| |
Mar 18
J.L.B’ye Sadık Yemni Dünya Hrönir Cumhuriyeti Kasım sonunda Rotterdam’da, bir gazete binasının çatı katında, küçük bir grup Borges’in dünyaca ünlü Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius adlı öyküsünü okuduk. Geçici olarak bir Borges okuma grubu oluşturmuştuk. Bitiminde kartonlara hazırlanmış Borgestanırlık sertifikalarını bölüştük. Hoş entelektüel bir esinti anı şimdi arkada kalan. Tlön’ü üçüncü kez okumaya hazırlanırken yaptığım bir keşfi (daha sonra araştırınca başkalarının da aynı keşfi yaptığını görerek sevindim) o gece arkadaşlarıma da açtım. Stanislaw Lem, Solaris adlı ünlü bilimkurgu yapıtına Borges’in bu öyküsünden esinlenmiş olabilir. Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçeği düşünün. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi Rheya ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Atom yapısı insanlarınkinden farklı olduğu için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, göz bebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Rheya bir çeşit hrönirdir. Chris’in zihninin ürünüdür. Solaris gezegenindeki zeka taşıyan okyanus ise bir Tlön gerçekliğidir. Bu nedenle insanın düz mantığa şartlanmış aklıyla anlaşılamaz. 1940’larda yazılmış öyküyü okuyanlar Tlön gezegeninin tartışma kışkırtıcı kurgusunun Berkeleyci idealizmin üzerine kurulduğunu biliyorlar. Tlön gezegenine ait bilgiler önce dünyada basılan ansiklopedilerde arzı endam ederler. Yirminci yüzyılın başlarındaki basım şartlarında klişeleri hazırlanmamış, dizilmemiş olmalarına rağmen basılmış bazı ansiklopedilerde yer almışlardır. İki arkadaş bunların peşine düşerler ve sonunda bir tanesini ele geçirirler. Ansiklopedinin sözdizininde Tlön bahsi geçmez ama onlarca sayfa bilgi olarak bazı ciltlerde mevcutturlar. Giderek bu kaçak sayfalara daha sık raslanmaktadır. Tlön gerçekliği kendini bizim bilinen dünya gerçekliğine sinsice eklemlemiştir. İdealist sızıntıdır bir çeşit yani. Borges’in öykülerinin hemen hepsinde olduğu gibi, Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius’un da özetlenmesi mümkün değildir. Bu nedenle bazı pasajlardan örnek vererek hrönire değinmek istiyorum. Yüzyıllar ve yüzyıllarca süren idealizm, sonuçta gerçekliği de etkilemekten geri durmamıştır. Tlön’ün en eski yörelerinde, kaybolan eşyaların tıpkısının ortaya çıkması sıkça raslanan bir olaydır. İki kişi bir kurşunkalemi ararlar, birincisi kalemi bulur ve sesini çıkarmaz;ikincisi bundan daha az gerçek olmayan, ama kendi beklentilerine daha uygun olan ikinci bir kalem bulur. Bu ikincil nesnelere hrönir denir ve azıcık biçimsiz olmakla birlikte birincilerden biraz daha uzun olurlar. Son zamanlara kadar, hrönirler dalgınlıkla unutkanlığın raslantısal ürünleriydi. Bunların düzenli bir biçimde üretilmesinin yüzyılı bile bulmayan bir geçmişe dayalı oluşu inanılmaz bir şey gibi görünmektedir, ama XI. Cilt bize bunun böyle olduğunu söylemektedir.İlk girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ne var ki, modus operandi (çalışma yöntemleri) anlatılmaya değer. Devlet hapisanelerinin yöneticilerinden biri, tutuklulara tarih öncesinden kalma bir ırmak yatağında bazı mezarlar bulunduğunu ve önemli bir şeyler bulana özgürlüğünü bağışlayacağını söylemişti. Kazı öncesi aylarda tutuklulara bulacakları şeylerin fotoğrafları gösterilmişti. Bu ilk girişim, beklentiyle gerilimin kişiyi engelleyici olabileceğini kanıtladı.,kazma kürekle yapılan bir haftalık çalışma sonucunda hrön olarak, hemen kazı öncesi devre ait paslı bir tekerlekten başka bir şey çıkmadı topraktan. Ama bu gizli tutuldu ve aynı işlem sonradan dört okulda tekrarlandı. Bunlardan üçünde hemen kesin başarısızlıkla karşılaşıldı; dördüncüsünda (ki bunun yöneticisi ilk kazılar sırasında kaza sonucu öldü) öğrenciler altın bir maske, tarihöncesi bir kılıç, iki üç seramik vazo ve göğsünde bugüne kadar çözülemeyen bir yazı bulunan, belden aşağısı kopuk bir kral bedeni çıkardılar – ya da tıpkısını ürettiler. Böylece kazının deneysel niteliğinden haberli olanlara da güvenilemeyeceği ortaya çıktı. Geniş kitlelerce yapılan araştırmalar. Birbirleriyle çelişen eşyalar da çıkardı ortaya; şimdilerde bireysel ve daha hazırlıksız girişimler yeğleniyor. Hrönirlerin düzenli olarak üretilmesi (diyor XI. Cilt) arkeologlara müthiş yararlar sağladı. Bu, günümüzde gelecekten daha az esnek ve yumuşakbaşlı olmayan geçmişin sorgulanmasını ve hatta dönüştürülmesini mümkün kıldı. …… Tlön’deki eşyaların tıpkısı ortaya çıkıyor dedik; eşyalar aynı zamanda siliniyor bozulma eğilimi de gösteriyor ve unutulduklarında ayrıntıları kayboluyor. En iyi bilinen örnek, bir dilenci tarafından aşındırıldığı sürece varolmayı sürdüren, o öldüğündeyse yokolan kapı eşiğidir. Zaman zaman birkaç kuşun ya da bir atın, açıkhava tiyatrosu kalıntılarını kurtardığı olmuştur. Uzun öykü ironik ve her kafadan şaşkolozvari itiraz hışırtıları fışırdatan şu cümlelerle sona erer. İngilizler, Fransızlar ve İspanyolcuklar yeryüzünden silinecek. Dünya Tlön olacak. Ben bütün bunlara hiç aldırış etmeden Adrogue’deki otelde geçen günlerimin tüm sessizliği içinde, Browne’un Urn Burial’ının Quevedo tarzı bir çevirisini yapmakla uğraşıyorum – çeviriye pek güvenim yok, yayımlamayı düşünmüyorum. Fatih Özgüven’in çevirisiyle:Yolları çatallaşan bahçe, Can yayınları, 1985 Totalitarizme ürkek bir eleştiri içeren dedektifvari kurgu, edebi kritikler, dil ve dilkökenbilim değinmeleriyle tıka basa yüklü öyküyü henüz basılmamış en yeni Tlön ansiklopedisinde bir eğretileme olarak bırakıp hrönirleri ele alalım. Dünya Tlönleşirken diller, bilim, sanat ve daha da önemlisi ruh hallerimiz yeniden şekillenecek. Şu anda bizleri tanımlayan ve aramıza sınırlar çeken her şey hızla kağşayıp, değişip yenilenecek. Ve yüz ciltlik muhteşem Tlön ansiklopedisi her kitapçıda, her kütüphanede bulunur hale gelecek. O günlerde hayatımız baştan aşağı bir hrönir gerçekliğiyle yüklü olacak. Bu değişim yavaş yavaş ivmelenecek, ama sonucun içine nano tepkimeleri bile aşan bir hızla dalacağız. Masallardaki göz açıp kapamayla ulaşılan beldelerde yaşanankilere benzer bir değişme olmayacak bu. O diyarlara gidenler eski bilinçlerini kuşanmış olduklarından gördükleri şeylere şaşıp kalırlar. Tlön gerçekliğine tamamen geçildiğinde şaşkınlığın yerini huşu soslu hafif, ama sürekli bir merak beklentisi alacak. Hrönirleşme en ütopik ve kurnaz bakışın bile hayal edemediği mükemmelikte bir küreselleşme yaratacak. Şu anlarda can çekiştiği için iyice vahşileşen kapitalizm en ilkel sınırlarına çekilecek ve sonlanacak. Lüks tüketimi duracak. Çünkü en lüks maddelerin anında üretim gerektirmeyen kopyalarıyla dolacak ortalık. Hiçbir nesne, son moda giyim eşyası, hatta sofistike aparatlar bile kimseye züppelik yapma ve ayrıcalık yaşama fırsatı vermeyecek. Sol devrim denemelerinin başaramadığı şeyi hrönirleştirebildiklerimiz başaracak. Lüks tüketimi durunca kapitalizm de duracak. Hrönirleşme gerçekliğinde seçim yapılmayacak, ama ideal demokrasi altın devrini yaşayacak. Çünkü oylamalar, aday tespitleri, idareciler, bakanlar ve küresel cumhurbaşkanı belli güçlerin bürolarında tespit edilemeyecek artık. Hergün güneş doğarken raslantısal bir piyangonun, zihinler arası etkileşimin fırdöndüsü ya da, etkisiyle idareci kadro yenilenecek. Hiçbir makam, iktidar, mevki, birkaç haftadan uzun süremeyecek. Kimse çocuklarına iktidar ve kapital devredemeyecek. Kraliyetler, cemaatler, esoterik kurumların hepsi dağılıp bu fırdöndüsel piyangonun etkisine tabi olacaklar. Meslekler, uzmanlıklar herkesin malı olacak. Kalifiye olmayan işler herkesin elini öpecek. Bir sabah masanızın üzerinde kendi kendine beliren bir zarfta o gün, bir hafta ya da en fazla iki üç hafta boyunca yaş, cinsiyet ve zihin kalibrenize uygun olarak kasaplık, terzilik, hamallık, çiftçilik, öğrencilik, laborantlık, aylaklık ya da küresel dünyanın cumhurbaşkanlığını yapacaksınız. Bir anda eski işinizin belleğinizdeki kayıtları gevşeyecek ve yeni işinize uyarlanacaksınız. Süpermarketler yerini mahalle bakkallarına, bakkallar da şahsi üretime bırakacaklar. Giyecekler, makamlar, para ve tahviller gibi yiyecekler de hrönirleşecekler. Mahalle bakkalları birer birer ortadan kalktığında tarım üretimi kendini epey sınırlamak zorunda kalacak, ama tamamen sonlanmayacak. Pırasa ekip pancar biçmek, pancarları eve götürürken bazılarının patlıcana dönüşmesine alışılacak. Hergün beliren yeni bir maydanoz çeşidine ad vermekte direnenler çıkacak. Kapkalın defterlere yazdıkları adlar sayfalardan taşıp sokaklara dökülecekler. İnsanlar yeniden sebze meyve toplayıcı çağlarına geri dönecekler. Çocuklar ve yaşlılar çıtır çıtır taze ekmeği, peyniri, domatesi bakkaldan almaktansa ağaç tepelerinden toplamayı yeğleyecekler. Tüfekle, okla yayla yapılan avcılık bitecek. Geyiğin zihni de hrönir tuttuğundan avcıya kaya parçası gibi görünecek. Son tüfek te değişip başka bir şeye dönüşene kadar avcılar geyik sanıp kayalara, kuş sanıp ağaç dallarında yetişen muz kokulu karpuzlara ateş edip duracaklar. Balıkçılık da bitecek. Oltalar sarmaşıklaşmadan önce teknelere mercan parçaları çekip duracaklar. Hayvansal protein kaynağı hayvanlar olmaktan çıkacak. Bütün gerekli aminoasitleri kendimiz ağaç dallarında, yastıklarımızn altında, bazı günlerde yarı şaka olarak boş ayakkabılarımızın içinde çeşitli renklerde lezzetli nohutçuklar olarak bulacağız. Enerji sorunu denen şey kökünden yokolacak. Herkes kendi ışığı ve ısısıyla haşır neşir olacak. Bir zamanlar benzin, gaz yakarak, atomun çekirdeğini parçalayarak enerji elde edildiğini hatırlayan tek bir kişi bile kalmayacak. Zihnimiz şişe, hrönirleşme cin olacak ve istekten türeyen çevre kirletmeyen enerji çeşitlerine gark olacağız. Psikoanaliz, antidepresan, yoga, meditasyon, alkollu içki tüketimi, eroin, kokain ve esrar kullanımı tarihe karışacak. Hrönir gerçekliğinde kafa sürekli bu aşamalar ve işlem zenginliği üzerine kurulduğundan hep yüksek durumda kalacak. Kimse kendini uzun süreli meyus, depresif, gamlı ve kederli durumda tutamayacak. Bu tür arızalar maziden ekolanmış uyuzluklar olarak kısa süreli ziyaretlerde bulunabilecekler sadece. Zaman da hröniroidsel bir kıvamda akacak. Takvimler, saatli radyolar falan anlamsızlaşacaklar. Kimse bugün günlerden ne diye sormayacak. Saat taşımak anlamsızlaşacak. Randevu diye bir şey kalmayacak. Görüşmek istediğiniz kimseye inşallah, umarım, yakında kelimelerinden birini kullanmanız yetecek. O kimseyi anı gelip gördüğünüzde bunun rasgele meydana geldiğini, ama