Muska ‘Yerin Ruhu’ Fatih Özgüven

Basında, Eleştiriler, Kitaplar, Muska No Comments »

MuskaFatih Özgüven, “Yerin Ruhu: Sadık Yemni”, Virgül, Ekim 1997, Sayı 1

Muska da, Öte Yer de hiç beklemediğimiz sırada farklı bir şeye kalkışma cesareti gösteren iki kitap. Sağ gösterip sol vurma konusunda oldukça başarılı, ‘pokerci suratlı’ bir yazar elinden çıkma basbayağı iyi iki roman.
Çıktığından beri Muska üzerine bir şeyler yazmak istiyordum. Ben karar verinceye kadar kitap çok popüler oldu, aynı derecede ’sürükleyici’ olan devamı, Öte Yer çıktı, yazarı Sadık Yemni heryerde birden -kitap hakkındaki yazılardan da çok- görünmeye başladı. ‘Çok göz değen’ kitaplar belli ölçüde ilk keşfettiğinizdeki pırıltılarını kaybederler -ya da okur sevdiği kitabı biraz kıskandığı için ona öyle gelir- ya, Muska’ya da böyle oldu gibi oldu. Ama Muska hakkında yazmak fikri tam da aklımdan çıkmamıştı. Geçen gün elime alıp yeniden okudum. Sarp Sapmaz’ın seveceği deyimle kitap gene ‘zımba gibi’ karşımda duruyordu. Gece geç saatlerde bitirdim, çocukluğumda korku romanları okuduğum zamanlarda yaptığım gibi, yatmadan önce, Kara Nesne içeride biryerlerde saklanıyor mu diye etrafı kolaçan etmek gereği hissettim. Yattım, doğrusunu isterseniz, deliksiz uyuduğum söylenemez.Bu, Muska’nın belli başlı başarısı. Bizi hiç utanmaksızın alıp çocukluğumuzun (yaz!) günlerine, çocukluğumuzun okumalarına, çocukluğumuzun her şeye inanma hallerine çekip götürüyor. Muska’nın ‘postmodern blöfü’ de -roman için postmodern dendiğini duydum da,- galiba şurada ki, yazarı roman süresince bizi ille de başka, ‘yetişkin’ düzlemlere çekmeye çalışmadan, orada, olduğumuz yerde, çocukluk’ta kendi başımıza bırakıveriyor. (Tıpkı Öte Yer’in ergenlikte, ilkgençlik’te demir atması gibi.) Şaka değil, 310 sayfa. Kahramanımız, efendi çocuk, yakışıklı delikanlı, ayrıcalıklı insan Sarp Sapmaz’ın gerçekten sürükleyici maceraları bir yana, Muska’da çok iyi tanıdığımız bir Define Adası, bir Dr. Jekyll ve Mr. Hyde okuma tadı, çocukluğumuzda gözümüz gibi sakladığımız Korku Resimli Roman ciltlerini tekrar tekrar karıştırmanın hazzı var. Öte Yer’de de nasıl casusluk romanları, kurgubilim aburcuburu, zararsız pornografik malzeme, cep fotoroman, Ses ve Hayat dergisi vb., vb. ‘atıştırma’ tadı varsa. (Sarp Sapmaz, biraz yerli-yersiz kullansa da, bu ‘atıştırma’ lafını da sever, onun son derece eğlenceli kelime dağarcığına daha ilerde geleceğim.)Ama Sadık Yemni Muska’da (ve Öte Yer’de) bize şu yetişkin yaşımızda, çocuk yıllarımızda okuduklarımıza benzer (gerçi çok daha ‘konsantre’) bir korku romanı okutma başarısıyla yetinseydi, çok, çok hoş bir tuhaflık yapmış olurdu. Sırası gelmişken; onun amaçladığı şey, sık sık lafı edildiği gibi yerli Stephen Kinglik de değil. Yemni’nin, Stephen King’in profesyonel ‘bööö!’lerinden farklı bir korku âlemi var. Onu, sinema ve ç kahramanlarından Halit/ Mecnun’un bir fizikçi/ mecnun olması da ‘anlamlı’. Hatta biraz fazla anlamlı.)Sadık Yemni’den söz ederken ‘ruh’lardan konuşacaksak, konuşmamamız mümkün olmayacaksa her iki kitapta da sözü edilmesi gereken asıl ‘Ruh’, Türk romanında pek de rastlamadığımız, belki unuttuğumuz, belki İstanbul-merkezlilikten, artık ‘memleket hikayeleri’ yazan yazarlarımız olmayışından ihmal ettiğimiz bir Ruh. Yerin Ruhu. Sadık Yemni Muska ve Öte Yer’le son zamanların en güzel ‘Yerin Ruhu’ kitaplarından ikisini yazmış bulunuyor. İnanılmaz plastiklikte, uzansanız dokunabileceğiniz bir şey bu kitaplarda Yerin Ruhu. İzmir, sıcak, gölge, deniz kokusu, tembel öğledensonraları, şezlonglara uzanmış kestiren atletli adamlar, gerinen kediler, önden düğmeli küçük çiçekli yazlık elbiseli kadınlar, çarşı içinin boğuk gürültüsü… Plaj, deniz kenarı, büfe, yazlık ev, akşam yemek sonrası halleri, yemek kokuları, tatil sitelerindeki klasik akşam yemeği sonrası eğlenceleri… “94. Sokak’ta yaz akşamları evlerin bunaltıcı sıcağından kaçınmak için kapının önüne sandalyeler atılır ve yatana kadar dışarıda oturulurdu. Bu arada bazı kapı önlerinde akşam misafirleri de ağırlanırdı.” Muska da, Öte Yer de bu ana eksenin etrafında dönüyorlar sanki. “94. Sokaktaki yaz akşamları”na, bu eşsiz rehavete davetli “akşam misafirleri” de bizleriz, okurlar. Bu tür şeyleri sevenlerin cazibesine kapılmaktan kendilerini alamayacakları bir davet, icabet edenlerin karşılığını bol bol aldıkları bir kokular-renkler-duyumlar-izlenimler ziyafeti. Her iki kitapta da, Atilla İlhan’ın bazı İzmir romanlarında ya da Orhan Pamuk’un Sessiz Ev’de giriştikleri -ama çok da derinine inmedikleri- bir yerin ruhunu aktarma çabasının başköşede olduğu, hatta kitapların konusunun bu olduğu söylenebilir; ortahalli kentliliğin ‘eylem halindeki’ ruhu.

