Kadınca Bilimkurgu Öyküleri
Bu öyküler 6 adet olarak 29 Ekim 2009 tarihinde dijital yayınevi olan Buzul Dünya’da yayınlanmıştır. Burada bu öykülerden 2’sini kullandım. Diğerlerini merak edenler http://www.scribd.com/doc/21776921/K2rik-ve-Gece ‘dan indirebilirler.
Neden K2rik ve Gece?
Bütün dünyada bilimkurgu-fantastik alanını tarayan öykü ve romanlar daha çok erkek okurun sürdüğü bir tarla gibi görünür. Büyük ölçüde de böyledir. Çünkü çizgi roman geleneğinin uzantısıdırlar. Çizgi romanlar erkek çocukların buluğ çağını icra ederlerken hayallerindeki minik kaplara serüven tozları dolduran medyum işlevi görmektedir. Bu romanlarda yer alan kadın figürleri aşırı seksilikleri ve fiziklerinin abartılı güzelliğiyle erkeklerin hayal keklerine kabartma tozu olurlar. Bu yayınlarda zeki, baskın karakterli, kurgunun zembereği olan anaç kadına genelde az raslanır. Hiper feminist kadın tipi ise zaman zaman raflarda ve ekranlarda belirmektedir. İfrat ve tefrit sarmalı.
Kadının ve erkeğin hassasiyet alanları değişiktir. Bu farka rağmen çağımızda teknolojinin dünyayı giderek daha hızlı değiştirdiği unutulmamalı. Dünya küreselleşerek büzüldü. Hiç kimse artık bu deli dolu gidişatın dışında kalma lüksüne sahip değil. Önümüzdeki yirmi otuz yıl içinde hayatımız şu anlara oranla bayağı bilimkurguvari bir kıvama gelecek. Bu nedenle de edebiyatımızda kadın okuyucuları daha çok saran, onlara daha etkin rol veren, aşırı erkeksi bakıştan sıyrılmış öykülerin daha sık yazılması gerekmektedir.
Türk edebiyatında K2rik ve Gece kadın kahramanların bilimkurgu ve fantazi türünde başat rol oynadığı bir öykü seçkisi olarak bir yeniliktir. Hoş bir esintidir. Bu seçkinin dünyamızda insan bekasını üstlenmiş olan kadınları giderek hem okuyucu, hem de yazar olarak bilimkurgu-fantastik alanına davet edecek mütevazı bir örnek olacağını düşünmekteyim.
Hayal Tozu Gölgecisi
Sadık Yemni
E.G.Y’ye
Sadık Yemni
K2RİK ve GECE
“Bir adın var mı senin?”
Durakladım. MSN listemde olmayan birinin iznim olmadan mahremime girmesi alışık olmadığım bir durumdu. Emrimde ülkenin en iyi hackerlarını çalıştırmaktaydım ve bilgisayarım özel koruma altındaydı. Öfkeli, şaşkın, ama meraklıydım. Yetkin ateş duvarımı aşabilen biriyle yıllardır karşılaşmamıştım. Merakım öfkemi yendi ve ‘K2RİK’ yazdım.
“Kumpası keşfettin. Başın dertte.” dedi hoparlörlerimden yükselen sesi. Cinsiyet belli etmeyen metalik ve boğuk bir tonla konuşmaktaydı. Ses, patronu belli olmasın diye kriptolanmıştı.
“Sana konuşma iznini…”
Kim verdi diyecektim. Devam etmedim. Parmağım hoparlörü kapatan düğmeye dokundu ve basmadan geri çekildi.
“Kumpası keşfettin. Tarkus Alanı yani.“
Hayretim ilk kelimelerin ekranda belirmesinden hemen önce uyanmakta olan kuşkumu da körüklemişti. Kuşku taretlerinin çiğnediği yerde korku kabartıları belirmekteydi.
“Sen nereden biliyorsun bunu diyeceksin?”
Tarkus alanı dediği şey yeni bir gözetleme ağıydı. Baş yapımcısı bendim. Umuma açık alanlardaki kimseleri sadece suret olarak değil, niyet, ruh hali olarak da profilleyebilmekti. İki ay önce kullanıma sokulmuş ve başarıyla uygulanır duruma gelmişti. Tek rahatsızlık verici şey geçen hafta kurduğumuz güvenlik sisteminin doğum klinikleri, kreşler, dersaneler gibi çocukları bebeklikten itibaren ölçen biçen bir biçimde de kullanıldığını keşfetmem olmuştu. Bunu büronun başı olan Bay Geldiss’e bildirmemiştim. Çünkü… Çünkü kuşkularım vardı.
“Bay Geldiss mi yönlendirdi seni?”
“Burnundaki o kocaman ben hariç yakışıklı adam. 38 yaşında bu kadar prestijli bir yerin müdürü olmak. Bekar da üstelik.”
“Yani?”
“Hayır. Beni bilse burnundaki beni beeeen olur bütün yüzünü kaplardı. Hayır.”
Ekranın tepesindeki kameranın çalışma ışığı sönüktü, ama bir elim farkında olmadan saçlarımı düzeltti. Taba rengi eteğimden sıyrılmış dizlerime baktım. Bacaklarımın kıldan arındırılma zamanı gelmişti. Her an izleniyorum duygum giderek artmaktaydı. Belirtiler gırlaydı.
“Kimsin sen?”
“Adını mahsus mu sorduğumu ima ediyorsun?”
Açık kartı hoşuma gitmişti. Zekası da harlıydı bayağı.
“Evet.”