ikinizin de hoşunuza giden bir tesadüf olduğunu düşüneceksiniz. Gelecek tasası tamamen ortadan kalkacak. Yaşlılık bir sürü engellerle kuşatılma hali olmayacak artık. Ölüm baki kalacak. Bir an gelip diğerleri için arkada bıraktığı izlerle hatırlanan biri olacaksınız. Eskiden ölümsüz ruh denen şey bu izlerin direnginliği, aynı şeyi isteyenlerin şevkli bellek desteği olacak. Siz hatırladığınız için varkalan malzeme başkaları tarafından özenle belleklerine kazınacak. Kayıtları tutulacak. Bu kayıtlardan dev arşivler peydahlanacak. Rüyalarda bu arşivleri ziyaret ederek ölülerle sohbet etmek mümkün olacak. Arşiv tozu kıpır kıpırlığı diye bir laf sık sık kullanılacak. Mükemmelüstü, nirvana ötesi demeli belki, küreselleşmede tek bir gezegen ailesi mevcut olacak. Bu nedenle savaşlar, seri cinayetler, boks maçları, kavgalar ve intiharlar mazinin baskısıyla zar zor hatırlanabilen eski marifetler olarak kalacaklar. Ordu, rütbe, tank, tüfek, biyolojik, kimyasal ve nükleer silah kelimeleri yavaş yavaş unutulacak. En zor çapraz bulmacalarda alın kırıştıran kelimelere dönüşecekler. Orospuluk ve buna dayalı olarak pezevenklik, randevu evleri, kerhaneler falan tarihe karışacak. Mastürbasyon yapmak da. Çünkü hrönir gerçekliğinde cinselliğin çağrısı anında en ehven karşılığını bulacak. İyilikler, yapılmaya fırsat bulunan kabahatler, kötücül şakalar falan hep toplumsal belleğin parçası olarak kalacak. Bu nedenle hrönir hareketililğinin en hızlı etkileşim sürecine tabi olacaklar. Birinin kafasına taş indirmek isteyen biri son saniyede taşın bir demet kurumuş papatyaya dönüştüğünü görerek sevinecek. Bir diğerine takılan çelme onu düşürmek yerine ünlü bir baleden hoş ve kısa bir alıntı yaptırtacak. Seyredenler, eşek şakasını icra eden de dahil alkışlayacaklar. Restoranlarda mönü kartları bulunmayacak. Aralarındaki fark da bitecek. Önünüze gelen yemek aklın sınır berisiyle güç bela sezilen bir sistematiğin seçimi sonucu zaten ağız tadınıza uygun olacak. Para, çek, kredi kartı uygulamaları sıfırlanacak. Emek ve takasın doğru orantılı mevcudiyeti bankaları gereksiz kılacak. Ve şehirlerin en iyi yerlerini ele geçirmiş olan banka binaları kütüphanelere dönüştürülecek. İnsanların önemli bir kısmı evden çıkıp işe falan gitmeyecek. İşler, güçler ve idare evlerden, mahallelerden de yönetilebilecek. Şehirlere doluşmuş nüfus yavaşça kırsala çekilecek. Şehirlerin vaadedebileceği tek bir üstünlük kalmayınca, iletişimin zihinle yapılması nedeniyle mobil telefonların, internetin, uyduların, kablolu telefonun işlevi de bitecek. Televizyon şirketleriyse çoktan tarihe karışmış olacak. Artık küçük çocuklar için ne kreş, ne de oyun bahçesi inşa etmeye gerek kalmayacak. Oyun beklenmedik belirmelerle her yaşta ve aldığınız her solukta zaten var olacak. Pedagoji denen bilim dalı kendini bu gerçekliğe uyarlayıp iptal edecek. Bilimler de tümden değişikliğe uğrayacak haliyle. Sosyoloji, felsefe ve psikolojinin yanı sıra en başta tarih bilimi tarihe karışacak. Mazi geleceğe basınç yapamadığında, kayda kuyda da gerek kalmayacağından tarih kitapları tarihe karışacak. Bir zamanlar tarih bilinci denen şey anın yetkin tasavvuru formatına dönüşecek. Fizik manyetik alanlar arası ilişkilerin farfaralı trafiği konularını işleyecek. Matematik denklemleri ilk kez herkese hitap edebilmenin hazzıyla kağıt yüzeylerden, kara tahtalardan sıyrılıp üç küsur boyut kazanacaklar. Kimya deneyleri bil bakalım tüpten bu defa ne çıkacak oyununa dönüşecek. C + O2 = H2S denklemi bazı tişörtlerin ön yüzlerinde zaman zaman belirip yokolacak. Birbirinden berbat ve kötücül ruhlu filmlerden de kurtulacağız. Ücretli, havalı, afurlu tafurlu aktörlük, yönetmenlik falan bitecek. Bütün videotekler kapanacak. Bazı sinema salonları kalacak, bazıları yok olup gidecek. Kalanlar her an, her dakika başka başka, nabza, isteğe göre filmlere beşik olacaklar. Kar kristallerinin, parmak izlerinin tekinin bile diğeriyle aynı olmadığı gibi, diğeriyle tamamen aynı tek bir film mevcut olmayacak. Film sayısı gezegende yaşayan zihin sayısının onlarca, yüzlerce katına ulaşacak. Sayısız kulüpler ve cemiyetler kurulup bozulacaklar. Hiçbir üye diğerinden daha kıdemli olmayacak. Herkes potansiyel kurucu üye sıfatıyla doğacak. Birisi herkes, herkes birisi ya da birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için sözleri bu gerçeklikte hiçbir mana ifade etmeyecek. Daha da ilginci belki, bazı kimseler gökte akıllı yıldızların göz kırptığını, ışığın mana taşıdığını görmenin mahçup şaşkınlığını yaşayacaklar. Bir dakika… Bunları yazarken masamın üzerinde beyaz bir zarf belirdi. Açıyorum. Yarın sabahtan itibaren hrönir gerçekliğinin yeni cumhurbaşkanı ben olacakmışım. Bugün mahallenin çöplerini toplayan takımdaydım. Dün ne iş yaptığımı ise hatırlamıyorum. Aralık 2007 Amsterdam
—————————-
Mar 18
Sadık Yemni
AKLIN SINIR BERİSİ
Aklın sınırında daima iki çıkış bulunur. Bilinç altının giriş kapısı ve daha üst bir farkındalığa ait
azıcık aralık duran dev kanatlar.
Y. Meyyin
1976 yılıydı, Amsterdam’da o yıllarda dünya çapında ünlü Melkweg’in(Samanyolu) sinema salonuna acaba ne oynuyor diye girdim. Niyetim on beş dakika kadar film seyredip çıkmaktı. Yarım saat sonra başlayacak bir tiyatro etkinliğini izlemek istiyordum. Daha Hollanda’ya geleli bir yıl olmamıştı. Filmin dili Rusçaydı, Hollandaca alt yazıların yarıdan fazlasını anlayamıyordum. Gene de yerimde çakıldım kaldım. Tarkovski’nin Solaris’ine Chris Kelvin’in, Snow’la konuşması sahnesinde girmiştim. “Eğer benden başkasına raslarsan, benden ve Sartorius’dan başka birine yani, o zaman…”“O zaman ne?”“O zaman bir şey yapayım deme.”“Kimi görebilirim ki? Hayalet mi?”Sonradan filmi beş on kez daha izledim. Kitabını defalarca okudum. Beni en çok heyecanlandıran yer o sahne kalmaya devam etti. 1972 yılında yapılan Tarkovski’nin Solaris’inin Rusların, 2001 Bir Uzay Destanı(2001 A space Odyssey- 1968) filmine karşılık olduğu söylenip durmaktaydı. Rusların marifeti aklın algının kavrama sınırına toslamasının ve bilinçaltının keşfedilemezliğinin serüvenini, bunu en iyi gerçekleştirebilecekleri bir kitabı kullanarak filme dönüştürmeleridir. Bu marifet 34 yıl sonra dahi aşılamamıştır. 2001 A Space Odyssey’in daha ünlü olması, sadece İngilizce dili, kavranamazın daha kolay anlaşılır şekilde çok derine inmeden işlenmesi ve tabii ki koruyucu süper bir babaya kapılanmanın evrensel huzurudur. BK kitap kalitesi olarak Stanislaw Lem’in Solaris’i, A.C. Clarke’ın Nöbetçi (The Sentinel) adlı bir öyküsünden hareketle, film senaryosundan bozularak kitaplaşan 2001’den kıyaslanamaz ölçüde üstündür. Bence algının tülden parmaklarla, yani ancak sezgiyle dokunabildiği yerlerden gelen yankılar filmi olarak 1972 yılından bu yana hâlâ zirvede durmaktadır. Carl Sagan’ın Temas isimli kitabından filme uyarlanan (Contact-1997) öykü hem yazarın, hem de yapımcıların yıllar sonra hâlâ Solaris’in etkisinde olduklarını göstermesi açısından çok ilginçtir. 2001 bir Uzay destanı bilindiği gibi ayda daha yüksek bir teknoloji tarafından bırakılmış bir siyah taş levhanın bulunmasıyla başlar. Bu monolit kazıyla çıkartılınca Jüpiter’in arkasında bir yere sinyal gönderir. Aradan kısa bir süre sonra Martin Bowman ve arkadaşları o sinyalin yollandığı yeri araştırmak üzere yola çıkarlar. Çok gelişmiş bilgisayar HAL kişilik krizi geçirip astronotları öldürür. Tek başına kalan Bowman HAL’ı safdışı etmeyi başararak sadece kendi aklıyla gemiyi o noktaya ulaştırmayı başarır. Kavranamaz büyüklükte bir zekayla safhaların anlamını kestiremediği bir buluşma yaşar. Her şey çok hızlı gerçekleşir. Bowman’ın ilkel! benliği uyarlanır ve dünyanın kayıtsız şartsız efendisi kılınır. Clarke ve Kubrick film setinde Kitap şu satırlarla biter: İşte önünde hiçbir Yıldız Çocuğunun karşı koyamayacağı bir oyuncak duruyordu. Bütün insanlarıyla dünya gezegeni. Tam zamanında geri gelmişti. Aşağıda o kalabalık küre üstünde, radar aygıtları harekete geçecek, büyük teleskoplar gökyüzünü tarayacaklar ve insanoğluna göre tarih dönemini yitirecekti. 1500 kilometre ötede ölümü simgeleyen yükün uyarılmış olduğunu fark etti. Dünya ekseni etrafında sarsakça dönüyordu. Sahip olduğu güçsüz enerji kendisini korkutmuyordu, ama daha belirgin bir geleceği yeğlerdi. Arzularına uydu, megatonlara dönüşen sessiz bir patlama ile kürenin yarı uyanık kısmına sahte, kısa bir aydınlık getirdi.Sonra düşüncelerini düzene sokup henüz denemediği gücünün yeteneklerini anlamak için bekledi. Şu anda dünyanın sahibiydi, ama ne yapacağına karar veremiyordu. Günün birinde yapılması gereken şeyi bulacak ve yapacaktı. Kesinlikle en iyi bir biçimde.Beleşten tanrılaşmak, megatekno-sınıf atlamak hiç de fena bir sonuç değildir Bowman için. Ama Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçek bambaşkadır. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Nötrinodan yapıldığı için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, gözbebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Hatta Kelvin’e kendi ölümünden sonraki devirlerde tanıdığı kimselerden söz ederken gerçeği bile aşmıştır. Bir iki çok anlamlı küçük fizik fark dışında. Soyunmaya çalışırken olağanüstü bir şey daha anlaşıldı:Giysisinde ne fermuar ne toka vardı, öndeki kırmızı düğmeler sırf süs içindi.
Giysilerindeki ayrıntıların işlevsizliği kadının varlığının Kelvin’in zihninde kurgulandığı gerçeğini gözler önüne sermektedir. Buradan Bowman’ın insan bilinçli son anlarına geçelim usulca.
Uzay küresindeki dairenin mobilyasız kısmından otel odası kısmına doğru yürüdü. Yaklaştıkça masanın ve iskemleningözden kaybolacağını sanmıştı, ama işte yine yanılmıştı. Her şey gerçekte olduğu gibi yerli yerine oturtulmuştu. Üstüne oturunca devrilmeyecekti. Sehpanın yanında durdu. Üstünde bir telefon rehberi, yanında da Bell telefon şirketinin videolu telefonu vardı. Eldivenli elleriyle rehberi aldı. Üstünde Washington D.C. yazılıydı. Bu yazıyı Amerika’dayken belki binlerce defa görmüştü.…Rehberin üzerinde sadece Washington yazısı okunabiliyordu. D.C harfleriyse bir gazete fotoğrafından kopye edilmiş gibi bulanıktı. Rehberi açıp sayfaları gözden geçirdi. Kağıda çok benzeyen, fakat dokunulduğunda kağıt olmadığı hemen anlaşılan beyaz bir maddeden yapılmıştı. Sayfaların hepsi boştu.Telefonu açtı, kulaklığı dinledi. Hayır ses gelmiyordu. Umduğu gibi hiç ses gelmedi. “Hatlar kesikti” anlaşılan.Demek bunlar çok başarılı birir kopyadan başka bir şey değildi. Aldatmak için değil, ona güvenlik vermek için yapılmıştı.
