmak üzere Ahmet Balerkır’ın terör eylemini anlatmaktaydınız. Sizi bu sayede tanıyoruz. 1617 de nereden çıktı peki diyeceksiniz. İzah edeyim. Siz bir kurbanın kimliğine büründüğünüzde, geri kalanlar o şahsı derinden hissediyorlar. Sonra birden stadyumda kurban olmayan tiplere de bürünmeye başladınız. Bunları da derinden hissederek aramıza aldık. Böylece suretlendiler. Çeşitli ülkelerden gelmekteler. Hepsi de terörzede. Acımasız şiddetin kurbanı olmuşlardı ve sizi çok iyi tanıyorlardı. Kısacası 546. gelişiniz sonuncu olmadı. Aramızda uzun uzun konuştuk. O statta 546 kişi öldük, ama şu anda yaklaşık on beş bin canız. Giderek artıyoruz.”

“O merdivenin basamakları hiç tükenmeyecek yani.”

“Evet. Eğer bunu durduracak bir hareket yapmazsanız sonsuza kadar hastamız kalacaksınız. Biz karakter bolluğuyla dolup taşarken, yeni bir dünyanın bütün deneyimlerine açıkken, siz giderek daha çok korkan, asla ölemeyeceği için inanılmaz azaplar çeken birine dönüşeceksiniz. Biz deneyimlerimiz renklendikçe yeni mekânlar oluşturacağız. Şimdiden oturduğumuz Göl kenti görmenizi isterim. Meyva ağaçlarının bolluğunu, hektarlarca bağlık alanlarımızı, nergisli gölümüzün karşı kıyısında gü-neşin batışının seyre doyum olmayan letafetini hayal edin. Tablolar bir fikir vermektedirler umarım. Bizim evrenimiz genişlerken sizinki bundan ibaret kalacak ve yavaş yavaş daralacak. Yüz küsur önceki gelişinize göre tavanlar yarım metre alçaldı. Odalar da üçte bir oranında küçüldü.”

Ahmet söylenenlerin her kelimesinin doğru olduğunu hissediyordu. Bilinci yerine gelmişti bu arada. Uçakla işini bitirince şehit olacağını ve cennetle mükafatlandıracağını düşünmekteydi. Cennet yerine buraya sıkışmıştı. Kabir azabı gibi bir şeydi yaşadığı. Belki şeytan gözümü boyuyor düşüncesi çok cılız bir etki yarattı zihninde. Göl kenti düşündü. Cennette şeytanın işi neydi?

“Peki ne yapmam lazım?”

“Uçağı bir düzlüğe indirip polise teslim olun.” dedi Haldun bey. “Hepsini ele verin.”

“Beni de, ailemi de öldürürler. Kızım ve karım ellerinde rehin.”

“Belki yapabilirler. Başka çaremiz yok.

“Nereye saklansam bulurlar. Her yerde nefesleri var.”

“En kötü ihtimalle bizim Göl kente gelirsiniz. Ailenizle beraber olacağınızı unutmayın. Şimdi onları bir daha göremeyecek durumdasınız. Evlerimiz çok güzel. Erik rakılarımızın ve özellikle şaraplarımızın tadına doyum olmuyor.”

“Sonra?”

“Sonra bakarsınız sizi öldürenler düşer tek tek bekleme odasına. Kadın olarak, katolik olarak, yahudi olarak. Onlara eylemlerini sıfırlama imkânı da verilmeyebilir pekala. Milyonlarca ruhu taşıyarak, korkuyla, azapla betonların arasında sıkışıp kalırlar. Ölmek yok. Hurili, Nurili, şarap ırmaklı cennet yok. Tekrar tekrar azap çekme, herkes olma hali sürüp gidecek. Kula  dünyayı tanrı gözüyle göstermedir belki bu. Sonu gelecek mi bilemeyiz. Belki bengi dönüştür. Fasit dairedir.”

