ERDEM ÖZTOP - eoztop@aof.anadolu.edu.tr
Sadık Yemni’nin yazarlık serüvenine baktığımızda diğer yazarlar gibi oturup masanın başında işe koyulmadığını görürüz. Yemni 1981-1989 yılları arasında Hollanda’da çalıştığı demir yollarındaki köprücülük işinin boş saatlerinde kimsenin olmadığı dağ-bayırda okur, düşünür ve yazardı. 1987’de sekiz öykülük bir kitapla giriş yaptığı edebiyat dünyasına sırasıyla Muska (1996), Amsterdam’ın Gülü (1997), Öte Yer (1997), Metros (2002) ve Çözücü (2003) isimli eserlerini sundu. Çözücü’den bu yana geçen bir yıllık kısa dilim sürecinin sonrasında ise şimdi de Ölümsüz romanıyla karşımıza çıktı. Teupi Anonim Ortaklığı ismindeki bir şirketin seçtiği kişiler vasıtasıyla farklı kimlikteki insanlar öldürülür. Kitabın sayfalarını çevirdikçe karşımıza çıkan her yeni gerçekle olaylar bir yandan çözülürken öbür yandan da gittikçe düğümlenir. Düğümleri çözmekse, biz okurların mutlak görevidir elbet! Ama sizler için bir parça da olsa ipucu yakalamak için Yemni ile söyleştik!..
Sevgili Sadık Yemni, ilk olarak şunu sorayım: Niçin karşımıza polisiye bir romanla çıktınız? Nedir polisiye romanın sizdeki yeri?
Sadık Yemni:
Polisiye dünya insanlarının en çok okuduğu ve seyrettiği bir türdür. İnsanlar rahat koltuklarında güvenli olarak oturup astral bedenlerine serüven yaşatmayı seviyorlar. Düğüm çözmeyi sevenler de epey fazladır. Bu özelliğimiz olmasaydı bilim diye bir şey gelişmezdi.
Ölümsüz’ü sadece polisiye terimiyle açıklamak yeterli değil bence. Bilimkurgu, fantastik, parapsikoloji, tasavvuf ve gizem kolajıdır polisiyenin yanı sıra. Bir gün Hollandalı bir dostum son kitabın hangi türde diye sorunca, sufist science fiction(Tasavvufi bilimkurgu) dedim. Dünyada ilk kez ben yazdım diye de böbürlenme demli bir espri patlatmıştım.
Biliyorsunuz bizde gerilim romanları sözcüğü thriller yerine kullanılmakta. Ben bunun yerine yerli malı Tirildeme kelimesini önermiştim fi tarihinde. Kök benziyor. Anlamı da daha iyi kucaklıyor. Horror thriller için, dehşetengiz tirildeme, action thriller için de cümbüşlü tirildeme terimlerini kullanabiliriz pekala. Ejnebi kelimelere gereksinimimiz yok.
Polisiye romanın kalbimde ayrı bir yeri var. Klasiklerini kitap ve film olarak iyi tanırım. Yakın zamanda sırf polisiye denebilecek birkaç roman yazmayı planlamaktayım. Modası geçmeyecek, giderek interaktifleşecek bir türdür. İnsanın insana ettiği eziyeti yansıtıp duracaklar.
Yoksa sizin için bir oyun mu bu, romanın başlarında kahraman Ayhan’ın dediği gibi?
Sadık Yemni:
Oyun teorileri var malum. Oyunsuz hayat olmaz. Oynuyorum o halde varım. Birlikte oynamak esnek kalmak, açık durmak, tetiktelik, cüret edebilme ve sınırsız merakla donatılmıştır. Yeterki dürüstlük baş ilke kalsın.
Roman, konusu olarak kitabın ismi gibi ölümsüzlük temasını işliyorsunuz… Niçin böyle bir konu seçme gereği duydunuz? Okur için ilgi çekici bir tema!