Bu kadar üstün bir zekanın eşya kopyalamadaki eksikliği insan zihnini çağrıştırsa da Clarke burayı Bowman’ın eski yaşamını canlandıran bir tiyatro dekoru benzetmesiyle aşmayı dener. Bowman’ın karşılaştığı şeyler hep cansızdır. Tanrılaştığı için olmalı artık yalnızdır. Kevin’i bekleyen bir dizi şokun içindeyse saf insani duygular kıpırdaşmaktadır.
“Nerdeyiz Rheya?”“Evdeyiz.”“Evimiz neresi?”Kadının gözlerinden biri açılıp kapandı. Upuzun kirpikleri avucuma değdi. “Chris.”“Ne var?”“Mutluyum.”
2001 Bir Uzay Destanı filmi 1968’de yapıldı. Üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Şu ana kadar bir yeniden yapım lafı duymadım. 1972’de yapılan Solaris, 2002’de Soderbergh tarafından yeniden filme çekildi. Bir aşk hikayesi olarak bu defa. Solaris gezegenindeki zekayla iletişim kuramamanın bunaltıcılığı, onu bir türlü kavrayamamanın şaşkınlığı, insanın çok güvendiği zekasının(aydınlanma meşalesinin) yaya kalmasından duyduğu yitiklik duygusu, akılcı böbürlenmenin çöküşü falan gibi hep güncel kalan gerçeklikler, felsefik düğümler iyice arka planlara itilmişti. George Clooney’e rağmen film kötü not aldı. Hak ettiği dereceyi yaptı yani.
Lem ve Tarkovski’nin Solaris’leri hâlâ klasik erişilmezliklerini koruyorlar.
Chris Kelvin’in zihnin sınırının azıcık berisinde geçirdiği serüven kaliteli bilimkurgu okumayı sevenler ve yazma planları olanlar için anıtsal bir yapıttır. 2001’in ana konusuysa bugünlerde daha çok bir Orta Doğu masalını andırmakta.
Alıntılar:Stanislaw Lem – Solaris - Maya yayınları 1983
Arthur C. Clarke – 2001 Bir Uzay Destanı - Deniz Kitaplar yayınevi 1983
————————————————————-
Mar 18
Sadık Yemni
Entellektüellerin James Bond’u – Len Deighton
Len Deighton 1929 yılında Londra’da doğdu. Babası şoför, annesi de bir otelde ahçıydı. Bir süre demiryollarında katiplik yaptıktan sonra askerliğini hava kuvvetlerinde fotoğrafçı olarak katıldığı özel bir araştırma birliğinde bitirdi. Terhis olduktan sonra ilk olarak St Martin’s Sanat Okuluna, ardından burslu okuduğu Royal College of Art’a gitti. Arada garson olarak çalışırken ahçılığa merak saldı. New York’ta bir süre illüstratör ve Londra’da bir reklam şirketinde sanat yönetmeni olarak çalıştı. Daha sonra yazmaya karar vererek Dordogne’ye gitti. İlk kitabı The Ipcress File 1962’de basıldı ve kendisine büyük bir ün sağladı.
Okuduğum ilk polisiyeler A.C.Doyle’un Sherlock Holmes’i, Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı Cingöz Recai’leri, Arsen Lüpenler, Fantomalar ve de bir kısmı yerli yazarlarımızın eseri olan Mike Hammer’lardı. Pardayanlar’da da ortaçağa özgü kumpaslar, düğüm çözmeler, iz takipleri gırlaydı tabii. Bir de Edgar Allan Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti öyküsündeki Dupin’i ve Altın Böcek adlı öyküsü 12 13 yaşlarımın unutulmazlarıdır. Yazım üslubumdaki polisiye damarın oluşmasında çok ciddi katkıları olmuştur. Sherlock Holmes’in ipuçlarını topladıktan sonra evine çekilerek icra ettiği kokainli ve kemanlı düşünce seansları, Arsen Lüpen’in 813’ündeki teknik düzenekler, usta hırsızlığının yanı sıra hızlı bir Fransız olarak Alsas-Loren meselesine sahip çıkması, Cingöz Recai’nin İstanbul’da çevirdiği fırıldaklar, Fantomanın ele geçirdiği kruvazörün toplarını Monaco sarayına çevirmesi belleğime unutulmaz izler kazımıştır.Edgar Allan Poe özellikle yukarıda sözünü ettiğim iki öyküsüyle beni çok derinden etkilemiştir. Yarattığı Dupin karakteri modern polisiyenin babası olarak görülür. Polisiyenin iyisinin olmazsa olmazları yetkin kurgu, akıcı dil ve gizem kurmadaki özgünlüktür. Altın Böcek bir definenin bulunuş bilmecesi üzerine kurulmuştur. Bana 13 yaşındayken gizli bir yazı yaratma ilhamını vermiştir. Hâlâ zaman zaman kullan-maktayım. O yaşlarda bile yerli yapım Mike Hammer’lerin diğerlerinden daha farklı olduğunu sezerdim. Cinsellik ıtırlı sahneler daha bir ballı betimlenirdi. İyice göze batsın diye koyu renk basılırdı. Birbirinden şuh ve güzel kadınlarla al takke ver külah oynayan Mike Hammer’ın lise sıralarında utangaçlığı yüzünden mastürbasyonla idare ettiğini öğrenirdik. Kurgular da iyice yamuktu. Zincir şakırtıları, acaip ses efektleriyle sıhhatli kurbanlarına kalp krizi geçirterek öteki dünyaya yollayan seri katiller olurdu. Ama daha çok en sonlarda yoğunlaşan koyu renk basılmış satırları okumaya doyamazdım. Babam bir defa elimde bir Mike Hammer yakalamış ve anneme Ulan bu çocuk bunları mı okuyor? demişti.Birkaç yıl sonra pazar Agatha Christie’le, Carter Dickson’larla dolmuştu. Zekalarının yanı sıra bol bol silah ve yumruk kullanan Murat Davman’lar, Shell Scot’lar, James Bond’lar kitapçılarda ve filmlerde boy göstermekteydiler. James Bond bütün diğer mesajlarının yanı sıra televizyonsuz bir âlemde dünyaya açılan pencerelerdi. Karayipler, New York, Istanbul, İsviçre, Monako, Tayland’ı 007’yle gezer dururdum. Ian Fleming, Rusya’dan Sevgilerle adlı kitabında Bond’un ilk kez müşerref olduğu Türkleri şöyle betimler:Demek ki modern Türkler şu gördüğü esmer, çirkin, mütevazı duruşlu memurlardı. Bir müddet Bond onların kalın sesli harflerin ve U seslerinin bol olarak kullanıldığı konuşmalarını dinledi, uysal, terbiyeli duruşlarını yalanlayan canlı, kara gözlerini seyretti. Dağlardan henüz inmiş kızgın parlak, vahşi gözlerdi bunlar. Asırlardan beri davar sürülerini gözlemeye, tozlu bozkır ufuklarındaki en küçük hareketleri dahi sezmeye alışmış gözler. Bunlar eldeki bıçağı görmeden sezen, yiyecek kırıntılarını ve kuruşları santimine kadar sayan, satıcının titreyen parmaklarını farkeden gözlerdi. Sert, itimatsız, kıskanç gözler. Başak yayınları. 1965. Sayfa 83.Bir gün elime The Ipcress File (Ipcress Dosyası) adlı bir kitap geçti. 1965 ya da 1966’ydı. Kahramanı Harry Palmer adlı biriydi. Silah taşımayan, yumruk kullanmayan, yemek pişirmeyi seven, mali sıkıntı içinde yüzen bir İngiliz gizli servis ajanıydı. Bilginleri kaçırıp beyinlerini yıkayan bir şebeke anlatılmaktaydı. Ipcress, İnsan Psikonevrozu Kondisyonel Refleks Sürati kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş bir başlıktı çeviriye göre. Aslının farklı olduğu hemen görülecek. Induction of Psycho-neuroses by Conditioned Reflex with Stress. Ani Tehlike adıyla basılan kitap yayımlandığı yıllarda stres kelimesiyle henüz tanışmıyor olmamızın da bir rolü olmalı mutlaka. . Bu başlık James Bond’un Royal Kumarhanesi(2006’da en yeni versiyonu en yeni Bond aktörüyle birlikte gösterime girdi) için de kullanılmıştı. Harry Palmer, soğuk nane Holmes, Viktoryan koket bayan Marple, kendi gri hücrelerine kara sevdalı Poirot, yumruğuna tükürmüş kaslı, aşırı testosteron yüklü hafiyeler ve üçüncü dünyayı çok aşağı gören ve sımsıkı bir soğuk savaş sembolü olan James Bond’dan çok farklıydı. Daha altmışlı yılların başında, dünya Küba kriziyle falan topyekün imha tehlikesi geçirirken Harry Palmer üstlerinin iradesi dışında Sovyet albayı Stok’la ortak menfaat alanlarında işbirliği yapabiliyordu. Harika bir mizah yeteneği, içleri özeleştiri ve ince alay yüklü diyaloglar, ilerici politik görüşlerin yumaklandığı çözümlemeler ve vuruşmadan yaratılan gerilim sanatıyla bezeli metinleri okumak bana yepyeni bir bakış yolu çizmişti. Harry Palmer dizisinde yer alan ikinci kitap 1966’da gene Başak yayınları tarafından Canavar Dişi başlığıyla basılan Horse Under Water(1963)’dı. Harry Palmer Portekiz’de batık bir denizaltıda bulunan ünlü Weiss listesini, Nazilerle işbirliği yapmaya hazır kimselerin listesini bulmaya yollanır ve çok daha karmaşık bir oyunun içine gömülür. Onu Berlin’deki Cenaze, Funeral in Berlin (1964), Milyarlık Beyin, Billion Dolar Brein(1966), Casus Hikayesi, Spy Story(1974), Pırıl Pırıl Küçük Casus,Twinkle Twinkle Little Spy (1976) gibi polisiye-casusluk türünün klasiği denebilecek kitaplar izledi. İkinci dünya savaşı ve sonrasının politik ve ideolojik satranç oyunlarını derin araştırmalarıyla geniş bir yelpazeden okurlarına sunan yazarın Pırıl Pırıl Küçük Casus’u .bildiğim kadarıyla Türkiye’de basılmadı. Harry Palmer dizisini 1983 –1996 yılları arasında yayımlanan dokuz kitaplık Bernard Samson dizisi takip etti. Bu dizinin ilk üç kitabı İngiltere’de televizyon dizisi yapıldı. Avrupa’da ve Amerika’da gösterime girdi. Bu dizinin ilk kitabı olan Berlin Oyun, Berlin Game adlı kitabı Türkiye’de Kelebek Yayınları tarafından Gecenin Gözleri başlığıyla 1985’de basıldı. Harry Palmer dizisinden The Ipcress File, Funurel in Berlin ve Billion Brain filme çekildi ve genç aktör Michael Caine’in parlamasında çok ciddi bir rolü oldu. O yılların süper bir dedektif filmi olarak damgalandı. Yazarın bunların dışında da romanları var. Bunların bazıları bizde de yayımlandı. İkinci dünya savaşındaki bombardıman pilotlarının yaşamını anlattığı Elveda Miki, Goodbye Mickey Mouse(1982) Kelebek yayınları tarafından 1984’de, İngilizlerin 1943’de Almanya’ya yaptıkları bir hava hücumunu anlattığı Baskın, Bomber(1970) Babil yayınevi tarafından, film dünyasıyla ilgili deneyimlerini kurguladığı harika bir kitap olan Artist, Close up, E-yayınları tarafından 1972’de, Dünkü Casus, Yesterday Spy(1975) güneş yayınları tarafından 1990 yılında basıldı. 1995 yılında, The Ipcress File’dan tam otuz yıl sonra artık Sir ünvanlı olan Michael Caine, Midnight in St. Petersburg ve Bullet to Beijing filmleriyle iki kez daha Harry Palmer rolüne çıktı. Aradan çok zaman geçmiş, Berlin duvarı yıkılmıştı. İlgi Orta Doğu’ya yönelmişti. Avrupa dergileri ve gazetelerinin bazıları Entellektüellerin James Bond’u başlığını kullandılar, ama esas revaçta olan diğer Bond’lardı. www.sadikyemni.net ——————————————————————————————down, Deighton moved to the Dordogne where he started work on his first book, The Ipcress file. was time to settle down, Deighton moved to the Dordogne where he started work on his
Mar 18
Sadık Yemni – www.sadikyemni.net
SIRSIZLIĞA KAÇIŞ The Big Brother (lütfen) Watch us Gizlimizin saklımızın kalmadığı, elektronik postalarımızdan, banka hesaplarımıza, el yazısıyla döktürdüğümüz mektuplarımızdan düşüncelerimize kadar, oramız buramız da dahil tek bir gizli ve saklı bir şeyimizin kalmadığı bir devre intikal etmekteyiz. George Orwell bilindiği gibi ikinci dünya savaşının ardından, 1949’da yayımladığı 1984 adlı anti ütopik tarzdaki ölümsüz eserinde Batı dünyasının totaliter rejimlerin cenneti olabileceği konusunda bizleri uyarır. Totaliter rejimler tebalarını sürekli gözetim altında tutarlar. Şu anda tıpıtıpına Orwell’in 1984’de tanımladığı bir ortamda yaşamıyoruz, ama insanlık tarihinde fert, vatandaş, birey hiçbir zaman bu kadar ayrıntılı kayıt altında tutulmuş ve gözetlenmiş değildir. Bu yeni bir durumdur. Yakın gelecekte durumun daha da ağırlaşacağı açıktır. Önce bir şey soracağım. İnternet kelimesini ilk kez ne zaman duydunuz? Benim ilk duyuşum 1971’dir. Birleşik devletlerdeki bir pilot şehirde ilk uygulamalar yapılmaktaydı. Kimin seksenli yıllarda evinde internete girebilecek güçte bilgisayarı vardı? Benim internete ilk girişim 1996’dır. Amsterdam’da. Konuyu derinleştirmeden önce epey ilgi çekmiş iki filmden söz etmek istiyorum. İkisi de Amerika Birleşik Devletler yapımı haliyle. The conversation – Konuşma – Yapımcı: Ford Francis CoppolaYıl: 1974Baş aktör Gene Hackman Harry Caul güvenlik uzmanı olarak ülke çapında tanınmaktadır. Bir gün büyük bir firmanın başı onu iki memurunun konuşmalarını dinlemesi için kiralar. Harry birkaç yıl önce bu tür bir iş almış ve sonra dinlediği sahısların cinayete kurban gittiklerini öğrenmiştir. Aynı şeyin yinelenmesinden korkar. Bu sefer onu dinlemeye başlarlar. Bütün evin altını üstüne getirir saklı olan aparatı bulamaz. Ne yapar? Oturur trompet çalmaya başlar. 24 yıl sonra Tony Scott tarafından yapılmış olan Enemy of state, Devlet düşmanı adlı film bu filmin yeni koşullara göre uyarlanmış bir versiyonu gibidir. Will Smith, Gene Hackman başrolleri paylaşırlar. Genç avukat rolündeki Will Smith eline kazayla politik bir cinayetle ilgili deliller geçirir. Ondan sonra amansız bir takip başlar. Zamanla daha da gelişmiş bir teknolojinin yardımıyla her yerde izlenir. Ta ki eski bir gizli servis dinleme uzmanı olan Gene Hackman yardımına gelene kadar. Harry Caul’un dönüşüdür adeta. Bu iki film bize yepyeni bir döneme girdiğimizi en iyi anlatan, eğlenceli, iyi kurgulu, heyecanlı yapıtlardır. Biraz tasavvufa kulak verelim. Bilindiği gibi Levh-i Mahvuz’da evrende olan bitenlerin tamamı kayıtlıdır. Buna tanrının hard diski diyebiliriz pekala. İslam’da Levh-i Mahvuz, Jung’ta Kolektif Bilinçaltı, Tibet Lamanizmin’de Akaşa olarak adlandırılan, dünyanın esiri, süptil anılarını saklayan büyük bir ana kayıt sistemi düşünelim. İşte bunlara, Akaşik kayıt ya da saklı kayıtta denir. Bu, her şeyin görülür, işitilir, duyulur, bilinir olmasının da bir açıklamasıdır.Biz bedenden ayrılsak bile yani beden kayıt sistemimizi bıraksak bile ana kayıtlar, astralimizde yani şuur dışımızda zaten kayıtlıdır. Ve hiçbir şeyi kayıtlardan silmemize ya da yok etmemize imkan yoktur. Bu nedenle de tüm eylemlerimizden hatta düşüncelerimizden de sorumluyuz. Pozitif ya da negatif düşüncelerimiz, astral dünyada form tutacak kadar ısrarlı iseler, tepemizde dolaşan bir bulut gibi bizi izleyecekler ve bazı olayları reelkılacaklardır.
