DİYALOGLAR
Sadık Yemni – Halil Gökhan
Önlaf
2008 sonuna doğru yazar, editör Halil Gökhan bana bazı sorular yöneltti ve benim aşağıdaki sözcükleri döktürmeme neden oldu. Bunlar çok düşünülmeden mevcut malzemenin çalkantısıyla hızlı kaleme alınmış metinler. Bu nedenle çok akıllı olmaktan ziyade çok içtendir. Halil’e bana bu imkânı verdiği için huzurunuzda teşekkür etmeyi borç biliyorum.
Bunun bir rüyasını yazayım dediğin sinematografik anlatı parçaları ya da şunun filmini çekeyim dediğin doğuştan anlatılmış, bilinmiş rüyaların var mı?
Gözün yardımıyla kameranın merceğinden geçen niyetimiz öykünen oyuncuların ve ona destek veren mekânın yarattığı cümbüşün yüzde kaçını hayal etmiştir? Kara kalemle, bilgisayarla yapılan çizim ve simülansların sonuçta bir kısmıdır ekranda seyrettiğimiz şey. Bu belli bir yüzdeyle verime dönüşen hayal ya da rüya bazen hazır kalıp halinde zihnimizde beliriverir.
Kendimi bildim bileli ister vizyon, ister ağır düşünce pervaneli film parçacıkları densin görsel tasallutlara açık durmuşumdur. Film izlemek sonuçta ses ve görüntü ataklarıyla üzerimize çullanan şeyi çözümlemeye çalışma eylemidir. Bunu layıkıyla yapmak isteyen biri sık sık yönetmenin niyetinin ötesine geçer. Anlatılan öykünün izah halkalarının en uçlarında sörf yapar. Farkındalık ayarı yüksekliği ve bilgi dağarcığı ehvenliği bu özümlemede hayati bir rol oynar.
Bir ısrarlı düş (yani sık sık aynı senaryoyla ziyarete gelenler) ya da vizyonu bazen film şeridinin üzerine zaptetmeye çabalarız. Unutulmaz filmlerin unutulmaz sahnelerinin bir kısmı yaratıcılarıın zihninde bu yöntemle arzı endam etmişlerdir.
Bunlardan biri sahilde yürürken denizle aramda beliren , dimdik yükselen, üstü açık bir kayadan duvarın içinden geçerken karşıdan gelenlerle bakışmamdır. Kayalardan oluşan yirmi metre boyunda, on metre kadar yüksekliğindeki yere gelene kadar kumsalda tek bir kişiye bile raslamamamışımdır. Oradan çıkınca da gözalabildiğince kimsecikler yoktur. Bu minik vizyonu belki bin kez seyretmişimdir bugüne kadar. Çok filmatik bulmaktayım. İki âlemin keşişme yerini betimlemede çok gaddar bir görsel malzeme sunmaktadır.
İddiasız bir tezim var.
Gökten zembille inmiş gibi ansızın zihnimizde beliren sahneleri aşırı edebiyata, otosansüre ya da politik angajmana vb. kurban etmemeyi başarabilir ve sözcüklerin elverdiği ölçüde sade bir üslupla okura sunabilirsek bu sahneyi okurların bir kısmına aynen iletebiliriz. Evrende, zihinler arası böyle bir iletişim ağı mevcuttur. Aynı iletişim ağı bazında bazı film sahnelerinin bizde deja vu ya da reja vu (gelecekte bu sahneyi tekrar yaşayacağım duygusu) etkisi yapması
böyle açıklanabilir.
Benim romanlarımda bu tür pasajlar çoktur. Çeşitli yaş ve deneyimde kimselerin yanıma gelip şu sahneyi aynen gözümde canlandırdım demesi ve hatta bazılarının metinden belirtilmemiş (kasıtlı olarak) bir ayrıntıdan söz etmesi duruma sayısız kereler tanık oldum.
Romanlardan filme tercüme ve filtreleme sırasında iyi yönetmen ve senaristler bu tür (ruh gözü sapaklarını) yerleri asla ıskalamazlar.
Bu nedenle sinematografik anlatı parçaları zaman zaman bizde doğuştan bildiğimizi vehmettiren, rüyalarımızda sayısız kereler belirmişlik duygusu veren etki yapar.
Belki bütün filmler çoktan çekilip gösterilmiştir ve de biz darmadağın olmuş bir akaşik arşivden görsel parçacıklar nasiplenen iri kafalı kargacıklarızdır.
*
Devrim ve dünyayı değiştirme arzuları zamanla sanatı da etkiledi. Her ne kadar şuanda felsefi düzlemde karşılık bulsa da bir sanat olarak sinema da yüksek imkânlarıyla bu hayali gerçekleştirme gücüne bence sahip. Bağımsız ya da endüstriyel insanları eğlendirerek de değişimler yaşatmak mümkün. Sinema sosyolojisi için neler dersin?
Alien filminde Giger tarafından tasarlanan dekorların, silikon bazlı canavarın, Ridley Scott’un daha insanileştirdiği bilimkurgu filmi sahnelerinin ve son sahnede Sigorney’in beyaz donunun 1979 yılında üzerimde bıraktığı etkiyi düşünüyorum. O gece çalışacaktım. Bütün gece tren temizlik işçisi olarak bir vagondan diğer vagona girerken hayal gücüme teyelli duran ruhum uzayın uçsuz bucaksız noktalarından birindeydi. İşte bir film seyircisi üzerinde bu kadar etki yapabilirdi.
Sinema sanatsal ve estetik bir araç olmanın dışında bir kitle iletişim aracı ve kültür yansıtıcısıdır. Ekranda belirip zihnimize yapışan semboller, imgeler, göndermeler, hal tavır bombardımanı, statü idmanı yaptırıcı haller ve öykünme tozları arasında film treni geçer gider. Filmin çekildiği zamandan başlayıp, mekâna, konuya, yazana, oynayana, ne giyindiklerine ve nasıl aydınlatıldıklarına kadar her veriyi soğuruyoruz farkına varmadan.
Sinema büyük bir sosyal dönüştürücü. Diziler gibi. Verdiklerinden çok fazlasını alan bir yanları olduğunu düşünüyorum. Gerçekten iyi olan filmleri dışarıda tutuyorum haliyle. Bunların sayısının giderek azalmasından şikayetçiyim. Özellikle son yirmi yıl içinde. Sanatın toplumlar için öncü bir güç olduğunu düşünenler için hayal kırıklığı tabii ki.
Çünkü sinema yalan söylüyor. Yediden yetmişe herkese hem de. Propaganda amaçlı kullanılması başlangıç tarihi kadar eskidir.
İyi sinema iyi para gibi çok azaldı gezegenimizde. İnsanları aydınlatma, doğruya güzele yöneltme hedefinden ciddi bir sapma içinde. Bize ihanet ediyor. Övüne övüne gert gert gerinerek 7. Sanat olduğunu söylüyor. Seyirciler olarak ağzına biber sürmemiz lazım. Bilinen lanetli kurgunun sürmesi için kullanılan kâr getirici bir endüstri haline gelmiş durumda. İnsanları uyutmadan öte sindirme görevini üstlenmiş gibi.
Don Siegel’ın ünlü Invasion of the body snatchers ya da Frank Oz’un The Stepford Wives filmlerini hatırlayalım. Bu filmlerin ve benzerlerinin temel mesajının anlattığı, bizi uyardığı tehlikeyi bir virüs çeşidi olarak kabul edelim. Şu anda neredeyse her filmde bu virüslerle bombalanmaktayız.
Bu bilinçle sıradan bir komedi filmine bile iyi bakarsak korku janrına dahil etmemiz gereken öğeleri farkediyoruz. Film karelerine lanet çizgileri sinmiş adeta.