Sadık Yemni:
Gılgamış’tan bu yana popülaritesi giderek artan, teknolojiinin yardımıyla erişmemize az kalmış bir istek ağacımızdır ölümsüzlük. Ruhun ölümsüzlüğüne inanç bedenleri çürüyenlerin züğürt tesellisi olarak görülmemeli. Kuvantum tekinsizliklerinin daha bu erken aşamada bile neler fısıldadığına kulak verelim. Belki evrenin henüz çakamadığımız(Bir tür Akaşa) bir türden kayıt mekanizması vardır. Arşivi vardır. Ruh arşivi hayal edin. Gidip beş kuşak önceki bir akrabanızla sohbet ettiğinizi hayal edin. Hayal edilen her şey gerçek olabiliyorsa, sınırlarımızın enginliğini düşünün. Günlük gaileler, uyduruk gündemlerle, dertler, sıkıntılarla bu enginliği anlamadan, tadına varamadan çekip gidiyoruzdur belki de arşivlerin kozmik tozlarla yüklü çekmecelerine.
Bilmem okudunuz mu, bir diğer polisiye yazarımız Ahmet Ümit de son romanı Beyoğlu Rapsodisi’nde ölümsüzlüğü işlemişti…
Sadık Yemni:
O kitabını okumadım. Ölümsüzlük çok popüler bir tema. Sürekli işlenecek ve hiç tükenmeyecek.
Tirildeme yazımındaki dil kullanımı için ne diyorsunuz?
Sadık Yemni
Bi yapıtta önemli olan üsluptur. Dildir. Thriller, serüven, gerilim, polisiye, bilimkurgu ve fantastik, yani kısaca tirildeme dalında yazacak kimseler asla şu yanlışı yapmamalıdırlar. Ben meraklı bir konuyu işliyorum. Edebiyat yapma kaygısı taşımama gerek yok. Ne yazarsanız yazın, eğer çok ilginç bir araştırma ya da buluşa dayanmıyorsanız diliniz kadar yazarsınız. Üslubunuz kadar ağırsınız. Konuların popülariteleri uçar gider. Dil kalitesi kalır geriye. Ölümsüz bir dil şölenidir. Diğer kitaplarım gibi Türkçeye zenginlik katmaktadır.
Kahramanımız Ayhan, işten yeni çıkartılmış, bunalım takılan bir prototip. Bir gün posta kutusuna bırakılan Teupi Anonim Ortaklığı’na ait dosyayla beraber bir serüvene doğru yol alıyor…
Sadık Yemni:
Bir gün umutsuz bir durumdayken bir posta geliyor. Kim beklemiyor aniden gelen ve yaşamını keyifli anlamda etkileyecek bir postayı? Çok olağanüstü bir fotoğraf yaşamının yeni devresine itekliyor baş kahramanı. Açılış hepimizin ortak duasıdır yani. Bir gün ansızın bir şey olacak ve hayatım anlamlanacak, yepyeni bir ruh ve ivme kazanacak. Tanrım beni baştan yarat muhabbetinin bir versiyonu. Mucize bekleme güdümüzün yükseltgenmiş hali.
Ortaklığın ismi epey ilginç; Teupi. Sanki ismini Tayvan’ın başkentinden alıyor; Taipei, ne dersiniz?
Sadık Yemni:
Biraz başka türlü de bakalım. Teupi Anonim Ortaklığı. TAO. Pi ise malum. Çok manyakça bir matematik sabitesidir. Sadece yapay düzlemler için geçerlidir. Evren bilindiği gibi yamru yumrudur. Ne bir düz çizgi, ne de pürüzsüz yüzey barındırmaz. Sakın bu TAO’nun bir oyunu olmasın bize? Biz fareler için labirentler yapıp peynir ödülünü elde etmesi için hayvanları koşturtuyoruz. Acaba pi de böyle bir labirent olmasın? Kim koymuştur böyle bir sabiteyi bu yapay dairelerin içine? Teu’ya gelince bir kuvantum parçacığı adının azıcık sarsılmış halidir.
Ayhan zaman içersinde kendi kendine Teupi Ortaklığının azmettiricisi oluyor! Dikkat ettim, kurban olan kişilerin cinsel kimlikleri göze çarpıyor!..
Sadık Yemni:
Ayhan aşırı parlaktır malum. Çevremizden biliriz. İlle de çok parlak, güzel ya da yakışıklı olması gerekmez, cazibeli ve baştan çıkarıcılar vardır. Bunlar sizin kösnültü yükünüzü tartan daralar gibidirler. Gerçek hayattan projeksiyon yani. Ayhan’ın baştançıkarıcılık dozu çok yüksektir. Karşılaştığı kimseleri kadın erkek fark etmeden heyecanlandırıyor. Hatta bundan kendi de rahatsız olup şu düşünceye varıyor.