İşte Jung, rüyalar kolektif bilinçaltından sembolleri günümüze taşıyor derken, hepimizde mutlaka bir yansıma bulan ‘Dünya Hafızası’nın sembolik anlatımlarını, kehanet rüyalarını ve sembolik rüyalarını işaret etmiş oluyordu. Bu çağın bir gereği olarak, bilimsel anlayışlarda da ruhsallığa bir geçiş var. Artık materyalistik ve mekanistik bir bilim anlayışı pek rağbet görmüyor. Bilim ne diyor?Bilim adamları son araştırmalarında spiritüel ve bütüncül sonuçlar elde etmeye başladılar. Kuantum fiziği ve rölativite teorilerinin ilk katkılarıyla gerçekleşen büyük değişim diğer bilim dallarına da hızla ve holistik bir şekilde yayılıyor. Hatta belleğin beynin dışında olabileceği görüşü bile mevcut. İnsanlar belki de boşa yaşamamış olmak, ardında kayıt bırakma, bir çeşit ölümsüz özlemiyle hayal güçlerini hep bu alana yormuş durmuşlardır. Bu yakınlarda son yılların çok moda olan bir haberiyle ilgili bir söyleşiyi okudum. ABD’nin ele geçirebildiği tüm elektronik postaları depoladığı belirtilmekte. Avrupa bundan korunmak için etkin tedbirler almış durumda. Tabii her devlet de kendi elektronik posta depolarını oluşturmakta. Sadece elektronik posta mı? İnternetle işlem yapılan banka hesapları, kredi kartları da aynı durumda. Hackerlar elektronik ortamı harıl harıl tarayarak sövüşleyebilecekleri çaylakları aramaktalar. Bizleri, sizleri yani. Ne yapalım? Elyazısı kullanarak klasik postalama yöntemine geri mi dönelim? Bilgisayarlarımızı bu tür tasallutlara karşı koruma imkânımız yok mu? Gelin burada bir uzmanla yapılmış uzun söyleşinin bir kısmına kulak verelim. ABD’nin bir numaralı bilgisayar güvenlik şirketi Hacker Safe’in Türkiye Temsilcisi İnan Taptık çok önemli uyarıda bulundu:Siz, dünyanın en önemli bilgisayar güvenlik firmalarından birinin temsilcisisiniz; e-mail’lerinizin okunmaması için siz nasıl tedbir alıyor* sunuz?
Ben okunduğunu biliyorum, onun için hiçbir şey yapmıyorum. Yazdığınız e-mail’in sadece siz ve gönderdiğiniz kişi tarafından okunması diye bir şey yok. Bütün e-mailler istenirse okunabilir. MSN’deki yazışmalar dahil…
* Sıradan bir vatandaşın e-mail’ini kim okur ki?
Okumaz, ama bir kopyasını saklar. * Kim?
ABD.
* “Her işin altından ABD çıkar” diye mi, yoksa gerçekten ABD mi?
Gerçekten ABD. Çünkü dünyanın internet yapısına sahip olan ülkesi ABD. İnternetin doğduğu topraklar orası. Bu işi 1970’lerde çözdüler. Bütün standardı belirleyen de ABD.
* Avrupa?
Avrupa bu durumun farkına varıp, kendi internet omurgasına sahip çıktı. Devlet kurumlarının port’larını, IP’lerini kesinlikle dinlettirmiyor. Bunu vatandaşlarının, şirketlerinin kullandığı internet ortamına yaymaya çalışıyor.
* Onlar ABD’den kaçabildi yani?
Bir yere kadar. Çünkü bir Avrupalı Yahoo’ya ya da Gmail adresine e-mail attığı zaman yine yakalanıyor. Ne de olsa bu adreslerin hepsinin ana server’ı, hostingi ABD’de. Asıl posta kutusu orası.
* Peki ABD bu kadar bilgiyi ne yapıyor?
Aradıkları bazı belli kelimeler var. O yüzden sürekli tarama yapıyorlar. Mesela bir elektronik postanın içinde “El Kaide” kelimesi geçiyorsa o posta taramaya takılıyor. Taramadan kaçmak isteyenler kripto yöntemini kullanıyor, ama o da çözüm değil. Çünkü tarama sırasında ardışık kelime düzeneklerine sıklıkla rastlanırsa, sistem bunun bir kripto olduğunu anlayıp, onu da kenara ayırıyor. Tabii dünyada çözülemeyecek hiçbir kripto da olmadığı için kaçmak mümkün olmuyor.
* Böyle bir tarama imkanı varsa peki niye dünyanın e-mail’ini saklıyor?
Bu zararlı, bu zararsız diye ayırmaya vakti yok. Onun yerine saklayıp, bir gün lâzım olursa diye elinde tutuyor. Mesela sizin de şu anda e-mail kutunuzda sakladığınız e-mailler vardır. Oradan da bakabilirler.
* Yani aslında hepimizin e-mail kutusu onlar için istedikleri zaman açıp okuyabilecekleri bir defter gibi?
Kesinlikle, isterlerse sakladıkları yerden çıkartıp içine bakabiliyorlar.
* Demek ki kendimize ahım şahım internet şifreleri bulmamıza gerek yok; çünkü zaten o kapıdan girmiyorlar?
O kapıdan hacker’lar giriyor ki, onlar için de şifreyi kırmak küçük mesele. Kendi yazdıkları script’ler var ellerinde. Kaldı ki zaten hacker’lar da kontrol ettikleri bant genişliğinin bir kısmıyla e-mail trafiğini tarayabiliyorlar. İşlerine yarar bir şey bulurlarsa o zaman kapıdan içeriye girip, bilgiyi alıp, çıkıyorlar. * Telekom’un tamamının özelleştirilmesi sizce de hata mı oldu?
Valla şu anda internet alt yapısını özel bir şirkete bırakmış durumdasınız. Devletin otorite olması gereken yerde, özel sektördeki bir firma otorite konumunda. Tüm dünyada Telekom benzeri firmalar özelleştiriliyor, ama onların sadece tahsis ve dağıtımları özelleştiriliyor. Asıl giriş ve çıkışların yapıldığı, bilgilerin toplandığı yerler tamamen devletin elinde kalıyor. Bizde ise sistemin tamamı özelleştirilmiş durumda. Devletin üst kademesindeki kurumların kendilerine ait, Telekom’dan bağımsız bir hatları var. Ama dışarıdan birilerini aradıkları zaman sonuçta yine standart hatta bağlanıyorlar. Kaldı ki artık herkes cep telefonu kullanıyor. Ona bakarsanız onlar da özel şirketlerin elinde.* En güvenliği olmayan bilgisayar?
Wireless, yani kablosuz internetten mümkün olduğu kadar kaçınmanız gerekiyor. Hakikaten güvenlik istiyorsanız bunu kullanmayacaksınız. Çünkü artık o bilgileriniz havada. Hacker’ların en çok izlediği bilgiler bu tür bilgilerdir.* En güvenli bilgisayar?