Belki de bizi asıl şaşırtan ‘öteki dünya’yla uğraşan bir yazarın ayaklarının bu dünyaya bu kadar hoş bir biçimde, bu kadar sıkı sıkıya basması. Fantastik edebiyattan belki de daha soyutlaştırılmış bir tasvir dünyası, daha ‘uydurulmuş’ bir gerçeklik dünyası, en azından ‘dekoratif’, ‘teatral’ bir dekor, iç mekanlar, perili köşkler filan bekliyoruz. Onun bizi -bütün ‘ikincil’ edebiyatta olduğu gibi- edebiyatı edebiyat yapan şeylerle değil de, şok efektleriyle şaşırtmasını bekliyoruz. Halbuki böyle olmayınca, roman, gücünü ‘bu dünya’nın, ‘açık hava’nın gerçekliğinden, üstelik onun bu kadar plastik bir biçimde tasvir edilişinden alınca iki arada bir derede kalıyoruz. Bu da Yemni’nin romanlarının benzersizliğinin, daha doğrusu onlar karşısında kapıldığımız şaşkınlığın çekirdeği gibi bir şey. (Bu romanları edebiyat sayıp saymamakta tereddüt eden okurlar -henüz okumayanlar dahil,- biliyorum.) Yemni’nin kitaplarında tam ‘korku’luk malzeme bol tabii; ama, sigara getiren kötü niyetli bakkal çırağına ansızın uzanan kıllı kara pençe, yollarda beliren o pek zarif serabımsı toromlar, çocuklar top oynarken topun yaşlı bir teyze kılığında oradan geçmekten olan iyi saatte olsunlara tam üç kere aynı biçimde çarpıp dönüşü, yerin ruhu’nun birer dışavurumu olarak ortaya çıkıyorlar. Gün içinde hep başımıza gelen küçük zaman kaymaları, tuhaf olaylar, adlandıramadığımız tesadüfler, ‘bu daha önce başıma gelmişti’, ‘daha önce buradan geçmiştim’ duyguları gibi… Gündelik hayatın bir dışavurumu olarak izgi roman gibi popüler kaynaklar dışında, mutlaka edebiyatta bir yere bağlayacaksak, Stephen King’den çok Hüseyin Rahmi’ye, onun ‘bizden’ hortlaklarına, bir Fatihayla savuşturulabilecek gûlyabanilerine, alaturka ruhlara yakın durduğu söylenebilir. Onunki, kötülük tehdidiyle dolu olsa da kötülükle büyülenmeyen, iyiliğin zaferine inanan pozitif, ‘çocuksu’ bir dünya: “İnanç düzleminin yeşil ve dost bir çimenlik değil, tehlikeli derin çukurlarla, mayınlarla ve zehirli böceklerle kaynayan bir alan olduğunu anlamıştı. Hep temkinli olmak gerekiyordu.” Yavrukurtlar, Kara Nesne’lere karşı! (Romanın Alacaranlık Kuşağı.