Cennet senin sırtında yükseliyor Ahmet.

Ahmet’in içinde şeytan kandırıyor, sıyrıl ondan diyen yan dirilmeye çalışıyor, ama başaramıyordu. Doktorun sözlerinden olumlu etkilenmişti. Cennet senin sırtında yükseliyor diyen fısıltılardan da. Bir yol varsa eylemini hiçe boyamak istiyordu.

“Sizce bu mümkün mü?”

Doktor başını çevirip arkaya bakınca Meral hanım tekerlekli sandalyesini ayaklarıyla idare ederek yanına geldi. On yaşında bir çocuk gibi çevikti hareketleri.

“İki başat savımız var Ahmet bey.” dedi. “Birincisi eylem işlendi bitti. Geriye doğru çalışan bir karma sistemi iş başında. Kuvantum tekinsizliklerini düşünün.  Pekala böyle olabilir. İkincisi; cürüm henüz işlenmedi. Siz uyuyorsunuz. Biz de uyuyoruz. Sizin beyniniz yıkanmasına rağmen duyduğunuz güçlü pişmanlık bir sinyal çekti. Bu sinyal bir sistemi uyandırdı. Artık ahlâki uzay mı demeli. Evrensel pişmanlık yasaları, sigortaları mı demeli. Her neyse. Bizleri uykumuzda size bağladı. Birlikte burayı kurduk. Cürüm henüz işlenmedi. Felek hepimize bir şans veriyor. Bizim görevimiz bütün yaşam şekillerini, ruh hallerini size tanıtarak nefret ettirildiğiniz şeylerin asılsızlığını kanıtlamak. Modernitenin hepimizin malı olduğunu göstermek. Terör ister refah ülkelerinin kumpaslarından, ister diğer taraftan kaynaklansın bu tür bir karşılık buluyordur belki. Kabul edilebilir şartlarda nefis ve vatan savunması dışında yapılan her türlü şiddetin, eziyetin etkilediği böylesi alanlar mevcut olabilir pekala. Zihinselliğin en yani tanımı gereği bu tür uzayları düşlemek artık saçmalamakla eşdeğer tutulmuyor. Kesilmeye götürüldüğünü hisseden besi hayvanlarının etlerine ruhi durumlarımızı bile etkileyen zararlı hormonlar salgıladıkları tezini hatırlayın. Yani so-nuçta biz şiddetin anlamsızlığını içselleştirmeyi başabilirsek her şey bir rüyadan ibaret olacak. Sabah kaldığımız yerden devam edicez. Bütün bu yaşadıklarımızın örtülü bilinciyle tabii. Bu bilinç bizi birbirimize karşı muazzam anlayışlı yapacak. Bunun için muhtaç olduğumuz tek şey birbirimizin dilinden anlamaktı. Haldun bey de bu ikinci olasılığa daha çok şans tanımakta.”

Haldun bey düşünceli düşünceli başını salladı. “Ya da hep beraber öldük. Burayı kurduk. Bir amaç olmalı. Belki geriye kayan zaman dalgalarında sörf yapıyoruzdur. Belki ikinci kez uyanacaksınız. İkinci bir şans verilecek size. Belki bunu gerçekleştirebilecek kozmik haller mevcuttur. Bu bilinçle uyanacak ve gerekeni yapacaksınız.”

“Demin kabul edilebilir şartlarda nefis ve vatan savunması dediniz.”

Haldun bey, “Evet, ama sizin meseleniz bu kalıba uymuyor.” dedi.

Bunun üzerine defalarca düşündüğü belliydi.

“Benim acım vardı. Haysiyetimin ayaklar altında çiğnendiğini düşünüyordum. Hegemonyalara karşı çıkmaktaydım. Sapık falan değildim. Değilim yani. Kutsal bir amaç söz konusuydu.”

