05.05.2005 / Gaye Şahin / Haber
Kimyacı ve medyum Sarp Sapmaz’ın gençlik maceraları
Polisiye, bilimkurgu, fantezi, korku, gerilim, ‘action’, mistisizm ve bilim. Sadık Yemni, son romanı ‘Yatır’da da yine tüm bu türlerin bir karışımına gidiyor. Yazdığı kitapları tanımlarken de kısaca ‘tirildeme türü’ diyor.
Sadık Yemni’nin son kitabı “Yatır”, yeni bir Sarp Sapmaz macerası. Kimya tutkusunu ve medyumluk yeteneğini esrarengiz olayları çözmekte kullanan Sarp, 1968 yılında geçen bu hikayede henüz 17 yaşında bir delikanlı. Ancak karşılaştığı sorunlar her zamanki gibi başından büyük…
Yazarın 1997 yılında yayımlanan “Muska” adlı kitabının devamı ve İzmir üçlemesinin de ikinci halkası olan “Yatır”da, Yemni hepimizin yakından bildiği bir halk hurafesinden yola çıkmış. Roman İzmir Alsancak’ta bir ev ve o evin altındaki yatır üzerine kurulu. Yıllar önce evi satın alan ailenin erkekleri lanetleniyor ve 21 yıllık aralıklarla ya ölüyor ya da ortadan kayboluyorlar. Buraya kadar tamamen bir korku gerilim şeklinde ilerleyen “Yatır”da daha sonra işler karışmaya başlıyor. Romanın eş zamanlı ilerleyen bölümlerini okudukça korku yerini fantastik türün ve bilimin sınırlarını zorlayan ilginç bir hikayeye bırakıyor. Zaten Yemni de kendi yazdığı türün ne korku ne fantastik ne de bilimkurgu olmadığını kabul ediyor. Hatta yazdığı kitapların kendine has türüne yine kendine has üslubuyla “tirildeme türü” adını veriyor.
Hem yoğun bir metafizikle hem de pozitif bilimin “her şeyin bir açıklaması vardır” tavrıyla beraber ilerleyen Yatır’da, Sarp’ın çok sevdiği iki arkadaşı lanetten etkilenince kahramanımız da ister istemez kendisini olayların ortasında buluyor. Bu esrarengiz evin sırrı yavaş yavaş çözülürken kitabın tüm karakterleri de kendi sorunları ve korkularıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Kitap bu yönüyle, korkuların temelinde yatanın aslında insanın kendi aklı olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatıyor.
Sadık Yemni okurlarının artık aşina olduğu paralel evrenler “Yatır”da da var tabi. Yemni bu kez ayna imajını sıkça kullanarak, her şeyin bir ikizinin olduğundan bahsediyor. Yani biz aynanın solundayız, soldaki evrende yaşayıp gidiyoruz. Ancak bir de aynanın sağ tarafı var, sağ evren. Yazar kitabın geçtiği İzmir’in sağına İzmirella adını vermiş ve tüm yatır karmaşasını sonuçta bu paralel evrenin sırrıyla bütünleştirmiş. Paralel evrenleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyenler, tarikatlar, masonlar, gül haçlılar da kitabın kilit noktalarını oluşturmuş.
“Yatır”, ülkemizde neredeyse kemikleşmiş bir hurafeyle dalgasını geçerken bunu korku, gerilim, fantazi, bilimkurgu ve hatta polisiye türü birbirine iyi bir şekilde harmanlayarak yapıyor. Sarp Sapmaz maceralarının sıkı takipçileri bu kitabı zaten kaçırmayacaktır eminim; ama ‘Yatır’ sadece onlar için değil, güzel kurgulanmış, sürükleyici ve keyifli bir roman arayan herkes için iyi bir tercih…
KÜLTÜR SANAT
Kültür Bakanlığı dünyaya Türkçe öğretmek için atağa geçti
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkçeyi, Türk kültürü ve tarihini yabancılara öğretmek için önemli bir projeyi hayata geçirmeye hazırlanıyor.
Ülkemizde yıllardır faaliyet gösteren ve ait oldukları ülkelerin dil ve kültürünü yaymaya çalışan Goethe Enstitüsü, Cervantes Enstitüsü, British Council, Fransız Kültür Merkezi, İtalyan Kültür Merkezi ve Amerikan Kültür Merkezi gibi sivil toplum kuruluşlarının bir benzerini bu sefer Türkiye hayata geçirecek. Yunus Emre Enstitüsü’nün ilk şubesi Japonya’nın başkenti Tokyo’da açılacak. Bunu Avrupa ve Amerika izleyecek. Tek merkezden kontrol edilecek olan enstitüde Türkçe öğretilecek, Türk kültür ve tarihini yansıtan film ve dia gösterileri, konserler, konferanslar düzenlenecek.