Sinema’nın burnu kaf dağını aşmış durumda. Durmadan yalan söylüyor. Lüks bir kandırtı tozu. Eğlendiriciliğini ciddi ölçüde bilgisizlik, göz boyama ve kaçış luna parkı olma özellikleriyle sürdürüyor.
Sinema kendini sanat mertebesine yükselten öğelerini bir safra gibi atarak yükseliyor. Önü boşluk, arkası insan.
*
Şablonlara bakarak sinemayı kaça ayırıyorsun? Sanki bana sinema büyüsünü daha iyi yansıtma bakımından endüstri daha güçlü gibi gözüküyor. Ağır ve Avrupalı yapımlar da edebiyatla aşık atmaya çalışıyorlar gibi. Nedir bu sinemanın “yazma” hali?
Sinema büyüsünün teknik kalitesi artarken içerik fena halde gümbürdemekte.
Film endüstrisinin vardığı en yeni aşamada karakterlerin içi iyice boşalmış durumda. Öyküler de tatsız tuzsuz durumda. İyilerine çok az raslanır oldu. İyi diye ortaya çıkarılanlar havuz çipurasıyla, deniz çipurası arasındaki fark gibi. Yavan iyiler furyası sürüyor. Edebiyatı var eden en önemli çizgilerden biri mücadeleci karakterlerdir. Bu film için de geçerlidir. Yetmişlerde Robert Redford’un oynadığı bir filmi hatırlayalım. Eski dolapları açığa çıkartan yeni hapisane müdürünün mücadelesini anlatan Brubaker adlı filmde, genç müdür eski düzenle karşı karşıya kalır. Zamanımızda artık bu tür filmler yapıl(a)mıyor. Karikatürize üsluplu olanları var elbette. Ciddiye almak mümkün değil. Bozuk düzene karşı örnek teşkil edecek ciddi ve onurlu mücadelecilik öyküleri bitmiş gitmiş durumda. Filmlerin görsel hilelerle yarattığı apışıklık ve hayranlıktan türeyen büyü sürüyor elbette. Ambalajı içerik kadar önemseyen çocuksu ve çarpık bir yanımız var ne de olsa.
Ağır ve Avrupalı yapımlar kaliteli metinlerden eski iyiyi muhafaza eden, taraftar kazanan filmler yapmaya çabalıyor. Okumayan kuşağa görsel kalıba dökülmüş edebiyat sunma hedefi var açıkça. Artık gençler tarafından pek okunmayan satırların görsel çevirileri gibi de bakılabilir belki. Dünya hızla bir yana doğru evrilirken içerikleri ciddi ciddi bunu çözümlemeye çabalamayan filmlerin salt hoşça zaman kaydırma, eğlenme, uyarılma gibi beklentileri doyurmakla varkalması belki mümkündür, ama kalıcı bir cazibe odağı olmaktan uzaklıktır artık yeri.
Sinemayı, Amerika, Asya ve Avrupa gibi bölümlemelerle incelemeyi pek cazip bulmuyorum. İnsan merkezlilik önemli. İnsan zekasının iki temel özelliği vardır. Meraklıdır ve olumlu anlamda çevresini değiştirir. Tekrar bu hususiyetleri merkez alan filmlerin enleminin boylamının, tarzının, üslubunun ne olduğunun pek önemi kalmaz artık.
Seksen sonlarında bir yaz Amsterdam’ın sanat filmleri gösteren sinemaları salonlarını Avrupa filmlerine açtılar. Arka arkaya her akşam bir adet olmak üzere otuz kırk kadar film izlediğimi hatırlıyorum. Bütün Eric Rohmer’ler, Jean Luc Godard’lar, Rainer Werner Fassbinder’ler, Fellini vb. Muazzam bir film şöleniydi. Daha dvd’ler ve evlerde filmleri hızla indiren bilgisayarlar yoktu. Film sonrası sohbetleri de işin bir başka hoş yanıydı tabii. İki binli yıllara yaklaştığımızda o bol yağmur çiselemeli yazın yaratıcı, mücadeleci ruhlu kısmı ölmüş gitmiş Avrupa sinemasına yakılan bir ağıt yazı olduğunu idrak ettim.
Filmlerin içine gerçek hayatla birebir örtüşen mücadeleci tipler girdiğinde ister edebiyattan, ister diğer filmlerin yarattığı kanondan yararlansın sinema dirilecek ve altmışlı yetmişli yıllardaki rolüne geri dönecek.
O yıllarda insanlar politikayla dünyayı olumlu anlamda değiştirebileceklerini düşünmekteydiler. Buna tekrar inandıklarında bir çok şeyde olacağı gibi filmlerde de bir silkinme ve insan merkezliliğe dönüş yaşanacak.
*
“Okuduğumuz bir romanın zihnimizde filmini de çektiren yeti.” Az önce belirttiğin bu yetiye Jekyll adını verirsek Hyde olanı da yazarken çektiğimiz film olamaz mı?. Bu bir tahakkümün eseri mi yoksa? Sinemanın çocukluktan kalma harika etkisi… İyi filmler hâlâ kitaplardan çıkıyorsa bu yazarların sinemayı iyi izlemelerinden da kaynaklanıyor olabilir… İyi filmlerin filmlerden ve tabula rasa kafalardan çıkacağı günler yakın mı sence?
İyi filmler bayağı uzun bir zaman daha kitapların içinde saklı kalacak.
Çünkü TÖHAF etkinliği aynı zamanda beynin özerkliğinin de temsiliyetidir.
Ancak küresel olarak bir zihin kontrolu mekanizması iyice yerleşir ve tüme hakim olursa TÖHAF da çöker. Gökyüzünde yıldızların birer birer kararması misali.
Tam Özerk HAyal Film yetimiz olan TÖHAF Jekyll olursa, yazarken çektiğimiz film TÖHAF’ın cadılar şenliğinde Hyde şeklinde tebdili kıyafet etmesidir. Yazma ve okuma sürecinin filmatik makamda yan etki yapması dediğin gibi, ama kısmen sinemanın ve çizgi romanların çocukluktan itibaren beynimize yaptığı etki, izlediğimiz filmlerin hoşça tahakkümü. Beynin görsellikle idman yaptığında filmatik kaslar imal ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Filmden film çıkması sorun değil. Normal. İşin yamuk tarafı şu: Özellikle genç yazarlar içinde filmlerden öykü ve roman çıkartmaya çalışanlar var. Fantastik, BK, serüven yazıyorlar. Hem de en kötü Hollywood yapımlarından feyz alarak. Filmden öykü çıkarmak çoğunlukla bir bardak peynir suyundan bir kalıp lor yapmaya benzer. Tersi rol oluyor, ama estetik, insan hallerinin suyuna uygun yoğunlaşma, bir yenilik falan namevcut. Özgün zihin eseri numarasını kimsecikler yutmuyor. Öykünün psikolojik bombeleşmesi terimini uydurdum bu yazıyı yazarken. Bir öykü big bang usulü patlamalı ve genişlemelidir. Sıradan bir filmden aşırı esinlenerek öykü imalatına girişmek sürece tersten başlamak gibi oluyor. Farkında olmadan büzülünülüyor. Bu mutlaka olması gereken bombe de yavaş çekimle patlamış balonun büzülmesi resmi gibi duruyor haliyle.
Filmden film türemesi, öyküden öykü türemesine benziyor, ama tıpa tıp aynı değil. Şimdilik en azından. Öykünün ve romanın filme göre bir farkı var. Kameranın biraz da bütçe sınırı yüzünden (yüzde 20’si falan) gösteremeyeceği şeyler vardır edebi bir metinde. Görsele dönüşemeyen soyut tortular. Estetiğin görsele mahçup duran yanları. Felsefi düşüncenin foton yutan karanlık koridorları. Kutsalın, gizemin ışıkta hemen bozunan yanları. Saklı kaldığı zaman varmışgibiyaparsılar cümbüşü yani.