Dünyanın ikinci büyük temel işletim sistemi LINUX’ı yazan Linus Torvalds der ki, “En güvenli bilgisayar fişi çekilmiş bilgisayardır.” Sadece bunlar değil. Düşüncelerimiz de tehlikede. İnsan beyni yaptığı işe, meşguliyetinin cinsine göre dalgalar yayınlamakta. Ders çalışma, yaratıcı yoğunluk, kösnül hayaller, öfke, intikam duyguları vb. bunların hepsi değişik frekansta dalgalar yayınlarlar. Bunu ölçebilen aparatlar yapımda çoktandır. Bazı prototipler şimdiden kullanıma girmiş durumda. Gelecekte böyle giderse gizli saklı düşüncemiz de kalmayacak. Gözetleyici kameralar dış zarfımızı, X ışınlı dedektörler içimizi, otellerdeki gizli kameralar cıscıbıl halimizi, bazı mahrem eylemlerimizi ve saklı kalmasını istediğimiz hobilerimizi ifşa etmekte. Bütün bunların önemli bir kısmı da belki dünyevi! akaşik kayıtlara geçmektedir. İster kabul edelim, ister etmeyelim mahremden hızla uzaklaşıldığı, şahıs bilgilerinin aleyhte kullananılabileceği bir dünya var artık önümüzde. Peki buna karşı bir çözüm bulunabilecek mi? Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Aklımızın fişi çekik olmadığı sürece yeni ve güvenli mahrem alanlar mutlaka kurulacaktır. —————————————————
Mar 18
Sadık Yemni – www.sadikyemni.net
Kahverengi Hap Hapı yutma diye argo bir deyim vardır. Olumsuz anlamda kullanılır. İnsan hastalanınca iyileşmek için hapı yutmaz mı? O halde hapı yuttuk denince neden bir şeylerin ters gittiğini düşünürüz? Bizi hap yutacak hale getirecek bir rahatsızlıktır sözü edilen mecaz olarak. Ya da yıllar öncesinden ünlü Matrix filmindeki kırmızı ve mavi haplara bilinci örtülü bir göndermedir. Olur ya! Matrix filmini hepiniz görmüşsünüzdür. Wachowski kardeşlerin 1999’da yeni milenyum öncesi dünyayı sarstıkları film. Konusu filmi görmeyenlerin kulağına bile çalınmıştır bir yerlerde. Tek bir film yeterdi, ama para hırsıyla üç ayrı film yapıldı. Diğer iki bölüm ilkinin tadını veremedi. Çünkü bütün felsefe cephanesi birinci filmde patlatılmış ve tüketilmişti. Matrix üzerine çeşitli yorumlar yapıldı. Filozoflar dış dünya gerçekliğini sorguladılar. Din bilginleri mitolojik terimleri hıristiyanlığın, budizmin ve hıristiyanlığın başlangıcındaki sırları bilen mezheplere gönderme olarak yorumladılar. Bu filmlerin kaçınılmaz olarak iğneleyici, batıcı, alaycı, rahatsız edici ve nüktedan şekilde verilen politik yankıları da mevcuttur. Dünyanın nasıl yönetildiğini açımlamaktadırlar. Filmin konusu özetle şöyledir: Bilgisayar hackerı Thomas Anderson dünyada sıradan bir yaşam sürmekte ve 1999 yılında yaşadığını sanmaktadır. Gizemli Morpheus’la tanışınca gerçeğin farklı olduğunu fikrine toslar. Aslında 200 yıl ötededirler ve akıllı makineler dünyada kontrolu ele geçirmişlerdir. Bilgisayarlar 20. yüzyılın sahte bir kopyasını oluşturmuşlardır. Aslında insanlar küçük hücrelerde hapistirler. Bütün bu sahte hayat ve makineler varlıklarını onların ürettiği biyo enerji vasıtasıyla sürdürülebilmektedir. Anderson, Neo yani Yeni lakabıyla makinelerin ürettiği insan kılıklı ajan Smithlerle mücadele etmeye başlar. Dünyayı yeniden insanların idaresine kavuşturmaktır amacı. Bu mega bütçeyle üç bölüm halinde gösterilen film çok ilgi gördü. İnsanlar Matrix’in ana öyküsünde ve Anderson’un mücadelesinde neyi ilginç bulmuşlardı? Film tekniği gerçekten harikaydı. Bu tek başına yetmezdi. Bu öyküde bizi çeken neydi? Kırk yıl kadar geriye gidelim. Ünlü Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem meslekdaşlarından birkaç on yıl önce 1964’te yayımlanan summa techonologiae adlı kitabında Phantomat(benim serbest çevirimle düşomat ya da hayalmatik) adlı sanal gerçeklik yaratan bir makineden söz etti. Phantomat’ın içinde yeni bir hayat seçmek mümkündü. İnsan böyle bir şeyi arzu eder mi? İster. Tanrım beni baştan yarat arzusunun şarkılara, romanlara ve operalara konu olmuş çok güçlü ve yaygın bir duygu olduğu unutulmasın. Düş otomatı bize sufistlerin daima aradıkları şeyi vermekteydi. Materyal dünyadan ve ölümlülükten sıyrılma. Sonsuza dek sanal bir âlemde varolmak. Uyusam uyanmasam derler sıkıntıda olan kimseler. Bunla ölüp gitmekten çok rüyalara dalıp, hayalmatiğe kapılıp eskisinden çok daha olumlu bir gerçekliğe, daha keyifli, katlanılır bir hayata ulaşma özlemini kastederler. Matrix filminde Anderson böyle bir imkânı kırmızı ve mavi haplar yardımıyla elde edecektir. Uyku tanrısı Morpheus kendisine hapları uzatır. Maviyi alırsa eski mutlu sorunsuz, ama sanal olan hayatına dönecektir. Kırmızı hapı yutarsa gerçekliği adım adım tanıyacak ve insanların yeniden normal hayata kavuşmaları için mücadele edecektir. Tabii ki kırmızı hapı seçer. Neo bir seçilmiştir. Bir tür Mesihtir. Kurtarıcıdır. Matrix yapılmadan önce bu konuları işleyen bazı filmler vardı. Matrix’in yapılabilmesinde etkin olmuşlardır. Bunlardan biri Matrix’ten sadece bir yıl önce gösterime giren The Dark City’dir. Karanlık Şehir adlı öykü Matrix’i izleyicilere hazırlayan en önemli filmdir desek sanırım abartma olmaz. Öyküsü kısaca şöyledir: Filmin kahramanı John Murdock vahşice işlenmiş cinayetlerin katili olarak aranmaktadır, ama hafızasını kaybettiği için hiçbir şey hatırlamamaktadır. Kim olduğunu öğrenmek ve hafızasını yeniden kazanmak için verdiği uğraşlar sonucunda, insanın düşünce yapısının ne olduğunu inceleyip beynine hákim olmak üzere gizli deneyler yürüten yaratıklarla karşılaşır. Bütün şehir, yaşamı sandığı her şey bir simülasyondan ibarettir. Bir diğer film de 13 kat, The Thirteenth Floor’dur. Matrix’le neredeyse aynı zamanda (1999) gösterime girdi. İki bin küsurlu yıllardaki bir bilişim uzmanı 1930’larda geçen bir simülasyon yaratır. Zaman zaman oraya yolculuk yaparak gönül eğler. Yarattığı sanal gerçeklik öyle güçlüdür ki, can verdiği sanal kahramanlar da zekaları sayesinde simülasyonlar yaratırlar. Simülasyonlar niçin büyük bir titizlilikle planlanır? Bu mükemmellik arzusu neyi amaçlamaktadır. Kusursuz bir dünya mümkün müdür? Matrix filminden iyi tanıdığımız ajan Smith bir sahnede şöyle der: “Birinci Matrix’in içinde kimsenin acı çekmediği, herkesin mutlu olduğu mükemmel insani bir dünya olarak tasarımlandığını biliyor muydun? Sonuç bir felaket oldu.” İnsanın kozaların içindeki enerji kaynağı olarak kullanılması, çalıştırılması yani, Matrix programının hedefi değildi. Hedef mükemmel bir dünya yaratmaktı. Kimbilir kaçıncı kez insanlığın mükemmel bir dünya arayışı hüsranla sonuçlanmakta. Şimdi zamanımıza hepimizin ittifakla kırmızı hap kürü yaptığını düşündüğü anlara bir bakalım. İngiliz felesefecisi John Gray Matrix filminin çağrıştırdığı durumlar üzerine çok güzel bir deneme yazmıştır. Zamanımızı çok iyi gören bu denemeden önemli bulduğum birkaç önermeye bir göz atalım. Şu sıralar politikaya inanç önemli ölçüde yokolmuş ve teknoloji dönüştürülmüş dünya rüyasını tek başına ifade eder hale gelmiştir. Çok az kimse refahın daha adil bölüştürülmesiyle açlık ve fakirliğin bertaraf edileceğine inanmaktadır. Politikayla ne Irak’ın işgalini engelleyebildik, ne de açlık sorununu. Anenevi şekilde süren sosyal kontrol bitip gittiğinde cürümle mücadele için yerine video kameralarını ikame ettik. Terörizme destek veren ülkelere karşı akıllı bombalar, hayal kırıklığı ve depresyon gibi insani tepkilere karşı prozak. Çevreye kafayı takmamak için de walkman ya da MP3. Matrix insanın daha iyi bir dünya için doğallıktan uzaklaşmış istek ve arzularının en gelişmiş teknolojiyle kaçtığı bir rotadır. Matrix kendini sonsuza kadar yenileyebilecek şekilde inşa edilmemiştir. Er ya da geç kader ya da zaman nedeniyle yokolup gidecektir. Matrix üzerine yapılan yorumlardan birinde sistem içinde arıza yaratacak bir kaynağa değinilir. Bu insani serbest iradedir. Kozada yaşayanlar bir sanrı içinde yaşarlar. Ama bir kez bunun sanrı olduğunu keşfederlerse karşı çıkabilirler. Aslında gerçekliğin, problemlerimizin çoğunun çözümsüz durduğu bir pazarı yoktur. Matrix filmleri teknolojik sihirin harika bir sanat ürünüdür. Eğer bir mesajları varsa, bu teknolojinin sihir olmadığıdır. Teknoloji gerçekte insan hayatını değiştiremez. Matrix filminde Morpheus’un hovercraftındaki asilerden birinin adı Cypher’dır. Zamanla insan ve makine arasıhdaki bitmez tükenmez savaştan yorulmuştur. Bu gerçeği hiç bilmediği, kozasında mutlu hayatını sürdürdüğü anları özlemektedir. Sonunda aşırı yorulur ve ajan Smith’le bir anlaşma yapar. Neo’nun yerini ele verecek, bunun karşılığında sorunsuz eski durumuna, mavi hap yuttuğu zamanlara dönebilecektir. Arkadaşlarına ihanet eder. Çok kayıplar verdirir ve kendi de telef olur gider. Az önce sözünü ettiğim yazar Lem insanların rüyalar âlemini kargaşa ve kavgalarla dolu gerçek dünyaya tercih edeceklerinden korkmaktaydı. Bu korkuyu simgeleyen Cypher ihaneti karşılığında sadece eski konumuna dönmeyi isterken, bildiği gerçekliği de tümden unutmak ister. Bu mümkün müdür? Şu anda dünyanın her yerinde kitlesel medya tarafından oluşturulmuş illüzyon içinde yaşamayı seçenler vardır. Bunlar sanıldığı gibi tümden mavi hap yutanlar değildirler. Zamanımızda mavi hap konumunda kalmak iyice zorlaşmıştır. Kitle iletişim araçları bizi yamulmuş, anlamı dönmüş de olsa gerçeklikle bombalarlar. Bu nedenle kursaklarımızdan geçen artık kahverengi bir haptır. Yaşanan illüzyonun gerçek olmadığını, sonsuza kadar devam etmeyeceğini biliriz, ama mış gibi yaparız. Bir sabah mış gibi gerçekliğine uyanacağımızı hayal eder dururuz. Cypherlık yaparak gerçekliği görmezden gelmeye çabalarız. Markalı giysiler, yeni arabalar, hızlı bir bilgisayarla kaçış yolunda tutunmaya çabalarız. Sonra bir an gelir, illüzyon çöker ve kaba gerçeklik acımasızca üzerimize abanır. Başta çevre felaketleri olmak üzere bir çok acil sorun bize kırmızı hap sunmak üzere sırasını beklemektedir. Külyutmazlık formatı kaçınılmazdır yani. ———————————————–
Mar 18
