Demli Konyak - Lise anıları

Mizah Yazıları No Comments »
Demli Konyak İki demli.60 kuruş.Teneffüste ödesek olmaz mı?Para peşin kırmızı meşin.   Altmış sonları. İzmir Atatürk lisesindeyiz.   Kışın bastırmasıyla derslerde gizlice çaylı konyak içmek modası başlamıştı. Önce birer kız belli bardakla sınırlı olarak başlandı. Ardından kocaman bir demlikle seri üretime geçildi. En arka sıradan servis yapılıyordu. Bardağı otuz kuruştu. İşi mümessilimiz yürütüyordu. Yatılıydı. Organize içki dümeni yatılı muhabbetiydi zaten. Bir yardımcısı vardı. Beleş içki karşılığında bardakları veriyor, alıyor ve yıkıyordu. Patronun kâr mar yaptığı yoktu. Esas amacı çay konyak içimini yaygınlaştırarak keyif ortamını yoğunlaştırmaktı. Kalp Osman bu işten kâr yapmak için bardağı yirmi kuruşa satışlara başladıysa da başarılı olamadı. Konyağı az koyuyor demi basıyordu. Helada ıkınıp durmaktan anası ağlamaktaydı milletin.  En çok gözleri iyi görmediği için biyoloji hocası katır Edibe’nin ve yumuşak huylu olan ingilizceci Meral hanımın derslerinde satış yapılmaktaydı. Kafayı iyice bulup uykuya dalanların horultuları, sarhoş sarhoş tahtaya kalkanların komik durumları dışında vukuat çıkmadı. Bazı tehlikeler atlatmarına rağmen satıcılar cürm-i meşhut durumlarında yakalanmadılar.   En komik olaylardan biri Ahmet adlı bir arkadaşımızın biyoloji dersinde  sözlüye kaldırılması sırasında yaşandı. Alkole dayanıklı olmayan Ahmet arka arkaya içtiği demli konyaklarla kafayı bulmuştu. Hoca ona paramesyumu, terliksi hayvanı sormuştu. Başladı tarih konusunda bir şeyler anlatmaya. Ne yaptığının farkında değildi. Karlofça antlaşmasının maddelerini saymaktaydı. Dersini iyi çalışmıştı. Motor gibi anlatmaktaydı.  26 Ocak 1699’da Avusturya ile imzalanan yirmi maddelik antlaşmaya göre; Bonat (Temeşvar) eyaleti bütün sancakları ile Osmanlılarda kalıyor, Erdel de dahil olmak üzere Macaristan’ın diğer yerleri, Avusturya’ya terk ediliyordu. Hırvatistan taraflarında her iki devlet ellerindeki yerleri muhafaza ediyorlardı. Bu tarafta Sava Nehri hudut kabul edildi.”  Hoca dahil herkes gülmekteydi. Bir ara ne gülüyorsunuz  ulan diye sorunca gülmeler kahkahaya dönüştü. Mümessilimiz kendi adının da karışacağı bir skandalı engellemek için hocadan izin alarak Ahmet’i dışarı çıkardı. Dersin bitmesine beş dakika falan kalmıştı zaten. İş öyle örtbas ediliverdi.   Tek bir aşırılık oldu. Onu da ingilizceci Meral hanımın anlayışı sayesinde vukuatı cezasız atlattık.   İlkokuldan beri tanıdığım akordeon çalan bir arkadaşımız kafayı bulunca arka sırada işemeye başlamıştı. Yanındaki de altta kalır mı. O da katılmış şırıldatmaya. Derse daha yeni girmiştik. Mümessil arkada içki servisiyle meşgul olduğundan yoklamayı ben yapıyordum. Meğersem sınıfımızda tahtaya doğru meyil varmış. İki köpüklü açık kahverengi sıvı sütunu birbirleriyle yarışırcasına en ön sıradan çıkıp tahtaya kadar vardı.  Örtbas edilecek gibi değildi. Müzisyen arkadaş suçu üzerine aldı. Hoca hemen temizlik yapma koşuluyla bizi müdüre teslim etmeyeceğini söyledi. Yıldırım gibi kantinden bir kova arap sabunlu su ve paspas bezi getirip o bölgeyi gıcır gıcır yaptık. İki arkadaşı hava almaya ve kahve içmeye yolladık. Okuldan atılma cezasından kıl payıyla yırtmışlardı.   Altmışlı yıllarda macun gibi yumuşak sabuna Arap sabunu denirdi. Yer temizliği ve bazen de çamaşıra katkı malzemesi olarak kullanılırdı. Bileşiminde sodyum yerine potasyum kullanılan sabunlar daha yumuşak oluyorlardı. Çok kısa bir zaman içinde arap sabunu şampuan adını alarak, kokular mokular sürünerek terfi edecek ve naçiz vücudumuzda değmedik nokta bırakmayacaktı. O yıllarda saçlarına Arap sabunu kullandığını gizli tutan kimseler sonradan gert gert gerinerek ben bu ülkenin en eski şampuancısıyım diye öğüneceklerdi.  Neyse… O günden sonra sınıf içi içki servisleri kesildi. Öğlen tatilinde içme modası başladı. Potu beş kuruştan poker salgını da yeni yeni filizlenmekteydi.  Sınıfta demlenmek rağbetin azlığı nedeniyle de kısa zamanda tarih oldu gitti.                    ———————————————  
Tags: , , , , , , , , , , ,

Püf - Sabahattin Öktem

Mizah Yazıları No Comments »
PüF  Püfffff. Yakın maziyi örten tozlar havaya. Bir süre arka arkaya ciddi konular yazdıktan sonra yine İzmir Atatürk lisesinin yakın tarihindeki eşsiz öğretmenlerini vefa borcum olarak portrelemeye devam ediyorum. 60 sonlarının şimdilerde sadece nostalji salıncağı değil, günlük hırgürden, gerilimden bir okuma süresi de olsa sıyrılıp dinlenecek yer sunan bir kesidine uzanalım. Fizik öğretmenimiz Sabahattin Öktem bey çok nevi şahsına münhasır bir tipti. Takma adı Püf’tü. Gençliğinde sık sık meselenin püf noktası dediği için lakabı Püf’e çıkmıştı. Lisenin en tanınmış hocalarından biriydi. Çok iyi fizik öğretirdi.      Çok dakikti. Dersin başlamasına bir dakika kala arabasını sınıfın solundaki boş yere park ettiğini görürdük.  Soğukkanlılığı, sakinliğiyle dikkati çekerdi. Bir yıl boyunca hiçbir zaman bağırıp çağırdığını duymadım. Aheste aheste konuşurdu. Mani şeklinde aforizmalarıyla ünlüydü. Bir gün derste sırıtmam üzerine doğaçlamayla bir şöyle bir mani döktürmüştü.  Sadık Yemni,Tebessüm yüzün en güzel çiçeği,Ama yersiz olursa,Tezek böceği. Bunu kendine has yavaşlıkla ve uzun aralarla söylemesi hâlâ gözümün önündedir. Arada bir bu makamda fıkralar da anlattığı olurdu.  Bir gün bir köye yeni öğretmen gelir. Aradan birkaç gün geçtikten sonra bir şey dikkatini çeker. İnsanlar cami avlusunda abdest alırlarken normal hareketlerin yanı sıra kıçlarını ileri geri oynatıyorlarmış. Bunu her defasında tekrarladıkları için dikkatini çekmiş ve araştırmış. Parmaklar yıkanırken yüzük varsa ileri geri oynatılarak oraya da suyun değmesinin sağlanmasıyla ilişkisini keşfetmiş. Püf fıkrayı şöyle bitirmişti. “Meğerse cahil imam yüzüğü büzük anlamış. Millete yüzük yerine büzüğü oynattırıyormuş” Okulun iki tanınmış fizikçisinden biriydi Püf. Diğeri de Sururi beydi. Durum 429’dan şu satırların aralarındaki ilişkiye ışık tutacağını düşünüyorum.  “İşte çocuklar bu gördüğünüz tesir makinesidir. Şu daire şeklindeki levhaların arasında fırçalar vardır. Şu kol çevrilince bunlar birbirlerine sürter ve  elektrik oluşur. 1-2 milyon volt kadar. Elektronlar şu gördüğünüz boynuzun ucunda birikir ve diğerine atlar. Amperi çok düşüktür yalnız. Bir zarar vermez ya.”  Sururi’yi bu deneyi yapması için gaza getirmiştik. Tesla cihazı da denen aletten ürkmekteydi açıkça. Bir gün bahsi açıldığında fizikçi Püf’ü kastederek, “O köse pezevenk bir gün kömür olup gidecek. Biz de biliriz bir milyon, iki milyon, hatta bin voltla deney yapmayı.” demişti. “Siz daha iyisini bilirsiniz hocam,” falan diyerek, konuyu sürekli gündemde tutarak şu içinde bulunduğumuz ana intikal etmiştik.  Aradan yıllar geçti. Kuzey Avrupa’nın bir ülkesinde ondan öğrendiğim fizikle hâlâ lise öğrencilerine özel ders verebilmekteyim. Altmışlı yıllarda öğrendiğimiz fizik kırk yıl sonra bir endüstri ötesi toplumda gücünü püflemeye devam ediyor.  Sevgili Sabahattin beyi  hayır ve rahmetle anıyorum.                              ————————
Tags: , , , , , , , , ,

Freud - Selahattin Göktepe

Mizah Yazıları No Comments »
FREUD   “Bu kim yavrucuğum?”  “429 Hüseyin Poyraz hocam.”  “Kardeşin mi sana çok benziyor.”  “Yakın arkadaşım sadece.”  “Gece beraber mi yatıyorsunuz yavrucum?”  “Yatıcaz da, babam izin vermiyor hocam.”  “Tuh Allah müstehakını… Suphi Bey’e kaydını yaptırdınız mı?”  “Yaptırmadık daha. Beni veli kabul etmiyorlar. Velisi siz olsanız hocam. Ne dersiniz?”  “Bakarız yavrucuğum. Bakarız.” Bu diyalog 1970 yılında İzmir Atatürk Lisesinin Freud lakaplı psikoloji öğretmeni Selahattin Göktepe’yle aramda geçti. Yanımda takım elbise giymiş, kravat takmış kukla bir öğrenci oturmaktaydı. Amerikalılar birçok sahnesini Türkiye’de çektikleri You can’t win them all(diğer adı:Soldiers of fortune) adlı filmde asker elbisesiyle kullanmak üzere kuklalar yaptırmışlardı. Tony Curtis, Charles Bronson’un rol aldığı film bizde Paralı Askerler adıyla gösterilmişti. Daha film vizyona girmeden setten artan malzemeler satışa çıkartılmıştı. İşte bu şekilde 20 liraya satın aldığımız yağız asker yüzlü kuklaya hocamız böyle bir tepki vermişti.  Çok ince yapılı, kısa boylu, kendi deyişiyle kırk altı kilo çeken, çoğunlukla papyon takan biriydi Selahattin Göktepe. Çok iyi piyano çalar ve piyano dersleri verirdi. Mesafeli tavırları, özenli giyimi ve duruşuyla aristokrat bir görünümü vardı.  Freud’e göre yavrucuğum… şeklinde başlayan cümleleri sık sık kurduğu için kendisine Freud adının takıldığını söylenirdi. Lakabıyla ilgili bir diğer sav daha vardır. Kendisini bir zamanlar Fred Aster’e benzetirlermiş. Freud’un Fred’ten türeme olduğu söylenirdi.  Bizim sınıfı Durum 429 adlı romanımda uzun uzun anlattım. Okul düzeninin başına belaydık. Bir ara iptal edilip onar onar diğer sınıflara dağıtılmamızın bile konuşulduğu zamanlardı. Belki de bu nedenle Freud en çok bizim sınıfı seviyordu. Canlıydık, ruhluyduk. Zevkle ders anlatırdı. Adama hiç eziyet etmezdik. Modası geçik, beyin bulandırıcı Aristo mantığını bile iyi kıvırmaktaydık. Yazılılarda sınıfı dört şerite ayırarak A,B,C,D olmak üzere dört ayrı soru demeti dağıtırdı. Böylece kimse yanındakinden feyz alamazdı. Bir defasında sekiz on kişi hummalı bir çalışmayla bizden önce yazılı olan sınıftan sembiyotik dayanışmayla elde ettiğimiz soruları hızla özet cevaplandırıp dört ayrı kağıt hazırladık. Cin gibi biri olduğu için ancak zil çalınca beliren kargaşada kağıtları değiştirebilirdik. Bir de önümüzdeki kağıtları yalan yanlış da olsa tamamen doldurmak zorunluluğu vardı. Böylesi bir yazılıda doğaçlamayla acaip komik şeyler yazmış, sonra önceden hazırlanmış kağıdı vermiştim. Başarmış ve aklına çok güvenen hocamızı faka bastırmıştık. Dokuz aldım o yazılıdan. Kopya çekme sürecine harcadığım emeğin yarısını normal ders çalışmaya harcasaydım on bile alabilirdim. O uydurma psikoloji metinlerini Çetin adlı arkadaşımız saklamış ve elden ele gezmesine neden olarak okulda bana epey nam kazandırmıştı. Sınıfa tam zamanında girer ve zil çalınca bir saniye durmadan çıkardı. Açık pencere varsa mutlaka kapattırırdı. Benim pencere açmaya çok meraklı olduğumu bildiği için oturdurduğum yerin koordinatları tutmamasına rağmen bu işi birkaç kez özellikle bana yaptırtırdığı olmuştur. “Pencereleri kapatalım yavrucuğum.” Freud’un Türkiye çapındaki karakter izine ikibinli yılların başında yerli malı bir dizide raslantıyla denk geldim. Psikoloji öğretmeninin lakabı Freud’tu. İzmir’in Alsancak semtinden İstanbul’a taşınmıştı haliyle. Ve aslı gibi papyonluydu. Konuşma şekli hiç uymuyordu yalnız. Bir yerde elini başına yaslamış bir öğrenciye şunu demeliydi mesela. “Çek elini ordan yavrucum, korkma başın düşmez.”  Nevi şahsına münhasır, entelektüel bir öğretmendi. Kendisini saygıyla anıyor ve aramızdan ayrılmışsa tanrıdan rahmetler diliyorum.                           ——————————    
Tags: , , , , , , , ,

Sururizadeler

Mizah Yazıları No Comments »

Sururizadeler Bir çok şehrin, yörenin, köyün geniş bir zaman aralığında bakıldığında mutlaka ülke genelinde, hatta bazen dünya çapında olaylara, bir şeylere, ilklere, en çoklara, en gariplere vb. beşik olduğunu görürüz.   Güzel İzmirimiz’in de tarihinde bilinen bilinmeyen bir çok özel vaka, durum, ilkler, en büyükler vardır. Kendi sınırlı araştırmalarımla bu noktaların bazılarını bir başka çerçeve içinde ele alacağım.  Bugün bir iddiamı dile getireceğim. Bu ilk kez yapılıyor. Ciddi bir İzmir büyüklüğüdür. Başta İzmir Atatürk Lisesi olmak üzere çeşitli liselerde çalışmış bir fizik hocası geldi geçti İzmir’den. Sururi bey. Ardında şu anda çoğu İzmir’de olmak üzere Türkiye’nin her yerinde bulunan binlerce Sururizade bıraktı. Bu unutulmaz öğretmenin son kez bir dersaneye ayak basmasından bu yana neredeyse kırk yıl geçti. En genç Sururizade şu anda 53 yaşında. Abilerinden, babalarından, kocalarından rivayet şeklinde Sururi öyküleri dinleyip Sururizadeler Kulübü’ne[1] üye olan binlerce kimse daha var. İkinci dereceden Sururizadeler. Bu kulüp öyle canlı ki, Sururi’nin romanı denebilecek Durum 429 adlı kitabım vesilesiyle kırk yıl sonra yeni tanıştığım Atatürk Lisesi mezunlarından Efe, Behzat ve Fevzi beylerle bu yaz ilk tanışmamızda sanki aradan birkaç yıl geçmişçesine bir çoşku ve canlılıkla birbiri ardınca Sururi anekdotları anlatıp durduk. Neydi fizikçimizi bu kadar unutulmaz yapan şey? Gelin iddiamı dillendirmeden önce Durum 429’dan bazı satırlara bir göz atalım.    Bir sonraki ders fizikti. Sururi isimli biri gelecekti. Bazı haberler dolaşmaktaydı havada. Çok acaip küfürbazmış. Sille-i Osmaniye tokatları varmış. Öğrencileri sıraya dizer ağızlarının içine tükürürmüş. Kız okullarından pis dili nedeniyle atılmışmış falan.  Zil çalınca bir önceki boş dersin sallapatisiyle dağınık ve yavaş toparlanırken içeriye orta boylu, dimdik vücutlu, lacivert takım elbiseli bir adam girdi.  Kır saçları özenle arkaya taralıydı. Yakışıklı denebilecek biriydi. İri yarı değildi. Pis sövgüler ve sille-i Osmaniye tokatlarla ilintilendirilebilecek yapıya sahip değildi. Bir müsteşara, elli öncesinin milletvekillerine benziyordu.  *  “Günaydın çocuklar.”  “Sağol.”  Sururi kürsünün yanında durup bizi süzdü. İki gün önceki reklam filmindeki munis adamın son saniyeleriydi.  “Sağol’u adi o…. çocukları der. Bir daha sağol mağol istemiyorum.”  Sınıfta çıt çıkmadığını hatırlıyorum. Birkaç pasif inek ve doğuştan standart kul tip dışında hepimiz “sağol” demiştik.  Bu o… çocuğu lafını kaldıracak mıydık? Aramızdaki bakışmalarda şiddetli bir muhalefet şerareleri çakmamaktaydı. Üslup bizi büyülemişti. Sururi’de ilginç bir göçmen aksanı vardı. Yüzündeki tikler, özenli giyimi, aksanı ve tavırlarıyla bulunduğu mekânı teatral alana dönüştürmekteydi. Bu süper aktörün okulun sıkıcı havasını berhava edeceğini hissediyorduk.   “Tabii hepinize söylemiyorum. İçinizde efendi itoğlu itler de var.  Kategori o anda yürürlüğe girmişti. O andan itibaren iki tip öğrenci vardı sınıfta. Adi itoğlu it, adi o… çocuğu ya da bunların efendi ön ekli olanları.   Yan bakmak ya da masum bir ulan lafı yüzünden kahvelerde, sinemalarda cıngar çıkartan en hırlı arkadaşlarımız bile o… çocuğu ve itoğlu it laflarını keyifle soğuracaklardı. Bir maden bulmuştuk. Birkaç iyice göreceli sıfatın lafı mı olurdu. *  Optik konusunu uzun uzun işledik. Sururi’nin optik yorumu tek kelimeyle müthişti ve benzersizdi. “Çocuklar düz ayna, hani Basmahane’de pis pis herifler sokakta tıraş olurlar.” *   Bir de anlattığı bir çok şeyi biz hayatımızda daha önce görmemişiz gibi davranması da ilgi çekiciydi. Bir gün laboratuvardaydık. Ampulu şöyle izah etti. “Çocuklar ampul, hani takınca yanar. A,M,P,U,L. Ne bakıyorsunuz yüzüme aval aval bre adi o… çocukları. Edison buldu işte. Bizim laboratuvar ağzına kadar ampul doludur ya. 300-500 hatta 30-40.”   Çekmeceleri açtı kapattı bir tane ampul dahi bulamayınca dellendi. “İt oğlu it hademe götüne mi soktu nedir?” Şimdi iddiama gelelim; bence Sururi bey Türkiye Cumhuriyet tarihinde gelmiş geçmiş, ünü en uzun metrajlı olan ve adına operet bestelenmiş, hakkında roman yazılmış(yakında film ya da dizi olma ihtimali de cabası) olan tek öğretmendir. İzmir Atatürk Lisesi’nin yani İzmir beşiğinin çok özel bir tarihi kıymetidir.  Fizik öğretmenimizi burada sevgiyle ve rahmetle anıyorum.     “Bu sınıf okulun en kenef sınıfı. Ahırdan berbat vallaha. Aranızda tek tük efendi itoğlu itler olmasa bir gün bile derse gelmem. 700 yıllık Osmanlı sizin gibi adi o… çocukları yüzünden battı gitti.”  Bütün volkan püskürmesi bundan ibaret kaldı. Kendini birden yorgun hissetmişti belki. Belki de bir T.T.T. harikası olarak, Türk Tırlatma Tarihi, hocalığının en top performansına tekabül eden bir sınıf bulduğunu bilmenin iç hazzını yaşıyordu. Derinlerde bir yerde. Tavırlarının olağandışı niteliğinden tamamen habersiz olması mümkün değildi. Gözlerinde sırıtan bir yanın olduğuna yemin ederdim o sıralar.   T.T.T. konusu da bir başka yarışma alanı haliyle, ama onu yazmayı şimdilik bir fi tarihine bırakıyorum.


[1] Bu  manevi olarak zaten mevcut olan kulübü şu satırları yazdığım sırada 25.08.2007’de izninizle biraz resmileştiriyorum.

Tags: , , , , , , , , ,

Vuslat 4

Mizah Yazıları No Comments »
Vuslat 4   Aya ilk kez inildiği yıl İzmir Atatürk lisesinde kimya şakalarım kadar roketlerimle de ünlenmiştim. Bunda başarılı atışlar kadar başarısız sonuçlar da etkin olmuştu.   30 Aralık günü fırlattığımız Vuslat 2 adlı roketimiz bütün zamanların en başarılı roketi olarak okulun karşısındaki kız lisesine varmıştı. Gövdesinde ısıdan külleşmiş bir mektup yapışıktı. Göklerden küllü aşk mektubu aldık diye kızlar haftalarca ağızlarına dolamış durmuşlardı.   Bu mektup işini yazarken çağrışımla Atilla İlhan’ı hatırladım. 1941 şubatında İzmir Atatürk Lisesi’nin birinci sınıfındayken liseli bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanması üzerine 16 yaşındayken tuttuklanmış ve okuldan uzaklaştırılmıştı. Üç hafta gözetim altında kalmış ve iki ay hapis yatmış. dı. Okula o sıralarda hâlâ İzmir Erkek Lisesi denmekteydi. Atatürk ismi 1942’de verilmişti.    Vuslat 3 ile bu rekoru egale edebilmeyi ummaktaydık. Aslında teknik olarak sınırımıza toslamıştık. Geçen seferki roketin başarısı bir çok irili ufaklı nedenin yanı sıra potasyum kloratlı yakıtıyla ilgiliydi. Bu defa gene ucuz olduğu için güherçileye talim etmekteydik. Aslında acele etmesek ve biraz para toplayarak potasyum klorat satın alsaydık daha iyi olacaktı, ama dayanamadık. Bizim bahçenin bir kısmını, aradaki yolu, ağaçları ve oradaki bahçenin kısmını aşacak bir rokete kalkışta biraz daha fazla hız verecek bir yakıt karışımı koymak gerekliydi. Aklıma karbonu ve kükürdü normalden biraz fazla olan kara barut karışımı yapmak geldi. Birkaç  karışım hazırlayıp test yanışı yaptım. En uygun görünenin yanışı biraz hızlıydı hâlâ, ama başka türlü o yüksek ağaçlardan engeli aşamazdık. Bomba sınırında gezindiğimizi farkındaydık. Denemek konusunda herkes hemfikirdi. Patlayan ilk roket olmayacaktı nasıl olsa.  Vuslat 3’ü öncekinde olduğu gibi ayaklı yüksek bir rampaya yerleştirdik. Patlama ihtimali nedeniyle seyirciler için yere kırmızı tebeşirle çizgi çizmiştik. Kaçabilmek için fitili uzun tutmuştum bu defa.   Sınıf mümessilimiz Eşman Zeki fitili ateşledi. Fitil yandı yandı egzos deliğine bir santim kala söndü. Eşman Alamo kalesi filmindeki David Crockett’i anımsatan kahramanlık sahnesi gibi gidip o santimi çakmağıyla tutuşturdu. Sol ayağı rampayı sarsmıştı aceleyle davranırken. Egzos gazları çıkmaya başladı. Roket azıcık yükselir gibi olurken rampa devriliverdi. Bizim roket yerde yanarak üzerimize gelmeye başladı. Kuduz bir köpekten kaçar gibi koşarken hemen arkamızda bir gümbürtü koptu. Acaip bir gri duman çıkmıştı. Spray kutusundan ciddi bir parça tesiri beklemiyordum, ama çıkan ses müthişti. Eşman iki kulağını elleriyle kapatarak diz çöktü.  Yüreğim soğumuştu o an korkudan. Sesten değil de fırlayan bir parçayla yaralandığı için öyle yaptığını sanarak perişan olmuştum. Sesten rahatsız olmuştu sadece. Neyse kulaklarında kalıcı bir arıza söz konusu olmadı.   Geçen sefer başarılı uçuş sonunda yanan mektup, bu defa yerlerde sürtünmelere ve patlamaya rağmen kısmen okunur durumdaydı. Haftalarca oraya yazdıklarımız nedeniyle diğer sınıflar tarafından alay edildik durduk.  Sübyanları kendimize güldürdük kısacası. Bu bana dert oldu. Hesap kitap, günlerce uğraşarak harika bir yakıt karışımı hazırladım. Elime duraliminyum bir gövde geçmişti. Diğerlerinden yirmi santim kadar daha uzundu. Bunun anlamı yüzde kırk daha fazla yakıt ve menzil demekti. Tabii kalkış sırasında gümlemezse. Bir arkadaşın babasına aluminyum kaynak yaptırttık. Hem tepe hem egzos ideal ölçü ve sağlamlıktaydı roket tarihimde ilk defa.   Kız okuluna da haber salınmıştı. O taraftan da seyirciler vardı. İçlerinde kimya dersi verdiğim bir kızın fena halde bittiğim ablası da vardı. Hezimet yasaktı yani.   Düdük sesiyle işaret verip Vuslat 4’ü elli beş derecelik açıyla ateşledik. Yakıt harikaydı. Roket ağaçların beş metre üstünden geçerek komşu okulun bahçesine çakıldı. Bu defa gövdesinde mektup falan yoktu. Vuslat 4’ü iri beyaz harflerle gövdeye yazmıştık. Metalin ısınmasına rağmen kurşun bazlı boya okunurluğunu sürdürmekteydi. O ana kadarki en başarı roketti, Kalkışı sırasında yerdeki kumları havalandırması, egsozundan çıkardığı ses haftalarca konuşuldu.   Kızlar da bizim gibi bilim baharatlı hırtları tanıdıkları için gururluydular. Karşılaştığımızda yeni roket var mı deyip kıkırdıyorlardı. Pantolonlarımızın içindeki yakıtı bitmez tükenmez roketleri ima eden hormonal yarı masum kız bakışlarıyla yüklü olarak cıvıl cıvıldılar.                      ————————————–
Tags: , , , , , , , , , , ,

Teksir - Kemal Danışman - Lise anıları

Mizah Yazıları No Comments »
TEKSİR Ben sizin için 88 çeşit kitap karıştırıyorum. Siz gene benim kıymetimi bilmiyorsunuz. Ben çocuğuma cep harçlığı veriyorum, o biriktirip kendine ayakkabı alıyor. E bu duruma ziyadesiyle memnun oluyoruz. Çocuklar sakın kopya çekmeyin, zaten böbreklerim ağrıyor. Öğretmenler odasında söyledim. Sadık gülmüyor, gülüyor gibi görünüyor. Konuşmayalım, eee konuşmayalım dedik.  İzmir Atatürk lisesinin altmışlı yıllarda ünlü matematik öğretmeni Kemal Danışman, Teksir lakabını fotokopi öncesi zamanların büyük kurtarıcısı teksir aletiyle ders notları çoğaltmaktan ötürü edinmişti. Çok iyi bir matematik öğretmeniydi. Fransa’da matematik yarışmasından kazandığı ödülle kendine bir araba aldığı rivayet edilirdi. Bir ara öğretmenliği bırakıp kamyonculuk, sinemacılık yaptığı, ama mesleğinin hasretine dayanamayıp geri döndüğü anlatılırdı. Pek güzel bir kızı olduğu da sıkça söylenirdi. Çok merak etmemize rağmen göremedik. Daha doğrusu iyice yakından göremedik.   Lise üçteyken bir gün Tepecik-Kemer’de arabasıyla burun buruna gelecek ve selam verecektik. İnanılmaz şüpheli bir konumda basıldığımızdan içerde oturan kızın güzelliğine falan dikkat edecek halimiz kalmayacaktı.   Teksir beni sever ve taktir ederdi. Bir çeşit alteregosuydum hatta. Tip olarak genel benzerliğimiz de vardı. Amcamı andırırdı. Onla ilk yakınlığımızı sodyum sülfür sayesinde kurduk. Bir yerden sodyum sülfür bulmuştum. Evde bir cam kaba yerleştirecektim. Kağıda sarılıydı. Benim sıramın çekmecesi talana açık durduğundan kürsü çekmecesine koymuş ve varlığını unutmuştum.  “Çocuklar burda bir şey kokuyor.”  Başımdan aşağı kaynar suların döküldüğünü hatırlıyorum. Teksir bağırmadan çağırmadan otorite kurabilen bir hocaydı. Çekinirdik kendisinden.   İzin isteyerek kürsünün yanına gittim ve kimya deneyleri yaptığımı, çekmecedeki sodyum sülfürün havanın nemiyle birleşerek H2S yani yumurta çürüğü kokusu yayınladığını anlattım bir çırpıda. İlgilenmişti. Paketin içindeki topakları merakla inceledi. Ondan sonra benim roketçiliğim, kimya şakalarım ve sınıflara ders verme işi çıkınca ahbaplığı ilerlettik. Bir ara lise ikinci sınıf öğrencisiyken edebiyat sınıflarına hocalarının yokluğunda kimya dersi vermiştim. Üç hafta sonra şartlar normale dönünce Teksirle aramızda başka türlü bir bağ oluştuğunu farkettim. O kimya derslerini verebilmek için en çok matematik derslerini ekmek zorunda kalmıştım. Üzerimde hakkı vardı.   Ara sıra derslerin tekdüzeliğini kırmak için ‘Sadık bugün gene ne deneyler yaptın?’ diye sorardı. Ben de anlatırdım. Çok hoşuna giderdi. Kendi eski lise anılarından örnekler verirdi. Birgün derişik kostik soda, yani sodyum hidroksit eriyiğini pipetle çekerken ağzına kaçmıştı. Bir hafta ağzındaki yaralar kapanana kadar sadece çorbayla beslenmişti.  Bu soruda bilim aşkı ve özlemi vardı. Onlar da bizler de bilime aşıktık. Bilim yolunu özlüyorduk. En hakiki mürşit ilimdiri fikir olarak, istek olarak soluyorduk, ama ülke çapında pratikteki  durumumuz pek parlak değildi. O sıralarda başta Ülker hanım olmak üzere bazı hocalarım beni geleceğin parlak bir bilim adamı olarak görüyorlardı sanırım. Okuldaki hareket serbestimi büyük ölçüde şansımdan, kurnazlığımdan çok bu görüşün sağladığı hoşgörüye borçluydum.    Araştırma ve geliştirme için ayrılan bütçeyi, üniversitelerin yüksek lise düzeyinde olduğunu, teknoloji üretenlerle aramızın çok hızla uçurumlandığını, ipin ucunu fena halde kaçırdığımızı falan bilmiyorduk.     Ülkenin en modern, en Batılı ve yaşamın göreceli en kolay olduğu bir kıyı şehrinde acınacak hülyalar salıncağında gıcır da gıcır sallanmaktaydık.   Teksir’in yaptığı sınavlarda kopya çekmek neredeyse imkânsızdı. Cin gibiydi. En ufak şüpheli bir hareketi hemen görürdü. Çok iyi bir matematik öğretmeniydi. Kendisinden ders alanlara sağlam bir temel kazandırmıştır. Kendisini sevgi ve saygıyla anıyorum.                    —————————————–
Tags: , , , , , , , ,

17 yaşında bir kimya öğretmeni

Mizah Yazıları No Comments »
17 Yaşında bir kimya öğretmeni     Yıl 1968. İzmir Atatürk lisesininin ikinci sınıf öğrencisiyim. 2 Fen-F.  O günlerde kimya hocamız Ülker hanımın bir seminer için yanlış hatırla-mıyorsam Ankara’ya gitmesi gerekti. Himayesinde deneyler yapan, roketleri ve kimyasal şakalarıyla ünlü öğrencisi olan beni yerine öğretmen tayin etti. İki senelik olmanın böyle avantajları da vardı. Başta matematik hocamız Teksir olmak üzere, birkaç öğretmenden izin alındı ve ben hocanın üç haftalık yokluğunda iki adet ikinci sınıfa derse girdim. Edebiyat bölümüydüler. Haftada bir ders kimya görmekteydiler.  Herhalde İzmir Atatürk Lisesi’nin 81 yıllık tarihindeki yaşı en küçük kimya öğretmeniydim. Daha 17’ye yeni basmıştım.   O yıllarda Istanbulda dermotoloji profesörü olan amcamın kullanılmış, ama süper kaliteli takım elbiseleri terzilerin elinden geçerek üzerime uyarlanırdı. Havalı takım elbiselerimden birini giyerek ilk dersime girdim.  İçeri girince bütün sınıf rap diye ayağa kalktı. Biraz şaşkın bir şekilde kürsüye doğru yürüdüm ve günaydın dedim. Tek bir ağızdan sağol patlayınca az kalsın gülecektim. Öğretmen olduğumu hatırlayıp güçbela ciddiyetimi korudum.  Tutukluğum bir dakika bile sürmedi. Dersi anlatmaya başladım. Konu metallerdi. Metalleri işlerken sadece ders müfredatına sadık kalmıyor metallerle ilgili komik, ilginç şeyler de anlatıyordum. Bakır sülfatla kusturucu bir eriyik yapma, üzerine potasyum sürülmüş karpit parçasının suda kendi kendine ateş alması vb. Bu arada kendi orijinal teorimi satacağım kitleler bulmuştum. Durur muyum. Hemen başladım anlatmaya.  Çocuklar metaller biraz insanları andırırlar. Sıradan insanların çoğu demirdir. Fırından çıktığında pırıl pırıldır, ama havadaki nem ve karbondioksitten etkilenip paslanırlar. Kolay da kırılırlar. İçine azıcık karbon katılınca çelikleşip paslanmaz hale gelirler. Bilinçlenir ve esnekleşirler.”   Politikaya çok düşkün bir arkadaşımızdan esinlenmeyle bu hale bilinçlenme demiştim. Yoksa o sırada aklımda olan fizik güçtü. Henüz saf demirin paslanmalara karşı fevkalade dayanıklı olduğunu bilmiyordum.  Bakır elektriği iyi iletir. Dedikoducu insanlar da böyledirler. Altın ve platin asildirler. Pasla masla uğraşmazlar. Saf kalmaya çalışırlar. Ama insanlar altının içlerine bakır ve kurşun katmadan duramazlar. Gümüş sayesinde suretlerimizi fotoğraf kağıdına raptederiz. Zamanla havadan etkilenerek paslanır. Yarı soylu, kent burjuvasıdır. Teşhircidir. Kurşun, kadmiyum ve bakır tuzları zehirlidir. Başkalarına zararlı insanlara benzerler. Oysa akıllanmaları mümkündür pekala. Bakırla elektriği, kurşunla suları iletmekteyiz. Kadminyumu da sarı boya yapıyoruz. Çinko oksitleri anfoter karakterlidir. Asitlere baz, bazlara asit gibi davranırlar. Rüzgar nerden eserse o tarafa eğilen kimselere benzerler. (Her devrin adamı denilen tiplere de benzetebilirdim, ama bu sözcüğü henüz keşfetmemiştim). Radyo aktif metaller seri katil potansiyelli insanlara benzerler. Topyekün imha silahı yapımında kullanırlar.”   İlgi müthişti. Kimsenin benim de lise iki öğrencisi olduğumu bilmediğini keşfedecektim sonradan. Bir yedek hoca gelecek denmişti. Kimse yaşımı farketmiyordu. Şartlanmışlardı.    Derslere başarıyla devam ettim ve başka bir nam daha inşa ettim. Şu ana kadarki en iyi kimya öğretmeni. Bunu sonradan duyan Ülker hanım defalarca söylediğim gibi Sadık benden daha iyi kimya biliyor diyerek eşine az raslanır bir olgunluk sergiliyecekti. Okulumuzun diğer bayan kimyacısını da bir düşman olarak kazanacaktım. Lise üçte onun sınıfına düşünce aramızda duello rüzgarları esmeye başlayacaktı.   İkinci haftadan itibaren sınıfları sırayla laboratuvara götürdüm. Bir çoğunun bir daha aluminyumu, mağnezyumu falan unutacaklarını sanmıyorum. Altmış sonları kalayla kaplanmış bakır tencereler kullanmaya devam ettiğimiz yıllardı, ama aluminyum evlere girmeye başlamıştı. Alzaymır hastalığına neden olduğu o sıralarda bilinmiyordu. Aluminyum, tozlarıyla roket yakıtı yaptığım için çok sevdiğim bir metaldi. Aluminotermi deneyi ile iki büyük demir çiviyi birbirine kaynattım. Çıkan flaş ışığı, ısının esintisi ve birbirine kaynamış demire bakan şok yüklü bakışları unutamam. Potasyum permanganat, alkol ve sülfirik asit yardımıyla büyük bir tübün içinde şimşekler çaktırdığımda da öyle oldu. İnsanların ölümlü hemcinslerine mucize yapma gücü vehmetlerindeki tılsımı hissettiğim anlardı.   Diğer deneyler de bu cinsten renkli ve akılda kalacak nitelikteydiler. Birkaç kişiye kimyayı çok sevdirdiğimi, birkaç kimyager özendirdiğimi biliyorum. Edebiyat sınıfından fen sınıflarına transfer olan öğrenciler çıktı aralarından.   Rahmetli Ülker Hazarhun hanıma ve diğer öğretmenlerime bana bu fırsatı verdikleri için bir kez daha teşekkür ediyorum.                            ————————————————
Tags: , , , , , , , ,

Mizah Yazıları No Comments »
PÜF  Püfffff. Yakın maziyi örten tozlar havaya. Bir süre arka arkaya ciddi konular yazdıktan sonra yine İzmir Atatürk lisesinin yakın tarihindeki eşsiz öğretmenlerini vefa borcum olarak portrelemeye devam ediyorum. 60 sonlarının şimdilerde sadece nostalji salıncağı değil, günlük hırgürden, gerilimden bir okuma süresi de olsa sıyrılıp dinlenecek yer sunan bir kesidine uzanalım. Fizik öğretmenimiz Sabahattin Öktem bey çok nevi şahsına münhasır bir tipti. Takma adı Püf’tü. Gençliğinde sık sık meselenin püf noktası dediği için lakabı Püf’e çıkmıştı. Lisenin en tanınmış hocalarından biriydi. Çok iyi fizik öğretirdi.      Çok dakikti. Dersin başlamasına bir dakika kala arabasını sınıfın solundaki boş yere park ettiğini görürdük.  Soğukkanlılığı, sakinliğiyle dikkati çekerdi. Bir yıl boyunca hiçbir zaman bağırıp çağırdığını duymadım. Aheste aheste konuşurdu. Mani şeklinde aforizmalarıyla ünlüydü. Bir gün derste sırıtmam üzerine doğaçlamayla bir şöyle bir mani döktürmüştü.  Sadık Yemni,Tebessüm yüzün en güzel çiçeği,Ama yersiz olursa,Tezek böceği. Bunu kendine has yavaşlıkla ve uzun aralarla söylemesi hâlâ gözümün önündedir. Arada bir bu makamda fıkralar da anlattığı olurdu.  Bir gün bir köye yeni öğretmen gelir. Aradan birkaç gün geçtikten sonra bir şey dikkatini çeker. İnsanlar cami avlusunda abdest alırlarken normal hareketlerin yanı sıra kıçlarını ileri geri oynatıyorlarmış. Bunu her defasında tekrarladıkları için dikkatini çekmiş ve araştırmış. Parmaklar yıkanırken yüzük varsa ileri geri oynatılarak oraya da suyun değmesinin sağlanmasıyla ilişkisini keşfetmiş. Püf fıkrayı şöyle bitirmişti. “Meğerse cahil imam yüzüğü büzük anlamış. Millete yüzük yerine büzüğü oynattırıyormuş” Okulun iki tanınmış fizikçisinden biriydi Püf. Diğeri de Sururi beydi. Durum 429’dan şu satırların aralarındaki ilişkiye ışık tutacağını düşünüyorum.  “İşte çocuklar bu gördüğünüz tesir makinesidir. Şu daire şeklindeki levhaların arasında fırçalar vardır. Şu kol çevrilince bunlar birbirlerine sürter ve  elektrik oluşur. 1-2 milyon volt kadar. Elektronlar şu gördüğünüz boynuzun ucunda birikir ve diğerine atlar. Amperi çok düşüktür yalnız. Bir zarar vermez ya.”  Sururi’yi bu deneyi yapması için gaza getirmiştik. Tesla cihazı da denen aletten ürkmekteydi açıkça. Bir gün bahsi açıldığında fizikçi Püf’ü kastederek, “O köse pezevenk bir gün kömür olup gidecek. Biz de biliriz bir milyon, iki milyon, hatta bin voltla deney yapmayı.” demişti. “Siz daha iyisini bilirsiniz hocam,” falan diyerek, konuyu sürekli gündemde tutarak şu içinde bulunduğumuz ana intikal etmiştik.  Aradan yıllar geçti. Kuzey Avrupa’nın bir ülkesinde ondan öğrendiğim fizikle hâlâ lise öğrencilerine özel ders verebilmekteyim. Altmışlı yıllarda öğrendiğimiz fizik kırk yıl sonra bir endüstri ötesi toplumda gücünü püflemeye devam ediyor.  Sevgili Sabahattin beyi  hayır ve rahmetle anıyorum.                              ————————
Tags: , , , , , ,

Yazılar No Comments »
2010 Sadık Yemni. Bulk email software .