Susturuculu tabancalı eli sağ poposuna dayalı zili bir kez orta ısrarda çaldı. Planı basitti delikanlı kapıyı açınca kurşun tedavisi uygulayıp cızlamı çekecekti. Bu defa daha öncekiler gibi dostluk ahbaplık tesis etmek niyetinde değildi.
Romanda zamanı geçen yıl İstanbul’da bombalanan sinagoglar vasıtasıyla öğreniyoruz. Kasıt söz konusu mu bunda, yoksa tamamen tesadüf mü?
Sadık Yemni:
Tesadüf değil. Birincisi olayların yaşandığı zamanı unutulmaz bir olayla çentikliyor. İkincisi terör gibi acımasız vahşi bir etkinliği unutturmak istercesine bir serüven yaldızlıyor.
Paralel Evrenler teorisi! Açalım istiyorum ölümsüzlüğün anahtarı olan bu teoriyi…
Sadık Yemni:
Ayhan anlatsın benim yerime.
“Paralel evrenler teorisini bilirsin. Çocukluğumdan beri acaip bir tutkulu merakla üzerine yazılan her şeyi okumak, görmek istediğim bir konu oldu. Şimdi bunun tesadüf olmadığını anlıyorum. Yan yana birbirinin çok benzeri, ama ince ayrıntılarda giderek farklılaşan evrenler. Bir an bunun doğru olduğunu kabul edelim. Şu anda beş milyon, elli milyon adet Ayhan ve Kalbiye’nin Zeugma otelinin 14 numaralı odasında yatakta oldukların hayal et. Giderek artan farklılıklar söz konusu olsun ama. Kaçınılmaz olarak. Odalarda bir sürü şey başkalaşacağı, değişeceği gibi, bizde de bazı farklılıklar olabilir. Gözlerimizin rengi, tipimiz, davranışlarımız. Sevişme tekniklerimiz de değişebilir, kullandığımız kelimeler de. Kurşunlardan bakışlardan sıyrılmamız bu evrenlerin varlığı sayesinde oluyor. Birisinde beni yakından apaçık görüyor ve hafızasına nakşediyor. Sonra başka bir açıyla, süreyle yeniden görüyor. Sonra göz ucuyla görüyor. Sonra giysimde, saçımda farklılıklar olan görmeler gerçekleşiyor. Birinde gözlüklüyüm, diğerinde bıyıklı. Bu farklı geçmişler bir çeşit yayın yapıyor. Bu yayınlar galiba farklı gerçeklikler ya da evrenler arasında, tabii zaman bandında gelecekle geçmiş arasında dolanıp duruyorlar. Hiç sahip olmadığı bir eşyayı kaybettiği için hayıflanan birini düşün. Mevcut olmayan kızına mektup yazma sadece artistik yetenek, kaçıklık ve fantezi gücüyle açıklanabilir mi bu durumda. Fantezi dediğimiz şey bile evrenler arası girişimin, etkileşimin doğal sonucu olamaz mı? Hayal edilen her şey olabilir diyen yazarı düşün. Kanıtlanmasına gerek olmayan bir aksiyom. Doğruluğuna olan inanç duyar duymaz yüreğinde gül gibi açıyor. Şizofrenlerin aslında hasta olmadıklarını hayal et. Kısacası Teupi zaman bandındaki bu evrenler arası yayını kontrol edip bizim iş bitirdiğimiz gerçeklikteki şahidin beynine tıkıyor. Beynin hatırlama bölgesi on, belki yüz farklı kayıtla bombalanıyor. Beyin bu kaostan kurtulmak için kaotik anıların tümünü çöpe atmaya çalışıyor. Yani hatırlama bölgesinin en uç sınırına döküyor. Çok uzaklardan adımızı çağıran, al babayı işareti yapan şeffaf hayaletler gibi bekleşiyorlar orada garibanlar.”
Merak edenler Mr Google’a da danışabilirler. Daha önce bunu yapmamışlarsa bir bilgi ummanın enginliğiyle tanışacaklar. Paralel merak ve mutluluk damlaları.