Sadık Yemni – www.sadikyemni.netAkbaba’nın bugünleri Higgins: Bu basitçe ekonomik bir durum. Bugün petrol tamam. On, on beş yıl sonra yiyecek, Plutonyum. Belki daha önce bile. Sen halkın ne yapacağını düşünüyorsun?Joe: Onlara sordun mu?Higgins: Şimdi değil. Sırası geldiğinde. Kaynaklar tükendiğinde. Sor bakalım motorları durduğu zaman. Açlığın ne olduğunu bilmeyenler aç kaldığında sor. Bir şeyi bilmen lazım. Bize onlara sormamızı istemeyecekler. Bize bunları temin edin diyecekler. Akbabanın üç günü 1975 yapımı, Sydney Pollack’ın yönettiği Akbaba’nın üç günü(three days of the condor) filmini geçenlerde yeniden izledim. Joe Turner(Robert Redford) araştırma uzmanı olarak çalıştığı CIA’ya ait bürodaki herkes bir baskınla öldürülür. Şans eseri kurtulan ve tek başına kalan Turner evine bile gidemez duruma gelir. İronik bir şekilde CIA’nın katilleri peşindedir. Zor kullanarak Kathy (Faye Dunaway) adlı bir genç kadının evine sığınır. Ne olup bittiğini anlamaya çalışır. Bu üç günün hikayesidir film ve otuz küsur yıl sonra dahi hâlâ heyecanla seyredilebilmektedir. Daha da ilginci, filmin konusu inanılmaz günceldir. Hemen öncesinde de 2007 yılı çıkışlı Son Ültimatom (The Bourne ultimatum) izlemiştim. Serinin yeni bölümünde Jason Bourne, yeni bir gelecek bulabilmek için kendi geçmişindeki izleri yakalamaya devam eder. Gerçek Jason Bourne‘i bulma çabasına devam ederken Moskova‘dan Paris, Londra, Tanca (Fas) ve New York‘a uzanan geniş bir alanda seyahat etmek; sürekli manevralarla her an peşinde olan yüzlerce polisi, federal ajanları ve Interpol ajanlarını safdışı etmek zorunda kalıyordu. Serinin önceki iki filmi olan “The Bourne Identity” (2002) ve “The Bourne Supremacy” (2004) dünya çapında büyük ilgi görmüş, toplam gişe hasılatları yarım milyar doları aşmıştı. Robert Ludlum’ün okuyucuları bilirler, Bourne’nun ilk kitabı Bourne kimliği başlığıyla 1980’de yayımlandı. Ludlum 2001 yılında öldükten sonra çeşitli yazarlar yarım kalan çalışmalarını tamamlayıp onun adıyla piyasaya çıkardılar. Bunların en ünlüsü filmlerinin çok iyi iş yapması nedeniyle Eric Van Lustbaders’ın yazdığı Bourne dizisi oldu. Akbabanın üç günü’nde Joe Turner CIA adına sivil bir büroda çalışan bir entelektüeldir. Büro arkadaşlarının neden katledildiğini hemen anlayamaz. Kathy’e durumunu şöyle izah eder.Joe : Dinle, ben CIA için çalışıyorum. Casus değilim. Ben kitap okurum. Biz dünyada basılmış her şeyi okuruz. Biz bunların konularını bilgisayara işleriz. Bilgisayar bunları kontrol eder ve güncel CIA planları ve operasyonlarına karşı bir şey olup olmadığını saptar. Biz serüvenleri, romanları ve gazeteleri okuruz. Kim böyle bir mesleği icat etmiştir?Filmde yüksek tempolu gerilimin arasına sıkıştırılmış nefis bir romans mevcuttur. Kathy ve Joe arasındaki konuşmalara kulak verelim biraz. Kathy: Sen bana şahsi sorular sorabiliyorsun. Bu silah sana bana kaba davranma hakkı veriyor.Joe: Kabaca. Sana kaba mı davrandım?Kathy: Evet. Ne yapıyorsun evimde?Joe: Ben… Ben…Kathy: Her şeyimi ele geçirdin. Güç kullanarak…Joe: Tecavüz ettim mi peki?Kathy: Gece henüz genç. *Kathy: Sen… Çeşitli ve çok hoş kalitelere sahipsin.Joe: Ne gibi kaliteler?Kathy: İyi bakan gözlerin var. Nazik değil, ama yalan söylemeyen. Onlar çok bakmıyorlar, ama hiçbir şeyi de kaçırmıyorlar. Bu tür gözleri kullanabilirdim.*Kathy: Bazen beni sevmeyen fotoğraflar çekerim. Ama onları hoşuma giden şekilde çekerim. Öyle olmalı. Bu fotoğrafları atacağım.Joe: Bu fotoğraflara bakmak hoşuma gidiyor.Kathy: Biz birbirimizi iyi tanımıyoruz.Joe: İyi tanıdığın biri var mı?Kathy: Seni çok iyi tanımak istediğimi düşünmüyorum. Senin çok yaşayacağını düşünmüyorum.Joe: Bakarsın seni şaşırtırım. Joe Turner ve Jason Bourne tip olarak çok farklıdırlar. Joe Turner zekası ve mantığıyla olayı kavramaya çalışırken, belleği yenilenmeye başlayan Bourne ortalığı kırıp dökmeğe başlar. Bourne filmlerinde Akbaba’nın üç günü’nde olan nerd (kamil aydın) atmosferi, romansı ve harika zekice düşünülmüş diyalogları bulmak imkânsızdır. Sevdiği kadın bile öldürülmesi üzerine intikam alması için vardır sanki. Amatör Joe Turner’in içinde bulunduğu hassas durum Joubert (Max von Sydow) adlı kiralık katil tarafından dostça bir uyarı şeklinde şöyle dile getirilir. Joe: New York’a geri dönmek istiyorum.Joubert: Orada pek bir geleceğin yok. Şöyle olacak. Yürüyor olacaksın. İlkbaharın ilk güneşli gününde belki. Ve bir araba yanına yaklaşacak ve kapısı açılacak, tanıdığın biri, güvendiğin hatta, arabadan çıkacak. O sana gülümseyecek ve gülümsemeye devam edecek. Sana arabaya binmeni teklif edecek. Ve… (Joe’ya tabancasını geri verir) o gün için.Joe Turner iyice çaresiz durumdadır. New York Times gazetesine giderek her şeyi anlatmaya karar verdiğini CIA ajanı Higgins’e (Cliff Robertson) açacaktır. Öncesinde şu konuşma cereyan eder. Higgins: Bu basitçe ekonomik bir durum. Bugün petrol tamam. On, on beş yıl sonra yiyecek, Plutonyum. Belki daha bile önce. Sen halkın ne yapacağını düşünüyorsun?Joe: Onlara sordun mu?Higgins: Şimdi değil. Sırası geldiğinde. Kaynaklar tükendiğinde. Sor bakalım motorları durduğu zaman. Açlığın ne olduğunu bilmeyenler aç kaldığında sor. Bir şeyi bilmen lazım. Bize onlara sormamızı istemeyecekler. Bize bunları temin edin diyecekler.Joe: Siz ne tip bir insansınız yahu? Siz yalan yüzünden foyanızın ortaya çıkmamasını gerçeği anlatmak şeklinde algılıyorsunuz. Filmin son sahnesinde arka planda gazete binasını görürüz. Kalabalık bir caddedir. Higgins bu son çareye başvuracağını söyleyip ondan ayrılarak kalabalığa karışmak üzere olan Joe Turner’in arkasından şöyle seslenir. Higgins:Hey, Turner! Onların öykünü basacaklarını nereden biliyorsun? Şimdi yürüyebilirsin. Ama nereye kadar eğer yayınlamazlarsa.Joe: Yayınlayacaklar.Higgins: Nereden biliyorsun?Jason Bourne Kondorun üç günü filmini izleyip ders aldığından olacak kimliğini ve dönen dolapları keşfettikten sonra gazetelere gitmeye kalkışmaz. Kendine Kathy cinsinden biri de bulamayacağını iyi biliyordur sanki. Jason Bourne son filminde Fas’ta evlerin damlarından atlar, zıplar, dövüşür, silah kullanır ve sonunda şahsi zaferini kazanır. Tek kişilik ordudur. Kendi adına hareket eder. Tek başınadır ve bu nedenden öykünün inandırıcılığı sıfırın sağına yapışmış durumdadır. Aksiyon filmi olarak başarılıdır, ama Bourne’u ciddiye almanız mümkün değildir. Özellikle filmde bir çizgi roman kahramanı gibidir. Birkaç yıl içinde Bourne dizisinin dördüncü kitabı ve filmi de piyasalara arzı endam edebilir. O da kasaları doldurma başarısı kazanabilir, ama öykünün inandırıcılık yanı su aldığı için giderek batan bir sandala benzemeye devam edecektir. ——————————————–
Mar 18
Sadık Yemni – www.sadikyemni.netSon kullanma tarihimiz Son kullanma tarihi günlük dilimize göreceli olarak yeni girmiştir, oysa evrenin oluşumundan bu yana, yıldızlar da dahil, bir çok şey tükenmekte ve kullanılmaz hale gelmektedir. Yeni zamanlarda özellikle şehirlerde aldığımız paketlenmiş bütün mamüllerin bir yerinde en son ne zamana kadar kullanılabileceği yazılıdır. Bu olmadığında şikayet ettiğimiz ya da o ürünü almadığımız yıllardayız artık. İnsan kaç yıl yaşarsa yaşasın son kullanma tarihinin her an çıkıp gelebileceği bilincinde olan bir yaratıktır. Karga, kaplumbağa, çınar ağacı bu bilince sahip değildir deriz ve onların bizden çok yaşamalarını için için kıskanırız. Hatta son kullanım tarihimiz olduğunu keşke bilmeseydik deriz. Bunu bilmeden uçak ya da elektriği keşfetmek mümkün olamazdı. Belleğimizin kalibresidir bizi ölümlü yapan. Dinler, beden kullanımını sonlansa da, hiçbir yerinde tarih kayıtlı olmayan ruhun, sonsuz varlığından sözederler. Sonsuz varolmak, algılamayı bir şekilde sürdürebilmek insanın en şiddetli dürtüsü ve en ateşli eğilimidir. Ünlü bilimkurgu yazarı İsaac Asimow’un 1979’da yayımladığı bir kitabının adı çok ilginçtir. A choice of catastrophes, kadastrofların, yani felaketlerin seçimi. Daha rahat bir deyişle felaket bol seç beğen al. Ünlü yazar kitabın girişinde beş çeşit ana felaket sayar. Bunlara değinmeden önce komedi ve trajedi için söylediklerine kulak verelim. Kadastrof sözcüğü Yunanca’dan gelir. Alt üst etmek demektir. Bu sözcük önceleri çarpıcı bir sonu betimlemek için kullanıldı. Tabii bu son acıklı olduğu kadar mutlu da olabilirdi. Komedide sonuç mutlu biter. Bir sürü yanlış anlamadan ve üzüntüden sonra her şey altüst olur ve aşıklar ansızın barışıp birleşir. Demek ki, komedinin katastrofu kavuşma ya da evlenmedir. Trajedide sonuç üzücüdür. Bitip tükenmek bilmeyen boğuşmalardan sonra her şey altüst olur, olayın kahramanı kaderin ve koşulların kendisini yenilgiye uğratmış olduğunu görür. O halde trajedinin kadastrofu kahramanın ölümüdür. Trajediler genellikle komedilerden daha çarpıcı olduğundan ve daha kolay hatırlanabildiğinden kadastrof sözcüğü mutlu sonlardan çok trajik sonlar için kullanılmıştır. Biz bu kitapta kadastrof sözcüğünü felaket anlamında kullanacağız. Ama neyin sonu? Tabii ki, bizim sonumuz, insan türünün sonu. Eğer insanlık tarihini trajik bir oyun olarak kabul edersek, insanlığın ölümü hem eski, hem de bugünkü anlamıyla felaket olacaktır. Ama insanlık tarihihinin sona ermesine neden olacak şey nedir? Felaket Top 5’ine bir göz atalım şimdi. 1 – Birincisi tüm evrenin özellikleri yaşama izin vermeyecek şekilde değişebilir. Evren ölümcül bir hal alırsa ve her bir noktası yaşanmaz bir duruma gelirse, artık insanlık da varlığını sürdüremez. Bir çeşit kıyamet halidir yani. Bu durum birinci grup felaketler olarak adlandırılabilir. 2 – Doğallıkla ille de evrenin tümünün insanlığı sona erdirecek şekilde değişmesi gerekmez. Evren şimdi olduğu kadar sakin kalabilir, ama güneşte bir takım değişiklikler olabilir ve güneş sistemi yaşanmaz hale gelir. Bu durumda evrenin geri kalan kısmı sükunet içinde varolmaya devam etmesine rağmen insan yaşamı sona erebilir. Buna ikinci grup felaketler diyeceğiz. 3 – Elbette güneşin her zaman olduğu gibi ışımaya devam etmesine karşın, yeryüzü yaşamı olanaksızlaştıracak bir değişim geçirebilir. Bu durumda güneş sistemimizin olağan dönüşünü sürdürmesine rağmen insan yaşamı sona erebilir. Buna da üçüncü grup felaketler diyeceğiz. 4 – Ve yeryüzü ılık ve hoş bir yer kalmasına karşın, diğer türler varlıklarını sürdürürlerken, insanoğlunu yokedecek bir şeyler olabilir. Bu durumda evrim devam eder ve yeryüzü değişik bir yaşam yüküyle gelişimini sürdürür;ama biz olmadan. dördüncü grup felaketlerdir bunlar. 5 – Bir adım daha ileri gidip insan yaşamının süreceğini, ama uygarlığı tahrip edecek, teknolojiyi yolundan alıkoyacak ve insanlığı belirsiz bir süre için ilkel bir yaşama mahkum edecek bir şeyler olabileceğini söyleyebiliriz. Bu da beşinci grup felaketlerdir. Hemen farkettiğiniz gibi felaketleri birden beşe giderken daha az kozmikleşmekte, ama daha ani ve tehlikeli olmaktadır. Yaşamın kitlesel olarak son kullanma tarihine varması için bir çok olasılık var. Bir başka sefere dördüncü ve beşinci grup felaketlere değinmek üzere büyültecimizi üçüncü grup felaketlere yaklaştıralım. Gazeteler, dergiler, belgeseller ve hatta sinema filmleri sayılar, grafikler ve teknik kehanetlerle tıka basa dolu. · Meteoroloji kayıtlarının tutulduğu 1850’den buyana en sıcak 12 yıldan 11’i, 1995’ten sonra oldu. 2007’nin en sıcak yıl olması bekleniyor. Yaz tatili planlarımızı gözden mi geçirsek acaba?
* 2100 yılına kadar ortalama sıcaklık en az 3 derece artacak. Kabus senaryosuna göre 6 derece de artabilir.
* Karbondioksit oranı hiç artmayacak olsa bile 2100’e kadar deniz seviyesi 43 santimetre yükselecek. Karbondioksit artışı günümüzdeki gibi devam ederse denizler 80 santim yükselecek. Bu durumda İstanbul, Venedik ve Londra gibi kentlerin büyük bölümü sular altında kalacak.
* Kuzey buz denizi yazları eriyecek. Grönland adası üzerindeki buz tabakası tamamen ortadan kalkacak.
* 100 yılda atmosferde karbondioksit oranı yüzde 44 artacak. Şu an dünyayı kirletmeyi bıraksak bile kısır döngü yüzünden küresel ısınmanın etkilerini hafifletmek neredeyse imkansız.
* Kış aylarında kuzey yarımküreye ılıman hava taşıyan Gulf Stream su akıntısı zayıflayacak.
* Avrupa, tıpkı 2003 yılında binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan yaz aylarındaki gibi sıcak hava dalgalarının etkisi altına girecek. Avrupa’nın güneyinde ise kar yağışı tarihe karışacak.