Bir süreç bu. Filmler astronomik maliyetler ve kambur niyetlerden sıyrıldığında, eskiye oranla göreceli daha tabula rasa olduğunda, giderek daha derinleri aydınlatan ışıklar üretecekler.
*
Bunca cinnet köprüsü sorudan sonra dünyaya inelim diyorum. İnsan eli, gözü konulara. Mesela sinema aklıma geliyor. Sinema yazarlığına ket vuracak, engelleyecek kadar derin bir sinema tutkusu görüyorum sende. Sinema bölümünü 2-3 soruya bölelim diyorum… Nasıl başladı bu tutku? Multi F bir yazar olarak aynı zamanda sinema yapmayı da düşündüğün oldu mu?
Bu tutkunun nasıl başladığından çok başlangıç gongunu hâlâ açık seçik hatırlayabilmekteyim. Dört yaşındaydım. Misafirliğe gitmiştik. Kibritlerle oynayıp minik bir yangın çıkartmayı başarmıştım. Hasar azdı, ama annem çok kızmıştı. Yolda akşam baban gelsin görürsün sen diyerek beni eve götürüyordu. Çok korkmuştum. Tek kurtarıcı olarak bizle kalan anneannemi görmekteydim. O beni kurtarır diye düşünmekteydim. İzmir’de eski rum evi denen türde meyva bahçeli bir taş evde oturmaktaydık. Kapısı demir işlemeliydi. Yanımızda anahtar yoktu. Annem kapıyı çaldı. Camdan içerisi görünmekteydi. Uzun ve geniş bir koridorun bitimindeki odada oturan anneannem kapıyı açmak üzere ayağa kalktı. İşte o zaman tuhaf bir şey oldu. Kendi korkmuş çocuk yüzümü kadının gözlerinden görmeye başladım. Televideo(telepatiden esinlenerek) bağlantısı kurulmuştu aramızda. Sonraları sayısız kereler anneannemin ve çok az sayıdaki tanıdıklarımın yüzünden kendimi seyrettim. Bir zamanlar bunu çok sıradan bir şey olarak gördüğüm için anlatmazdım bile.
Ardından diğer faza geçtik. Sinema ile tanıştım. Sinema ile sözel anlatıcılık arasında bir ilinti, bir geçişsel köprü keşfetmem için on iki yaşına falan gelmem gerekti. İyi ve tutkulu bir anlatıcıydım. Daha önce görmediğim filmleri, başlığını bile anında uydurarak anlatırdım. Anlatırken zihnimde görüntü olarak canlanırlardı. Sözel anlatıma iştirak eden görsel bir bant vardı sanki. Yan yana akan nehirler gibi.
Yıllar sonra buna TÖHAF etkinliği adını verdim. Tam Özerk HAyal Film şirketi. Beynimizin sözsel malzemeyi görsel malzemeye çevirdiği eşşiz bölge. Okuduğumuz bir romanın zihnimizde filmini de çektiren yeti.
Film seyrederken içine girmek, kurguya dahil olmak, bazen kamera merceği gibi yakından izlemek, bazen de karakterlerden biri olarak dramı yaşamak. Filmi yapım sürecindeki sayısız dur kalk, şunu ekle, bunu çıkar fazlarından bağımsız, montajı tamamlanmış haliyle başbaşa bulmayı çok önemserim. Sanki bu süreçten geçilmeden tamamlanmış bir görsel anlatı gibi muamele ettiğimizde bu ses ve görüntü malzemesinin uzayda kapladığı yerden bize köprüler uzattığını düşünürüm. Farkındalık derecesine göre çeşitlenen köprülerdir bunlar.
Verilmek istenen mesaj, kullanılan sembollerin çağrışım pervanelerinin fırıl fırıllığı, aktörlerin öykünmedeki becerileri ve müziğin duygularımıza hitabını aşan bir varolma şekli kazanmıştır film.
İşte sinemanın bu halini hissetmeyi çok severim. Bir sürü hazır film senaryom var. Dizi ya da sinema filmi için. Bir gün film yaparsam şöyle bir yol tuttururdum, şu tür anlatım tekniği kurmaya çabalardım diye sayısız kereler düşünmüşlüğüm vardır. Ne de olsa geçmişte varolmayan en 100 kadar film öyküsü anlatmış biriyim. Hem sahne sahne ses efektleriyle. Ağzımla sahnelere eşlik eden müziği, gerilimin artttığı anlarda yükselen tonları da vermeye çabalardım. Benim için film yapmak bir çocukluk hobisinin zembereğini yeniden kurmak olurdu herhalde.
*
KUTSAL
Gizemden olağanın çıkarılmasıyla yapılan işleme Kutsal diyebilir miyiz? Pagan ruh hala devam ediyor ama tanrılar maddeleşmiş belki de… Son olarak global finansal kriz halinde. Kutsal’ın şeytani tarafında ne var sizce?
Karanlıkta ve anlaşılmaz duranın gün ışığında didiklenmesi işlemine bazen kutsalın yitimi ya da paradoksal bir şekilde teşhiri dendiğini görüyoruz. Gizemden olağanı türetme girişiminin olağan sonucu da denebilir belki.
Felsefeyi ve bilimi yığınlara mal ettirmeyen esinti, maddeye tapınmanın vantilatörlediği havadır. Mitolojik tanrılar ve zamanımızın küresel efendileri, kallavi cukkanın sahipleri tekinsizleşmiş maddiyat nesneleridirler. Savaşlar, kıtlıklar, açlık, kitlesel mutsuzluğun en önemli müsebbibidirler.
Kutsalın varoluş nedeni soyutun cazibesidir. Maddi tanrılarsa aşırılaşarak çevresindeki uzayı yaşanmaz hale getirmiş metadır. Kutsal kütlesizliktir. Maddi ilah ise kütle obezi kara delik. Kendini kutsal ve dokunulmaz ilan eden bu aşırılık üçgenin tepe noktası olduğunu ve hep öyle kalacağını vehmeder. Oysa bu maddenin tabiatına aykırı soyut bir beklentidir. Üçgen tam tepeden aşağıya doğru yarılmaya mahkumdur. Şu andaki küresel kriz belki de bunun bir işaretidir. Eski Ahit’te Jericho duvarını yıkan trompet sesi gibi.
Kutsal bilinmeyenin, yeterince açık görülemeyenin kendini ışımasından türer. Varlık mesajının önbelirtisi olarak eşyamıza ve sözlerimize siner. Bin develik bir kervan. Bin sandıklık bir yük. Birinci sandıkta incik, ikinci sandıkta boncuk, üçüncü de ipek, dördüncü de baharat ya da diz üstü bilgisayar. Böyle gider. Ömrün on sandığın muhtevasını bile yeterince içselleştirmeye, aralarındaki ilişkinin bütünü algılamaya yönelik kıvamını kavramaya zaman yettiremediği olur. Biraz da bu nedenle zamanımızda mitolojilerdekilere benzer süper güçlü insan tanrıların insan saadetine tasallutundan yakınırız.
Maddi ilahların kutsal yakan fırınları vardır. Burada kitlelerin kutsal bildiği ne varsa yakılıp dumanı havaya savrulur. Şarlatanlar ve dörtbuçukuncu kuvvet olan medya bu eylemin gazıyla ayakta durur. Ama, ne yanan şey, ne yakan ateş, ne de bacadan çıkan dumanda kutsalın zerresi mevcut değildir. Gündelik hayatı tanzim etmeye yeltenmeyen hiçbir şeye bırak yakmayı, dokunamayız bile. Bu tanzimde kullanılan ve kutsal diye nitelendirilen şeyler yanabilir, anlamından saptırılabilir, ufalanabilir cinstendir. Taş, kağıt, kumaş, günlük sözcük dağarcığı ve papirüsten yapılmışlığın dünyeviliğini, doğallığını ışırlar.