Sekizbenlik teorisi benim tasarımım tabii ki. Sezildemlik, algımetre, korkulobin cinsinden orijinal terimdir.
Bu arada az kalsın romana yarıdan sonra dahil olan Kalbiye’yi unutuyorduk! Romana dahil olduktan sonra hikaye somut alandan soyuta kayma gösteriyor… Ne dersiniz?
Sadık Yemni:
Kalbiye=Beatrice.? Dante’nin platonik aşkı. Kalp. İnanç. Ölümsüz kült bir romandır. Kült inanç yüklü demektir. Bir sanat eseri yaratmak, kitap yazmak, muntazam anı defteri tutmuk, karşılaştığınız kimselerin halini hatırını sormak, bir bina tasarlayıp onu inşa etmek hep inançla mümkündür. İnançsız olup da kayda değer, olumlu ve kalıcı bir iş yapmış, haklı başarı kazanmış birini görmedim bugüne kadar. En yaygın inanç türü de haliyle evrenin muhtemel yaratıcısına duyulandır. İnsanlar ben neyim, niye varım sorularıyla halleşirlerken bu inanç tarlalarında ayrık otu ayıklarlar.
Bütün ünlü romanlar, öyküler, filmler(Hollywood gelirgeçerleri bile) önemli ölçüde yansıtabildikleri inanç dozlarıyla başarmışlardır bunu. Bazılarına şöyle bir göz atalım. Blade Runner(Bıçak Sırtı)’da robotlar insan bilinciyle tanışınca başka türlü var olmak için mücadele verirler. İnançlarını dayatırlar. Independent Day( )’de Yahudi baba oğul, baba eski ahitle, oğlu ordan yayılan feyz + bilimsel eğitilmiş zekasıyla uzaylı işgalcileri tuşa getirirler. Bu arada çeşitli kahramanlıklar ve diğerkâmlıklar sergilenir. Kendilerini ulusları, dünya için feda edenler çıkar. Yüzleri inanç dolup taşmaktadır. Bütün beğeni toplamış eserlerde Kalbiye’ye verilen rolün varyantları mevcuttur. İnsanlık buna fena halde prim vermektedir.
Ölümsüz’deki Kalbiye tasavvuftaki aşk mıdır? Okuyucu karar verecek. Tasavvufi bir tirildemeyle tanışacaklar ilk kez. İşin içinde bilimsel bulgular, bilimsel gerçeklikler var. Eğer paralel evrenler arası iletişim mevcutsa şu ana kadarki bilgilerimizi yeniden gözden geçireceğimiz, başta inanç patronumuz olmak üzere bazı değer yargılarının tepe taklak olacağı anlar yaklaşıyor demektir.,
Kalbiye soyutun güzelliğine, dayanılmaz cazibesine çağıran gülden bir davetiyedir belki.
Satır aralarında italik cümleler yer alıyor. Nedir kullanma sebebiniz?
Sadık Yemni:
Çeşitli işlevleri var. İç ses, bilinçaltının ekosu çoğu kez. Bazen düşünce akışı içinde üstü çizilen, özellikle öne çıkartılan satırlar oluyor. Ben bunlara bilinç kaçakları yüklü çatlaklar demeyi seviyorum. İçleri çağrışım ve tekinsiz fikir büklümleriyle dolu. Hızlı okumayı bozmadan derinlik yaratan aforizmatik çatlaklar.
Bir de aklıma kitap içinde sık kullanılan marka isimleri takılıyor! Bir ima söz konusu mu burada?
Sadık Yemni:
Markalar çağımızda bellek yapıcı işleve sahipler. Ben kendim markacı bir tip değilim. Gözlemci bakarken bunları görüyor ve aktarıyor. Mutlaka bir seçim de yapıyor.
Yeni yapıtlar var mı topun ağzında?
Sadık Yemni
Muska’dan hemen sonra başladığım, on yıl içinde üç değişik şekilde yazdığım Yatır adlı romanımı geçenlerde bitirdim. Onun ardından AB’nin içyüzünü faş eden 5.Yol ve lise anılarımdan fışkırmış 429 Hüseyin Poyraz adlı romanlar geliyorlar. En yakında bunlar durmaktalar.