Türk kültürüne yabancı bin insan, Türkiye ile ilgili merak ettiği her şeyi bu merkezlerden kolayca öğrenebilecek. Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, enstitünün ilk şubesinin Japonya’nın başkenti Tokyo’da açılacağını söyledi. Bu amaçla Tokyo’daki bir caminin yanında arsa alındığını ve Ocak 2006’da merkezin inşaatına başlanacağını belirten Koç, “Çok amaçlı bu kültür merkezlerini işletme meselesini etraflıca düşünüyoruz. Biz mi işletelim, yoksa bir vakfa mı devredelim, henüz karar vermedik.” şeklinde konuştu. Yurtdışında belli merkezlerde kurulacak enstitüler, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve TİKA tarafından finanse edilecek. Ancak enstitüler, salt devlet memurları tarafından yönetilmeyecek. Devlet, kurumlara hem maddi hem manevi katkı sağlayacak.
Mimar Sinan Enstitüsü de yolda
Bakanlık, Yunus Emre Enstitüsü’nün yanı sıra, bir de Mimar Sinan Enstitüsü kurmak için çalışmalara başladı. Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ile bu konuda işbirliği yapan Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sinan’ın yaptığı Süleymaniye Külliyesi’ni bu iş için tahsis etti. Mimar Sinan’ın evinin restorasyonunu da kapsayacak proje kapsamında kurulacak enstitüde, mimarlıkla ilgili bilimsel çalışmalar yapılacak, sempozyumlar düzenlenecek. “Mimar Sinan önemli bir sanatçı. Ancak sadece Sinan’ımız yok. Onunla birlikte birçok sanatçımız var ve ben onların da ortaya çıkarılmasını istiyorum.” diyen Koç, önümüzdeki yıldan itibaren ‘Uluslararası Mimar Sinan Ödülü’ vereceklerini açıkladı.
İstanbul’daki Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) yıkılarak yerine daha fonksiyonel bir kültür ve kongre merkezinin yapılacağını söyleyen Koç, konuyla ilgili olarak sanat dünyasının destek verici açıklamalarından bir hayli memnun: “Bu kez ne demek istediğim anlaşıldı. Amacım Atatürk’e yakışan bir merkezin yapılması. Bugünkü bina işlevsel değil. Bunu herkes biliyor.” Bakanlığın, Ayazağa’daki İstanbul Kongre Merkezi’ni daha bitirmeden AKM’nin yerine yenisini nasıl yapacağı şeklindeki eleştirileri de cevaplayan Koç, “İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı ile inşaatı yapan firma arasında anlaşmazlıklar vardı. İki taraftan da yetkilileri çağırdım. Binanın bir an önce bitirilmesini istedim. 15 Eylül itibarıyla kontrolü ele alacağız, belki vakfa bugüne kadar yaptığı işlerden dolayı teşekkür bile edebiliriz. Maliye Bakanlığı’ndan aldığımız Üsküdar’daki Tekel binasını da en kısa zamanda kültür merkezi olarak faaliyete geçireceğiz.” şeklinde konuşuyor.
Atilla Koç’un aldığı son kitaplar
Hafta sonlarını genellikle İstanbul’da geçiren Atilla Koç’a, geçtiğimiz cumartesi günü Cağaloğlu’nda bir kitapçıda rastladık. Kamuoyunda ‘çok okuyan bir bakan’ olarak tanınan Koç, buradan 20’ye yakın kitap satın aldı. “Bu kitapları kaç ayda okumayı düşünüyorsunuz?” şeklindeki soruyu, “Bakan olduktan sonra kitap okumam eski hızında değil. Hayatla ilişkimi kesmemek için kitap alıyorum. Okuma açısından eski kapasitemin çok altındayım. Bu da canımı sıkıyor. Benim bütün okuduklarım roman okumak için bir altyapı oluşturmaktır.” diyerek cevapladı. Bakan’ın kitapçıdan aldığı eserlerin bazıları şunlar: Buket Uzuner, ‘Kumral Ada,Mavi Tuna’; Sadık Yemni, ‘Yatır’; Kurban Said,’İstanbullu Kız’; Can Dündar, ‘Kırmızı Bisiklet’; Deborah Moggach, ‘Lale Çılgınlığı’; Gülnihal Köken, ‘İbn Rüşd’; Ali Akar, ‘Türk Dili Tarihi’; Anois Nin, ‘Maskeli ve Çıplak’; Sunay Akın, ‘Kız Kulesi’ndeki Kızıl Dereli’; Cristian Signal, ‘Büyük Ada.’ 15.08.2005
EFNAN ATMACA
‘İnanç değil sezgi diyelim’
Sadık Yemni: Şimdi bilimin açıklayamadığı yeri metafizikle açıklayabili-yoruz ancak biliyorum ki gelecek yıllarda bilim karanlıklarda kalan birçok şeyi açıklayacak.