Şeytan ayrıntıda gizlidir derler. Şeytan ayrıntının ta kendisidir de denir. Kutsalı gün ışığının tahribatından korumak isteyenler ayrıntıdan aşırı medet umdukları durumlara düşebilirler. Bütünün reddi süreci başlar ve bu anlı şanlı homosapiensi aşırı maddileşmeye, yani kutsal addedilene tapınmaya doğru iter. Kutsal uğruna soyutun cazibesinden uzaklaşılır. Şeytani yan soyutun yitimiyle belirir ve güç kazanmasıyla silinir gider. Bunda şeytanın hiç kabahatı yoktur.
*
FELSEFE
Düşüncenin merkezi, ideolojik formu olarak Felsefe’yi nasıl konumlandırıyorsunuz hayatınızda? Dünyevi ve kozmik ilerlemesinde durup düşünsel pozlar atan, yolculuğunu anlamaya çalışarak yolu uzatan insanoğlu, amaçlar ve nedenler içinde niye bu denli yorgun ve çaresiz? Bu sefalet neden?
Felsefeye gayri akademik olarak heyheyli akıl yürütme, tefekkür makinesinin kapasitesini azami turda çalıştırması falan diyebiliriz. Sezgisel çıkarımlarla desteklenmeyen yüksek tur kazanımı toplumun varkalış çabasını iyileştirmeye hizmet edemiyor yeterince. Tıpkı matematikle aşırı haşır neşir olanların sosyal hayatın kapsadığı bazı alanlardan sınıfta çakmaları gibi. Egzantrik olmayı, belli ölçüdeki ve yaratıcılığın gölgesivari asosyalliği kasdetmiyorum. Topluma yapıcı ve ahenkli bir titreşim verebilen akıl yürütmeyi, felsefeyi işaret ediyorum.
Felsefe ideolojiyi aklın sınır berisi durumu diye nitelendirdiğim nedenden bir hüzme, ışık hüzmesi şeklinde yaratabiliyor ancak. Bir alanı aydınlatırken akıl almaz büyüklükteki bir alanı karartan bir etkinlik. Hiç ışık olmamasındansa hüzme gerekli ve ehvendir haliyle. Yalnız hüzmeler kalıcı zihin saadeti değil, bir mertebedir. İdeolojiyi duvar kılıp serbest düşünce alanlarını bölmek, sonra da duvarları yıkıp serbest alanları molozlarla doldurmak gibi bir hobimiz var.
Çağımızda felsefenin dil oyunlarına dönüşmüş duygusunu vermesi çok anlamlı bir duraktır. Bireylerin politika ile toplumu şekillendiremeyecekleri umarsızlığı ile örtüşmektedir. Altmışlı yılların bir esprisi varsa, bu Beatles, Pink Floyd vb. değil, insanın politikayla dünyayı şekillendirebileceğine samimi olarak inanışıdır. Felsefe soyut anlam tünellerinde boğuk ekolar şeklindeki dil cambazlığına soyununca, yoğurduğumuz dünya topağı da kaçmıştır elimizden.
Doğada başka hiçbir yaratıkta doğum sonrası kendini kurtarabilme süresi insan kadar uzun değil. Ağır bir beynin faturası. Gene hiçbir yaratığın yaşlılığı, ikinci bağımlılığı bu kadar uzun sürmüyor. Ortadaki devre buluğ, eğitim, kariyer, ödenmesi gerekli aylık taksitler, çocukların büyütülmesi, işsizlik korkusu falan girince felsefenin kitlesel ölçekte pratik alana sızıp onu düşüncenin kristalize edilmiş haliyle çekip çevirmesi ütopik bir rüya kalmakta devam ediyor.
Buraya küçük ama kaçınılmaz adımlarla gelmek en çok tüketimi aşırı önemsemekten oldu diye düşünmekteyim. Tüketirken tükenen yaratıcı hayaller mezarlığından yazılan mektuplar kimseye heyecan vermiyor.
İnsanoğlunun kaderi sırf zihinden ibaretliğe dönüşmektir. Kütlesiz ve ışıktan hızlı bir bilinç büklümüne dönüşmüşlük yani. Felsefe bu yönün esintisidir. Eninde sonunda fırtınasını estireceği ana erişecektir.
*
Felsefe tanrıyı unutturmaya yönelik bir düşünce egzersizi mi? Veya öldürmeye… Tanrı ölmeli mi…
Yıllar önce bir tanrı tanımı okumuştum. Kalbimizde kötülüklerle başa çıkabileceğimizi müjdeleyen bir ışıktır deniyordu. Felsefe için de böyle bir tanım yapılabilir mi?
İnsanlar ilk zamanlarda tanrıyı gökyüzünde oturan ve her hareketimizi izleyen, bazen kızıp yeryüzüne şimşekler yollayan, kızan, öfkelenen, intikam alan, bazen de arkadaş olan güçlü bir insanımsı yaratık şeklinde tasarladılar.
Bugün teknolojinin yardımıyla her şeyi gören, insanların kaderini planlayan, değiştiren, kavimlere verilecek cezaları saptayan, aç bırakan, kıtlık yaratan, tek tip insanlı bir düzen kurmak isteyen güçlü şirketler var. Zihinler de dahil tümden bir kontrol istiyorlar. ‘Benim ülkem dünya’ sloganını, ‘Benim dünyamın ülküsü’ şekline dönüştürmek istiyorlar. Dünya merkezli güneş sistemine dönüş var gibi sanki.
Bu nedenle felsefenin önemi büyük, ama düşüncenin yeni tanrı insanla başa çıkabilmesi için yoğunlaşıp laserleşmesi gerekecek.
İşin bir yanı daha var. Ölümsüzlük özlemi.
Çamura üflenen ruh ölümsüzlük ateşiyle yanıp tutuştuğu sürece felsefenin tanrıyı unutturabilmesinin ya da öldürebilmesinin mümkün olamayacağını düşünüyorum.
Bizi kötülüklerden esirgeyen ışık her şeydir.
*
CENNETTEN İKİNCİ ÇIKIŞ
Bilimin, özelde de fiziğin tanrı bilincinde bir uyku dönemi olduğunu –belki de uyanış- hiç düşündüğün oldu mu? Tanrı neden uyumamızı istemiş olabilir? Yoksa kaydı zor bir çağdan geçtiğimiz için mi?
Fiziğin tanrının bilincindeki yerini idrak etmeye fizik bu zihnin bileşeni olabilir mi diyerek başlanabilir belki.
Adem ile Havva’nın cennetten, uykudan, bilgi meyvasını yiyerek çıkışları dünya yüzüne inişleri çok sembolik bir anlatımdır. Böylece yerçekimi onlara ağırlık biçti. Kütleye sahip oldular. Ateş, su, toprak ve hava dediler, önce dünyayı merkez evreni çevre ettiler, sonra güneşi merkez edip yerimizi evrenin ücra köşesinde bir nokta olarak belirlediler. Etki tepkiye eşittirden, E=mc2’ye, kuvantum fiziğine vardılar.
Uykudan çıkış matematikle oldu. Evrenin kitabını okumaya başladık. Bu kitabın satırları arasında uykuya yer yok. Fizik evreni tanıtan rehber olarak önden gidiyor.
Ama tanrılar uyumamızı istiyor. Hangileri. İki bacaklı, titrek nefesli olanları. Mutlak kayıt ve kontrol peşindeler.
Kaydı en kolay yerde ve zamanda olduğumuzu düşünüyorum. Böyle giderse düşünceler de dahil kayıt edilemeyen tek bir zihinsel eylemimiz kalmayacak. Hatta gelecek tasavvurları da.