* Sıcak ve uzun yaz aylarından sonra ise Kuzey Avrupa’da sert hava koşulları hakim olacak. Özellikle Amerika kıtasını vuran kasırgaların sayısı ve gücünde ciddi artış yaşanacak. Bu listeyi istediğimiz kadar uzatmak mümkün. Çevre haberlerinin bizi eskisinden daha az etkilemeye başladığı da gerçeğin diğer bir yanı. 1973 yapımı bir film var. Zamane filmlerine göre biraz ağır tempolu ve modası geçmiş, yani son kullanım tarihi yaklaşmış gibi görünebilir, ama bence yukarıda sözünü ettiğimiz şeyler nedeniyle seyretmeye değer. Adı Soylent Green. Serbest çeviriyle Kirli Toprak Yeşili diyorum. Charlton Heston, Edward G. Robinson ve Joseph Cotton’lı bir klasik bilim kurgu filmi. Tanıtımında şöyle deniyordu. Yıl 2022. İnsanlar hâlâ aynılar. Gereksinimlerini temin için her şeyi yapıyorlar. Tek gereksinimi oldukları şey SOYLENT GREEN. Aşırı kalabalıklaşmış fütüristik dünya. Hava ve sular aşırı kirlenmiştir. New York’un nüfusu 40 milyona varmış ve halkın yarısı işsiz. Bir polis dedektifi üst düzey bir cinayeti araştırırken insanları açlıktan kurtaran mucizevi soylent green gıdasının kaynağını keşfedecektir. Dünyada sera etkisi yüzünden hemen hemen hiç tarım yapılamadığından elverişsiz yaşam koşulları nedeniyle kitlesel olarak ölen, bazen de öldürülen insanlardan imal edilen yiyeceklerle beslenmektedirler. Kaynağı sır tutulan Soylent Green vitaminli ve proteinli bir insan özüdür yani. Yıl 2007, bu tür filmler o kadar hayalci görünmüyorlar artık. Öyle değil mi?Bir şeyi unutmadan söyleyeyim: İklimin elverişsiz şekilde değişmesi üçüncü grup felaketleri meydana getiren beş farklı ana nedenden sadece biridir. —————————————–
Mar 18
Sessiz Amerikalı ve Trio Durumu Graham Greene (1904 – 1991) Henry Graham Greene 1904’de Berkhamsted, Hertfordshire’de doğdu. Altı kardeşten dördüncüsüydü. Gençliğinde çok duyarlı ve utangaçtı. Sporu sevmezdi ve Rider Haggard ve R. M. Ballantyne türü yazarların serüven öykülerini okumak amacıyla okulu sık sık ekerdi. Bu eserler üzerinde çok etkili olmuş ve yazım üslubunu şekillendirmesinde rol oynamıştır. Birkaç intihar girişiminden sonra on beş yaşında okulu bırakan Greene’i tedavi eden psikoloğu onu yazmaya özendirdi ve edebiyat çevrelerine tanıştırdı. Daha sonra modern tarih öğrenimi gören Green bu yıllarını sarhoşluk ve borç harçla geçirdiğini yazacaktır otobiyografisinde. Bir ara Komunist partiye üye olan yazar çok seyahat etti ve ve dünyanın sorunlu olarak tanımladığı yerlerinde geçen eserler verdi. Indochina savaşı sırasındaki Vietnam, Mau Mau yıkımı sırasındaki Kenya, Stanilist Polonya, Castro’nun Kübası ve Duvalier’in Haitisi bunların arasındadır. İngiliz Gizli servisiyle ilişkisi üzerine çok spekülasyon yapılmış olan Greene İkinci Dünya savaşı sırasında MI6 için çalışırken gizli servisin başı Kim Philby’le yaşam boyu arkadaşlık kurduğunu basına açıklayacaktır. Quiet American adlı kitabı 1955’de yayımlandığında anti-Amerikancılık yapmakla suçlandı ve bu Amerikalılardan, özellikle Reagan’dan gıcık kapmasına yol açtı. Fidel Castro ve manuel Noriega türünden Orta Amerikalı politikacılarla ilişkiler kurdu. Panama diktatörü General Omar Torrijos’la olan arkadaşlığı General’i tanımak adlı bir kitap yazmaya yöneltti. Arka kapaktan özet Alden Pyle çevresindekilerin saf, utangaç ve sessiz bir adam olarak tanıdığı genç bir Amerikalıdır. Fransız ordusu ile Vietminhler kıran kırana savaşırken Pyle, ‘Üçüncü Güç’ün bölgeye demokrasiyi getireceğine dair ütopik bir inançla General The’ye mali yardım sağlamaktadır. Deneyimli gazeteci Thomas Fowler, karısını İngiltere’de bırakıp Saygon’a yerleşmiş ve Phoung adlı Vietnamlı bir kıza aşık olmuştur. Pyle’ın izlediği politikaların sonucunda yapılan korkunç bir hata toplu katliama yol açınca Fowler, tarafsızlığını daha fazla koruyamaz. Ancak Fowler’ın olaya karışma nedenleri polis teşkilatında şüpheler uyandırır. Ne de olsa Pyle, Fowler’ın aşık olduğu kadını elinden almıştır. İki emperyal ve Phuong Fowler, eski, deneyimli ve biraz da yorgun bir emperyaldir. Pyle, genç, çocuksu, hevesli yeni emperyali sembolize eder. Fowler Phoung adlı yerli bir kadında sembolleşen üçüncü dünyayı Pyle’la kaptırmamak için ahlaki bir bahane bulur. Kıskançlık daha çok metafordur. Avanta anaforunu gizlemek için ortaya salınmıştır. Üstlerinin kuklası da olsa Amerikalı daha dürüsttür. Tehlike anında Fowler’ın hayatını kurtarmakta tereddüt etmez. İngiliz bunu bir çeşit hakaret ve alçalma olarak algılar. Bu tavrı İngiltere’nin artık Amerika’nın hamisinde, liderliğinin gölgesinde kalacağı devrin geldiğini muştular. Phuong çocuksu, saf, kendini üsluplu bir şekilde peşkeş çektiren, bir üçüncü dünyalı, oryantal bir ruhtur. Biraz da bitmemeye kararlı gibi görünen savaş ortamı nedeniyle kendini garantiye almak için bir Batılıyla evlenmeye şartlanmıştır. Fowler sadece memleketteki henüz evli olduğu karısı nedeniyle değil, kadının İngiltere’de mutsuz olacağını düşündüğü için de Phuong’u oraya götürmeyi istemez. Oysa bir göçmen ülkesi olan Amerika Pyle’ın gözünde kadın için ideal bir yerdir. İngiliz tarafsızlık adı altında savaşta pasif kalırken Amerikalı büyük bir gayretle doğru bildiği şeyleri yapmaktadır. Amerika yavaşça büyük bir kıyıma neden olacağı ve ağır bir hezimet yaşayacağı savaşa doğru çekilmektedir. Pyle öncüdür. Her gece çektiği afyon sayesinde Saygon’daki yaşamına tahammül edebilen Fowler’ı için için çileden çıkartan bir haldir bu. Dünyaya kendi menfaatine uygun bir şekil verme serüveninde ipler başkasının eline geçmiştir. Kendisi yaşlanmakta ve yolunu yalnızlık beklemektedir. Bu nedenle Phuong türünde genç, güzel, kendisine ömür boyu hizmet edecek, aşkını sunacak, emansipe olmamış, doğası bozulmamış bir kadına ihtiyacı vardır. Aynı şeyi bir İngiliz kadınla gerçekleştirmesi mümkün değildir. Amerikalının değiştirmek istediği dünya Phuong türü kadınların varlığını da sona erdirecektir. Pyle’ın sonunu getiren süreçte bunların da rolü vardır. Amerikalının Phuong’a aşık olduğunu itiraf ettiği sahneye bir bakalım. “Bundan sonraki hamlen ne olacak?”Doğrulup sırtını sandıklara dayadı. “Şimdi sen öğrendiğine göre her şey değişmiş görünüyor. Ona evlenme teklif edeceğim, Tom.”“Bana Thomas desen daha iyi olur.”“Aramızda bir seçim yapmak zorunda kalacak, Thomas. En adil çözüm bu.”Öyle miydi gerçekten? İlk kez hissettim yalnızlığın vaat ettiği soğukluğu. Olanlar akıl almaz şeylerdi, ama yine de. Zavallı aşık olabilirdi ben de zavallı bir adamdım. Oysa onun elinde saygınlığın sonsuz serveti vardı. Pyle soyunurken gençliği de var diye düşündüm. Pyle’ı kıskanmak ne acıydı. “Onunla evlenemem.” Dedim. “Memlekette karım var. Beni asla boşamaz. Kilisesine çok bağlıdır bilirsin.”—-“Thomas bu olayı kabul etmenle ilgili ne düşünüyorum biliyor musun? Müthişsin, müthiş!”“Teşekkür ederim.”“Sen dünyayı benden çok görmüş bir insansın. Boston biraz sıkıcıdır, biliyor musun? Hatta adın Lovell ya da Cabot bile olsa bile. Bana öğüt vermeni isterdim, Thomas.”“Ne hakkında?”“Phuong.”“Yerinde olsam vereceğim öğütlere pek güvenmezdim. Ben taraf tutarım. Onu elimden kaçırmak istemiyorum.”“Senin dürüst, katıksız dürüst bir insan olduğunu biliyorum. Sonra ikimiz de kızın iyiliğini düşünüyoruz.”Birden onun bu çocuksuluğuna isyan ettim. “Onun iyiliği beni ilgilendirmiyor. “ dedim. “Onun iyiliğini sen düşünebilirsin. Ben onun vücudunu istiyorum. Yatakta onu yakınımda istiyorum. Onun çıkarlarını gözetmektense onunla yatıp onu hırpalamayı tercih ederim.” “Ah.” Dedi karanlıkta zayıf bir sesle. “Sen yalnızca onun iyiliğini düşünüyorsan, Tanrı aşkına rahat bırak kızı. Diğer bütün kadınlar gibi o da esaslı bir…” Bir havan mermisinin düşmesi Pyle’ın Boston kulaklarını kaba bir Anglosakson sözcüğünden kurtardı. —“Ben de bedene düşkün bir insanım , Thomas. Ancak Phuong’u mutlu etmek için her zevkimden seve seve vazgeçerdim.”“Ama mutlu o.”“Olamaz… bu durumda mutlu olamaz. Çocuk sahibi olmaya ihtiyacı var. ““Sen onun ablasının anlattığı saçmalıklara gerçekten inanıyor musun?” “Bir abla kimi zaman daha iyi bilir.”“Senin daha çok paran olduğu için bir fikri sana satmaya çalışıyordu o, Pyle. Bunu gerçekten başardı demek.”“Benim aylığımdan başka param yok.”“Eh, hiç olmazsa döviz kuru daha yüksek.” Sessiz Tanık Vigot Fowler’ın Pyle olayını araştıran Fransız polis Vigot’la konuşmaları da çok şey açıklar durumdadır. Fransızlar Vietnam’da kaybeden taraftır artık. Bu nedenle belki de Pyle’yi tanımlayan ve kitaba başlık olan Sessiz Amerikalı deyimini tedavüle Vigot sokar. Sonunda sessiz bir işbirliğini vurgulayan sahne bunu destekler gibidir. Trio Durumları 1991 de vefat eden G. Greene Irak işgalini ve bunda İngilizlerin, Blair’in oynadığı trio rolünü göremedi. Yalnız Sessiz Amerikalı adlı kitap elli küsur yıl sonra dahi hem eğlencelidir, iyi kurgulanmıştır, hem de bize bugünlerin gözde dümenlerini faş eden pasajlarla yüklü olması açısından bilinç parlatıcı bir özelliğe sahiptir. The Quiet American’ın Mehmet Harmancı’nın keyifli diliyle yapılan çevirisi Everest yayınları tarafından 2003’de basıldı. 1955’de ilk kez yayımlanmasından 50 küsur yıl sonra kitabın verdiği mesajın zerre kadar eskimediğini görmek şaşırtıcı gelmemeli. Ne de olsa uzun soluklu hesaplar bunlar. Politik polisiye yazmak isteyenler için ideal bir adrestir Graham Greene. Len Deighton, John le Carre ve daha bir çok tanınmış yazara esin kaynağı olmuştur. www.sadikyemni.net ———————————–
Mar 18
Sadık Yemni – www.sadikyemni.net