“Peki seni tanıyorum K2RİK. Kuşkuların gerçek. Başın çok ciddi tehlikede. Kumpası keşfettin ve raydan çıktın. Bunu biliyorlar.”
Kimler diye sormak çok abes olacaktı. Çalıştığım Tarkus firmasının beni bir sadakat testinden geçirmekte olduğu savı da çok zayıf kalıyordu. Belirtiler vardı gerçekten. Heyecanla okuduğum o roman mesela… En son nerede kaldığımı hatırlayamamıştım az önce düşününce. Sadece bu değil. Son birkaç gündür olanları neredeyse her defasında ufak farklılıklarla yeniden kurmaktaydım. Tabii diğer nüshaların da farkında olarak. Buna benzer bir yerinden oynama, genel bir anı seferberliği diyeceğim geliyor, yaşamaktaydım. Ailemin, arkadaşlarımın yüzlerini hayalimde kıpırtılı olarak canlandırabilmekteydim. En son ne zaman helaya gittiğimi, kaç saattir bu odada oturduğumu hâlâ söyleyebilecek durumda değilim. Sıradan bir bellek arızası olabilir miydi bütün bu saydıklarım?
“Sana nasıl güvenebilirim?”
Birkaç saniyelik sessizliği muhatabımın gülümsemesiyle doldurduğunu düşündüm. Çok naif bir soruydu.
“Adım Gece bu arada. Güvenlik bir duygudur K2RİK. Sanal ortamda bir yonganın barındırdığı bir titreşim. Elektronik ürperme. Dinle… Dobra dobra konuşacağım. K2RİK MSN adın. Kendinin Asfer Çaygülü olduğunu sanıyorsun. Tarkus firmasında çalışıyorsun. Üst düzey teknik elemansın. Falanca sokaktaki kendi mülkün olan bu iki katlı evin çatı katındaki çalışma odandasın. Tekir kedin Fos aşağıda divanda uyuyor. Çok hoşuna giden yazarın Ölümsüz adlı kitabı yemek masasının üzerinde duruyor. Yarısındasın daha. Şu sıralar erkek arkadaşın yok. Bir aday belki. Geçenlerde hani barda tanıştığın lacivert gömlekli adam. Pilot. Kutuptan kutuba dört saatte projelerinin süper erkekleri. Pilotu beğendin. Kadınlarından biri olmayı istedin. Baştan 1-0 mağlupsun. Kabullendin adamın tek kadınla yetinmeyeceğini.”
Benle ilgili bu kadar ayrıntı bilmesi öfkemi ve ona bağlı duran kuşku ve korkularımı yeterince azdırmamıştı. Tarkus Alanı projesi bunun için kurulmuştu. Mahremiyetin tümden ilgası olarak. Mahremiyetsizlikten açık, yani dürüst toplum türetme işiydi yaptıkları genel olarak. Çocukların bebeklikten itibaren formatlanmasıysa amacı aşan bir kötücüllüktü. Karşı çıkmamam mümkün değildi.
“Sonra?”
“Zaman dar mı?”
“Nasıl yani?”
Gece’nin sessiz kalması kelimelerden daha ürkü vericiydi. Çünkü çevrem bu sabahtan beri her köşesinden bet belirti gülleri açmaktaydı.
“Seni dinliyorum,” dedim.
“Asfer Çaygülü hanım 44 yaşında araba kazasında öldü. Uyduruk bir derginin tanınmış bir editörüydü. Kültürlü kadındı aslında. Dindar bir yanı vardı.”
“44’mü?”
“Sen kaç yaşındasın? 26, 27?”
Cevap yerine içimi çekerek parmaklarımla yüzümü yokladım gayri ihtiyari. Pürüzsüz tenim otuz öncesi diye basbar bağırmaktaydı.
“Kalk, git aynaya bak.”
Tereddütüm kullanılmış bir kürdan gibi kırılgandı. Ayağa kalkıp çift kanatlı dolabın aynasına gittim. Sağ kapağa takılı boy aynasında endamıma baktım. Soldaki ayna bu sabahtan beri görüntü yansıtmıyordu. Sırı fire vermişti herhalde.
Çekik gözler, çıkık elmacık kemikleri, duru bir ten, azıcık eğri bir burun. Buruşmuş eteğin altında kalan ince, ama hoş bacaklar. Tahta döşemeye basan manikürsüz tırnaklı çıplak ayaklar.
“Kaç yaşındasın?”
“Bilmem?”
“18 bile olabilir değil mi? Bunca deneyim. Üst düzey makam. Maaş gani. Ne zaman okulu bitirdin, ne zaman bunca deneyimi yüklendin?”
“Altı yaşında bir kere merdivenlerden düşmüştüm. Annem korkuyla arkamdan gelip beni kucağına almıştı. Babam da benim gibi kağıt helva severdi. İlk aybaşımı okul tatilinde yaşadım. 14 yaşındaydım. Kirazı bol bir yazdı. İlkokul öğretmenimin adı Zehra’ydı. İlk sevgilim ara sıra hafifçe kekelemesinden ölesiye utanırdı. Ve…”
Gözüm soldaki aynanın puslu yüzeyine takılınca sustum. Yüzey güç farkedilmekle birlikte odayı yansıtmaktaydı. Önüne geçip durdum. Eğilip dikkatlice baktım. Yüreğim soğumuştu birden. Ben yoktum sadece. Parmağımla yüzeyde solgun da olsa suretimin bulunması gerekli yere dokundum. Parmağım sertlik ve ısı bilgileri yaymaktaydı. Derin bir nefes alıp etrafıma bakındım. Bilgisayarın yanındaki ve kapıya yakın duran bir noktadan tavana verilen ışıkta belli belirsiz bir kısılma belirmişti. İki sandalye, kütüphane ve bir yığın ıvır zıvırda kelimelere sığmaz belirgin bir değişim vardı. Madde evsaf yeniliyordu sanki. Hacimsel nitelik yeniden karılacak bir çorba gibiydi.