Sonuç olarak romanda verilmek istenen mesaj(lar)ı şöyle özetleyebilir miyiz: “Gençliğin nabzı. Yoğunlaşan nihilizm. Layıkıyla endüstrileşmeden sardırılan yabancılaşma. Tüketim manyaklığı. Ahlaki değerlerin tepetaklaklığı.” Ne dersiniz?
Sadık Yemni:
Ölümsüz’de bunların yanı sıra çok gaddar bazı soru büklümleri de var? Ben aslında neyim? İnsan besin zincirinde en üst noktada olmayabilir mi? Benim üstümde beni beden ve ruh olarak kemiren varlıklar mevcut mu? Evren nasıl varoldu? Uzay ağalık sistemleri mi söz konusu yoksa? Ahiretsizlik katlanılabilir bir sorun mudur? Bir de belki de en önemli mesaj okura verilen ölümsüzlük beratıdır.
Son soru: Aşk, size göre Ayhan’ın dediği gibi insanı hem acıktırır hem de susatır mı?
Sadık Yemni:
Bilmeye olan açlık ve susuzluk. Bilgiye özlem. Bilgi ağacının meyvelerine uzanan niyettir aşk. Böyle bakıldığında şeytanın hakkı yenmektedir diye düşünmekteyim. O olmasaydı cennetteki bitkisel yaşamdan çıkamazdık.
Biraz Kalbiye ve Ayhan’ın Manzarasız’daki ilk anlarında icra ettikleri diyaloğa kulak verelim. Kalp taşıyan sohbetimiz böyle noktalansın.
“Eğer paralel evrenler gerçekten varsalar, şu anda tanıdık bildik dünyanın tavşanın suyunun suyu bir versiyonuyla mı haşır neşiriz demek istiyorsun?”
Sadık Yemni:
“Evet. Aslından türeme olduğu için sanırım Word 3000’in word 2000 küsuru okuması gibi. Biraz zaman gerekecek. Ufak tefek pürüzler kalacak belki, ama bildik ve tanıdıka kavuşacağız bir şekilde.”
……………
“Haklısın. Şu yoldan anlıyorum. Kalbimi sarıyor sarmalıyor adeta. İçimde küçük nostalji tohumları serpiliyor. Korku, endişe, kötülük beklentileriyle ıpıslak meşalem tutuşmamakta direniyor. İçim dingin. Depremin ve vuruşmanın acılı anıları hızla akan bir nehre düşen dal parçası gibi hissedilmeze uzaklaşmış durumda neredeyse. Kafam açık. Gönlüm engin. Kalp taşıyan bir yoldayız.”
TREN YOLCU YAZARDAN TREN KAZALARI
• Sadık Bey, siz uzun yıllar Hollanda’daki demiryollarında köprücülük yaptınız. Türkiye’deki tren kazalarını duyunca ne hissettiniz?
İki noktayı söyleyim. Bir, Türkiye’nin kalkınmada sınıfta çaktığının ağrılı bir belirtisi bu. “Hurafe bilim” dedim ya, demek ki o yürürlükte Türkiye’de. Ama hurafeler raydan çıktı. Bize ait laflar vardır, “Bi şey olmaz” deriz. Bir de en kötüsü “Şimdi icat çıkarma.” Yani Türkiye’de icat çıkarmak yasaktır. 1969′da Sergio Leone’nin spagetti western’lerini seyrederdik. O filmlerdeki trenlerin aynısıyla İzmir’e gidiyorduk. 100 yıl arayla!
• Tren yolunda çalışmak nasıl bir duyguydu?
Gerçekten özel bir durum. Normal insan akışından kopuyorsun. Gecesi gündüzü yok. Ama akıllıca kullanıldığında tren denen şeyin ne büyük bir nimet olduğunu anlarsın. Tren taşımacılığının ülke ekonomisine ve insan psikolojisine ne kadar yararlı olduğunu görürsün. Kazaları duyunca ilk hissettiğim öfkeydi. Ama ümitsiz değilim, “hurafe bilim” hep sürmeyecek. Bence negatif seleksiyon azalacak ama gidenler gittiğiyle kalacak. Bir de artık şu “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” marşı çalınmasın.
Leave a Reply
You must be logged in to post a comment.
Recent Comments