Sadık Yemni, bir Stephen King değil ama -kendi seçimi sonucu- bir Borges ya da Cortazar da olmakla ilgilenmiyor. Bir kere tam anlamıyla romancı; ayrıca ‘anlatma’ meselesi üzerine yazarca ‘düşünse’ de bunu temalaştırmak istemiyor. “Sarp sayısız deneyimlerinden anlatıcının birbirinin tıpatıp aynı olmayan iki parçaya bölündüğünü biliyordu. Birinci kopya anlatının başladığı yerde, ikincisi de anlatılanların geçtiği hayalî ya da gerçek yerde duruyordu. Anlatıcı, tıpkı rüyaların çoğunda olduğu gibi gördüklerinin tamamını dinleyicilerine aktaramıyordu. Az önce yanında Papaz, Ethem’in az arkasından yürüyorlardı. İleride derenin şırıltısı duyuluyordu. Sarp anlatmayı kestiğinde Papaz’ın sabırsızlıkla ona baktığını görünce içine hafif bir korku girdi.” Sarp da Sadık Yemni de, anlatıcı ve romancı olarak, doğaüstüne onu bir tema haline getiremeyecek kadar sadakatle, samimiyetle inanıyorlar. Zaten romanların hoş yanı da bu inançla olan samimi fakat kaçınılmaz olarak ‘farklı’, kaçınılmaz olarak ‘edebi’ ilişki. “Her öykünün bir aslı bir de negatifi vardı. Sarp şu anda negatif bölgedeydi. Burada görüntüler ve sesler görkemli bir zenginlikteydiler. Sarp onları anlatmak yerine, arkadaşlarını bu olağanüstü diyara getirmek ve olanları birlikte izlemek isterdi.” Yazarın Edebi bir Power-Ranger Olarak Portresi…

Romanın en eğlenceli yanlarından biri de -belki de her serüven romanında olması gereken- iflah olmaz ‘delikanlı’lığı, ‘yumruğuna tükürmüşlüğü’… Sarp ileride ‘dudaklarıyla sevişen, yumruklarıyla dövüşen, kötülerin cezalandırıcısı, iyilerin koruyucusu’ bir kahraman olacağına dair bütün ipuçlarını veriyor. Romanın ölümsüz cümlelerinden rastgele bir seçme: “Cehenneme tek gidiş bir bilet kesecekti o köpeğe”, “Eline bir kalleşlik fırsatı geçtiğinde milimi milimine anımsamak üzere duygularını rafa kaldırmıştı”, “Yaşam ona bir sürü yeşil ışık yakmıştı”, “Üzerinde kıskançlık etiketi olan iri bir zakkum bitkisinin yeşerdiğini ve hızla serpildiğini hissetti”, “(Kızın) etli dudakları davetkâr biçimde aralıktı”, “…hepsini bir defada temizleyecekti. Hepsini birden bir kez daha limon almaya yollayacaktı” ve maço retoriğinin kendini aştığı yerde ‘pıtrak veren’ Barok bir şaheser: “Buzdan bir kaplan kadar atik ve duygusaldı.” Allahtan, Sarp’ı ‘ruhani’ derinliği kurtarıyor, aslında hayata nüfuz etmenin bir biçiminden başka bir şey olmayan o ‘öteki dünya bilgisi’. Anneannesiyle ve onun iki arkadaşıyla olan ilişkisinde, bir iyi cadılar-çömez ekibinin akıl almaz maharetleri dışında, harbî mahalle veletlerinin -en azından romanlardakilerin,- pek gönül indirmeyecekleri cinsten bir sevecenlik, bir olgunluk var, bu da hayata ve romana, o ‘yer’e yayılıyor. Bir de, iğneyi tam beklenmedik yerlerde kendine batırıvermesini sağlayan mizah duygusundan sözetmeli: “Yarışmacı dünya düzenini çok ciddiye almış bir çocuk olan Sarp’ın bu meydan okumaya karşılık vermemesi olanaksızdı.”