“Bir kadından kopyalandın. Kumpası, yani insanı doğumdan ölüme kuracak ve gözetleyecek sistemi kontrol için görevlendirildin. Bir sürü yere girdin çıktın. İnsanlarla konuştun. Bir evin ve bir sevgilin oldu. Şimdi yüzünü beş ayrı şekilde hatırlıyorsun. Diğer anılarının tamamı o ölü editörden elektronik miras. Varlığının normal denen şeye benzemesi gerekmekteydi. Böylece izin verilen kadar farkındalığın test etti sistemi. Sonra arızalandın. Yani kimlik kopyalama sırasında geçişen, istenmeyen dozdaki bilincin harekete geçti ve varkalmak için burayı kurdu. Vicdanın yapılanlara karşı çıkmaktaydı. Sanal dünyanın içine muhkem bir kalecik inşa ettin. Kendine has bir yerdi. Düzene karşı çıktın. Şimdi atomize oluyor.
“Beni görebiliyor musun?
“Evet. Ölçüm grafiği şeklinde daha çok.”
“Ne görüyorsun?”
“Soldaki aynanın sırı, ışığın parlaklığının bir kısmı, malzemenin kendine has parlaklığı falan kaleni terketmekte. Alçalan bir balondan yükselen hafiflikler. Antisafra.”
Haklıydı. Olan biten buydu. Çözülüyordum.
“Şüphe ediyorum, o halde varım.” Dedim.
“Dinle. Kalene hapsettiğin zaman hızla seyreliyor. Hemen dediklerimi yapman lazım.”
“Amacın ne?”
“Seni kurtarmak.”
“Neredesin şu anda?”
“Şatomda. Muhkemliğim bayağı ehvendir.”
“Daha önce… Hiç… benim gibi birilerini kurtardın mı?”
“Evet. Üç hatun daha var yapımda.”
“Harem mi kuruyorsun yoksa sen?”
“Ben erkek değilim ki. FAKATZ10 desek şakayla karışık.”
Odanın ortasına giderek ellerimi belime koyup etrafa bakındım. Tavanın hoş koyu kahverengi boyası kırmızı tonlar içermeye başlamıştı. Dört köşe olan bütün eşyaların köşeleri yuvarlanmıştı birazcık. Hiç zamanım kalmamıştı. Korkuyordum.
Bu odada varkalmak isteyen yanım dinleme onu, seni kandırıyor. Kendini iptal için ikna ediyor seni. diyordu. Beynimin uzak köşelerinden birinden gelen bir ses daha vardı. Işığa gebe diye fısıldıyordu.
“Ne yapmam lazım?”
Kapıyı aç.”
Ayak bileklerimde onar kiloluk beton halhallar taşıyormuşum gibi zorlanarak kapının önüne gittim. Elimi kapının koluna değdirdim ve çektim.
“En son ne zaman çıktın dışarıya?”
Bunu bilmek çok kolaydı. Bir barda şirketten iki arkadaş bir şeyler içmiştik. Beni arabayla eve bırakmışlardı.
“Dün akşam.”
“Senin niye araban yok düşündün mü?”
“Ne alakası…”
“Aferin hemen çaktın. Kazada öldüğün için travma. Sanal hayatta da araba edinemiyorsun. K2RİK, zaman dar. İki adet üst üste kayıt gibi sanal yaşamın var. Biri şirket tarafından kuruldu. Diğerini senin içindeki sağlam yan inşa etti. Şimdi bunları terk anı. Aç kapıyı.”
Parmaklarımın değdiği metal yüzeyde olmaması gerekli pürüzler içimdeki son tereddütü de havaya salıverdi. Ama kapıyı aralamak hortlaklı bir köşkte saatin on ikiyi çalması gibiydi. Gördüğüm şey kabaca ikiye bölünmüş karanlık ve gündüzdü. Algıladığım demeliyim aslında, her ne kadar sanal kimlikli biriysem de kopya sırasında geçişlenen sezgiye sahiptim. Kapının kasası eşit şekilde ortadan ikiye ayrılmıştı. Sağım ışık, solum karanlıktı. Karanlık zifir gibiydi. Işık göz alıcı parlaktı. Cezbesi tanımdışı bir güçteydi. Her zerresiyle bana gel ışıyordu. Aralarında bir duvar yoktu sanki. Birbirleriyle yan yana, ama sanırım dokunmadan öylesine durmaktaydılar. Başka bir şey görünmüyordu. İki tercihli bir uçurumun kenarında duruyorum hissim müthiş güçlüydü.
“Atla. Çabuk.”
“Nereye?”
“Sen karar vereceksin. Bana ancak yürekle varabilirsin. Haydi.”
Arkamda bir gümbürtü duyulduğunda artık odanın yerinde olmadığını, başımı çevirecek zaman kalmadığını idrak ederek lüksün inanılmaz cazibesinden sıyrıldım ve kendimi yepyeni bir kozmoza gebe duran karanlığın koynuna salıverdim.