Korkulobin Korktum, kanım dondu, dehşete kapıldım, bende hoşafın yağı kesildi, dizlerimin bağı çözüldü, tüylerim diken diken oldu, ödüm patladı, kalbim duracak sandım, içim buz gibi oldu, katıldım kaldım valla, kesseler kan akmazdı deriz çeşitli nedenlerle. Kanımızdaki hemoglobinin yapısındaki demir oksijeni bağlayarak hücrelere taşır. Demirin yerine korkuyu ikame edelim bir an. Korkulobin beyin hücrelerimize buz gibi ve kıvıl kıvıl dehşeti aktarma işini üstlenmiştir. Korku bizim için ikinci bir nabızdır desek abartma olmaz. Bazen gümbür gümbür hissederiz. Bazen de toprağın yüzlerce metre derinlerinde yatan bir göl gibi sessizleşir. Hep vardır ama. Dünya yaşamı korku solumaktır. Sadece savaşlardan, terörizmden, işsizlikten, açlıktan, yalnız kalmaktan, bir yakınımızı kaybetmekten, yaşlanmaktan değil; kozmik felaketlerden, ani ekolojik sistem değişikliklerinden, teknik arızalardan da korkarız. Bunun yanına ahiret korkusunu, cinleri, hayaletleri ve uzaydan gelecek kötücül yaratıkları da ekleyince toplumsal korku çeyiz sandığımızın tıka basa dolu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Masallarımız, öykülerimiz, romanlarımız ve filmlerimiz korku tiryakiliğimizi besleyen sayısız esin malzemesiyle yüklü olarak bu sandıkta yer almaktadırlar. Dünyamızdaki televizyon yayınları yetmiş yıla yakındır uzayın dört bir yanına yayılmaktadır. Bu kadar zamanda çoktan bazı tanıdık yıldızların bulundukları yere vardılar. Bu yayınları alabilecek derecede teknik gelişime sahip kimseler bizim korku dağarcığımız üzerine epey bilgiye sahiptirler şu anda. Belki bu nedenle bile bizim bu taraflara gelme fikrinden vazgeçmiş olabilirler. Gelin aralıksız yayınlarla kâinatın dört bir yanına yolladığımız korku filmlerimize soğukkanlı bir bakış atalım. Korku filmleri, horror tarzı filmlerimiz adet olarak epey fazla. Bu sınırlı alanda ancak en belli başlı olanlarına, çığır açanlarına, refah toplumlarının bilinçaltını en yetkin bir şekilde aynalayanlarına değinebileceğiz. Çok geri gitmeyelim; hani her şeyin daha pembe renkli göründüğü rivayet edilen altmışlara bir uzanalım. 60 - Tirildeme, gerilim filmlerinden tanıdığımız yönetmen Alfred Hithcock 1960 yılında ünlü Psyhco filmini yaptı. Bomba gibi patlayan film inanılmaz bir ilgi gördü. Bu türün baş klasiği olarak zihinlerimize kazındı. Sayısız film ve kitaba esin kaynağı oldu. Baskın karakterli annesinin etkisinde kalan Norman Bates’in işlettiği motelde icra ettiği cinayetler gerilim harikası denebilecek bir kurguyla verilmişti. Aradan geçen neredeyse elli yılda hâlâ sözü edilen, yeni versiyonları çekilen bir film olarak gelecek yapımcılara model oldu. Altmışlı yıllardan vereceğim ikinci örnek Roman Polanski’nin Rosemary’nin bebeği, Rosemary’s Baby 1968 yapımı filmde yeni bir apartmana taşınan genç bir çiftin serüveni anlatılır. Kadın gizemli bir şekilde hamile kalır ve doğacak bebeğinin şeytanın çocuğu olacağından şüphelenir. Hayatları kökünden değişmiş ve her hareketleri gizemli komşuları tarafından takip edilir hale gelmiştir. . Beatleslerin aşırı ünlendiği, Kennedy’lerin, Martin Luther King’in ard arda vurulduğu, Che Guevara’lı, Elvis Presley’li, Ay’a ayak basılan altmışlarda içimizde, bizi esir alan kötücül ruh filmleri başat olur ve yetmişlere ayak basarız. 70 - Vietnam şavaşının sona ermeye yüz tuttuğu, Pink Floyd’un Dark Side of the Moon adlı albümünü piyasaya çıkardığı sıralarda, 1973’de, Exorcist, Şeytan adlı bir film dünya çapında ün kazanır. İçe giren ve bizi yöneten kötücül ruh filmlerinin belki de şu ana kadar ki en iyisi değilse bile en etkilisi ben de dahil olmak üzere izleyicilerine korkulu dakikalar yaşatır. Psycho ile başlayan tarz en üst noktasına ulaşır. Psycho ve Şeytan ikiz tepeler olurlar. 12 yaşındaki Regan’ın içine kötücül bir ruh girmiştir. Biri genç Carras, diğeri yaşlı rahip Merrin, şeytanı kızın ruhundan sökmeye çabalarlar. Başarısız olurlar. İnançları yeterli güçlü değildir. Karakterlerin çok aşağılandığı bir filmdir. İki papazın filmden son anda çıkarılan bir sahnedeki konuşmaları aşağılanmanın belki de en derin noktasıdır. Carras, “Eğer bu şeytanın el koymasıysa, niçin bu küçük kıza?Merrin, “Kim bilebilir? Ama bence… Şeytanın hedef aldığı şeytana tutsak olan değil, bizleriz. Bunu görenleriz…Ereği bizi umutsuz kılmak, insanlığımızı bize reddettirmek, kendimizi bize çirkin, onursuz ve değersiz gördütmektir. Çünkü tanrıya inanç işi bir us değil, bir aşk ve sevgi sorunudur. Belki İblis’ten gelecektir iyilik. Anladığımız ve bildiğimiz bir yolla da gelmeyebilir. Belki de İblis iyiliğin potasıdır. Ve belki de kendisine karşın şöyle ya da böyle, İblis, Tanrının iradesini yerine getirmektedir.Üç yıl sonra The Omen, Kehanet adlı bir film Şeytan filminin muazzam ününe ortak olmaya çalışacaktır. Baş rolü unutulmaz aktör Gregory Peck’in oynadığı film Şeytan’ın ününü sollayamaz ama çok iyi iş yapar. Bu türün klasikleri arasına girer.
Kehanet’in konusu gene şeytanla ilgilidir. Amerikan elçisi Robert Thorn’un karısı hastahanede bir oğlan doğurur, ama çocuk ölür. Bir papaz elçiye kimsesiz ve yeni doğmuş bir bebeği alıp karısını sevindirmesini tavsiye eder. Bebeğin adı şeytan ismini çağrıştıran Damien’dir. Adam teklifi kabul eder. Çocuk beş yaşına basınca esrarengiz olaylar başlar. Elçi karısı ölünce durumu araştırmaya başlar. Durum gerçekten çok vahimdir.
80 - Böylece seksenli yıllara geliriz. Fordizm çökmüştür. Reagen ve Theatcher iktidardadır. Soyyetler için geri sayım başlamıştır. 1980 yılında Stanley Kubrick’in yönetmenliğinde Pırıltı diye tercüme edebileceğimiz The shining filmi yeni bir çığır açar. Birçok eleştirmence yapılmış en iyi korku filmi diye nitelenmiştir. Jack Nicholson ve Shelley Duval’in üst düzey oyun sergiledikleri filmin konusu kısaca şöyledir. Jack Torrance bir yazardır. İşsizdir. Alkol bağımlılığı sorunu vardır. Sakin bir yerde kitap yazmayı arzulamaktadır. Colarado dağlarının arasındaki Overlook otelinde bir iş bulur. Karısı ve beş yaşındaki oğlu ile tek başlarına kışı geçirmek üzere otele giderler. Otelin içine sinmiş kötülükler silsilesi yüklü mazi uyanır ve korkunç olaylar cereyan eder. Kubrick’in harika kurgusuyla beynimize kazınan filmde bir sahnede 50.000 litre boya kullanarak salonu kan bastığı bir sahne kurulmuştur. Bu benzersiz sahne bir işaret olacak, korku filmlerinde kan dökme sahneleri artacaktır. Evil dead, Friday the 13th, ve Halloween dizileşen sinema filmlerinde aşırı kan dökme modası devam edecektir. Nightmaire in Elm street’de olduğu gibi on beş, on sekiz yaşlarındaki gençler kurban olmaya başlayacaklardır. Korku film yapımcıları seksenlerde kurban yaşını açıkça küçülterek buluğ çağındaki gençlere yöneltecektir. 90 - Berlin duvarı yıkıldıktan, Birinci Körfez şavaşı sıralarında yapılan bir film doksanlı yıllara damgasını vurmaya talip oldu ve bunu büyük bir ölçüde başardı. 1991’de gösterime giren The silent of lambs, Kuzuların Sessizliği adlı film büyük bir sükse yaparak yeni bir çığır açtı. Kan dökmenin yanı sıra yamyamlık. Bu cangılın bir köşesinde yaşayan kabile tarafından icra edilmiyordu. Sahnede çok zeki, biraz Marki de Sade’ı anımsatan üst düzey bir entellektüel vardı. Antony Hopkins’in başarıyla canlandırdığı Hannibal Lector tipi bu on yılda sürekli konuşulup durdu. Zeki tasarımlarla icra edilen fizik İşkence, yamyamın dahice çekiciliği modası başlamaktaydı. Bu arada seksenlerden devraldığımız buluğ çağındaki yeni yetmelere yönelik şiddet filmleri furyası da son gaz devam etmekteydi. Feryat 1,2,3, Geçen yaz ne naneler yediğini biliyorum 1,2, Şehir efsaneleri, Gidilecek Son Yer 1,2,3 cinsinden filmler epey genç seyirci çekmeyi başardılar. 200X - İkibinlerin başında Amerikan filmleri Testere, Tepelerin Gözleri Var cinsinden filmlerle ayrıntılı işkence, kan dökme sahneleri furyasına hız verdiler. Guantanamo hapisanelerini hatırlatan film sahneleriyle doldu taştı yeni dönem korku filmleri. Bu arada Japonlar devreye girdi ve yeni yüzyılda dünya çapında ün yapan filmlerde bizde varız dediler. Halka, Kara Su, telefonla ölüm tarihi bildiren, gencecik kurbanlarını başka boyutlara alıp yeryüzünden silen hayaletler kapladı perdeleri. Sahnelerde neredeyse hiç kan yoktu. Hayaletler cin gibi çarpmaktaydılar kurbanlarını. Tabii Türk sineması da bu furyalardan etkilendi ve arka arkaya korku filmleri çektiler. Bunlara genel bir göz attığımızda senarist ve yönetmenlerin daha on fırın ekmek yemeleri gerektiğini düşünmeden edemiyoruz. Yakında kültürümüzü daha derinden yansıtan kaliteli örneklerin yapılacağını ummaktayım. Bir sözü rahmetli babam çok sık kullanırdı. Söyle kimle konuşuyorsun, söyleyeyim kim olduğunu. Bunu azıcık uyarlayalım. Hangi tür korku filmleri yapıyorsak ve izliyorsak, o yönde maşallahımız vardır. Neka ekmek, oka köfte sözü boşuna icat edilmemiştir. ————————————- NOT: Şeytan filmiyle ilgili alıntı.Ünsal Oksay, Çağdaş Fantazya, Der yayınları
Mar 18
C2H5-OH Salıncağı
Akşamcılık ve sanat ilişkisi üzerine bir deneme Alkol: (Arapça لكحول = al-kuhl; rastık taşı tozu) Akşamcılığı sanatın bir gerekliliği gibi görenlerin çokluğu beni önce şaşırtmış, sonra da bir gerçekliğe ayıktırmıştır. Alkolün beyindeki sayısız ilişkiler arası yoğun trafiği yavaşlatan bir etki yapmasının sürekli sanatın artı hanesine yazılagelmesi bir paradokstur. Bir düdük sesi bu tarafa, bir kırmızı ışık şu tarafa. Dur işareti diğer yana. Yavaşlayan sayısız veri akımı. Aynı sorunları çıkmaz sokağa sürekleyen akıntıya kibrit çöpünden ket. Dilin suskunluğunu kıran zembereğin yeniden kurulması. Hayalleri puslu kıyılara itekleyen rüzgar. Sanat tıpkı bilim gibi ayık kafayla, zımba gibi çalışan bir beyinle yapılır. Alkol bir salıncaktır. Kullanılma dozu ve sürekliliği artttıkça ipleri kısalan bir salıncak. Sanatların alkol sayesinde ivme kazandığı aşırı abartmalı bir savdır. Kısalan ipler insanı sadece gerçeklik düzeyinden uzaklaştırmakla kalmaz. Sanatçıyla ilham perisi arasına önce şeffaf bir çarşaf, sonra kalın bir nevresim asar. Devamında şişeden bir duvar örer. Metrelerce kalınlığında şıngır mıngır bir duvar. Ardında renklerin gökkuşağına uçuştuğu ilahi set. Ünlü yazar S. King ‘Yazma Sanatı’ adlı kitabında alkol ve onun mahmurluğunu açıcı maddeler olmadan yazamayacağını, üretemeyeceğini sandığı devri anlatır. Bu maddelerle tümden ilişkisini kestikten sonra Kara Ev, Rüya Avcısı vb. gibi gibi eserler vererek alkolün gereksizliğini kanıtlamıştır. Alkol izm yaratabilmiş tek iksirdir. Nedir onu komunizm, kapitalizm, daltonizm gibi izmci yapabilen sır?Esin perilerini peltekçe dilinde çağırması mı? Suni yorgunluk, asılsız uyku derinliği yaratan etkisi mi?Saatler boyu da olsa kaçış yolunda otostop yaptırması mı?Alkollü içki bağımlılığının gerçekliğin ağzı bozuk bir yorumu olması belki.Başları döndürürken dünyayı durdurduğunu iddia eden sahte tılsımcılığı mı?Ayılınca kafatasına yorgunluk taşı gibi çöken, içmeyince eli ayağı titreten ahlı vahlı bir iksir olması mı?Bilinçaltı’nın altındaki ilkel timsaha giden yoldaki baştançıkarıcı rehberliği mi?. Karaciğeri makarna süzgecine çeviren tercüman ve reklamların gözde çapkını olması mı? Neden yasaklanmasında bir cazibe vardır? Serbestliği serkeşçe olduğundan mı? Yoksa çamura üflenen nefesi boşladığı için mi? Aşırı alkol kullanmayı sanatın bir gerekliliği gibi görenlerin çokluğu dedim. Bu kimselerin içinde bir tane bile iyi yazar, denemeci, besteci, özgün bir şey yaratmış bir kimse yoktur. Birkaç iyi eser verdikten sonra bu kervana katılanların eserlerinin kalitesinin giderek yozlaşması da bir başka vahvahvahtır. Alkol, tebası ve ardından seyirtenleri milyarı bulan bir yavaşlatıcıdır. Sekiz bin yıllık tarihinde ne çok zihin ayartmıştır. Son buzul devrinden önce insanlık tarafından bilinmemesi kandırıcı gelmemeli. Şu ana kadar insanlığın fizik ve zihin enerjisini en gaddar biçimde heba ettirmiş bir izmdir. Kısacası; akşamcılık kaliteli sanat yapamamak için bulunmuş mazeretlerin en kötüsü değildir. ———————————————-
|
|
Recent Comments