Aynı şeyi Sadık Yemni için de söylemek mümkün; romanın kişileri sadece sahicilikleri ve üç boyutlulukları ile seçkinleşmekle kalmıyorlar, kötü-pis-kara ve çirkinler bile, belli bir anlayışlılığın ışığıyla aydınlanıyorlar. Yemni’nin Muska’yı çok etkileyici bir biçimde başlatan Semra ile Halit’in aşkına olan yazarca nüfuzu, Zehra gibi küçükçe, ‘olumsuz’ bir karaktere getirdiği derinlik, Kara Nesne’nin kendisini bile insanileştirmeye çalışması bu bâb’da aklıma geliveren bir iki örnek. (Ayrıca yakın dönem Türk romanlarındaki en karakterli kedi karakterlerinden biri olan Minnoş’u ve onun Öte Yer’de de devam eden maceralarını unutmamak lazım!)

Muska’nın dili de çok eğlenceli. Önce başka bir dilde yazılmış ve çevrilmiş (?) olmasının ötesinde, Türkçeyi zorlayan, sevimli bir biçimde itekleyen buluşlar var içinde. Yukarıda örneklerini verdiğim ‘maço’luğunun uzantısı gibi bunlar, ama onu da aşan yaratıcı bir tarafları var. Okurken gülmeden edemiyorsunuz: “Tavuklar ve horozlar siesta yapıyorlardı”, “Bir hamile hipopotam gibi sallana sallana yürüyen kadına el salladı”, “Zil sesi on aspirin tesiri yapmış gibiydi”, “Kahvelerini höpürdeterek lakırdı takırdatıyorlardı”, “Beyninde içi korku özü dolu bir şişe çalkalanmaya başlamıştı”, “Çok basılmış korku toprağının üzerinde öfke kaktüsleri açılmaya başlamıştı şimdi”, “Yavaşça geçen yıvışık ve hımbıl saniyelerin ardından içinde bir umut ışığı yandı” vb., vb. Kara Nesne’nin kulaklarına fısıldadığı insanlara hakaret etmek için bulduğu yaratıcı formüller ve genellikle benimsediği kara mizah ise başlı başına bir eğlence.

Muska da, Öte Yer de hiç beklemediğimiz sırada farklı bir şeye kalkışma cesareti gösteren iki kitap. Sağ gösterip sol vurma konusunda oldukça başarılı, ‘pokerci suratlı’ bir yazar elinden çıkma basbayağı iyi iki roman. Sonsözü Sadık Yemni’ye bırakmak gerekirse: “Üzerinde elindeki tepside, üzerinde kendi resmi olan bir metal kakao kutusu taşıyan otantik giysili bir kadın resmi olan metal kakao kutusunu aldığı sırada bir kahkaha duydu.” “Karşılıklı aynalar, içiçe kutular, resim içinde resimler”, evet, ama bu romanlarda aynı zamanda “kahkaha” da var, muzip bir kahkaha.

Metros

Kitaplar, Metros No Comments »

Metros - Everest Yayınları(2002)metros
Türü: Polisiye, bilimkurgu, fantezi, korku, gerilim, ‘action’, mistisizm. 650 sayfa.