Amsterdam, 2008
Sadık Yemni
Endişeciler
Aslı’nın tüm dikkati vitrindeki eflatun renkli çantaya yumulmuştu. Simli deri taklidi çantanın kenar dikişleri, üzerinde ne yazdığını okuyamadığı minik metal markası, fermuarının ona göre sağda kalan çıkıntısı ve iki sapın gövdeye bağlandığı yerdeki metal halkaları kutsal bir kitap okurcasına saygıyla hürmetle ve batıni bir hayranlıkla seyretmekteydi. Beyin damarlarını genişleten huşu nedeniyle bedeni hafiflemişti sanki. Bir süredir yürümekten acıyıp duran sol topuğunu hissetmez olmuştu. Etiketinde ‘Yarı fiyata indirim darbesi’ yazmaktaydı. Onun altında kırmızı keçe kalemle yazılmış rakam solduğu için fiyatı okuyamıyordu. O solukluktan endişe salgılanmaktaydı. Bu çantayı almak zorundaydı. Parası yetmezse bedbaht olacaktı.
“Dikkat edin çantanızın fermuarı açık duruyor.”
O çantaya dokunmak, bağrına basmak, eski çantasındaki her şeyi birer birer hiç acele etmeden içine yerleştirmek hayali bir çocuğun lunapark özlemi gibiydi. Çocukken lunaparklardan hiç çıkmak istemezdi. Çanta gözünde büyüyerek bambaşka bir anlam kazanmıştı. İçinde yürünecek sokakları, bakınacak mağazaları ve diğer insanları olan bir hacme genişlemişti. Diğer insanları istemiyordu yanında. Kıskanırdı. Çantanın ıssız sokaklarında tek başına dolaşmak istiyordu.
“Kapkaççılara dikkat edin hamfendi.”
Aslı adeta görünmez telciklerle gözlerine bağlı gibi duran nesneden güçlükle koparak soluna baktı. Orta boylu, fırça bıyıklı, kahverengi kısa saçlı bir adam eliyle fermuarı yarı açık duran çantasını işaret etmekteydi. Siyah pantolon, grimsi mavi bir gömlek giymişti. Kırk başlarında falandı. Yanında göğsüne kayışlarla bağlı su bidonu taşıyan on altı yaşlarında kumral bir delikanlı durmaktaydı.
“Ne… Bir şey mi oldu?”
“Etrafta kapkaççılar kol geziyor. Çantanızın fermuarı açıktı. Uyarayım dedim hamfendi.”
Fırça bıyıklı adamın yüzünde güvenilir bir ifade vardı. “Teşekkür ederim.” dedi Aslı gülümseyerek ve çantasının fermuarını kapattı.
“Bir şey değil.” Dedi adam bababacan bir ifadeyle. “Susamışınızdır. Biraz su içseniz. Şurada bir kafe var. Biraz oturun. Sol topuğunuzu dinlendirin.”
Aslı bakışlarını o eflatun çantadan çekince zihni tekrar canlanmıştı. Sol topuğu sızlıyordu gerçekten. Çok da susamıştı. Caddeyi dolduran yığınla insanın varlığını unutmuş gibiydi.
Bembeyaz dişli, sempatik bakışlı delikanlı diğerinin bir sinyali üzerine plastik bir bardağı suyla doldurdu ve uzattı.
Aslı teşekkür bile etmeden bardağı aldı ve iki üç yudumda suyu içti. Oh ab-ı hayattı valla.
“İnsan dalıyor. Yeni sezon tabii. Mamulatlar faryap.”
Aslı hak verircesine başını salladı. Zihni canlanınca çantadan önce de bir başka vitrinde ayakkabılara daldığını hatırlamıştı. Bordo renkli yarı yüksek topuklu o muhteşem ayakkabı gözünün önündeydi hâlâ.
Delikanlı ikinci bardağı doldurunca Aslı hiç itiraz etmeden suyu kana kana içti. Kendini iyi hissetmeye başlamıştı birden.
Eliyle vitrindeki çantayı işaret etti. “Fiyatı belli değil. Çok almak istiyorum, ama…”
Adam sol bileğindeki saate baktı. “Siesta şu anda malum. Dükkânların hepsi kapalı. 13.00 ile 16.00 arası. Daha saat iki bile değil. Şöyle bir kafeye gitseniz. Biraz otursanız. Bir çay için. Siesta saatlerinde içecekler ve yiyecekler ücretsizdir. Biraz dinlenseniz.”
Aslı adamın işaret ettiği yere baktı. Eskiden adını hatırlamadığı bir mağazanın bulunduğu yerde bir teras vardı. Yeni açılmış olmalıydı. Millet oturmuş çay kahve içmekteydi. Birden canı sıcak bir çay çekti. Yanına da az bir şeyler atıştırsa hiç de fena olmazdı.
“Teşekkür ederim.”
“Bir şey değil efendim.”
Adam ve yanındaki sucu delikanlı Ağa camii tarafına doğru yürümeye başlayınca Aslı da Sebile adlı kafeye yöneldi. Sokağa yakın boş masalardan birine oturdu. Çantasını masanın üstüne bıraktı ve çevresine bakındı. Onun yaşlarında bir kadın altı yaşındaki kızına dondurma yedirmeye çabalamaktaydı. Sarı bukleli, beyaz elbisesinin göğüs kısmında iri bir turuncu leke bulunan kız dondurmasını isteksizce yerken, “Ben oyuncağımı istiyorum. İstiyorum.” diye mızmızlanmaktaydı. Kadınla bakışları karşılaşınca Aslı anlayışla gülümsedi. Kadın da aynı şekilde karşılık verdi.
“Ne arzu edersiniz efendim?”