Dünya yakın gelecekte sanal ve donuk bir cennete benzeyecek belki. Tekrar elmayı ısırma zamanı gelecek. Belki uyuma ve uyanma zamansal açıdan bu şekilde kalıplanmaktadır.
*
DÜŞÜNCE
Düşünceyi, evrenin ve bilinmezliğin kompleks duruşlarına karşı bir insani hareket, tepki, direniş olarak anlıyorum. Karmaşık etkilerin de insanda yeri var: Din, inanç, mistisizm olarak. Düşünce ve tin’in bu muharebesi nereye varacak?
Düşünceyi Tin’in iki farklı uzanımından, kolundan birisi olarak hayal etmekteyim. Uzun ve ince kolu SEZGİ, kısa ve kaslı kolu da DÜŞÜNCE (Göbek adı AKIL)
Düşüncenin moleküler bir ahenk, tutarlılık olduğu söylense çok saçma durmaz sanırım. Evrenin düşünceye evrilme eğilimi var. Yeterince hızla bunu yapabilseydi şimdi düşünceden ibaretlikten söz ederdik. Akıllı tasarıma çeyrek kala. Big Bang’in sonuçlarının düşünceye beşik olduğu kesin.
Düşünce beş duyuyla hissedilir alana söz, sanat, bilim, felsefe ve edebiyatla çıkar. Formül ve kavram bukleleriyle yolunu örer. Düşünce insan gibi ölümlüdür. Bebek ve çocuk olur. Hastalıklardan etkilenir. Çocuk kaldığı olur. Kör kuyularda ideolojik çile doldurmayı, her şeyi görebildiği gökyüzü parçasından ibaretmiş gibi kabul etmeyi sever. İzmsiz yapamaz. Kronik sorunudur.
Mantık cetveliyle düşüncelerin eğri büğrülüğünü kontrol etmeyi sever. Cetveli aşırı ciddiye alıp eğri büğrülükten nefret ettiği olur. Dümdüz çizgilerin sınırladığı alanları özler. Daireyi icadı bu tür bir sürecin sonucudur. Pi sayısını tanrının bir seslenişi sanması bu nedendendir. Kusursuz düzlükte bir alanın hayalinin evrenin kusurlu tanrı tarafından yaratıldığı sonucuna varması ile aşırılığın en yüksek zirvesine tırmanır. Oradan ‘En büyük benim’ diye bağırır. Sesini kimsecikler duymaz.
Evrende düşünce yoğunluğunun artması, giderek düşüncenin kütle kazanması ve inanılmaz ölçekte bir kara delik haline dönüşerek Big bang’den bu yana genişleyen evreni geri çağırma görevini yüklenmiştir. Kim bilir?
Düşünce yumurta ikizi Sezgiyle birlikte yürüdüğünde özgürleştirici felsefenin ve yararlı icatların kapısı açılır. Düşünce sezginin onun varamadığı yerlerde gezinmesinden ötürü aşağılık duygusu duyar mı? Kıskanır mı? Mantıklı düşünce, aşırı kurallı düşünce sistemleri belki bu kıskançlığın tezahürüdür.
Din ve mistisizm sezginin keşfettiği beldelere yerleşen düşüncenin fetih sonrası kurduğu düzenlerdir. Soyut denen şey düşüncenin sezgiye benzemek için yırtınma halleridir. Somut bu hedeften kaçıştır. Vazgeçiştir. Böyle bakıldığında nesnel olmak, kalmak denen şey aslında pratik alanın hemen dışında görecelik kavramı ve kuvantum mekaniğiyle çelişmektir belki de.
Düşüncenin belli şekilleri Tin gövdesine zehir ya da virüs aşılayan süreçleri yaratmaktadır. Tin sağ kolunu keser atar canına tak deyince. Düşünce ipi kopmuş tespih parçaları gibi saçılır. Tin yeni bir kol oluşturur. Onun aynı şeylerini yapmayacağını ümit ederek. Ama huylu huyundan vazgeçmez tabii.
Düşünce evrilebilir bir şeydir. Aşkın fikir haline gelince ışınımı ve oylumu değişecektir. İşte o zaman bütün evren her köşesinden zihinsellik ışıyan bir yapıya kavuşacak. Yeryüzünde olup bitenleri baz almanın bir alemi yok. Şu an bile öyledir belki.
*
ENERJİ
Ben ölçemiyorum. Watt, joule ya da amper. Ama herkes onun peşinde. Kaloriden sonra bence yüzyılın büyük hayaleti. Gerçeğin ışık ve ısı oklarının altında Kuantum’un şemsiyesiyle keyif çatmıyor mu sizce? Kim kurtaracak “enerji” salgınından bizi?
‘Kim kurtaracak bizi şu kapının altından sızan ateşten.’ Cortazar’ın Seksek adlı romanındaki unutulmaz cümlelerden biridir. Enerji fazlasından yakınmaz baş kahraman, Hayat denen maişet motorunun ağrı verici sızıntısını afişe etmektedir.
Enerji kendiyle ilgili araştırma yapanları çok sever ve onların egolarının enerji birimine ad kesilmesini gülümseyerek karşılar. James Watt, James Prescot Joule, Andre Marie Ampere, Antoine Henri Becquerel vb. yerlerini başka enerji birimleri alana dek isimleri ölümsüzleşmiş olarak kalacaklardır.
Kalori (calor) latince ısı anlamına gelir. O bir bilim adamının soyadı olmadığından olacak yerini zamanla Joule’e kaptırmıştır. 1 Kalori = 4,1868 joule değerindedir. Boğazımızdan geçip bel hizamızda öbeklenen ve kaidemizi büyüten yağlara neden hep kalori gösterilir. Joule hem kalorinin yerini almış, hem de onu en çok suçlanan enerji birimi haline getirmiştir.
Einstein’ın E eşittir M çarpı C kare formülüyle belirttiği üzere enerji maddenin bir dönüşümüdür. C’nin ışık hızı olması, fotonun madde ile enerji arasında bir çeşit köprü olduğunu vurgulamaktadır. Işıktan bir köprünün bir başında madde olan diğer tarafa geçince enerji kesilir. Tam tersi de geçerlidir haliyle.
Enerji evrenin varoluş soluğudur. Yıldızların göbekleri harıl harıl termonükleer süreçleri çalıştırarak soluğu sıcak tutma işine bakmaktadır. Dünya göbeği bir milyon santigrat derece sıcak olan güneşinden uygun bir mesafede homosapiens’e beşik olmuştur. Daha sıcak ya da daha soğuk bir yerde bildiğimiz karbon bazlı yaşamın tekamülü bayağı zor olacaktı.
Evrenin soluğunun kesildiği ya da varamadığı yerlerde moleküler muhabbet, moleküler hareket yani, tamamiyle durur. Buna mutlak sıfır noktası denmektedir. William Thomson nam-ı diğer Lord Kelvin kendi adıyla tescillemiştir. Eksi 273 derecede moleküller içindeki ve arasındaki muhabbet kesilir.
Şu anda dünyadaki savaşların, açlığın, kıtlığın en önemli sebebi petrol ve silah sermayesidir. Enerji köşekapmacıları etnisite, din, mezhep, milliyetçilik gibi alanları cılk yaraya çevirerek aşırı kâr ve kolay parsa peşinde koşmaktadırlar.
Bizi enerji tacirlerinin menhus ellerinden kurtaracak şey burnumuzun dibinde. Her sabah ışınları uzayda 8 dakikalık yolculuktan sonra sathımıza varmakta. Işık hızıyla sekiz dakika uzağımızdaki güneşimiz bir gün bu uğursuz, insanlıkdışı zümreyi yeryüzünden silip süpürecek.