Sadık Yemni, ‘Yatır’da bilimle sezgiyi birleştirmeye çalışıyor: Evet, en hakiki mürşit ilimdir ama ona giden yolda karanlık sokaklar da var ve her yerde lamba yok.
Sadık Yemni, yeni kitabı Yatır’da bu kez altı bin yıllık bir sırrın peşine düşüyor. Üçüncü kez okurlarla buluşturduğu genç kahramanı Sarp Sapmaz’ın peşinden, bahçesinde yatır olan ve sırrı bodrumundaki gül desenlerinde saklı bir evin ürkütücü hikâyesini anlatıyor Yemni, Yatır’da. Tüm Sadık Yemni kitapları gibi ‘tuhaf’ bir bileşimin ürünü Yatır. Yemni, hurafelerle başlayıp bilimsel verileri eklediği, uzaylıları da işe karıştırdığı kitaba Sebatayistleri, Gül-Haç kardeşliğini ve gizemli tarikatları da ekliyor. Bu ‘zenginliğin’ nedenini de romanın İzmir’de geçmesine bağlıyor. Her zaman olduğu gibi bu kitapta da amacının akıl ile sezgiyi birleştirmek olduğunu söylüyor Yemni. Yaşamını Hollanda’da sürdüren yazar İzmir Kitap Fuarı’na katılmak için Türkiye’deydi. Biz de bu ziyareti fırsat bilip buluştuk.
Kendisi için yapılan ‘Kaçış edebiyatına sığınıyor’ eleştirilerine kızdığını anlattı Yemni. Türkiye’de bir kutuplaşma olduğunu, dini temalarla ilgilenenlerin bilimi reddettiğini, bilimle ilgilenenlerin ise halk arasında geçerliliğini koruyan mistik öğeleri yok saydığından yakındı ve “Avrupa’da yaşamasaydım bunları yazamazdım” dedi.
Romanlarınız için ‘kozmik gerilim’, ‘mistik polisiye’ gibi birçok tanım yapıldı. Bir röportajınızda siz ‘tirildeme’ adını uygun görmüştünüz. Romanlarınızı hangi başlık altında tasnif ediyorsunuz?
Romanlarım için söylenen başlıkları daha da çoğaltabiliriz. Paranormal, bilimkurgu, fantastik, polisiye, aforizma vs. aslında bu türlerin hepsi benim kitaplarımda bir arada. Ben Sadık Yemni bunların tümü diyorum. Hollanda’da da tek bir başlık altında toplayamıyorlar kitaplarımı. Orada oryantal bir bakış olduğu ve kitaplar Doğu’dan geldiği için ’sihir’ deyip çıkıyorlar işin içinden. Tirildeme ise benim ‘thriller’ için Türkçede bulduğum bir kelime.
Yatır’da halk arasında bazen ürküntü yaratan bazen de medet umulan bir kavramdan, yatırdan yola çıkarak kurguyu başlatıyorsunuz. Birbiri ardına hurafeler ekleyip diğer kitaplarınızda olduğu gibi burada da bilimsel bir sonuçla olayı bitirmeye çalışıyorsunuz. Akıl ile inancı mı birleştirmeye çalışıyorsunuz?
İnanç değil sezgi diyelim çünkü inanç kelimesi başka mânâlara çekilebiliyor. Benim formülüm bu. Romanlarımı katman katman yazmayı tercih ediyorum. Önce gündelik hayatın sıradan kahramanlarıyla başlıyorum. Bakkal, kasap gibi romanın geçtiği yerdeki sıradan insanların hayatlarını anlatıyorum. Elbette yerel hurafeleri ekliyorum. Kendi folklorik öğelerimizi kullanıyorum. Sonra da diğer katmanlara geçiyorum. Bir öyküde gizem olması, merak uyandırması çok önemli. Yalnız bilimsel sonuca ulaşıyorum. Çünkü hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Benim kitaplarımda bilinçaltı yapmak istediğim şey bize ait bir folklorla başlayıp olayı bilimin sonuçlarından birine bağlamak. Bir yerden bilim toplumuna kilitlenelim mesajı vermek istiyorum. Çünkü şimdi bilimin açıklayamadığı yeri ancak metafizikle açıklayabiliyoruz ancak biliyorum ki gelecek yıllarda bilim karanlıklarda kalan birçok şeyi açıklayacak. Evet, en hakiki mürşit ilimdir ama ona giden yolda karanlık sokaklar da var ve her yerde lamba yok. Hem bilim toplumu olmak, aklı selimle iş yapmak hem de sezgilerin çıkarsamalarına açık kalmak gerekiyor.