Aslı uzun saçlarını at kuyruğu yapmış genç kıza biraz utangaçlıkla baktı ve “Siesta sırasında ücretsizmiş diye duydum.” Dedi. “Çay ve yiyecek bir şeyler.” Çantasını açmaktan korkmaktaydı. O muhteşem eflatun çantayı almak için yeterli parası var mıydı bilmiyordu. Daha doğrusu dükkân açılmadan bunu bilmek istemiyordu. Şimdi çayın mayın ücretini ödemek için cüzdanını çıkarırsa elinde olmadan parasını sayardı. Bunu yapmak istemiyordu. Şu anda değil. Hayallerini kırmadan tutuyordu bilmemek.
“Evet. Efendim. Sınırsız miktarda sıcak içecek ve peynirli poğaça ısmarlayabilirsiniz. 13.00 ile 16.00 arası böyle. Sonrasında sıcak içecekler 4,5, poğaçaların porsiyonu da 6 liradan işlem görüyorlar.”
Uzun boylu, ince yapılı, hoş bir kızdı. Yüzünde dalga geçer bir hal yoktu. Saygılı ve anlayışlı bir şekilde bakmaktaydı.
“Peki çay ve poğaça rica edeyim lütfen.”
Kız içeri doğru gidince Aslı etrafına bakmaya başladı. Önünden oluk oluk insan geçmekteydi. Herkesin ağzında alışverişle ilgili sözcükler vardı. Falanca filanca marka cep telefonları, giysiler, iç çamaşırlar, ayakkabılar vb. Herkes sabırsızlıkla dükkânların açılmasını bekliyordu. Az önce kendisini uyarıp su ikram eden adamı gördü. Yanında sucu delikanlı başörtülü iki yaşlıca kadınla konuşmaktaydı. Onlara bu tarafı işaret etmekteydi. Kadınlardan biri su içiyordu. Yüzlerinden bitkin oldukları belliydi. Tavsiyeye uyup kafe tarafına yürümeye başladılar. Vitrinde şansına bir çift olan eşarpları satın almak istiyordu ikisi de. Şöyle eşarp, böyle eşarp konuşmalarıyla yanından geçerek içerdeki masalardan birine oturdular. Uzun boyluca, kurşun rengi yazlık pardesülü olanı, “Ya biz burada otururken dükkânlar açılır, bizim eşarplar giderse.” Dedi. Tombul arkadaşı daha iyimserdi. “Daha çok zaman var kız. Bacaklarımız dinlensin azıcık. Ayaklarıma kara sular indi Allahıma.”
Atkuyruklu kız bir tepsiyle çayını ve poğaçaları getirdi ve hızla yeni gelen kadınlara yöneldi. Beyaz porselen çaydanlık, marsık amblemli fincan, kağıt ambalajlı şeker küpçükleri ve altı nefis görünümlü küçük poğaçacık yüklü bir tabak. Poğaçalardan birini ısırdı. Nefisötesi bir tat salvosu beynini uyuşturdu adeta. Sabırsızca çiğneyerek yuttu lokmaları. Ücretsiz servis bayağı kaliteliydi.
Zihninin eflatun renkli çantanın ağır çekiminden sıyrılması böyle gerçekleşti. Poğaçalar onu geçmişe götürdü. Kendini bir mutfakta hamura şekil verirken gördü. Fırın tepsinini yağlamıştı. Mutfakta yalnızdı. Kurabiye yapıyordu. Sonra oradan misafirlere tabaklarla börek, kurabiye ikram ettiği bir yere geçti. Oradan İstiklâl caddesine döndü. Bir kafede müşterilere hizmet etmekteydi. ‘Ücretsiz. Ücretsiz.’ diyordu. Vitrinler işe el koymaya kalkıştı. O bordo ayakkabıyı gördü. Nasıl derinden istemişti sahip olmayı. Şimdi bir dokunsa. Ayağında hissetse. Havalı havalı yürüse. Etkisi zayıftı bir şekilde. İradesi bağıntıyı kesti. Ama yine bir vitrinin önündeydi. Altın çerçeveli ametist bir gerdanlık. Harika bir nesneydi. Işığı yansıtan yüzlerin bolluğu mükemmellik ışıyordu. Kristale yeniden kazandırılmış metanet diyordu içinden bir ses her ne anlama geliyorsa. İradesi iki parçaydı. Ölesiye gerdanlığı isteyen ve diğeri.
Diğer yan ısrarlıydı. Aslı’nın güdümlenmiş nefsi gerdanlığın hayaline tutunamadı ve koptu. Aslı çayını içer ve kalan poğaçaları yerken o yan iyice etkinleşmişti. Kadın kendini uyuşturucu iğneyle bayıltılmış bir kaplanla aynı kafeste kapalı gibi hissediyordu. Uyu, ayılma, yoksa diyen bir feryadı figan büyümeye başlıyordu içinde. Gül kokusu ve dikenler. Zıt güçler çarpışırlarken beyninde bir ses gürledi.
Git yüzüne bak. Haydi.
Aslı atkuyruklu kıza helanın yerini sordu ve kızın parmağıyla işaret ettiği kapıyı açıp kadınlara has bölüme girdi. İçerisi inanılmaz derecede temizdi. Sonra lavabonun üstündeki aynada yüzünü gördü.
Hoş bir yüzü vardı, ama sandığı kadar genç değildi. Saçları doğal görünümlü bir kahverengiye boyalıydı. Gözlerinin kenarındaki kırışıklar en az 45 diyordu. İnsan kendini genç hisseder, ya da öyle sanardı, ama yaşını unutur muydu?