Güneş denen yıldız bunu iki defa yapacak. Ben birinciden söz ediyorum. Bizim çabamızla yapılacak olandan. İkincisi güneşimizin göbeğindeki hidrojen ve helyumun önemli bir kısmını dönüştürüp bitirmesiyle oluşacak. Bir ile beş milyar yıl sonra. Kızıl bir deve dönüşüp dünyadaki hayatı ( o sırada hâlâ varsak tabii) sonlayacak.
Sekiz dakika ötemizde harika bir çözüm nesnesi var. Buram buram bedava ve inanılmaz miktarda enerji tüttürmektedir.
Dilimizi dünya, yeryüzü, arz, acun, earth, aarde, üçüncü gezegen, mavi gezegen, world, terra vb. adların yanı sıra FOTONYERİ cinsinden sözcüklere de alıştırmaya başlasak iyi olacak.
*
GELECEK
Hep gelme ihtimali olan bir durum karşısında ne hissediyorsunuz? NASA’nın bazı toplantılarına bilimkurgu yazarlarına da yer verdiği hep söylenir. Acaba gelecek bu yüzden mi bu kadar yavaş geliyor? 1984, Uzay 1999, 2001 Uzay Destanı… Sanılanın aksine gelecek tahminleri hep ıskalanmış.
Gelecek, geçmiş tenceresinden tüten buhar ve taşan yemek. An ışık hızıyla yürüyen zaman bandının üstünde geçmişle geleceğin birbirlerine dokunmaları. Ansızın varolan ve hızla geçmişin gardrobuna kaldırılan hülyalı şimdi.
Gelme ihtimali olan bir durum; 2001 Uzay Destanı filmini ele alalım ilk olarak. Bu filmde 2001 yılı için tasavvur edilen teknolojiye şu anda neredeyse sahibiz. Böyle bir uzay gemisiyle Jupiter’in o taraflara gidemememizin irili ufaklı iki nedeni var. İri neden Ay’da yapımcılarına sinyal veren bir siyah monoliti, dikili taşı bulamamış olmamızdır. Bu olsaydı gaza gelir ufak nedenlerin engellemesinin üstesinden geliverirdik. Ufak engeller de ahmakça bir şekilde sürekli olarak ısraf ettiğimiz dünya ve insan kaynaklarıdır. Bunun sonucu çıkan çatışmalar, serin, ılık ve sıcak savaşlar vb. sonucu barışçı ve araştırıcı teknolojiye yatırım yapabilme gücümüz düşmektedir.
1999’un en kaçıkça yanlarından biri bilimkurgu filmlerinde sürekli yinelenen bir mantık arızasıdır. Eğer dünya gezegeninini yeniden yörüngeye sokabilecek kadar teknolojik bilgi ve imkâna sahip olsaydık yaşam şartları 1999’da gösterilenden çok farklı olurdu. Teknik bilgi yaşamın her alanının etkileyecekti kaçınılmaz olarak.
The Alien’i de atlamayalım bu arada. Geiger’ın dekorlarıyla, Scott’un becerisiyle, genç Weaver’in albenisiyle parlatılmış bir BK filmi. En az beş kez gördüğüm bu filmin dayandığı mantık mutlak boşlukta biraz bekletilmiş kibrit çöpü sağlamlığındadır. 24. yüzyılda yıldızlar arası kargo gemisi yollayabilecek bir teknoloji silikon bazlı kıçıkırık bir yaratıkla başedemez. Ben o gemide olsaydım, tuvalet sifonunda yapacağım küçük bir değişiklikle o yaratığı daha bööö demesine fırsat vermeden atomlarına ayırırdım. Silaha falan da gerek yok yani.
1984 Sovyetlerin yıkılması sayesinde hızlanarak şu anda en çok gerçekleşmiş bilimkurgu konusudur. Londra’daki gözetleyici kamera sayısını düşününün. Elektronik posta, fax, telefon konuşmalarımız hard disklerde depolanmakta. Avrupa ve Amerika 1984 formatına yaklaşmaktalar hızla. Mahrem alanların daralması bana kızılderililerin bir zamanlar sahip oldukları toprakları hatırlatıyor. Vahşi Batı serbestiyeti yutuyor adım adım. Büyük birader seni izliyor filmiyle mahremiyetten kaçışın mazo sapıkları takdim ediliyor. Bence 1984 en başarılı gelecek projeksiyonu filmi olmuş şu ana kadar.
Gelecekte tahayyül edilen gelişmelerin yavaşça gelmesinde bir hayır vardır belki.
Dünyaca ünlü bilim adamı Fuat Sezgin İslam medeniyetinin durakladığı zamanlarda bu bilgilerden yararlanan Avrupalıların bilimde yeni bir hamle başlattıklarına dikkat çeker ve bu duraklama olmasaydı atom iki asır önce parçalanacaktı der. 18. yüzyıl başlarında Viyana’da patlayan bir atom bombasını hayal edin!
Bir de ittifakla geciken şeyler listesinin en başına koyabileceğimiz bir durum var. Henüz dünya dışı zeka tarafından ziyaret edilmedik. Amerika Birleşik Devletleri’nde üç milyon kişinin uzaylılar tarafından kaçırıldığına inanması gezegen çapında zirve yapmış bir kaçıklık durumu addedilse de, bu en köklü arzumuza daha nail olamadık. Korkulobin adlı denememde belirttiğim gibi yetmiş yıldır her yana yolladığımız televizyon yayınlarının niteliği nedeniyle bu taraflara gelmekten vazgeçmiş birilerinin olması da pekala mümkündür.
Bilgisayarlar, uydu haberleşmeleri, fuzzy mantıkla çalışan aparatlar, klonlama, genetik bilimindeki gelişmeler eninde sonunda bizi o geciktiğimizi düşündüğümüz seviyeye taşıyacak.
Lakin;
İnsan doğası kolay kolay değişmeyeceğinden bu teknolojinin ağır sosyal kontrol ve toplu imha yönünde kullanılması fena halde mümkün. Böyle bir geleceği ne kadar geciktirsek kârdır.
*
RUH
Ruh sizce maddenin birtarifi mi yoksa kalbi mi? Fizikten şarlatanlığa kadar uzanan bir dizgede ruh, umuttan yaraya her şeyi bol keseden dağıtmayı sürdürüyor. ama ortada enerjisel bir durum da var.
Maddenin enerji alanınındaki geçici topaklanmalar olduğunu düşünürsek madde sözünün maddiliğinin önemli ölçüde beynimizin karanlık bölgesinin bir mahsülü olduğunu hissederiz. Karanlık madde, Dark Matter’da bir başka tekinsiz husus tabii. Görünen maddeden çok daha fazla. Kendini kısmış, ama her yerde mevcut, evrenin toplam çekiminde çok ciddi bir dara.
Birazcık çamur tanrı ruh üfleyince insan haline geldi. Bu nefese ruh denmekte çoğu kez. Bilgi elmasına bir ısırık atınca o ruh silkinir ve serüvenli yaşam için dünyaya gönderilmesine neden olur. Elma burada bir çeşit katalizördür. Atom bombasını patlatan detinatör gibi genç çifti eski enerji kozalarında barınamaz hale getirir.
Bir molekülün kendi kopyasını çıkarması ile başlayan uzun süreç ruhun serüven alanına inmesiyle devam etmektedir. Manevi görüş ile materyalist izah arasına gerilmiş bir ip üzerinde denge arayan insana her iki uçtan da şarlatanlar musallat olmuşlardır. Elimi tut seni karşıya geçireyim derler. Bunu en iyi ben yaparım derler. Pozitifist şarlatanlar aklın rolünü aşırı yüceltirken dünyayı acımasız tüketim çılgınlığına en uygun mekanik bir modele hapsedememenin azcini yaşarlar. Din tacirleri manevi hayattan söz edip dururlarken bir yandan politik güç, servet edinme gibi dünyevi kazanımların peşinde koşarak ruhani kılıflarından iğrenççe dışarı taşarlar.