Hikâye bir noktadan sonra uzaylılara, önceki medeniyetlere bağlanıyor ve İzmir’in İzmirella adında bir ikiz kardeşi olduğu anlatılıyor. Bunun bilimsel açıklaması var mı?
Günümüzde evrenin ikiz olduğuna dair çok güçlü kanıtlar var. Şu anda yaşadığımız evren solcu evren. Yani bütün galaksi helezonları sol dönümlü. Ancak bilim adamlarına göre her şeyin sol dönüşümlü olması pek mantıklı değil. Dolayısıyla sağa dönen helezonlu bir evren de olması gerektiğini düşünüyorlar. Sağ evrenin de bize yakın bir yerde duruyor olduğu tezi şu günlerde bilimsel olarak çok güçlü. Bu metafizik değil. Fizikte buna ayna imajı deniyor. 1908 yılında Sibirya’da büyük bir patlama oldu. Kilometrelerce kare alan yok oldu. Bilim adamları bu patlamanın büyüklüğünden dolayı meraka düştüler. Ancak o yılların teknolojisiyle ilk keşif heyeti aylar sonra bölgeye ulaşabildi. İlk önce bölgenin yok olmasına neden olan şeyin bir meteor olduğu sanıldı. Sibirya’ya düşenin meteor değil sağ evrenden gelen bir parça olduğuna dair bugün kanıtlar var…
Peki Gül-Haç, Sebetayistler gibi son dönemde üzerinde çok fazla konuşulan ve komplo teorileri üretilen konular…
Bu romanın geçtiği yerden, yani İzmir’den kaynaklanıyor. Tüm bunlar açısından çok canlı ve zengin bir yer İzmir. Ben çocukken dahi İzmir’de bu konular üzerine hikâyeler duyardım. Hatta onların toplandıkları yerleri bilirdim. İzmir katman katman ortaya çıkmaya başladığında insanlara birçok sürprizle karşılaşacak.
Türkiye’de hatırı sayılır bir okuyucu kitleniz var. Hollanda’da da aynı oranda okurunuz var mı?
Elbete ama orada yayımlanan kitaplarım başka bir kategoriye ait. Yabancılığın anatomisi üzerine yazıyorum. Ama içlerine gizemi mutlaka sokuyorum. Mesela şimdi son yılların Hollanda’sı üzerine romanlar yazacağım. Demokratik rejim içinde, hukuk devleti içinde onunla bağdaşmayan birtakım radikal ya da aşırı uçların filizlenmesi ve o filizlerin günlük yaşmada hissedilir hâle gelmesini anlatan romanlar olacak bunlar; politik yüzümü göstereceğim.
Hollanda’da Yatır türü kitapları yayımlamamanızın nedeni onlara inandırıcı gelmeyeceği mi?
Hayır, Hollanda’nın genel karakteriyle ilgili. Amerika’da olsaydım bu kitaplar ön planda olurdu. Hollanda’da bilimkurgu yazarı yok. O ülkedekiler, bu romanların kendi yazarlarının yazacağına inanmazlar. Ben de Hollandalı yazarlardan sayılırım. Dolayısıyla bu tür kitapları besleyecek okuyucu yok.
Tüm dünyanın dini öğeler taşıyan polisiye romanlara ya da fantastik edebiyata karşı yoğun ilgisini nasıl açıklıyorsunuz? Örneğin sizinle bazı benzerlikler gösteren Dan Brown…
Allah korusun benzerlik göstermek istemem onunla. Dan Brown’un otuz kitabını okuyun bir tek iyi cümle akılda kalmaz. Onun sırrı Hıristiyanlığın çok zayıfladığı tabiri caizse öldürüldüğü bir dönemde bu romanı yazmış olması. Bakın Hıristiyanların dogmaları çok ağırdır. Ama Brown’un kitabıyla bu dogmalar çürütüldü ve Hıristiyanlığa bu şekilde sarılalım mesajı verildi. Dünyanın ilgisine gelince; manevi bir açlık var. Hayat o kadar kuru, acımasız ki insana artık manevi, tinsel şeyler lazım. Örneğin Hollanda’da Mevlânâ’yı layığıyla tanıyanların sayısı neredeyse Türkiye’deki kadar.
Leave a Reply
You must be logged in to post a comment.
Recent Comments