Geceyi hatırla şimdi.
Karanlıkta bir yatak odası gördü. Yazdı. Bir kadın çarşafla örtünmüştü. Yaklaştı. Yüzüne yakından baktı. O’ydu. Aslı’ydı. Kendini izliyordu. Bakışları tekrar aynadaki aksiyle buluşunca ağzı hayretle açıldı.
Gel beni bul. Sıran geldi.
Aslı dışarı çıkınca kafeyi bıraktığı gibi bulmanın şaşkınlığını yaşadı. Bu gerçeklik bana ait olamaz duygusu çok baskındı. Eğer kırkbeş yaşındaysa, belki evliydi. Çocukları vardı. Onlar neredeydiler? Neden hatırlayamıyordu. Buraya tek başına alışverişe gelmiş ve kafayı azıcık sıyırmıştı. Bu kadar basit değildi. Hissediyordu.
Bütün müşteriler kendi alemlerindeydiler. Dükkânlar açılınca bir koşu gidip başkaları kapmadan o en çok istedikleri şeyi alacaklardı. Ve inşallah paraları yetecekti. Yoksa meyus olurlardı. Ama daha buna vakit vardı ve beleş poğaçalar da pek lezzetliydi doğrusu. Aslı geçerken hiçbiri özel bir dikkat yapıştırmadı suretine. Kendi dertlerinin sarmalındaydılar.
Kalabalık caddeye çıkınca sağına soluna baktı. Ağa camisi ile Taksim meydanı arasındaki alanda en az bin kişi vardı. Kafede çay kahve beleşti. Bütün dükkânlar kapalıydı. Millet niye sokaklarda deli danalar gibi dolanmaktaydı? Az önce ben de onlaran biriydim diyen yanı bir umutla vitrindeki çantanın , gerdanlığın ya da ayakkabının her düşünceyi soğuran baskın çağırısını bekliyordu, ama bu gerçekleşmiyordu.
“Eşyanın baskısından sıyrılıyorsunuz.”
O fırça bıyıklı adam belirmişti yanında. Güler yüzlü sucu da yanındaydı. Delikanlı su rezervini yenilemiş olmalıydı. On litrelik bidon silme doluydu.
“Ne dediniz?”
“Adım Haydar Tunçbel. Endişeciyim.”
“Necisiniz?”
“Endişeci. İzah edicem. Adınız ne demiştiniz?”
Aslı soyadını hatırlamadığını farkederek hayretle, “Aslı.” Dedi. “Soyadım…”
“Vestiyerde.” Dedi Haydar. “İzah edicem.” Delikanlıya döndü ve “Sen biraz burada takıl. Ben hamfendiyle konuşayım.”
Delikanlı uysalca başını salladı. Dikkati az ileride vitrine bakan kısa etekli genç kızdaydı. Yerinden memnundu yani.
Aslı adam yürüyünce ona ayak uydurdu. Taksim meydanı tarafına yürümeye başladılar. Mor çanta, ametist gerdanlık ve bordo ayakkabı bu son çağrı yoksa bizi bir daha nah görürsün demekteydiler. Sesleri eski güçlerinden çok şey yitirmişti.
“Etiketlerin cenderesinden sıyrılmaktasınız. Ayılıyorsunuz. Ben de öyleydim bir ara. Aynı sizin gibi. Zihnim serbest kalınca endişeci oldum.”
“Ne demek bu Allahaşkına?”
“Benden önce yerini aldığım zat bu sıfatı sarfetmişti. Bana kalsa gözetici falan derdim. Şu gördüğünüz yerdeki insanlara su ikram etmek, biraz dinlenmelerini tavsiye etmek, kapkaççılar için uyarmak gibi işler yaparım.”
Aslı içine çekerek yan gözle adama baktı. Metin duruşu, kendinden emin halinden etkilenmişti. Bir süredir beynini oyan şeyi sormaya karar verdi.
“Burası neresi?”
“Görünüşte İstiklâl caddesi. Ama bir limiti var. Ağa camiinden öteye geçilemiyor. Taksim meydanına da çıkılamıyor. Yan sokaklar tamamen kapalı. Öyle duvarla falan değil. Her yer açık. Oradakiler bu tarafa, biz o tarafa geçmeye istek duymuyoruz. İstek bazında bizlere caddenin sadece bu bölümü tahsis edilmiş.”
Aslı buraya nasıl geldiğini hiçbir şekilde hatırlayamıyordu. “Bunca insan… Nasıl gelmişler?”
“Valla bilsem.” Dedi Haydar. “Ben de sizin gibi. Önce vitrinlere takılmaktaydım. Tam olarak kaç yaşındayım, nerede oturuyorum, evli miyim, bekâr mıyım hiç bilmiyorum. Tek bildiğim bu sieastanın hiç bitmeyeceği.”
“Nasıl yani?”
“Gece de olmayacak. Böyle mavi gökyüzü takılıp kalacak. Ne bir bulut belirecek, ne de bir yıldız parıldayacak.”
Aslı adamın sözlerinin doğruluğunu midesinde buzdan parmaklar şeklinde hissetmekteydi. Kendisi ne kadar zamandır burada olduğunu kestirememekteydi. Aklından öldüm belki de düşüncesi geçti. İnançlı bir yanı vardı. Bulunduğu yeri hiçbir ölüm ötesi merhaleye benzetememekteydi.
“Şimdi buradan bakınca Taksim meydanında yürüyen insanlar ve vasıtalar görünüyor, ama yanlarına gidilemiyor.”