2002 Amsterdam. Dört Amsterdamlı bir gün metroda garip bir ışından etkilenip değişime uğrarlar. Zekaları, fizik güçleri artar ve bir misyon için uyarlanırlar.
Olayın aslı 7000 yıl öncesine dayanmaktadır.Uzaydan gelen bir sonda sonradan İstanbul olacak yerde zeka taşıyan canlıları toplayıp götürme işlemine başlar. O sırada mutasyonla bedensiz zekalara dönüşmüş olan Ceanlar çok kayıp verme pahasına bu sondayı suların dibine gömmeyi başarırlar. Toplayıcı aygıt tarih boyunca defalarca aktifleşir ve kendine misyon insanları yaratır. Son fışkırma ikinci dünya savaşı sırasında olmuştur. İstanbul’daki Alman konsolosluğu bu müstesna teknik olayın fizik delillerini Berlin’e yollar. Bu sırlar oradan Rusların eline geçer. Meselenin niteliğini kavramaları zaman alır. 1990 başlarında İstanbul boğazında yatan sondayı keşfederler. Oraya yakın evler kiralayıp tüneller kazarlar. Amerika bunu iki yıl farkla keşfeder ve Rus bulgularına el koymak için planlarını yapar.

Amsterdam olayı patlak verince Amerikalı ajan Jeff Crimson Amsterdam’a gelir ve Hollandalı meslektaşı Gerard Mol ile işbirliği yapar. Bu arada Cean soyunun yaşayan son temsilcisi Korgi metroda etkilenen kimseleri temizlemeye başlar. Anneke Bitterbot adlı 20 yaşındaki bir genç kız hem gizli servislerin, hem de Korgi’nin elinden kurtulup İstanbul’a kaçmayı başarır.
Jeff Crimson ve Korgi arkasından İstanbul’a giderler. Şimdi menfaatleri çatışan dört disiplin vardır artık. Amerikalılar, Ruslar, Korgi ve gücü inanılmaz artmış Anneke Bitterbot.

Tags: ,

Öteyer

Kitaplar, Öteyer No Comments »

Öte Yer - Everest yayınları(2005)Öteyer
Türü: Polisiye, bilimkurgu, fantezi, korku, gerilim, ‘action’, mistisizm ve bilim. 375 sayfa

14 Temmuz 1969. Washington. Eski bir CIA ajanı olan Dean Palmer Pentagona çağırılır. Çok garip bir olay meydana gelmiştir. Aya iki yıl önce inen ve kullanma süresi çoktan geçmiş bir sonda aracından mesaj gelmiştir. Mesaj “Is everything OK D-Boy?”dur. D-Boy bay Palmer’ın takma adıdır. Amerikan gizli servisi ordunun elindeki en gelişmiş bilgisayarı önce Paris’teki Amerikan konsolosluğuna, sonra da İzmir’deki Amerikan konsolosluğuna ve en nihayet İnciraltı adlı küçük bir tatil beldesine telefon etmekte kullanan şakacı ve süper teknoloji sahibi yaratığın peşindedir. Bay Palmer İzmir’e yollanır. Görevi mesaj sahibini bulmak ve Amerika için çalışmaya ikna etmektir. Bu arada İnciraltı’da ki belediye mensuplarına ait kampta hayat bir rehavet içinde sürmektedir. Bu rehaveti zorlayan çeşitli noktalar mevcuttur haliyle. Sermet adlı bir plaj müdürü sinsi bir planla soygun yapma peşindedir.

Kampın en yetkili şahsı başhekim, karısı beyin kanamasından ansızın ölünce kadını evinin yanındaki inşaat çukuruna gömmüştür. On beş yaşındaki bir genç kıza musallat olan kötücül bir ruh da işe tuz biber katmaktadır.
Yatır ve Muska’dan tanıdığımız kahramanımız Sarp Sapmaz da babasının belediyeci olması hasebiyle orada bulunmaktadır.
Bir de Ay’daki bozuk bir sondayı telefon işinde kullanan şakacı kimse vardır. Dünyalı değildir. Sarp Sapmaz’la ilişkiye geçerek ondan kozmik bir reaksiyonda rol olmasını rica eder. Bunun için birkaç test yaparlar. Sarp, Öte Yer denen dünyadan türemiş bir gerçekliği deneyimler.
Amerikalılar İnciraltı’nda telefoncuyu avlamak için bay Palmer’ın bilgisi dışında insan ve malzeme yığmışlardır. Bay Palmer oyuna getirildiğini, işi bitince tasfiye edileceğini anlayınca Sarp Sapmaz’la işbirliği yapar. Çeşitli disiplinlerin iç içeliği öyküye renkli bir süreklilik ve heyecan verici bir ruh katar.
Bu arada Sermet eylemine başlar. İlk işi bir cinayettir. Kötücül ruh elinde tuttuğu genç kızı salmamak için direnmektedir. İşe bir de CIA katılınca taşlar iyice yerinden oynar.
Beklenmedik bir son karnaval şenliği gibi öyküyü eğlenceye boyar.