Haldun bey bakınca Meral hanım, “Hislerinizi çok iyi anlayabilecek durumdayız..” dedi. “Yalnız şu anda nerde olduğumuzu da unutmayın.”

Ahmet’in bir yanı neden olacağı felaketi engellemeyi istiyordu. Başka beyinlerle bağlı zihni çıkmaz sokakları görüyordu yalnız.

Şarabın etiketi okunmuyordu. Bunu düşün. Okunamıyordu, yani…

“Beynim yıkandı dediniz. Daha önce öylelerini gördüm. Robot gibiler. Dönmezler yollarından.”

Meral hanım anlayışla gülümsedi. “Şu üzerinizdeki bordo etek bakireliğimin son gününde giydiğim etek.” Parmağıyla üzerindeki belli belirsiz lekeleri işaret etti. “Sevgilimle arabada sevişmiştik. İnanılmaz güzeldi. Hatıra olarak saklamıştım.”

Ahmet bunun konumuzla ne alakası var diye düşünürken Haldun bey söze karıştı. “Daha önceki gelişlerinizde bu kadar anla-yışlı ve bilinçli değildiniz. Çeşitli dinlere mensup ruhlarla tanıştınız. İsa, Musa, Buda sevgisini de hissettiniz. Yeni dillerle dallandınız budaklandınız. Sayısız alışkanlıkların burgusunda savruldunuz. Yeniden çocuk oldunuz. İçinizde cumburloplu merak ve katışıksız yaratıcı zeka kükredi. Kadın olup erkeklerle seviştiniz. Başka erkek karakterlerinizde özgür seksin tadını çıkardınız. Eşcinselliğin, fetişizmin ne olduğunu kavradınız. Bunlar sizi ve de bizi tabii olgunlaştırdı. Şu andaki dünyamız için çok gerekli bir olgunluk bu. Eğer eylemi engelleyebilirseniz bizi sabah anlayış havarileri olarak sokağa salacaksınız. Herkes için yaşanabilir dünya bu iki sütun üzerinde yükselecek. Anlayış ve sevgi. Yoksa… Biliyorsunuz.”

Ahmet ödünç Meral kimliğinden tamamen sıyrılınca bambaşka bir ruh haline geçeceğini hissediyordu. Eğer 1617 kere gelişi bir işe yaramamışsa ümit yoktu. Belki sabah olmuştu. 1618. sonuncuydu. Kalkmak üzereydi.

“23. gelişinizi asla unutamayacağız.” diye devam etti Haldun bey. “Tavanlar iki metre daha yüksek, odalar at koştur. Şurda kocaman bir büfe durmaktaydı. Neyse… Eşcinsel bir kimlikteydiniz. Üzerinizde daracık ipekten pembe bir pantolon, çıplak teninize giydiğiniz tek düğmeli yeşil bir yelek vardı. Size hipnozla esas meseleyi açıkladığımızda, bu ilkiydi, gazaba geldiniz. Şeytana tapanlar olduğumuzu, hepimizin kellesini ko-partacağınızı haykırdınız. Bağırdınız, çağırdınız. Saatlerce sakinleşmediniz. Bir ara iyice çığrından çıkıp bize saldırdınız. Sehpadaki tirbuşonla. Neyse ki, sadece zihin güçlerimiz değil, tabiri caizse fizik güçlerimiz de seri bağlamalı. Buna rağmen sizi güç bela sakinleştirebildik. İtişir kakışırken pantolonunuzun arkası paramparça oldu. Öfkeden tir tir titriyordunuz. Ağıza alınmayacak küfürler savurmaktaydınız. Tam sakinleştiniz derken tekrar dellendiniz ve … Ve makatınızdan çıkardığınız ay başı tamponunu ağzınıza atıp çiğnemeye başladınız. Ardından kustunuz ve kusukların içinde debelendiniz. İbranice, Aramca, Latince sövgüler ve tehditler savurdunuz. İlk defalarda buna benzer bir sürü olay oldu. Bir ara devlet büyüğüydünüz. Korumalarıma parçalatacağım sizleri tehditiyle ter ter tepindiğiniz sahne şu anmış gibi gözümüzün önünde. Bu rahatça konuşabileceğimiz anlara kolay gelmedik.”