İpin üstündeki insan uçlara varmak amacıyla değil, ipin bir tramplen gibi kurulduğunu farkeder. Bunu farkındalığıyla bulur. Sezildemliği sıçra der.
Sıçrar ve bir üstteki gergin ipe tutunur. Sezildemlikte ikamet eden farkındalığı evrene yeni bir gözle bakmanın tadını çıkartır. Bilmem söylemeye gerek var mı? Her mertebenin kendine has şarlatanı mevcuttur.
Benim için ruh farkındalıktır. Sezildemlikte ikamet eder. Sezildemlik beyinde oturan bir mini ayarlar enstitüsü değildir. Sezildemlik beyinde şube açmıştır sadece. Daha yaygın bir konumda varlık çevresinde kıpır kıpır ve dönüşümlüdür.
Farkındalık bilinçle şekillenen bir eylemler manzumesidir. Ruhun ölümsüzlüğü sözcüğü bana nedense protonun kalan ömrünü düşündürtür.
Güneşimizin en iyimser hesapla kalan ömrü 5 milyar yıl. Bir milyarla sınırlayanlar da var. Proton çok daha kararlı ve uzun ömürlüdür.
Biraz basite indirgemek olacak, ama farkındalık denince aklıma radyolardaki osilatör düğmesi gelir. Farkındalığımız çeşitli kanallar arar. Bazımız uygun bir yer bulunca ömür boyu orada takılır kalır. Bazılarımız da son nefese kadar ilginç kanallar aramaya diğerleriyle kıyaslamaya devam eder. Düğmeyi tutan çeviren el bunu yapmaz olduğunda son kalınan frekanstaki yayına binilir gidilir.
Nereye mi? Kâinatta yer ve seviyeler gırla. Mevlana’nın bu gidişata şebi aruz demesi belki bu tür bir izahatı da sıvazlamaktadır.
Yani kısacası; Viva Farkındalık.
*
KOZMOZ
Kozmos’u etimiloji olarak ayrı kullanıyor musunuz? Mikro-makrolarla aranız nasıl? Makro bir kozmos ütopyanız var mı? Kuantum’a ne kadar mesafedesiniz?
Kozmozu daha çok evrenin derli topluluğu,düzenliliği için kullanmaya başladım son zamanlarda. Evreni büyük patlamayla oluşmuş bitimli ama sınırsız bir yer olarak tasavvur etmek çok zor değil. Tahayyül motoruna biraz tur kazandırmakla eh ne yapalım böyle bir modele de katlanabilirim diyebiliyoruz. İçinde yöneten nefes sezilemeyen raslantısallık zincirinin halkalarından birinin şıkırtısı.
Akıllı tasarım, Intelligent design, kavramı son yıllarda bayağı popüler oldu. Kâinatın bir akıl ürünü olarak tasarımı zaten dinler nedeniyle bir varyant olarak mevcuttu. Muhiddin Arabi, ‘Allah bize kendini kâinat şeklinde vehm ettirdi.’ derken bu fikrin kara sularında seyretmekteydi belki de. Tek küçük adım kainat aklın ta kendisi şekline indirgenmesi oldu. İnsanın aklının kâinatın bir bileşeni, öğesi olarak takdimi de çok yeni bir şey değildi zaten. Böylece raslantısallığın ve girişimci organizmaların zaferi olan Darwinizmin yani Kıllı tasarımın karşısına bir anti tez daha çıkmış oldu.
Bulunduğumuz yerden mikroya yolculuk önce mikroskopla, sonra matematik formülleriyle yapıldı. Matematik ve fizik kullanan zihin kozmozun en derin noktasındaki kapkara zara dokunup sobe demek istiyor bugünlerde. CERN ya da AÇAK’daki çabalar bu yöne daha çok. Maddeye kütle kazandıran Higgs bozonunu yaratarak, yaratılış anını hatırlamak hevesiyle protonlar çarpıştırılıp durmakta.
Kozmozu çok uzun zamandır tek ve eşsiz olarak görememekteyim. Birden fazla evrenler ve bunlardan türeyen akıl almaz taşkıların bitimsizliğini düşünmekten büyük zevk almaktayım. Paralel evrenler kavramı benim için bir otel odası anahtarıdır. Bununla sayısız kapıyı açabilmekteyim. Her kapıyı açan başka bir ben haliyle.
Kuantum gerçekliği dünyaya, olaylara, insanlara şu ya da bu, siyah ya da beyaz bakış açısına indirilmiş devrimsel bir darbedir. Işık hızına hapsolmuşluğun çıkış kapısıdır büyük bir ihtimalle. Yalnız CERN konusunda da dediğim gibi henüz bu gerçeklik yeterince tedavülde değildir. Hâlâ yüzyıllar öncesinin mekanik evren anlayışıyla soslanmış durumdayız. Bu yeni dünya düzeninin işine gelen bir durumdur. En yeni ve herkese dost dünya düzeni bu dar bakışın aşılmasıyla oluşacak. Kuantum tekinsizliği denen şey kötü bir alışkanlığı bırakmamak için uydurduğumuz sudan bahanelere benzemektedir.
Kuatuma bir foton çapı mesafedeyim.
*
BİLİNMEYEN
Ne biliyoruz? Ne bildiğimizi bilmek bilgi mi? Yoksa bir halüsinasyon mu?
Matematiklerin hemen berisinde bilmeye hazır bir insan neyi reddeder, neden isyan eder?
Neden bu kadar bilmek istiyoruz?
Her bilgi parçacığı bir hücre gibi düşünülürse, birbirlerinden haberli parçacıklarla kendi varlığının farkında olması şart olmayan bedenler, bilgisayarlar inşa ettiğimizi söyleyebiliriz. Bir girift yapı başka zekalara bilgi transferi ve işlemesinde servis veriyor, ama kendi varlığının bilincinde değilse ne bildiğinin gerçek dökümünü asla yapamaz.
Akıllı bir roketin kilometrecelerce uzaktan hedefini bulması için kullanılan bilgi birikimi halüsinasyon değildir. Aklımızın Big Bang öncesine nüfuz edemeyen yanı bu tür çıkarsamalar yapmayı sever.
Matematik denklemler evrenle konuşma,haberleşme, sonsuzluklardan haber alma kurgularıdır. Fizik kanunları da öyle. F=ma’yı düşünelim. Oturma odasında ağır bir koltuğu iterken bu formülü bilsek de, bilmesek de onda önerilen şekilde sonuç alırız. Sırt kaslarımızın ağrıması, halının kırışması, koltuğun altından çıkan tozlu alan da buna dahildir.
Matematiğin soğuk ve çıplak koridorları doğal ortama çağrışım yollamaz. Reddedilen şey sanırım bu taraftır. Diğer yandan bu sınırsız çatallanan bitimsiz koridorlar olmadan bilemeyiz.
Peki neden bu kadar bilmek istiyoruz? Bilmek kaderimizdir. Bilmek yolumuzdur. Yolumuzu uzatan, bitimsizleştiren şey genişleyen evrendir. Bu akıl almaz hızla genişleyen yer bizi bilmeye uyarlar. Arkamızdan hoyratça iten bir güçtür. Bilmek genişlemektir, enginleşmek ölümsüzlüğü hayal etmektir çünkü. Bilmeyi unutmak da daralmak, ölmek ve büzülmek.