Aslı Taksim meydanındaki alışıldık bildik curcunaya baktı ve içini çekti.
“Burası hâlâ Istanbul mu?” dedi Haydar. “Bilmem valla, ama… Bir de… Şöyle bir fikrim var. Biz bir şekilde bölünmüş alanlardan birine tıkıldık. Kim tıktı Allah bilir. Öldük mü, yoksa rüyada mıyız bilemiyorum. O kafede garsonluk, suculuk, belki de kapkaççılık yaptım. Vitrinlerde deli gibi eşya seyrettim. Tıpkı sizin gibi. Ve Endişeciliğe evrildim. Bu son merhale.”
Haydar birden durdu ve eliyle bir yeri işaret etti. “Benden önceki Endişeci emekli memur tipli, efendi bir adamdı. Mesut bey. Altmışı devirmişti. O şuradaki bir kapıdan geçti gitti. Ve yerini ben aldım.”
Haydar işaret ettiği yer eskiden sütlü tatlıların yendiği iki katlı bir binaydı. Şimdi bu bina görebildiği kadarıyla boştu. Aslı birden İstiklâl caddesinde sayısız kafe ve restoranın siesta sırasında kapanmasındaki saçmalığı iyice kavradı. Ne sieastasıydı bu böyle?
“Bu kapıdan çıktı.”
“Nereye?”
“Bilmiyorum. Mesut bey beni yerine Endişeci tayin etti ve gitti. Şimdi sıra benim.“
Aslı yerinize kimi tayin ettiniz diye soracakken durakladı. Bu tavrını iyi okumuştu Haydar.
“Yerimi siz alacaksınız. Kalabalığı dolaşın ve bir sonra ayıkacak şahsı arayın. Ben sizi nasıl buldumsa, siz de onu bulabileceksiniz. Merak etmeyin. Allaha emanet olun.”
Aslı adamın uzattığı eli rüyada gibi sıktı. Haydar kapıya doğru yürüdü. İktirdi ve içeri girdi. Kapı örtüldü. Aslı’nın eli metal kulpa değdiğinde fil kuvvetinde bile olsa kapıyı açamayacağını anladı. Taksim meydanı tarafına baktı. İçinden hiç o tarafa gitmek gelmiyordu. Sınır gerçekten de hissiyat olarak dizayn edilmişti demekki.
Bir çıkış var dopingi acaip bir şeydi diğer yandan. Hızlı adımlarla geriye döndü. Sucu genç bıraktığı yerdeydi. Burnunu vitrine yapıştırmış olan kıza bakmaktaydı hâlâ.
“Adım Aslı Kardelen. Yeni Endişeci’yim. Beraber çalışacağız.”
Delikanlı hürmetle gülümsedi. “Adım İsmet, abla. Memnun oldum.”
Aslı soyadını hatırlayabildiğini saniyeler sonra farkedecekti. Sezgisel bir dürtmeyle beyaz etekli, kestane rengi saçlı kızın vitrinde neye baktığını merak etmişti. Eflatun çantaydı. Onu kimbilir ne kadar zaman esir tutmuş olan nesne kızı da büyülemiş gibiydi. Yanına geldiğini bile farketmemişti. Çok şanslıydı. Kapının anahtarı bu kız olabilirdi pekala. Sol eliyle tuttuğu naylon çanta dip taraftan biraz yırtılmıştı. İçindeki sarı ambalajlı paket görünmekteydi.
“Bayan paketiniz yırtılmış.” Dedi.
Kız sözlerini duymamış gibiydi. İkinci kez yineleyince irkilerek başını çevirdi. Kahverengi gözleri dalgındı. Bu kız anahtarıydı. Seziyordu.
“Şu anda siestadayız malum.” Dedi ve eliyle Sebile kafesini işaret etti. “Biraz dinlenseniz. Size yeni bir torba versinler. Siesta boyunca yiyecek ve içecekler ücretsizdir. “ Yüzüyle bir sinyal verince İsmet memnuniyetle yanına geldi. “Biraz su için. Belki susamışsınızdır.”
Kız yüzüne minnetle bakıp başıyla onaylayınca İsmet bardağa su doldurup kıza uzattı.
Aslı derin bir nefes çekip kalabalığa baktı. Acaba o kapının arkasında ne vardı diye düşündü. Buradan taşan bir şey olmalıydı herhalde. Buradan evrilen bir hayat parçası.
“Bu çanta. Başkası almaz değil mi?”
Aslı, “Merak etmeyin daha upuzun saatler boyunca dükkânlar kapalı kalacak.” Dedi. Kız içine biraz su serpilmiş durumda kafeye doğru giderken arkasından baktı. Taş çatlasa on sekizinde falandı.
Aslı o kapıdan korkuyordu, ama eşyaların cazibesine kapılmadan bu alanda tıkılıp kalmak korkunç bir işkence olurdu. O kapının arkasında ne varsa buradan farklı olmalıydı. Belki yatağında uyanacaktı. Hatırlamadığı bir rüyanın rahatsız ediciliğini hissederek. Eğer bu diğer şeyse ona güç yetmezdi zaten. Yani kaybedecek bir şeyi yoktu.
Kafeye baktı. Genç kız bir masaya oturmuştu. Sezgileri ahahtarın o demeyi sürdürüyordu. Yemesini çmesini bekleyecek ve sonra ona telepatiyle git aynada yüzüne bak komutunu yollayacaktı. Eğer kız kendi gibi ayıkırsa Endişecilik postuna sahipliği çok kısa sürecekti.
Aklında çeşitli olasılıklar cirit atmaya başlamıştı. Çıkış için bir kapı varsa, bir giriş yeri de olmalıydı. Ya o kapının ardında buranın tıpa tıp aynı bir hayat kesiti varsa düşüncesi çok rahatsız ediciydi. Kapı buradaki varoluşun kurulma yeri, bir çeşit RESET’de olabilirdi. O zaman Haydar Tunçbel’in yeniden burada belirmesi gerekirdi.
Aslı kolunu sertçe çimdirdi ve acının tanıdığı bildiği acılara benzediğini düşünerek rahatladı. Burada bulunan varlığı hakiki bedeniydi. Yaşadığı şeyler garip, ama kendi gerçekliğiyle tutarlıydı. Nasıl çalıştığını kestiremediği bir sisteme dahil edilmişti.
Az sonra Aslı yanında İsmet kafenin önünden geçerken genç kızın tabağını silip süpürdüğünü gördü. Denemekten bir şey kaybetmezdi. İçinden kıza git ve yüzüne bak komutunu verdi. Gerisi çorap söküğü gibi gerçekleşti. Kız anahtarıydı. Kısa bir süre sonra adı Serpil olan kızla o malum kapının önünde durmaktaydılar. Kıza bildiği her şeyi anlatmıştı.
“Ben sizi hızla buluverdim Serpil hanım.” Dedi Aslı. Kızın kafası karışmıştı iyice haklı olarak. İleride memnun memnun sırıtan sucu delikanlıyı işaret etti. “Şimdi ben buradan çıkıp gidince siz de kendi anahtarınızı arayın.” Kızın elini sıktı ve hızlı adımlarla kapıya yaklaştı. Besmele çekerek ağır metal yüzeyi iktirdi ve diğer tarafa ilk adımını attı.
*
“Bir an seni ortadan silindi sandım.” 19 yıllık kocası Ahmet Kardelen ince bir endişe tabakasının ardından ona bakmaktaydı. Siyah bol tişörtü belindeki yağlanmayı örttüyor, ama beyaz pantolonu kıçını olduğundan büyük göstererek bu etkiyi eksiltiyordu. Yine de 54 yaşında biri olarak cazip bir erkekti. “Önümde yürüyordun. Bir saniye kafamı şuraya çevirip baktım. Sonrasında hiçbir yerde yoktun.”
İstiklâl caddesinde diğer tarafta kafe olan yerin tam önünde durmaktaydılar. Bu tarafta kafenin yerinde lüks bir butik vardı.
Aslı sevinçle gür siyah saçları kırlarla yüklü adama gülümsedi. “Hâlâ sırlı biriyim yani?”
Siyah gözlü adam rahatlamış bir şekilde başıyla onayladı. Aslı inanılmaz bir hızla belleğine kavuşmuştu. 48 yaşındaydı. 17 yaşında bir oğulları vardı. Bir sigorta şirketinde avukatlık yapıyordu. Kocasıyla meslektaştılar.
“Ahmet sıkıldım ben burdan.” Dedi adamın koluna girerek. “Gel Beşiktaş’daki o küçük meyhanemize gidelim.
Kocası saatine baktı. “Daha saat beş ya. Cemal ve Sevgi’yle sekiz gibi anlaşmıştık. ”
“Saatin ne önemi var.” Dedi Aslı.
Adam tamam anlamına omuzlarını silkti. Kurtuluş’ta oturuyorlardı. Günlerden cumartesiydi. Oğulları Yavuz sevgilisiyle Ölü Deniz’e gitmişti. Bu akşam birkaç arkadaşlarıyla birlikte kafayı çekeceklerdi. O yüzden arabayı almamışlardı yanlarına.
Önce Haydar’ın, ardından kendinin çıktığı kapının önünden geçerken Aslı nefesini tuttu. Mekân sütlü tatlıların yendiği bir yer olmuştu yine. Ayakları hiçbir engelle karşılaşmadan Beşiktaş dolmuşlarının durduğu yere vardılar. On beş yirmi kişilik bir kuyruk vardı. Aslı oraya kadar bir sorun çıkmadığı için bayağı rahatlamıştı.
“Yürüyelim mi. Yokuş aşağı nasıl olsa.”
Kocası on dokuz yıllık karısındaki his değişikliğini hissediyor ve bunu gözünün önünde yitip gitmesiyle birleştirince hayra yoramıyordu haklı olarak.
“Tamam.”
Az sonra parkın içinden geçerlerken kocası vitrinde gördüğü bir çantadan söz etti. Eflatun renkliydi. Simliydi. Tam onun hoşlanacağı bir modele sahipti. İki gün önce İstiklâl caddesinden yalnız geçerken görmüştü. Eğer beğenirse 20. evlilik yıldönümleri için hediye almak istiyordu. Tam onu işaret edeceği sırada biricik karısı gözünün önünden silinip gitmişti.
Aslı sözlerinin o küçük cehenneme giriş kapısı olmasından korkuyordu, ama hiçbir şey söylememesi de mümkün değildi. Durdu ve adamın gözlerinin içine baktı.
“Kafanda bir soru var biliyorum. Senden rica etsem de, bunu bana yarın sabah uyandığımda sorsan. O kadar sabredebilecek misin?”
Kocası başıyla olumlayınca karı koca kolkola girip yokuşu inmeye devam ettiler. Harika bir ağustos sonu günüydü, ama ilerleyen saatlerde ne olacağı belli olmazdı. Masmavi gökyüzünde ilk gri bulutçuk görünmüştü.
Amsterdam 2009
———————————
Recent Comments