Yatır

Kitaplar, Yatır No Comments »

Yatır - Everest yayınları (2005)yatır
Türü: Polisiye, bilimkurgu, fantezi, korku, gerilim, ‘action’, mistisizm ve bilim.607 sayfa

“Kimyacı ve medyum Sarp Sapmaz’ın gençlik maceraları. Sadık Yemni’nin son kitabı “Yatır”, yeni bir Sarp Sapmaz macerası. Kimya tutkusunu ve medyumluk yeteneğini esrarengiz olayları çözmekte kullanan Sarp, 1968 yılında geçen bu hikayede henüz 17 yaşında bir delikanlı.
Ancak karşılaştığı sorunlar her zamanki gibi başından büyük… Yazarın 1996 yılında yayımlanan “Muska” adlı kitabının devamı ve İzmir üçlemesinin de ikinci halkası olan “Yatır”da, Yemni hepimizin yakından bildiği bir halk hurafesinden yola çıkmış. Roman İzmir Alsancak’ta bir ev ve o evin bodrumundaki taşlar üzerine kurulu.
sas kurgu 7000 yıl öncesine dayanmakta. 1800’den itibaren evi satın alan ailenin erkekleri lanetleniyor ve 21 yıllık aralıklarla ya ölüyor ya da ortadan kayboluyorlar. Kitaba 1925’de kehanetin niteliğini duymakla başlıyoruz. 1926’da Kılarınopules ailesinin genç ferdi ressam kehanete karşı çıkar ve garip bir şekilde kaybolur.

1947’de büyük oğlu annesinden kehanetin mahiyetini öğrenince evi yakmayı dener. Ateş sadece onu ve yardımcısını kül eder. Böylece olayın sonuçlanacağı 1968’e varırız. Buraya kadar tamamen bir korku gerilim şeklinde ilerleyen “Yatır”da daha sonra işler karışmaya başlıyor. Romanın eş zamanlı ilerleyen bölümlerini okudukça korku, yerini fantastik türün ve bilimin sınırlarını zorlayan ilginç bir hikayeye bırakıyor.
Zaten Yemni de kendi yazdığı türün ne korku ne fantastik ne de bilimkurgu olmadığını kabul ediyor. Hatta yazdığı kitapların kendine has türüne yine kendine has üslubuyla “tirildeme türü” adını veriyor.Hem yoğun bir metafizikle hem de pozitif bilimin “her şeyin bir açıklaması vardır” tavrıyla beraber ilerleyen Yatır’da, Sarp’ın çok sevdiği iki arkadaşı lanetten etkilenince kahramanımız da ister istemez kendisini olayların ortasında buluyor. Bu esrarengiz evin sırrı yavaş yavaş çözülürken kitabın tüm karakterleri de kendi sorunları ve korkularıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Kitap bu yönüyle, korkuların temelinde yatanın aslında insanın kendi aklı olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatıyor. Muska ve Öte Yer’deki yerin ruhu çizgisi burada da çok güçlü. Artiz berber, radyolu bakkal, avare kasap, mahallenin maskotu sokak serserileri ve benzeri karakterler olağanüstü öyküyü gerçeğe boyuyorlar.Sadık Yemni okurlarının artık aşina olduğu paralel evrenler “Yatır”da da var tabii. Yemni bu kez ayna imajını sıkça kullanarak, her şeyin bir ikizinin olduğundan bahsediyor. Yani biz aynanın solundayız, soldaki evrende yaşayıp gidiyoruz. Ancak bir de aynanın sağ tarafı var, sağ evren. Yazar kitabın geçtiği İzmir’in sağına İzmirella adını vermiş ve tüm yatır karmaşasını sonuçta bu paralel evrenin sırrıyla bütünleştirmiş. Paralel evrenleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyenler, tarikatlar, masonlar, gül haçlılar da kitabın kilit noktalarını oluşturmuş. “Yatır”, ülkemizde neredeyse kemikleşmiş bir hurafeyle dalgasını geçerken bunu korku, gerilim, fantazi, bilimkurgu ve hatta polisiye türü birbirine iyi bir şekilde harmanlayarak yapıyor. