| |
Kas 28
Fatih Özgüven, “Yerin Ruhu: Sadık Yemni”, Virgül, Ekim 1997, Sayı 1
Muska da, Öte Yer de hiç beklemediğimiz sırada farklı bir şeye kalkışma cesareti gösteren iki kitap. Sağ gösterip sol vurma konusunda oldukça başarılı, ‘pokerci suratlı’ bir yazar elinden çıkma basbayağı iyi iki roman.Çıktığından beri Muska üzerine bir şeyler yazmak istiyordum. Ben karar verinceye kadar kitap çok popüler oldu, aynı derecede ’sürükleyici’ olan devamı, Öte Yer çıktı, yazarı Sadık Yemni heryerde birden -kitap hakkındaki yazılardan da çok- görünmeye başladı. ‘Çok göz değen’ kitaplar belli ölçüde ilk keşfettiğinizdeki pırıltılarını kaybederler -ya da okur sevdiği kitabı biraz kıskandığı için ona öyle gelir- ya, Muska’ya da böyle oldu gibi oldu. Ama Muska hakkında yazmak fikri tam da aklımdan çıkmamıştı. Geçen gün elime alıp yeniden okudum. Sarp Sapmaz’ın seveceği deyimle kitap gene ‘zımba gibi’ karşımda duruyordu. Gece geç saatlerde bitirdim, çocukluğumda korku romanları okuduğum zamanlarda yaptığım gibi, yatmadan önce, Kara Nesne içeride biryerlerde saklanıyor mu diye etrafı kolaçan etmek gereği hissettim. Yattım, doğrusunu isterseniz, deliksiz uyuduğum söylenemez.Bu, Muska’nın belli başlı başarısı. Bizi hiç utanmaksızın alıp çocukluğumuzun (yaz!) günlerine, çocukluğumuzun okumalarına, çocukluğumuzun her şeye inanma hallerine çekip götürüyor. Muska’nın ‘postmodern blöfü’ de -roman için postmodern dendiğini duydum da,- galiba şurada ki, yazarı roman süresince bizi ille de başka, ‘yetişkin’ düzlemlere çekmeye çalışmadan, orada, olduğumuz yerde, çocukluk’ta kendi başımıza bırakıveriyor. (Tıpkı Öte Yer’in ergenlikte, ilkgençlik’te demir atması gibi.) Şaka değil, 310 sayfa. Kahramanımız, efendi çocuk, yakışıklı delikanlı, ayrıcalıklı insan Sarp Sapmaz’ın gerçekten sürükleyici maceraları bir yana, Muska’da çok iyi tanıdığımız bir Define Adası, bir Dr. Jekyll ve Mr. Hyde okuma tadı, çocukluğumuzda gözümüz gibi sakladığımız Korku Resimli Roman ciltlerini tekrar tekrar karıştırmanın hazzı var. Öte Yer’de de nasıl casusluk romanları, kurgubilim aburcuburu, zararsız pornografik malzeme, cep fotoroman, Ses ve Hayat dergisi vb., vb. ‘atıştırma’ tadı varsa. (Sarp Sapmaz, biraz yerli-yersiz kullansa da, bu ‘atıştırma’ lafını da sever, onun son derece eğlenceli kelime dağarcığına daha ilerde geleceğim.)Ama Sadık Yemni Muska’da (ve Öte Yer’de) bize şu yetişkin yaşımızda, çocuk yıllarımızda okuduklarımıza benzer (gerçi çok daha ‘konsantre’) bir korku romanı okutma başarısıyla yetinseydi, çok, çok hoş bir tuhaflık yapmış olurdu. Sırası gelmişken; onun amaçladığı şey, sık sık lafı edildiği gibi yerli Stephen Kinglik de değil. Yemni’nin, Stephen King’in profesyonel ‘bööö!’lerinden farklı bir korku âlemi var. Onu, sinema ve ç kahramanlarından Halit/ Mecnun’un bir fizikçi/ mecnun olması da ‘anlamlı’. Hatta biraz fazla anlamlı.)Sadık Yemni’den söz ederken ‘ruh’lardan konuşacaksak, konuşmamamız mümkün olmayacaksa her iki kitapta da sözü edilmesi gereken asıl ‘Ruh’, Türk romanında pek de rastlamadığımız, belki unuttuğumuz, belki İstanbul-merkezlilikten, artık ‘memleket hikayeleri’ yazan yazarlarımız olmayışından ihmal ettiğimiz bir Ruh. Yerin Ruhu. Sadık Yemni Muska ve Öte Yer’le son zamanların en güzel ‘Yerin Ruhu’ kitaplarından ikisini yazmış bulunuyor. İnanılmaz plastiklikte, uzansanız dokunabileceğiniz bir şey bu kitaplarda Yerin Ruhu. İzmir, sıcak, gölge, deniz kokusu, tembel öğledensonraları, şezlonglara uzanmış kestiren atletli adamlar, gerinen kediler, önden düğmeli küçük çiçekli yazlık elbiseli kadınlar, çarşı içinin boğuk gürültüsü… Plaj, deniz kenarı, büfe, yazlık ev, akşam yemek sonrası halleri, yemek kokuları, tatil sitelerindeki klasik akşam yemeği sonrası eğlenceleri… “94. Sokak’ta yaz akşamları evlerin bunaltıcı sıcağından kaçınmak için kapının önüne sandalyeler atılır ve yatana kadar dışarıda oturulurdu. Bu arada bazı kapı önlerinde akşam misafirleri de ağırlanırdı.” Muska da, Öte Yer de bu ana eksenin etrafında dönüyorlar sanki. “94. Sokaktaki yaz akşamları”na, bu eşsiz rehavete davetli “akşam misafirleri” de bizleriz, okurlar. Bu tür şeyleri sevenlerin cazibesine kapılmaktan kendilerini alamayacakları bir davet, icabet edenlerin karşılığını bol bol aldıkları bir kokular-renkler-duyumlar-izlenimler ziyafeti. Her iki kitapta da, Atilla İlhan’ın bazı İzmir romanlarında ya da Orhan Pamuk’un Sessiz Ev’de giriştikleri -ama çok da derinine inmedikleri- bir yerin ruhunu aktarma çabasının başköşede olduğu, hatta kitapların konusunun bu olduğu söylenebilir; ortahalli kentliliğin ‘eylem halindeki’ ruhu.
Belki de bizi asıl şaşırtan ‘öteki dünya’yla uğraşan bir yazarın ayaklarının bu dünyaya bu kadar hoş bir biçimde, bu kadar sıkı sıkıya basması. Fantastik edebiyattan belki de daha soyutlaştırılmış bir tasvir dünyası, daha ‘uydurulmuş’ bir gerçeklik dünyası, en azından ‘dekoratif’, ‘teatral’ bir dekor, iç mekanlar, perili köşkler filan bekliyoruz. Onun bizi -bütün ‘ikincil’ edebiyatta olduğu gibi- edebiyatı edebiyat yapan şeylerle değil de, şok efektleriyle şaşırtmasını bekliyoruz. Halbuki böyle olmayınca, roman, gücünü ‘bu dünya’nın, ‘açık hava’nın gerçekliğinden, üstelik onun bu kadar plastik bir biçimde tasvir edilişinden alınca iki arada bir derede kalıyoruz. Bu da Yemni’nin romanlarının benzersizliğinin, daha doğrusu onlar karşısında kapıldığımız şaşkınlığın çekirdeği gibi bir şey. (Bu romanları edebiyat sayıp saymamakta tereddüt eden okurlar -henüz okumayanlar dahil,- biliyorum.) Yemni’nin kitaplarında tam ‘korku’luk malzeme bol tabii; ama, sigara getiren kötü niyetli bakkal çırağına ansızın uzanan kıllı kara pençe, yollarda beliren o pek zarif serabımsı toromlar, çocuklar top oynarken topun yaşlı bir teyze kılığında oradan geçmekten olan iyi saatte olsunlara tam üç kere aynı biçimde çarpıp dönüşü, yerin ruhu’nun birer dışavurumu olarak ortaya çıkıyorlar. Gün içinde hep başımıza gelen küçük zaman kaymaları, tuhaf olaylar, adlandıramadığımız tesadüfler, ‘bu daha önce başıma gelmişti’, ‘daha önce buradan geçmiştim’ duyguları gibi… Gündelik hayatın bir dışavurumu olarak izgi roman gibi popüler kaynaklar dışında, mutlaka edebiyatta bir yere bağlayacaksak, Stephen King’den çok Hüseyin Rahmi’ye, onun ‘bizden’ hortlaklarına, bir Fatihayla savuşturulabilecek gûlyabanilerine, alaturka ruhlara yakın durduğu söylenebilir. Onunki, kötülük tehdidiyle dolu olsa da kötülükle büyülenmeyen, iyiliğin zaferine inanan pozitif, ‘çocuksu’ bir dünya: “İnanç düzleminin yeşil ve dost bir çimenlik değil, tehlikeli derin çukurlarla, mayınlarla ve zehirli böceklerle kaynayan bir alan olduğunu anlamıştı. Hep temkinli olmak gerekiyordu.” Yavrukurtlar, Kara Nesne’lere karşı! (Romanın Alacaranlık Kuşağı.
Sadık Yemni, bir Stephen King değil ama -kendi seçimi sonucu- bir Borges ya da Cortazar da olmakla ilgilenmiyor. Bir kere tam anlamıyla romancı; ayrıca ‘anlatma’ meselesi üzerine yazarca ‘düşünse’ de bunu temalaştırmak istemiyor. “Sarp sayısız deneyimlerinden anlatıcının birbirinin tıpatıp aynı olmayan iki parçaya bölündüğünü biliyordu. Birinci kopya anlatının başladığı yerde, ikincisi de anlatılanların geçtiği hayalî ya da gerçek yerde duruyordu. Anlatıcı, tıpkı rüyaların çoğunda olduğu gibi gördüklerinin tamamını dinleyicilerine aktaramıyordu. Az önce yanında Papaz, Ethem’in az arkasından yürüyorlardı. İleride derenin şırıltısı duyuluyordu. Sarp anlatmayı kestiğinde Papaz’ın sabırsızlıkla ona baktığını görünce içine hafif bir korku girdi.” Sarp da Sadık Yemni de, anlatıcı ve romancı olarak, doğaüstüne onu bir tema haline getiremeyecek kadar sadakatle, samimiyetle inanıyorlar. Zaten romanların hoş yanı da bu inançla olan samimi fakat kaçınılmaz olarak ‘farklı’, kaçınılmaz olarak ‘edebi’ ilişki. “Her öykünün bir aslı bir de negatifi vardı. Sarp şu anda negatif bölgedeydi. Burada görüntüler ve sesler görkemli bir zenginlikteydiler. Sarp onları anlatmak yerine, arkadaşlarını bu olağanüstü diyara getirmek ve olanları birlikte izlemek isterdi.” Yazarın Edebi bir Power-Ranger Olarak Portresi…
Romanın en eğlenceli yanlarından biri de -belki de her serüven romanında olması gereken- iflah olmaz ‘delikanlı’lığı, ‘yumruğuna tükürmüşlüğü’… Sarp ileride ‘dudaklarıyla sevişen, yumruklarıyla dövüşen, kötülerin cezalandırıcısı, iyilerin koruyucusu’ bir kahraman olacağına dair bütün ipuçlarını veriyor. Romanın ölümsüz cümlelerinden rastgele bir seçme: “Cehenneme tek gidiş bir bilet kesecekti o köpeğe”, “Eline bir kalleşlik fırsatı geçtiğinde milimi milimine anımsamak üzere duygularını rafa kaldırmıştı”, “Yaşam ona bir sürü yeşil ışık yakmıştı”, “Üzerinde kıskançlık etiketi olan iri bir zakkum bitkisinin yeşerdiğini ve hızla serpildiğini hissetti”, “(Kızın) etli dudakları davetkâr biçimde aralıktı”, “…hepsini bir defada temizleyecekti. Hepsini birden bir kez daha limon almaya yollayacaktı” ve maço retoriğinin kendini aştığı yerde ‘pıtrak veren’ Barok bir şaheser: “Buzdan bir kaplan kadar atik ve duygusaldı.” Allahtan, Sarp’ı ‘ruhani’ derinliği kurtarıyor, aslında hayata nüfuz etmenin bir biçiminden başka bir şey olmayan o ‘öteki dünya bilgisi’. Anneannesiyle ve onun iki arkadaşıyla olan ilişkisinde, bir iyi cadılar-çömez ekibinin akıl almaz maharetleri dışında, harbî mahalle veletlerinin -en azından romanlardakilerin,- pek gönül indirmeyecekleri cinsten bir sevecenlik, bir olgunluk var, bu da hayata ve romana, o ‘yer’e yayılıyor. Bir de, iğneyi tam beklenmedik yerlerde kendine batırıvermesini sağlayan mizah duygusundan sözetmeli: “Yarışmacı dünya düzenini çok ciddiye almış bir çocuk olan Sarp’ın bu meydan okumaya karşılık vermemesi olanaksızdı.”
Aynı şeyi Sadık Yemni için de söylemek mümkün; romanın kişileri sadece sahicilikleri ve üç boyutlulukları ile seçkinleşmekle kalmıyorlar, kötü-pis-kara ve çirkinler bile, belli bir anlayışlılığın ışığıyla aydınlanıyorlar. Yemni’nin Muska’yı çok etkileyici bir biçimde başlatan Semra ile Halit’in aşkına olan yazarca nüfuzu, Zehra gibi küçükçe, ‘olumsuz’ bir karaktere getirdiği derinlik, Kara Nesne’nin kendisini bile insanileştirmeye çalışması bu bâb’da aklıma geliveren bir iki örnek. (Ayrıca yakın dönem Türk romanlarındaki en karakterli kedi karakterlerinden biri olan Minnoş’u ve onun Öte Yer’de de devam eden maceralarını unutmamak lazım!)
Muska’nın dili de çok eğlenceli. Önce başka bir dilde yazılmış ve çevrilmiş (?) olmasının ötesinde, Türkçeyi zorlayan, sevimli bir biçimde itekleyen buluşlar var içinde. Yukarıda örneklerini verdiğim ‘maço’luğunun uzantısı gibi bunlar, ama onu da aşan yaratıcı bir tarafları var. Okurken gülmeden edemiyorsunuz: “Tavuklar ve horozlar siesta yapıyorlardı”, “Bir hamile hipopotam gibi sallana sallana yürüyen kadına el salladı”, “Zil sesi on aspirin tesiri yapmış gibiydi”, “Kahvelerini höpürdeterek lakırdı takırdatıyorlardı”, “Beyninde içi korku özü dolu bir şişe çalkalanmaya başlamıştı”, “Çok basılmış korku toprağının üzerinde öfke kaktüsleri açılmaya başlamıştı şimdi”, “Yavaşça geçen yıvışık ve hımbıl saniyelerin ardından içinde bir umut ışığı yandı” vb., vb. Kara Nesne’nin kulaklarına fısıldadığı insanlara hakaret etmek için bulduğu yaratıcı formüller ve genellikle benimsediği kara mizah ise başlı başına bir eğlence.
Muska da, Öte Yer de hiç beklemediğimiz sırada farklı bir şeye kalkışma cesareti gösteren iki kitap. Sağ gösterip sol vurma konusunda oldukça başarılı, ‘pokerci suratlı’ bir yazar elinden çıkma basbayağı iyi iki roman. Sonsözü Sadık Yemni’ye bırakmak gerekirse: “Üzerinde elindeki tepside, üzerinde kendi resmi olan bir metal kakao kutusu taşıyan otantik giysili bir kadın resmi olan metal kakao kutusunu aldığı sırada bir kahkaha duydu.” “Karşılıklı aynalar, içiçe kutular, resim içinde resimler”, evet, ama bu romanlarda aynı zamanda “kahkaha” da var, muzip bir kahkaha.
Eki 28
05.05.2005 / Gaye Şahin / Haber
Kimyacı ve medyum Sarp Sapmaz’ın gençlik maceraları
Polisiye, bilimkurgu, fantezi, korku, gerilim, ‘action’, mistisizm ve bilim. Sadık Yemni, son romanı ‘Yatır’da da yine tüm bu türlerin bir karışımına gidiyor. Yazdığı kitapları tanımlarken de kısaca ‘tirildeme türü’ diyor.
Sadık Yemni’nin son kitabı “Yatır”, yeni bir Sarp Sapmaz macerası. Kimya tutkusunu ve medyumluk yeteneğini esrarengiz olayları çözmekte kullanan Sarp, 1968 yılında geçen bu hikayede henüz 17 yaşında bir delikanlı. Ancak karşılaştığı sorunlar her zamanki gibi başından büyük…
Yazarın 1997 yılında yayımlanan “Muska” adlı kitabının devamı ve İzmir üçlemesinin de ikinci halkası olan “Yatır”da, Yemni hepimizin yakından bildiği bir halk hurafesinden yola çıkmış. Roman İzmir Alsancak’ta bir ev ve o evin altındaki yatır üzerine kurulu. Yıllar önce evi satın alan ailenin erkekleri lanetleniyor ve 21 yıllık aralıklarla ya ölüyor ya da ortadan kayboluyorlar. Buraya kadar tamamen bir korku gerilim şeklinde ilerleyen “Yatır”da daha sonra işler karışmaya başlıyor. Romanın eş zamanlı ilerleyen bölümlerini okudukça korku yerini fantastik türün ve bilimin sınırlarını zorlayan ilginç bir hikayeye bırakıyor. Zaten Yemni de kendi yazdığı türün ne korku ne fantastik ne de bilimkurgu olmadığını kabul ediyor. Hatta yazdığı kitapların kendine has türüne yine kendine has üslubuyla “tirildeme türü” adını veriyor.
Hem yoğun bir metafizikle hem de pozitif bilimin “her şeyin bir açıklaması vardır” tavrıyla beraber ilerleyen Yatır’da, Sarp’ın çok sevdiği iki arkadaşı lanetten etkilenince kahramanımız da ister istemez kendisini olayların ortasında buluyor. Bu esrarengiz evin sırrı yavaş yavaş çözülürken kitabın tüm karakterleri de kendi sorunları ve korkularıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Kitap bu yönüyle, korkuların temelinde yatanın aslında insanın kendi aklı olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatıyor.
Sadık Yemni okurlarının artık aşina olduğu paralel evrenler “Yatır”da da var tabi. Yemni bu kez ayna imajını sıkça kullanarak, her şeyin bir ikizinin olduğundan bahsediyor. Yani biz aynanın solundayız, soldaki evrende yaşayıp gidiyoruz. Ancak bir de aynanın sağ tarafı var, sağ evren. Yazar kitabın geçtiği İzmir’in sağına İzmirella adını vermiş ve tüm yatır karmaşasını sonuçta bu paralel evrenin sırrıyla bütünleştirmiş. Paralel evrenleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyenler, tarikatlar, masonlar, gül haçlılar da kitabın kilit noktalarını oluşturmuş.
“Yatır”, ülkemizde neredeyse kemikleşmiş bir hurafeyle dalgasını geçerken bunu korku, gerilim, fantazi, bilimkurgu ve hatta polisiye türü birbirine iyi bir şekilde harmanlayarak yapıyor. Sarp Sapmaz maceralarının sıkı takipçileri bu kitabı zaten kaçırmayacaktır eminim; ama ‘Yatır’ sadece onlar için değil, güzel kurgulanmış, sürükleyici ve keyifli bir roman arayan herkes için iyi bir tercih…
KÜLTÜR SANAT
Kültür Bakanlığı dünyaya Türkçe öğretmek için atağa geçti
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkçeyi, Türk kültürü ve tarihini yabancılara öğretmek için önemli bir projeyi hayata geçirmeye hazırlanıyor.
Ülkemizde yıllardır faaliyet gösteren ve ait oldukları ülkelerin dil ve kültürünü yaymaya çalışan Goethe Enstitüsü, Cervantes Enstitüsü, British Council, Fransız Kültür Merkezi, İtalyan Kültür Merkezi ve Amerikan Kültür Merkezi gibi sivil toplum kuruluşlarının bir benzerini bu sefer Türkiye hayata geçirecek. Yunus Emre Enstitüsü’nün ilk şubesi Japonya’nın başkenti Tokyo’da açılacak. Bunu Avrupa ve Amerika izleyecek. Tek merkezden kontrol edilecek olan enstitüde Türkçe öğretilecek, Türk kültür ve tarihini yansıtan film ve dia gösterileri, konserler, konferanslar düzenlenecek.
Türk kültürüne yabancı bin insan, Türkiye ile ilgili merak ettiği her şeyi bu merkezlerden kolayca öğrenebilecek. Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, enstitünün ilk şubesinin Japonya’nın başkenti Tokyo’da açılacağını söyledi. Bu amaçla Tokyo’daki bir caminin yanında arsa alındığını ve Ocak 2006’da merkezin inşaatına başlanacağını belirten Koç, “Çok amaçlı bu kültür merkezlerini işletme meselesini etraflıca düşünüyoruz. Biz mi işletelim, yoksa bir vakfa mı devredelim, henüz karar vermedik.” şeklinde konuştu. Yurtdışında belli merkezlerde kurulacak enstitüler, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve TİKA tarafından finanse edilecek. Ancak enstitüler, salt devlet memurları tarafından yönetilmeyecek. Devlet, kurumlara hem maddi hem manevi katkı sağlayacak.
Mimar Sinan Enstitüsü de yolda
Bakanlık, Yunus Emre Enstitüsü’nün yanı sıra, bir de Mimar Sinan Enstitüsü kurmak için çalışmalara başladı. Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ile bu konuda işbirliği yapan Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sinan’ın yaptığı Süleymaniye Külliyesi’ni bu iş için tahsis etti. Mimar Sinan’ın evinin restorasyonunu da kapsayacak proje kapsamında kurulacak enstitüde, mimarlıkla ilgili bilimsel çalışmalar yapılacak, sempozyumlar düzenlenecek. “Mimar Sinan önemli bir sanatçı. Ancak sadece Sinan’ımız yok. Onunla birlikte birçok sanatçımız var ve ben onların da ortaya çıkarılmasını istiyorum.” diyen Koç, önümüzdeki yıldan itibaren ‘Uluslararası Mimar Sinan Ödülü’ vereceklerini açıkladı.
İstanbul’daki Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) yıkılarak yerine daha fonksiyonel bir kültür ve kongre merkezinin yapılacağını söyleyen Koç, konuyla ilgili olarak sanat dünyasının destek verici açıklamalarından bir hayli memnun: “Bu kez ne demek istediğim anlaşıldı. Amacım Atatürk’e yakışan bir merkezin yapılması. Bugünkü bina işlevsel değil. Bunu herkes biliyor.” Bakanlığın, Ayazağa’daki İstanbul Kongre Merkezi’ni daha bitirmeden AKM’nin yerine yenisini nasıl yapacağı şeklindeki eleştirileri de cevaplayan Koç, “İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı ile inşaatı yapan firma arasında anlaşmazlıklar vardı. İki taraftan da yetkilileri çağırdım. Binanın bir an önce bitirilmesini istedim. 15 Eylül itibarıyla kontrolü ele alacağız, belki vakfa bugüne kadar yaptığı işlerden dolayı teşekkür bile edebiliriz. Maliye Bakanlığı’ndan aldığımız Üsküdar’daki Tekel binasını da en kısa zamanda kültür merkezi olarak faaliyete geçireceğiz.” şeklinde konuşuyor.
Atilla Koç’un aldığı son kitaplar
Hafta sonlarını genellikle İstanbul’da geçiren Atilla Koç’a, geçtiğimiz cumartesi günü Cağaloğlu’nda bir kitapçıda rastladık. Kamuoyunda ‘çok okuyan bir bakan’ olarak tanınan Koç, buradan 20’ye yakın kitap satın aldı. “Bu kitapları kaç ayda okumayı düşünüyorsunuz?” şeklindeki soruyu, “Bakan olduktan sonra kitap okumam eski hızında değil. Hayatla ilişkimi kesmemek için kitap alıyorum. Okuma açısından eski kapasitemin çok altındayım. Bu da canımı sıkıyor. Benim bütün okuduklarım roman okumak için bir altyapı oluşturmaktır.” diyerek cevapladı. Bakan’ın kitapçıdan aldığı eserlerin bazıları şunlar: Buket Uzuner, ‘Kumral Ada,Mavi Tuna’; Sadık Yemni, ‘Yatır’; Kurban Said,’İstanbullu Kız’; Can Dündar, ‘Kırmızı Bisiklet’; Deborah Moggach, ‘Lale Çılgınlığı’; Gülnihal Köken, ‘İbn Rüşd’; Ali Akar, ‘Türk Dili Tarihi’; Anois Nin, ‘Maskeli ve Çıplak’; Sunay Akın, ‘Kız Kulesi’ndeki Kızıl Dereli’; Cristian Signal, ‘Büyük Ada.’ 15.08.2005
EFNAN ATMACA
‘İnanç değil sezgi diyelim’
Sadık Yemni: Şimdi bilimin açıklayamadığı yeri metafizikle açıklayabili-yoruz ancak biliyorum ki gelecek yıllarda bilim karanlıklarda kalan birçok şeyi açıklayacak.
Sadık Yemni, ‘Yatır’da bilimle sezgiyi birleştirmeye çalışıyor: Evet, en hakiki mürşit ilimdir ama ona giden yolda karanlık sokaklar da var ve her yerde lamba yok.
Sadık Yemni, yeni kitabı Yatır’da bu kez altı bin yıllık bir sırrın peşine düşüyor. Üçüncü kez okurlarla buluşturduğu genç kahramanı Sarp Sapmaz’ın peşinden, bahçesinde yatır olan ve sırrı bodrumundaki gül desenlerinde saklı bir evin ürkütücü hikâyesini anlatıyor Yemni, Yatır’da. Tüm Sadık Yemni kitapları gibi ‘tuhaf’ bir bileşimin ürünü Yatır. Yemni, hurafelerle başlayıp bilimsel verileri eklediği, uzaylıları da işe karıştırdığı kitaba Sebatayistleri, Gül-Haç kardeşliğini ve gizemli tarikatları da ekliyor. Bu ‘zenginliğin’ nedenini de romanın İzmir’de geçmesine bağlıyor. Her zaman olduğu gibi bu kitapta da amacının akıl ile sezgiyi birleştirmek olduğunu söylüyor Yemni. Yaşamını Hollanda’da sürdüren yazar İzmir Kitap Fuarı’na katılmak için Türkiye’deydi. Biz de bu ziyareti fırsat bilip buluştuk.
Kendisi için yapılan ‘Kaçış edebiyatına sığınıyor’ eleştirilerine kızdığını anlattı Yemni. Türkiye’de bir kutuplaşma olduğunu, dini temalarla ilgilenenlerin bilimi reddettiğini, bilimle ilgilenenlerin ise halk arasında geçerliliğini koruyan mistik öğeleri yok saydığından yakındı ve “Avrupa’da yaşamasaydım bunları yazamazdım” dedi.
Romanlarınız için ‘kozmik gerilim’, ‘mistik polisiye’ gibi birçok tanım yapıldı. Bir röportajınızda siz ‘tirildeme’ adını uygun görmüştünüz. Romanlarınızı hangi başlık altında tasnif ediyorsunuz?
Romanlarım için söylenen başlıkları daha da çoğaltabiliriz. Paranormal, bilimkurgu, fantastik, polisiye, aforizma vs. aslında bu türlerin hepsi benim kitaplarımda bir arada. Ben Sadık Yemni bunların tümü diyorum. Hollanda’da da tek bir başlık altında toplayamıyorlar kitaplarımı. Orada oryantal bir bakış olduğu ve kitaplar Doğu’dan geldiği için ’sihir’ deyip çıkıyorlar işin içinden. Tirildeme ise benim ‘thriller’ için Türkçede bulduğum bir kelime.
Yatır’da halk arasında bazen ürküntü yaratan bazen de medet umulan bir kavramdan, yatırdan yola çıkarak kurguyu başlatıyorsunuz. Birbiri ardına hurafeler ekleyip diğer kitaplarınızda olduğu gibi burada da bilimsel bir sonuçla olayı bitirmeye çalışıyorsunuz. Akıl ile inancı mı birleştirmeye çalışıyorsunuz?
İnanç değil sezgi diyelim çünkü inanç kelimesi başka mânâlara çekilebiliyor. Benim formülüm bu. Romanlarımı katman katman yazmayı tercih ediyorum. Önce gündelik hayatın sıradan kahramanlarıyla başlıyorum. Bakkal, kasap gibi romanın geçtiği yerdeki sıradan insanların hayatlarını anlatıyorum. Elbette yerel hurafeleri ekliyorum. Kendi folklorik öğelerimizi kullanıyorum. Sonra da diğer katmanlara geçiyorum. Bir öyküde gizem olması, merak uyandırması çok önemli. Yalnız bilimsel sonuca ulaşıyorum. Çünkü hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Benim kitaplarımda bilinçaltı yapmak istediğim şey bize ait bir folklorla başlayıp olayı bilimin sonuçlarından birine bağlamak. Bir yerden bilim toplumuna kilitlenelim mesajı vermek istiyorum. Çünkü şimdi bilimin açıklayamadığı yeri ancak metafizikle açıklayabiliyoruz ancak biliyorum ki gelecek yıllarda bilim karanlıklarda kalan birçok şeyi açıklayacak. Evet, en hakiki mürşit ilimdir ama ona giden yolda karanlık sokaklar da var ve her yerde lamba yok. Hem bilim toplumu olmak, aklı selimle iş yapmak hem de sezgilerin çıkarsamalarına açık kalmak gerekiyor.
Hikâye bir noktadan sonra uzaylılara, önceki medeniyetlere bağlanıyor ve İzmir’in İzmirella adında bir ikiz kardeşi olduğu anlatılıyor. Bunun bilimsel açıklaması var mı?
Günümüzde evrenin ikiz olduğuna dair çok güçlü kanıtlar var. Şu anda yaşadığımız evren solcu evren. Yani bütün galaksi helezonları sol dönümlü. Ancak bilim adamlarına göre her şeyin sol dönüşümlü olması pek mantıklı değil. Dolayısıyla sağa dönen helezonlu bir evren de olması gerektiğini düşünüyorlar. Sağ evrenin de bize yakın bir yerde duruyor olduğu tezi şu günlerde bilimsel olarak çok güçlü. Bu metafizik değil. Fizikte buna ayna imajı deniyor. 1908 yılında Sibirya’da büyük bir patlama oldu. Kilometrelerce kare alan yok oldu. Bilim adamları bu patlamanın büyüklüğünden dolayı meraka düştüler. Ancak o yılların teknolojisiyle ilk keşif heyeti aylar sonra bölgeye ulaşabildi. İlk önce bölgenin yok olmasına neden olan şeyin bir meteor olduğu sanıldı. Sibirya’ya düşenin meteor değil sağ evrenden gelen bir parça olduğuna dair bugün kanıtlar var…
Peki Gül-Haç, Sebetayistler gibi son dönemde üzerinde çok fazla konuşulan ve komplo teorileri üretilen konular…
Bu romanın geçtiği yerden, yani İzmir’den kaynaklanıyor. Tüm bunlar açısından çok canlı ve zengin bir yer İzmir. Ben çocukken dahi İzmir’de bu konular üzerine hikâyeler duyardım. Hatta onların toplandıkları yerleri bilirdim. İzmir katman katman ortaya çıkmaya başladığında insanlara birçok sürprizle karşılaşacak.
Türkiye’de hatırı sayılır bir okuyucu kitleniz var. Hollanda’da da aynı oranda okurunuz var mı?
Elbete ama orada yayımlanan kitaplarım başka bir kategoriye ait. Yabancılığın anatomisi üzerine yazıyorum. Ama içlerine gizemi mutlaka sokuyorum. Mesela şimdi son yılların Hollanda’sı üzerine romanlar yazacağım. Demokratik rejim içinde, hukuk devleti içinde onunla bağdaşmayan birtakım radikal ya da aşırı uçların filizlenmesi ve o filizlerin günlük yaşmada hissedilir hâle gelmesini anlatan romanlar olacak bunlar; politik yüzümü göstereceğim.
Hollanda’da Yatır türü kitapları yayımlamamanızın nedeni onlara inandırıcı gelmeyeceği mi?
Hayır, Hollanda’nın genel karakteriyle ilgili. Amerika’da olsaydım bu kitaplar ön planda olurdu. Hollanda’da bilimkurgu yazarı yok. O ülkedekiler, bu romanların kendi yazarlarının yazacağına inanmazlar. Ben de Hollandalı yazarlardan sayılırım. Dolayısıyla bu tür kitapları besleyecek okuyucu yok.
Tüm dünyanın dini öğeler taşıyan polisiye romanlara ya da fantastik edebiyata karşı yoğun ilgisini nasıl açıklıyorsunuz? Örneğin sizinle bazı benzerlikler gösteren Dan Brown…
Allah korusun benzerlik göstermek istemem onunla. Dan Brown’un otuz kitabını okuyun bir tek iyi cümle akılda kalmaz. Onun sırrı Hıristiyanlığın çok zayıfladığı tabiri caizse öldürüldüğü bir dönemde bu romanı yazmış olması. Bakın Hıristiyanların dogmaları çok ağırdır. Ama Brown’un kitabıyla bu dogmalar çürütüldü ve Hıristiyanlığa bu şekilde sarılalım mesajı verildi. Dünyanın ilgisine gelince; manevi bir açlık var. Hayat o kadar kuru, acımasız ki insana artık manevi, tinsel şeyler lazım. Örneğin Hollanda’da Mevlânâ’yı layığıyla tanıyanların sayısı neredeyse Türkiye’deki kadar.
Eki 28
|
Dilâver Demirağ,
|
| “İyi Cadılar Kötü Cadılara Karşı”, Matbuat, Mart 1997
Bu türün iyi yapıtlarında olduğu gibi Muska da sembol ve metaforlarla örülü bir kitap. Kitapta merkez simge ayna. Ayna hem Borges’in postmodern alegorilerinden birini çağrıştırıyor, hem de büyücülüğün eski inançlarında olduğu gibi bir “güç” aracısı, vizyoner bir üreteç, bir zaman makinası, –Borges’te de olduğu gibi– kötücül alt dünyalar ile yaşanan yeri birbirinden ayıran sınır. Ayna simgesi Muska’da ise hem benlik, hem de bir vizyon aracı olarak kullanılmış.
Muska’da Maniheist bir biçimde iyilik ile kötülüğün, karanlık ile aydınlığın mücadelesi anlatılıyor. Asıl mesaj kötülüğe karşı direnişin birlikten ve zaaflarımızı iyi bilip onlara egemen olmaktan geçtiği yönünde.
Kitabın kahramanları öykünün geçtiği yer olan İzmir’e uygun olarak Pagan kişilikler. Ancak bu kişilikler karşımıza müslüman kimliğinde çıkıyor….. |
|
|
|
|
“Yerin Ruhu: Sadık Yemni”, Virgül, Sayı 1, Ekim 1997
Muska da, Öte Yer de hiç beklemediğimiz sırada farklı bir şeye kalkışma cesareti gösteren iki kitap. Sağ gösterip sol vurma konusunda oldukça başarılı, ‘pokerci suratlı’ bir yazar elinden çıkma basbayağı iyi iki roman.
Çıktığından beri Muska üzerine bir şeyler yazmak istiyordum. Ben karar verinceye kadar kitap çok popüler oldu, aynı derecede ’sürükleyici’ olan devamı, Öte Yer çıktı, yazarı Sadık Yemni heryerde birden -kitap hakkındaki yazılardan da çok görünmeye başladı. ‘Çok göz değen’ kitaplar belli ölçüde ilk keşfettiğinizdeki pırıltılarını kaybederler, ya da okur sevdiği kitabı biraz kıskandığı için ona öyle gelirya, Muska’ya da böyle oldu gibi oldu. Ama Muska hakkında yazmak fikri tam da aklımdan çıkmamıştı. Geçen gün elime alıp yeniden okudum. Sarp Sapmaz’ın seveceği deyimle kitap gene ‘zımba gibi’ karşımda duruyordu. Gece geç saatlerde bitirdim, çocukluğumda korku romanları okuduğum zamanlarda yaptığım gibi, yatmadan önce, Kara Nesne içeride biryerlerde saklanıyor mu diye etrafı kolaçan etmek gereği hissettim. Yattım, doğrusunu isterseniz, deliksiz uyuduğum söylenemez.
Bu, Muska’nın belli başlı başarısı. Bizi hiç utanmaksızın alıp çocukluğumuzun (yaz!) günlerine, çocukluğumuzun okumalarına, çocukluğumuzun her şeye inanma hallerine çekip götürüyor. Muska’nın ‘postmodern blöfü’ de roman için postmodern dendiğini duydum da, galiba şurada ki, yazarı roman süresince bizi ille de başka, ‘yetişkin’ düzlemlere çekmeye çalışmadan, orada, olduğumuz yerde, çocukluk’ta kendi başımıza bırakıveriyor. (Tıpkı Öte Yer’in ergenlikte, ilkgençlik’te demir atması gibi.) Şaka değil, 310 sayfa. Kahramanımız, efendi çocuk, yakışıklı delikanlı, ayrıcalıklı insan Sarp Sapmaz’ın gerçekten sürükleyici maceraları bir yana, Muska’da çok iyi tanıdığımız bir Define Adası, bir Dr. Jekyll ve Mr. Hyde okuma tadı, çocukluğumuzda gözümüz gibi sakladığımız “Korku Resimli Roman” ciltlerini tekrar tekrar karıştırmanın hazzı var. Öte Yer’de de nasıl casusluk romanları, kurgubilim aburcuburu, zararsız pornografik malzeme, cep fotoroman, Ses ve Hayat dergisi vb., vb. ‘atıştırma’ tadı varsa. (Sarp Sapmaz, biraz yerli-yersiz kullansa da, bu ‘atıştırma’ lafını da sever, onun son derece eğlenceli kelime dağarcığına daha ilerde geleceğim.)
Ama Sadık Yemni Muska’da (ve Öte Yer’de) bize şu yetişkin yaşımızda, çocuk yıllarımızda okuduklarımıza benzer (gerçi çok daha ‘konsantre’) bir korku romanı okutma başarısıyla yetinseydi, çok, çok hoş bir tuhaflık yapmış olurdu. Sırası gelmişken; onun amaçladığı şey, sık sık lafı edildiği gibi yerli Stephen Kinglik de değil. Yemni’nin, Stephen King’in profesyonel ‘bööö!’lerinden farklı bir korku âlemi var. Onu, sinema ve çizgi roman gibi popüler kaynaklar dışında, mutlaka edebiyatta bir yere bağlayacaksak, Stephen King’den çok Hüseyin Rahmi’ye, onun ‘bizden’ hortlaklarına, bir Fatihayla savuşturulabilecek gûlyabanilerine, alaturka ruhlara yakın durduğu söylenebilir. Onunki, kötülük tehdidiyle dolu olsa da kötülükle büyülenmeyen, iyiliğin zaferine inanan pozitif, ‘çocuksu’ bir dünya: “İnanç düzleminin yeşil ve dost bir çimenlik değil, tehlikeli derin çukurlarla, mayınlarla ve zehirli böceklerle kaynayan bir alan olduğunu anlamıştı. Hep temkinli olmak gerekiyordu.” Yavrukurtlar, Kara Nesne’lere karşı! (Romanın kahramanlarından Halit/ Mecnun’un bir fizikçi/ mecnun olması da ‘anlamlı’. Hatta biraz fazla anlamlı.)
Sadık Yemni’den söz ederken ‘ruh’lardan konuşacaksak, konuşmamamız mümkün olmayacaksa her iki kitapta da sözü edilmesi gereken asıl ‘Ruh’, Türk romanında pek de rastlamadığımız, belki unuttuğumuz, belki İstanbul-merkezlilikten, artık ‘memleket hikayeleri’ yazan yazarlarımız olmayışından ihmal ettiğimiz bir Ruh. Yerin Ruhu. Sadık Yemni Muska ve Öte Yer’le son zamanların en güzel ‘Yerin Ruhu’ kitaplarından ikisini yazmış bulunuyor. İnanılmaz plastiklikte, uzansanız dokunabileceğiniz bir şey bu kitaplarda Yerin Ruhu. İzmir, sıcak, gölge, deniz kokusu, tembel öğledensonraları, şezlonglara uzanmış kestiren atletli adamlar, gerinen kediler, önden düğmeli küçük çiçekli yazlık elbiseli kadınlar, çarşı içinin boğuk gürültüsü… Plaj, deniz kenarı, büfe, yazlık ev, akşam yemek sonrası halleri, yemek kokuları, tatil sitelerindeki klasik akşam yemeği sonrası eğlenceleri… “94. Sokak’ta yaz akşamları evlerin bunaltıcı sıcağından kaçınmak için kapının önüne sandalyeler atılır ve yatana kadar dışarıda oturulurdu. Bu arada bazı kapı önlerinde akşam misafirleri de ağırlanırdı.” Muska da, Öte Yer de bu ana eksenin etrafında dönüyorlar sanki. “94. Sokaktaki yaz akşamları”na, bu eşsiz rehavete davetli “akşam misafirleri” de bizleriz, okurlar. Bu tür şeyleri sevenlerin cazibesine kapılmaktan kendilerini alamayacakları bir davet, icabet edenlerin karşılığını bol bol aldıkları bir kokular-renkler-duyumlar-izlenimler ziyafeti. Her iki kitapta da, Atilla İlhan’ın bazı İzmir romanlarında ya da Orhan Pamuk’un Sessiz Ev’de giriştikleri -ama çok da derinine inmedikleri- bir yerin ruhunu aktarma çabasının başköşede olduğu, hatta kitapların konusunun bu olduğu söylenebilir; ortahalli kentliliğin ‘eylem halindeki’ ruhu.
Belki de bizi asıl şaşırtan ‘öteki dünya’yla uğraşan bir yazarın ayaklarının bu dünyaya bu kadar hoş bir biçimde, bu kadar sıkı sıkıya basması. Fantastik edebiyattan belki de daha soyutlaştırılmış bir tasvir dünyası, daha ‘uydurulmuş’ bir gerçeklik dünyası, en azından ‘dekoratif’, ‘teatral’ bir dekor, iç mekanlar, perili köşkler filan bekliyoruz. Onun bizi -bütün ‘ikincil’ edebiyatta olduğu gibi- edebiyatı edebiyat yapan şeylerle değil de, şok efektleriyle şaşırtmasını bekliyoruz. Halbuki böyle olmayınca, roman, gücünü ‘bu dünya’nın, ‘açık hava’nın gerçekliğinden, üstelik onun bu kadar plastik bir biçimde tasvir edilişinden alınca iki arada bir derede kalıyoruz. Bu da Yemni’nin romanlarının benzersizliğinin, daha doğrusu onlar karşısında kapıldığımız şaşkınlığın çekirdeği gibi bir şey. (Bu romanları edebiyat sayıp saymamakta tereddüt eden okurlar -henüz okumayanlar dahil,- biliyorum.) Yemni’nin kitaplarında tam ‘korku’luk malzeme bol tabii; ama, sigara getiren kötü niyetli bakkal çırağına ansızın uzanan kıllı kara pençe, yollarda beliren o pek zarif serabımsı toromlar, çocuklar top oynarken topun yaşlı bir teyze kılığında oradan geçmekten olan iyi saatte olsunlara tam üç kere aynı biçimde çarpıp dönüşü, yerin ruhu’nun birer dışavurumu olarak ortaya çıkıyorlar. Gün içinde hep başımıza gelen küçük zaman kaymaları, tuhaf olaylar, adlandıramadığımız tesadüfler, ‘bu daha önce başıma gelmişti’, ‘daha önce buradan geçmiştim’ duyguları gibi… Gündelik hayatın bir dışavurumu olarak Alacaranlık Kuşağı.
Sadık Yemni, bir Stephen King değil ama -kendi seçimi sonucu- bir Borges ya da Cortazar da olmakla ilgilenmiyor. Bir kere tam anlamıyla romancı; ayrıca ‘anlatma’ meselesi üzerine yazarca ‘düşünse’ de bunu temalaştırmak istemiyor. “Sarp sayısız deneyimlerinden anlatıcının birbirinin tıpatıp aynı olmayan iki parçaya bölündüğünü biliyordu. Birinci kopya anlatının başladığı yerde, ikincisi de anlatılanların geçtiği hayalî ya da gerçek yerde duruyordu. Anlatıcı, tıpkı rüyaların çoğunda olduğu gibi gördüklerinin tamamını dinleyicilerine aktaramıyordu. Az önce yanında Papaz, Ethem’in az arkasından yürüyorlardı. İleride derenin şırıltısı duyuluyordu. Sarp anlatmayı kestiğinde Papaz’ın sabırsızlıkla ona baktığını görünce içine hafif bir korku girdi.” Sarp da Sadık Yemni de, anlatıcı ve romancı olarak, doğaüstüne onu bir tema haline getiremeyecek kadar sadakatle, samimiyetle inanıyorlar. Zaten romanların hoş yanı da bu inançla olan samimi fakat kaçınılmaz olarak ‘farklı’, kaçınılmaz olarak ‘edebi’ ilişki. “Her öykünün bir aslı bir de negatifi vardı. Sarp şu anda negatif bölgedeydi. Burada görüntüler ve sesler görkemli bir zenginlikteydiler. Sarp onları anlatmak yerine, arkadaşlarını bu olağanüstü diyara getirmek ve olanları birlikte izlemek isterdi.” Yazarın Edebi bir Power-Ranger Olarak Portresi…
Romanın en eğlenceli yanlarından biri de -belki de her serüven romanında olması gereken- iflah olmaz ‘delikanlı’lığı, ‘yumruğuna tükürmüşlüğü’… Sarp ileride ‘dudaklarıyla sevişen, yumruklarıyla dövüşen, kötülerin cezalandırıcısı, iyilerin koruyucusu’ bir kahraman olacağına dair bütün ipuçlarını veriyor. Romanın ölümsüz cümlelerinden rastgele bir seçme: “Cehenneme tek gidiş bir bilet kesecekti o köpeğe”, “Eline bir kalleşlik fırsatı geçtiğinde milimi milimine anımsamak üzere duygularını rafa kaldırmıştı”, “Yaşam ona bir sürü yeşil ışık yakmıştı”, “Üzerinde kıskançlık etiketi olan iri bir zakkum bitkisinin yeşerdiğini ve hızla serpildiğini hissetti”, “(Kızın) etli dudakları davetkâr biçimde aralıktı”, “…hepsini bir defada temizleyecekti. Hepsini birden bir kez daha limon almaya yollayacaktı” ve maço retoriğinin kendini aştığı yerde ‘pıtrak veren’ Barok bir şaheser: “Buzdan bir kaplan kadar atik ve duygusaldı.” Allahtan, Sarp’ı ‘ruhani’ derinliği kurtarıyor, aslında hayata nüfuz etmenin bir biçiminden başka bir şey olmayan o ‘öteki dünya bilgisi’. Anneannesiyle ve onun iki arkadaşıyla olan ilişkisinde, bir iyi cadılar-çömez ekibinin akıl almaz maharetleri dışında, harbî mahalle veletlerinin -en azından romanlardakilerin,- pek gönül indirmeyecekleri cinsten bir sevecenlik, bir olgunluk var, bu da hayata ve romana, o ‘yer’e yayılıyor. Bir de, iğneyi tam beklenmedik yerlerde kendine batırıvermesini sağlayan mizah duygusundan sözetmeli: “Yarışmacı dünya düzenini çok ciddiye almış bir çocuk olan Sarp’ın bu meydan okumaya karşılık vermemesi olanaksızdı.”
Aynı şeyi Sadık Yemni için de söylemek mümkün; romanın kişileri sadece sahicilikleri ve üç boyutlulukları ile seçkinleşmekle kalmıyorlar, kötü-pis-kara ve çirkinler bile, belli bir anlayışlılığın ışığıyla aydınlanıyorlar. Yemni’nin Muska’yı çok etkileyici bir biçimde başlatan Semra ile Halit’in aşkına olan yazarca nüfuzu, Zehra gibi küçükçe, ‘olumsuz’ bir karaktere getirdiği derinlik, Kara Nesne’nin kendisini bile insanileştirmeye çalışması bu bâb’da aklıma geliveren bir iki örnek. (Ayrıca yakın dönem Türk romanlarındaki en karakterli kedi karakterlerinden biri olan Minnoş’u ve onun Öte Yer’de de devam eden maceralarını unutmamak lazım!)
Muska’nın dili de çok eğlenceli. Önce başka bir dilde yazılmış ve çevrilmiş (?) olmasının ötesinde, Türkçeyi zorlayan, sevimli bir biçimde itekleyen buluşlar var içinde. Yukarıda örneklerini verdiğim ‘maço’luğunun uzantısı gibi bunlar, ama onu da aşan yaratıcı bir tarafları var. Okurken gülmeden edemiyorsunuz: “Tavuklar ve horozlar siesta yapıyorlardı”, “Bir hamile hipopotam gibi sallana sallana yürüyen kadına el salladı”, “Zil sesi on aspirin tesiri yapmış gibiydi”, “Kahvelerini höpürdeterek lakırdı takırdatıyorlardı”, “Beyninde içi korku özü dolu bir şişe çalkalanmaya başlamıştı”, “Çok basılmış korku toprağının üzerinde öfke kaktüsleri açılmaya başlamıştı şimdi”, “Yavaşça geçen yıvışık ve hımbıl saniyelerin ardından içinde bir umut ışığı yandı” vb., vb. Kara Nesne’nin kulaklarına fısıldadığı insanlara hakaret etmek için bulduğu yaratıcı formüller ve genellikle benimsediği kara mizah ise başlı başına bir eğlence.
Muska da, Öte Yer de hiç beklemediğimiz sırada farklı bir şeye kalkışma cesareti gösteren iki kitap. Sağ gösterip sol vurma konusunda oldukça başarılı, ‘pokerci suratlı’ bir yazar elinden çıkma basbayağı iyi iki roman. Sonsözü Sadık Yemni’ye bırakmak gerekirse: “Üzerinde elindeki tepside, üzerinde kendi resmi olan bir metal kakao kutusu taşıyan otantik giysili bir kadın resmi olan metal kakao kutusunu aldığı sırada bir kahkaha duydu.” “Karşılıklı aynalar, içiçe kutular, resim içinde resimler”, evet, ama bu romanlarda aynı zamanda “kahkaha” da var, muzip bir kahkaha.
|
|
|
|
|
|
|
|
| “Türler Ötesi Bir Büyü: Muska ve… Sadık Yemni”, Cumhuriyet Kitap, Sayı 356, 1996
… Bu dil oyunları olağanüstü bir imgelem gücünü yansıtıyordu. Üstelik, mizah duygusunun da ne olduğunu çok iyi bilen bir imgelem gücüydü bu. Son kertede incelikli bir söylemden, yüzünüzde tebessümler uçuşturacak muzip bir söyleme geçiveriyordunuz. Aklı başında kabadayımız Ziya’da bıçkınlığın söylemiyle karşılaşıyordunuz örneğin: “Kadınlara gelince tam bir balıkçı kesilirdi. İğnenin ucuna taktığı semtteki çapkınlık ünü ve şahsına nevi fiziği çok balık çekerdi”; “Beyaz, ince kumaş dolgun vücudunun stratejik bölgelerine yapışarak kadını çıplak olmaktan daha baştan çıkarıcı yapmıştı.”
Hele çocukların acımasız olduğu denli de sevimli dünyasına girilen bölümlerdeki argomsu söylem neredeyse sesle gülme isteği uyandırıyordu: “Korhan onu gördüğünde Sarp planını yapmıştı. Sarı şorttan götü tabak gibi ortaya çıkmış Vakvak’ı mıhlayacaktı önce. Bunu iki nedenden yapacaktı. Birincisi estetik bir nedendi. Sarı çok cırtlaktı. ‘Beni al, beni al’ diye bağırıyordu.” Halit Duman –Halloş– Mecnun sözleşmelerinde de zaman zaman alaycı bir söylem kullanılıyordu: “Bir tornavida verin, nöronlarınızın vidalarını sıkayım. Bir kıyak espri yapın, en dayanılmaz gülücüklerimi sunayım.” Anlatının olabildiğince zengin içeriğiyle büyük bir uyum yaratıyordu bu söylem dalgalanması.
Yazarın deyişiyle “boğumlu bir tasarım” üzerine kurgulanmış bu anlatının her boğumunu büyük bir keyifle çözmeye çalışırken, zamanın nasıl geçtiğinin, sayfaların nasıl eriyip bittiğinin hiç mi hiç ayrımına varmadan, kitap bitivermişti. Geride bir büyüyü yaşamış olmanın tadını bırakarak.
Muskayı bilinen yazın türlerinin hiçbirine sığmayan, kendine özgü bir tür yaratan bir anlatı olarak niteleme yürekliliğini göstermek geliyor içimden. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Eki 28
ERDEM ÖZTOP - eoztop@aof.anadolu.edu.tr
Sadık Yemni’nin yazarlık serüvenine baktığımızda diğer yazarlar gibi oturup masanın başında işe koyulmadığını görürüz. Yemni 1981-1989 yılları arasında Hollanda’da çalıştığı demir yollarındaki köprücülük işinin boş saatlerinde kimsenin olmadığı dağ-bayırda okur, düşünür ve yazardı. 1987’de sekiz öykülük bir kitapla giriş yaptığı edebiyat dünyasına sırasıyla Muska (1996), Amsterdam’ın Gülü (1997), Öte Yer (1997), Metros (2002) ve Çözücü (2003) isimli eserlerini sundu. Çözücü’den bu yana geçen bir yıllık kısa dilim sürecinin sonrasında ise şimdi de Ölümsüz romanıyla karşımıza çıktı. Teupi Anonim Ortaklığı ismindeki bir şirketin seçtiği kişiler vasıtasıyla farklı kimlikteki insanlar öldürülür. Kitabın sayfalarını çevirdikçe karşımıza çıkan her yeni gerçekle olaylar bir yandan çözülürken öbür yandan da gittikçe düğümlenir. Düğümleri çözmekse, biz okurların mutlak görevidir elbet! Ama sizler için bir parça da olsa ipucu yakalamak için Yemni ile söyleştik!..
Sevgili Sadık Yemni, ilk olarak şunu sorayım: Niçin karşımıza polisiye bir romanla çıktınız? Nedir polisiye romanın sizdeki yeri?
Sadık Yemni:
Polisiye dünya insanlarının en çok okuduğu ve seyrettiği bir türdür. İnsanlar rahat koltuklarında güvenli olarak oturup astral bedenlerine serüven yaşatmayı seviyorlar. Düğüm çözmeyi sevenler de epey fazladır. Bu özelliğimiz olmasaydı bilim diye bir şey gelişmezdi.
Ölümsüz’ü sadece polisiye terimiyle açıklamak yeterli değil bence. Bilimkurgu, fantastik, parapsikoloji, tasavvuf ve gizem kolajıdır polisiyenin yanı sıra. Bir gün Hollandalı bir dostum son kitabın hangi türde diye sorunca, sufist science fiction(Tasavvufi bilimkurgu) dedim. Dünyada ilk kez ben yazdım diye de böbürlenme demli bir espri patlatmıştım.
Biliyorsunuz bizde gerilim romanları sözcüğü thriller yerine kullanılmakta. Ben bunun yerine yerli malı Tirildeme kelimesini önermiştim fi tarihinde. Kök benziyor. Anlamı da daha iyi kucaklıyor. Horror thriller için, dehşetengiz tirildeme, action thriller için de cümbüşlü tirildeme terimlerini kullanabiliriz pekala. Ejnebi kelimelere gereksinimimiz yok.
Polisiye romanın kalbimde ayrı bir yeri var. Klasiklerini kitap ve film olarak iyi tanırım. Yakın zamanda sırf polisiye denebilecek birkaç roman yazmayı planlamaktayım. Modası geçmeyecek, giderek interaktifleşecek bir türdür. İnsanın insana ettiği eziyeti yansıtıp duracaklar.
Yoksa sizin için bir oyun mu bu, romanın başlarında kahraman Ayhan’ın dediği gibi?
Sadık Yemni:
Oyun teorileri var malum. Oyunsuz hayat olmaz. Oynuyorum o halde varım. Birlikte oynamak esnek kalmak, açık durmak, tetiktelik, cüret edebilme ve sınırsız merakla donatılmıştır. Yeterki dürüstlük baş ilke kalsın.
Roman, konusu olarak kitabın ismi gibi ölümsüzlük temasını işliyorsunuz… Niçin böyle bir konu seçme gereği duydunuz? Okur için ilgi çekici bir tema!
Sadık Yemni:
Gılgamış’tan bu yana popülaritesi giderek artan, teknolojiinin yardımıyla erişmemize az kalmış bir istek ağacımızdır ölümsüzlük. Ruhun ölümsüzlüğüne inanç bedenleri çürüyenlerin züğürt tesellisi olarak görülmemeli. Kuvantum tekinsizliklerinin daha bu erken aşamada bile neler fısıldadığına kulak verelim. Belki evrenin henüz çakamadığımız(Bir tür Akaşa) bir türden kayıt mekanizması vardır. Arşivi vardır. Ruh arşivi hayal edin. Gidip beş kuşak önceki bir akrabanızla sohbet ettiğinizi hayal edin. Hayal edilen her şey gerçek olabiliyorsa, sınırlarımızın enginliğini düşünün. Günlük gaileler, uyduruk gündemlerle, dertler, sıkıntılarla bu enginliği anlamadan, tadına varamadan çekip gidiyoruzdur belki de arşivlerin kozmik tozlarla yüklü çekmecelerine.
Bilmem okudunuz mu, bir diğer polisiye yazarımız Ahmet Ümit de son romanı Beyoğlu Rapsodisi’nde ölümsüzlüğü işlemişti…
Sadık Yemni:
O kitabını okumadım. Ölümsüzlük çok popüler bir tema. Sürekli işlenecek ve hiç tükenmeyecek.
Tirildeme yazımındaki dil kullanımı için ne diyorsunuz?
Sadık Yemni
Bi yapıtta önemli olan üsluptur. Dildir. Thriller, serüven, gerilim, polisiye, bilimkurgu ve fantastik, yani kısaca tirildeme dalında yazacak kimseler asla şu yanlışı yapmamalıdırlar. Ben meraklı bir konuyu işliyorum. Edebiyat yapma kaygısı taşımama gerek yok. Ne yazarsanız yazın, eğer çok ilginç bir araştırma ya da buluşa dayanmıyorsanız diliniz kadar yazarsınız. Üslubunuz kadar ağırsınız. Konuların popülariteleri uçar gider. Dil kalitesi kalır geriye. Ölümsüz bir dil şölenidir. Diğer kitaplarım gibi Türkçeye zenginlik katmaktadır.
Kahramanımız Ayhan, işten yeni çıkartılmış, bunalım takılan bir prototip. Bir gün posta kutusuna bırakılan Teupi Anonim Ortaklığı’na ait dosyayla beraber bir serüvene doğru yol alıyor…
Sadık Yemni:
Bir gün umutsuz bir durumdayken bir posta geliyor. Kim beklemiyor aniden gelen ve yaşamını keyifli anlamda etkileyecek bir postayı? Çok olağanüstü bir fotoğraf yaşamının yeni devresine itekliyor baş kahramanı. Açılış hepimizin ortak duasıdır yani. Bir gün ansızın bir şey olacak ve hayatım anlamlanacak, yepyeni bir ruh ve ivme kazanacak. Tanrım beni baştan yarat muhabbetinin bir versiyonu. Mucize bekleme güdümüzün yükseltgenmiş hali.
Ortaklığın ismi epey ilginç; Teupi. Sanki ismini Tayvan’ın başkentinden alıyor; Taipei, ne dersiniz?
Sadık Yemni:
Biraz başka türlü de bakalım. Teupi Anonim Ortaklığı. TAO. Pi ise malum. Çok manyakça bir matematik sabitesidir. Sadece yapay düzlemler için geçerlidir. Evren bilindiği gibi yamru yumrudur. Ne bir düz çizgi, ne de pürüzsüz yüzey barındırmaz. Sakın bu TAO’nun bir oyunu olmasın bize? Biz fareler için labirentler yapıp peynir ödülünü elde etmesi için hayvanları koşturtuyoruz. Acaba pi de böyle bir labirent olmasın? Kim koymuştur böyle bir sabiteyi bu yapay dairelerin içine? Teu’ya gelince bir kuvantum parçacığı adının azıcık sarsılmış halidir.
Ayhan zaman içersinde kendi kendine Teupi Ortaklığının azmettiricisi oluyor! Dikkat ettim, kurban olan kişilerin cinsel kimlikleri göze çarpıyor!..
Sadık Yemni:
Ayhan aşırı parlaktır malum. Çevremizden biliriz. İlle de çok parlak, güzel ya da yakışıklı olması gerekmez, cazibeli ve baştan çıkarıcılar vardır. Bunlar sizin kösnültü yükünüzü tartan daralar gibidirler. Gerçek hayattan projeksiyon yani. Ayhan’ın baştançıkarıcılık dozu çok yüksektir. Karşılaştığı kimseleri kadın erkek fark etmeden heyecanlandırıyor. Hatta bundan kendi de rahatsız olup şu düşünceye varıyor.
Susturuculu tabancalı eli sağ poposuna dayalı zili bir kez orta ısrarda çaldı. Planı basitti delikanlı kapıyı açınca kurşun tedavisi uygulayıp cızlamı çekecekti. Bu defa daha öncekiler gibi dostluk ahbaplık tesis etmek niyetinde değildi.
Romanda zamanı geçen yıl İstanbul’da bombalanan sinagoglar vasıtasıyla öğreniyoruz. Kasıt söz konusu mu bunda, yoksa tamamen tesadüf mü?
Sadık Yemni:
Tesadüf değil. Birincisi olayların yaşandığı zamanı unutulmaz bir olayla çentikliyor. İkincisi terör gibi acımasız vahşi bir etkinliği unutturmak istercesine bir serüven yaldızlıyor.
Paralel Evrenler teorisi! Açalım istiyorum ölümsüzlüğün anahtarı olan bu teoriyi…
Sadık Yemni:
Ayhan anlatsın benim yerime.
“Paralel evrenler teorisini bilirsin. Çocukluğumdan beri acaip bir tutkulu merakla üzerine yazılan her şeyi okumak, görmek istediğim bir konu oldu. Şimdi bunun tesadüf olmadığını anlıyorum. Yan yana birbirinin çok benzeri, ama ince ayrıntılarda giderek farklılaşan evrenler. Bir an bunun doğru olduğunu kabul edelim. Şu anda beş milyon, elli milyon adet Ayhan ve Kalbiye’nin Zeugma otelinin 14 numaralı odasında yatakta oldukların hayal et. Giderek artan farklılıklar söz konusu olsun ama. Kaçınılmaz olarak. Odalarda bir sürü şey başkalaşacağı, değişeceği gibi, bizde de bazı farklılıklar olabilir. Gözlerimizin rengi, tipimiz, davranışlarımız. Sevişme tekniklerimiz de değişebilir, kullandığımız kelimeler de. Kurşunlardan bakışlardan sıyrılmamız bu evrenlerin varlığı sayesinde oluyor. Birisinde beni yakından apaçık görüyor ve hafızasına nakşediyor. Sonra başka bir açıyla, süreyle yeniden görüyor. Sonra göz ucuyla görüyor. Sonra giysimde, saçımda farklılıklar olan görmeler gerçekleşiyor. Birinde gözlüklüyüm, diğerinde bıyıklı. Bu farklı geçmişler bir çeşit yayın yapıyor. Bu yayınlar galiba farklı gerçeklikler ya da evrenler arasında, tabii zaman bandında gelecekle geçmiş arasında dolanıp duruyorlar. Hiç sahip olmadığı bir eşyayı kaybettiği için hayıflanan birini düşün. Mevcut olmayan kızına mektup yazma sadece artistik yetenek, kaçıklık ve fantezi gücüyle açıklanabilir mi bu durumda. Fantezi dediğimiz şey bile evrenler arası girişimin, etkileşimin doğal sonucu olamaz mı? Hayal edilen her şey olabilir diyen yazarı düşün. Kanıtlanmasına gerek olmayan bir aksiyom. Doğruluğuna olan inanç duyar duymaz yüreğinde gül gibi açıyor. Şizofrenlerin aslında hasta olmadıklarını hayal et. Kısacası Teupi zaman bandındaki bu evrenler arası yayını kontrol edip bizim iş bitirdiğimiz gerçeklikteki şahidin beynine tıkıyor. Beynin hatırlama bölgesi on, belki yüz farklı kayıtla bombalanıyor. Beyin bu kaostan kurtulmak için kaotik anıların tümünü çöpe atmaya çalışıyor. Yani hatırlama bölgesinin en uç sınırına döküyor. Çok uzaklardan adımızı çağıran, al babayı işareti yapan şeffaf hayaletler gibi bekleşiyorlar orada garibanlar.”
Merak edenler Mr Google’a da danışabilirler. Daha önce bunu yapmamışlarsa bir bilgi ummanın enginliğiyle tanışacaklar. Paralel merak ve mutluluk damlaları.
Sekizbenlik teorisi benim tasarımım tabii ki. Sezildemlik, algımetre, korkulobin cinsinden orijinal terimdir.
Bu arada az kalsın romana yarıdan sonra dahil olan Kalbiye’yi unutuyorduk! Romana dahil olduktan sonra hikaye somut alandan soyuta kayma gösteriyor… Ne dersiniz?
Sadık Yemni:
Kalbiye=Beatrice.? Dante’nin platonik aşkı. Kalp. İnanç. Ölümsüz kült bir romandır. Kült inanç yüklü demektir. Bir sanat eseri yaratmak, kitap yazmak, muntazam anı defteri tutmuk, karşılaştığınız kimselerin halini hatırını sormak, bir bina tasarlayıp onu inşa etmek hep inançla mümkündür. İnançsız olup da kayda değer, olumlu ve kalıcı bir iş yapmış, haklı başarı kazanmış birini görmedim bugüne kadar. En yaygın inanç türü de haliyle evrenin muhtemel yaratıcısına duyulandır. İnsanlar ben neyim, niye varım sorularıyla halleşirlerken bu inanç tarlalarında ayrık otu ayıklarlar.
Bütün ünlü romanlar, öyküler, filmler(Hollywood gelirgeçerleri bile) önemli ölçüde yansıtabildikleri inanç dozlarıyla başarmışlardır bunu. Bazılarına şöyle bir göz atalım. Blade Runner(Bıçak Sırtı)’da robotlar insan bilinciyle tanışınca başka türlü var olmak için mücadele verirler. İnançlarını dayatırlar. Independent Day( )’de Yahudi baba oğul, baba eski ahitle, oğlu ordan yayılan feyz + bilimsel eğitilmiş zekasıyla uzaylı işgalcileri tuşa getirirler. Bu arada çeşitli kahramanlıklar ve diğerkâmlıklar sergilenir. Kendilerini ulusları, dünya için feda edenler çıkar. Yüzleri inanç dolup taşmaktadır. Bütün beğeni toplamış eserlerde Kalbiye’ye verilen rolün varyantları mevcuttur. İnsanlık buna fena halde prim vermektedir.
Ölümsüz’deki Kalbiye tasavvuftaki aşk mıdır? Okuyucu karar verecek. Tasavvufi bir tirildemeyle tanışacaklar ilk kez. İşin içinde bilimsel bulgular, bilimsel gerçeklikler var. Eğer paralel evrenler arası iletişim mevcutsa şu ana kadarki bilgilerimizi yeniden gözden geçireceğimiz, başta inanç patronumuz olmak üzere bazı değer yargılarının tepe taklak olacağı anlar yaklaşıyor demektir.,
Kalbiye soyutun güzelliğine, dayanılmaz cazibesine çağıran gülden bir davetiyedir belki.
Satır aralarında italik cümleler yer alıyor. Nedir kullanma sebebiniz?
Sadık Yemni:
Çeşitli işlevleri var. İç ses, bilinçaltının ekosu çoğu kez. Bazen düşünce akışı içinde üstü çizilen, özellikle öne çıkartılan satırlar oluyor. Ben bunlara bilinç kaçakları yüklü çatlaklar demeyi seviyorum. İçleri çağrışım ve tekinsiz fikir büklümleriyle dolu. Hızlı okumayı bozmadan derinlik yaratan aforizmatik çatlaklar.
Bir de aklıma kitap içinde sık kullanılan marka isimleri takılıyor! Bir ima söz konusu mu burada?
Sadık Yemni:
Markalar çağımızda bellek yapıcı işleve sahipler. Ben kendim markacı bir tip değilim. Gözlemci bakarken bunları görüyor ve aktarıyor. Mutlaka bir seçim de yapıyor.
Yeni yapıtlar var mı topun ağzında?
Sadık Yemni
Muska’dan hemen sonra başladığım, on yıl içinde üç değişik şekilde yazdığım Yatır adlı romanımı geçenlerde bitirdim. Onun ardından AB’nin içyüzünü faş eden 5.Yol ve lise anılarımdan fışkırmış 429 Hüseyin Poyraz adlı romanlar geliyorlar. En yakında bunlar durmaktalar.
Sonuç olarak romanda verilmek istenen mesaj(lar)ı şöyle özetleyebilir miyiz: “Gençliğin nabzı. Yoğunlaşan nihilizm. Layıkıyla endüstrileşmeden sardırılan yabancılaşma. Tüketim manyaklığı. Ahlaki değerlerin tepetaklaklığı.” Ne dersiniz?
Sadık Yemni:
Ölümsüz’de bunların yanı sıra çok gaddar bazı soru büklümleri de var? Ben aslında neyim? İnsan besin zincirinde en üst noktada olmayabilir mi? Benim üstümde beni beden ve ruh olarak kemiren varlıklar mevcut mu? Evren nasıl varoldu? Uzay ağalık sistemleri mi söz konusu yoksa? Ahiretsizlik katlanılabilir bir sorun mudur? Bir de belki de en önemli mesaj okura verilen ölümsüzlük beratıdır.
Son soru: Aşk, size göre Ayhan’ın dediği gibi insanı hem acıktırır hem de susatır mı?
Sadık Yemni:
Bilmeye olan açlık ve susuzluk. Bilgiye özlem. Bilgi ağacının meyvelerine uzanan niyettir aşk. Böyle bakıldığında şeytanın hakkı yenmektedir diye düşünmekteyim. O olmasaydı cennetteki bitkisel yaşamdan çıkamazdık.
Biraz Kalbiye ve Ayhan’ın Manzarasız’daki ilk anlarında icra ettikleri diyaloğa kulak verelim. Kalp taşıyan sohbetimiz böyle noktalansın.
“Eğer paralel evrenler gerçekten varsalar, şu anda tanıdık bildik dünyanın tavşanın suyunun suyu bir versiyonuyla mı haşır neşiriz demek istiyorsun?”
Sadık Yemni:
“Evet. Aslından türeme olduğu için sanırım Word 3000’in word 2000 küsuru okuması gibi. Biraz zaman gerekecek. Ufak tefek pürüzler kalacak belki, ama bildik ve tanıdıka kavuşacağız bir şekilde.”
……………
“Haklısın. Şu yoldan anlıyorum. Kalbimi sarıyor sarmalıyor adeta. İçimde küçük nostalji tohumları serpiliyor. Korku, endişe, kötülük beklentileriyle ıpıslak meşalem tutuşmamakta direniyor. İçim dingin. Depremin ve vuruşmanın acılı anıları hızla akan bir nehre düşen dal parçası gibi hissedilmeze uzaklaşmış durumda neredeyse. Kafam açık. Gönlüm engin. Kalp taşıyan bir yoldayız.”
TREN YOLCU YAZARDAN TREN KAZALARI
• Sadık Bey, siz uzun yıllar Hollanda’daki demiryollarında köprücülük yaptınız. Türkiye’deki tren kazalarını duyunca ne hissettiniz?
İki noktayı söyleyim. Bir, Türkiye’nin kalkınmada sınıfta çaktığının ağrılı bir belirtisi bu. “Hurafe bilim” dedim ya, demek ki o yürürlükte Türkiye’de. Ama hurafeler raydan çıktı. Bize ait laflar vardır, “Bi şey olmaz” deriz. Bir de en kötüsü “Şimdi icat çıkarma.” Yani Türkiye’de icat çıkarmak yasaktır. 1969′da Sergio Leone’nin spagetti western’lerini seyrederdik. O filmlerdeki trenlerin aynısıyla İzmir’e gidiyorduk. 100 yıl arayla!
• Tren yolunda çalışmak nasıl bir duyguydu?
Gerçekten özel bir durum. Normal insan akışından kopuyorsun. Gecesi gündüzü yok. Ama akıllıca kullanıldığında tren denen şeyin ne büyük bir nimet olduğunu anlarsın. Tren taşımacılığının ülke ekonomisine ve insan psikolojisine ne kadar yararlı olduğunu görürsün. Kazaları duyunca ilk hissettiğim öfkeydi. Ama ümitsiz değilim, “hurafe bilim” hep sürmeyecek. Bence negatif seleksiyon azalacak ama gidenler gittiğiyle kalacak. Bir de artık şu “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” marşı çalınmasın.
|
|
Recent Comments