Etiket okunamıyordu. Cennet senin omuzlarında. Etiket oku…

Ahmet hayal meyal anımsamaya başlamıştı olayı. Elinde tirbuşon varmışçasına sağ avucuna baktı. Meral hanım dostça bir tavırla terlemiş elini tuttu. İri kahve rengi gözleri anlayış ve sevgi ışıyordu.

“Belki Rab, Yahova ve Allah bize acıdı. Bir dilek kabulü süresi ihsan etti. Semavi dinler ağacının en cılız, en az yapraklı, ama en yüksek dalları yaratmıştır belki bu âlemi. Yüksek anlayış uzayı terennümü.”

Meral suretli Ahmet kendini çok yorgun hissetmeye başlamıştı birden. Çökercesine divana oturdu. Kayıyordu. Kayıyordu yavaşça buradan. Bedeni divan denizinde batan bir kadırga gibiydi. 1618. gelişi de hezimetle sonuçlanmaktaydı. Öfke, nefret ve kin sarımlı bobinlerden fışkıran kara enerji tarafından sarmalanmaktaydı. Muhteşem bir zihnin güzide yeri hızla uzaklaşmaktaydı tabanlarının altından.

Ahmet Balerkır gözlerini açtığında 1618 ziyaretten arta kalan izlenimler iyice arkalara çekilmişlerdi. İçinde pişmanlık, ölüm korkusu lambaları yanmaktaydılar, ama bunlar çok uzaklarda ve soluktular. İradesi kara enerji üreten bobinlerin komutundaydı.

Doğrulurken yatak gıcırdayınca odanın kapısı açıldı. Kendisini uçağın havalanacağı ana kadar izlemekle görevli dava arkadaşı, harekat şefi Samsame İsmet kapının ağzında belirdi. Arkasında yaveri Cemal durmaktaydı. Silahlıydılar. İsmet uzanıp ışığı yakan düğmeye bastı. Tavandaki floresan lamba biraz titredikten sonra yandı.

“Nasıl iyi uyudun mu?”

“İyi.” dedi Ahmet.

İsmet’in kurnaz gözleri yüzünde davadan dönme, zayıflık, pişmanlık, panikleme belirtileri aradı. Bunları göremeyince sert ifadeli yüzü hafifçe yumuşadı. Rahatlamıştı açıkça.

“Çay hazır. Giyin de kahvaltı edelim.”

“Tamam.”

Duvara gömülü duran dolaptan elbiselerini alıp giyindi. Bunu yaparken tereddüt yaratan arka plan düşüncelerinden iyice sıyrıldı. Bobinlerin gücü müthişti. Kahraman olacaktı. Devrim gerçekleşince meydanlara, medreselere adını vereceklerdi. Çocuğu okutulacak, karısı aç açıkta konmayacaktı. Ve de yeri cennet mekândı.

Güvenlik nedeniyle bir ay önce ayrıldığı kızını, karısını özleyen yanını sertçe kapattı. Zaaftı bu. Şeytanın dürtmesiydi. Çabuk çabuk fatiha süresini mırıldandı.

Çoraplarını, ayakkabılarını giyerken en sonuncu eteklikli hali çok belli belirsiz bir esinti şeklinde aklının önünden geçti gitti. Dünyanın iyice sapıttığını düşündü. Her yer sapıklık kaynıyordu. Acilen köklerine kibrit suyu dökülmeliydi.