Evrenimiz şu anda genişlemeye devam ediyor. Öngörülen oluşumlardan biri hız keseceği ve büzülmeye başlayacağı. Big Crunch. Büyük Çatırtı. Eğer böyle bir şey olursa öğrendiğimiz her şeyi vestiyere teslim edip ikinci Big Bang balosuna katılacağız. Büyük patlamaya az kala hiçbir şey bilmeyen bir dağ zirvesi gibi girecek, proton öncesi incelikte ve nahivlikte çıkacağız.
Kalp atışı gibi olacak belki. Biliyorum, bilmiyorum, biliyorum, bilmiyorum.
*
CERN’den sonra dünya nereye gidiyor Sayın Yemni?
Geçen yüzyılın ilk çeyreğinde görecelik Teorisi ve Kuvantum fiziğindeki gelişmelerin üzerinden neredeyse yüzyıl geçti. Hiroşima ve Nagazaki’de patlayan iki adet atom bombası atom çekirdeğinin içindeki korkunç gücü ortaya serdi. Bu arada fuzzy mantık bulundu, uygulamaya kondu, aletler yapıldı, ama ortalama insanın beyni 17. yüzyılda takılı durmaya devam ediyor. Newton ve Descartes hâlâ baskın karakterler. Fuzzy mantığını kimselerin taktığı yok. Bir şeyi siyah, ya da beyaz, şu ya da bu şeklinde sınıflama huyumuz kronik vitese takılmış durumda. 1960 başlarında ilkokuldayken atom bize maddenin bölünemeyen en küçük parçası olarak takdim edilirdi. İki atom bombasının patlamasından 15 yıl sonra.
Ünü saman alevi gibi parlayan ve sönen Umberto Eco’nun Foucoult’un Sarkacı kitabında 700 yaşındaki St Germain kontu insanların zaman içinde olan bitenlerden ders almadıklarını söyler.
CERN yani AÇAK’ın ( Avrupa Çekirdek Araştırma Konsülü) yaptığı son deney bize kutsal addedilen evrenin en küçük yapı parçacığı hakkında elle tutulur bilgi verirse fizik adına büyük başarı, insanlık adına ışığı ancak gelecekte parlayacak bir buluş olacaktır.
80 başlarında fiziğin on yıl içinde bütün temel soruların cevabını bulacağını söyleyen ve sonra şiddetli bir hayal kırıklığına uğrayan Hawking, CERN’de Higgs parçağının bulunamayacağı kehanetinde bulundu zaten.
CERN deneyi hangi sonuca ulaşırsa ulaşsın, kara delik hariç tabii, insanlık İkinci Ortaçağı kurmaya devam edecek ve eğri büğrü küreselleşme topografyasını tabanlarmızın altında hissetmeye devam edeceğiz
*
TANRI
Şimdi bize bakan bizi gözleyen bizi unutan ve hatırlayan kaç tanrı var sence?
Gözleyen deyince Orwell, unutan ve hatırlayan deyince de Borges’in öykülerini hatırladım bir anda. Alef’de gözetlenmiş tüm malzeme vardır. Tanık adlı öyküsünde de şu satırlar mevcuttur.
Uzayı kaplayan ve bir insan öldüğünde sonu gelen olgular bizi hayran bırakabilir, oysa bir şey veya sonsuz sayıda şey her can çekişmede yokolur. Zaman İsa’yı gören son gözlerin de kapandığı günü tanıdı;Junin çarpışması ve Helena’nın aşkı bir insanla beraber öldü. Ben öldüğümde ne ölecek benimle beraber, dünya hangi dokunaklı ve anlamsız biçimi yitirecek?
Carlos Castenada Kartal dediği her şeye gücü yeten yaratıcının insanlar ölünce bütün yaşam deneyimlerini içine emdiğini söyler. Ve insan yeterince farkındalığını keskinleştirir, irade ve bilinç aşaması gösterebilirse Kartal’ın yaşadığı her şeyin kopyasını almaya da razı gelebileceği müjdesini verir. Böylece insan ölünce bedensiz, ama bilincine sahip varkalabilir.
Akaşanlar adlı öykümde Akaşik kayıtlar, evrenin hard diski ya da Levh-i mahfuz üzerine şöyle bir fantazi estirdim.
“Kimsin sen?”
“Senim dediğim gibi. Sen’inin bir parçasıyım. Birlikte doğduk büyüdük ve zamanı gelince gene birlikte değişeceğiz.”
“Nedir bu Akaşanım? Akaşan yani.”
“Akaşa nedir biliyorsun?”
“Evet. Evrenin hard diski. Neydi Levh-i şey. Levh-i birşey.”
“Levh-i Mahvuz. İyi dedin. Evrenimizin belleği tektir. Ben ana bellek kayıt birimiyim.”
Anmurse sağ ve sol yanlarımızda günah ve sevap yazan melekleri düşündü.
“Melek değilim.“
“Bilincin var ama. Bilgisayarımın kara cahil hard diski gibi değilsin.”
“Tabii ki. Yoksa senin bilincinin geçirdiği deneyimleri ve mertebeleri nasıl kaydedebilirim.”
“Bütün evren mi? Her şeyi mi kaydediyorsunuz?”
“Evet. Ben bilinç kayıt biriyimiyim. O yüzden kendi varlığımın bilincindeyim. Bilincinin dökümünü tutarım.”
“Herkesin ayrı ayrı akaşanları mı var yani?”
“Evet. Bilinç taşıyan her canlının ayrı bir Akaşanı vardır. Beraber doğarlar ve beraber göçerler. Bir Akaşan bir insanın astral ikizi gibidir.
Anmurse itirazsız, tereddütsüz inanmaktaydı içine doğan sözcüklere. Kıvamlı bir sıvı gibi bilinç kabını doldurmaktaydı.
Bilgisayarlar icat edileli altmış yetmiş yıl geçmişti ve daha şimdiden Amerikalılar dünyadaki maillerin önemli bir kısmını gereğinde incelemek üzere depolayabilmekteydiler. Evrenin yaratıcısı niye yapamasındı. Evren tanrının bilgisayar oyunudur demekteydi çocuk bakarken okuduğu kitabın yazarı bir yerde.
Edebiyatın, sanatın ve felsefenin hayalgücümüze sunduğu olanaklarla bu tür örnekleri sayısız artırabiliriz.
Güç ve iktidar kontrolun bir diğer adıdır. Kontrol yani gözetleme, bütün ayrıntılarıyla hatırlama ve kayıt altında tutma işi teknolojinin sayesinde inanılmaz boyutlara genleşmiştir. Telefon, e-mail, görüntü ve giderek düşünceler. Rüyalar ve en derinde kıpırdaşan niyetler. Mutlak kontrol merakı bu sınıra ulaşmayı arzulamaktadır.
Eğer evreni akıllı bir tasarımın işi olarak görürsek gelişkin zekaların bu tür bir mutlak kontrola yönelmelerini izahta zorlanırız gibime geliyor. Aşırı kontrol ruh zenginliğini ve serbest iradeyi boğan bir yönelimdir.
Bir bilimkurgu, fantastik, polisiye türünde yayın yapan bir siteye, Xasiork’un yayınladığı dönemsel kitabın girişinde şu sözleri sarfettim.
Hayalgücü evreni kuran zemberektir. Big bang eşsiz bir zekanın ani bir ilham çakımı olabilir mi?
Dünyada tanrıya atfedilen güçlere sahip olmaya özenenler mutlak gözetim, mükemmel şekilde hatırlama üzerine kuruyorlar bu marifetlerini. Yaratıcılığı, yaşama sevincini ve ışıktan bir gemi gibi kalplerimize yanaşan kötülükten sakınma güdüsünü kötürümleştiren bu süreç kesintiye uğramaya mahkumdur.
Evrenin zembereğini kuran zeka bakar ve mahsus unutur diye düşünüyorum. Çünkü ancak böylelikle marifet düzeyimiz bir sonraki aşamaya sıçrayabilir.
————————
Recent Comments