Mokasen ayakkabılarını giyince masanın üzerinden cüzdanını alıp sağ arka cebine koydu. Saatini az kalsın sol bileğine takacaktı. Göt temizleme eline öfkeyle baktı. Sonra kayışı sağ bileğine taktı. Telefonlar, uçuş brövesi ve sahte nüfus cüzdanına parmaklarıyla dokunarak içini çekti. Saat dokuzu geçiyordu biraz. Sabahtı daha. İcraatına saatler vardı. Buna sevinen yanından korkarak arka arkaya besmele çekti.

Gözleri tuğlayla örülü pencereye takıldığında beyninin çok uzak bir bölgesinde karıncalanma hissetti. Saniyeler aktı gitti. Çok uzakta ve atıldı her neydiyse. Kavranır bir düşünceye dönüşemedi. Örülü pencereye bakmaya devam ederek sokaktan gelen sesleri duymayı umdu. Sık sık övünerek belirttikleri gibi ev çok iyi yalıtılmıştı. Tık yoktu.

Tam kapıyı açacakken durakladı. Niye durakladığını bilmiyordu. Masaya doğru yürüdü. Sol eliyle masanın üzerinde bir şey arandı. Boş yüzeyde gezinen eli bir an durakladı. Bir şey hissetmişti. Küçük bir cam tüp sanki. İçinde çok özel bir şey olan. Hayalde gibi parmaklarıyla o şeyi kavradı. Cam ya da mika. Silindir şeklinde. Ucu? Ağzı? Plastik tıpası var. Tıpayı açınca kokuyu aldı. Şişenin ucunu görmemesine rağmen tıpayı yıldırım gibi kapattı. Kara enerji üreten bobinlerin etki alanında yalıtık bir bölge bulunmuştu.

Günaha girme ya da çığrından çıkma korkusu engellerini kolayca aşarak orada durdu bir süre. Huşu halindeydi. Gözlerinin önünde bir hayal uçuştu. Bir oda. Pembe pantolonlu, yeşil yelekli biri küçük bir eğeyle tırnaklarını eğeliyordu. Başkaları da vardı. Bir doktora ait bekleme odasıydı sanki. Ağır makyajına rağmen adamın yüzünü tanımıştı.

Kapı tekrar açıldığında şaşkınlıkla boş avucundaki şişeyi görmeye çabalamaktaydı.

“Geliyor musun?”

Doğal bir şekilde tübü hâlâ hissetmekte olan elini sol cebine soktu ve başıyla olumladı. Konuşursa sesinden faça vereceğinden korkmuştu. İsmet yüzünü uzun uzun inceledi. Bunu yapmaya yetkisi olduğunu belli edercesine küstah ve tehdit ediciydi halleri. Hepsi bu değildi. Bir şey daha vardı. Yüzünde bir şey görmüştü sanki. Gıcık kapacağı bir gelişme. Misyonla ilgili değildi sanki. Şahsi bir şey. Şaşkınlık, hatta korku veren bir şey. Birden tırnak eğeleyenin yüzünü anımsadı. İsmet’e bakarak sırıtmış olabilirdi. Gözünün önünde tövbe etmelerine rağmen iki gencecik insanı boğazlarını keserek katletmiş sert huylu, acımasız biriydi. Grup içinde Samsameydi bu nedenle lakabı. Samsameydi orda oturan tip. Valla oydu, billa oydu.

Ahmet güçlükle yüzünü düzeltti. “Bir dakikada hazırım.”

Samsame İsmet sırıtmasını sinir sisteminin aşırı yüklenmesine vermiş olmalıydı. Uyduruk bir anlayış ifadesiyle başını salladı ve “Çay hazır.” deyip gitti.

Kapı kapanınca Ahmet boş elini cebinden çıkartarak burnuna yaklaştırdı.  Amber kokusunu ciğerlerine çekti. Koku beynini etkilemeye başlamıştı. Gönülden bir besmele çekerek çayını içmeye gitti. En yeni düşünceleri demlenmekteydi bu arada.

Amsterdam, 2005




Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.

2010 Sadık Yemni. Bulk email software .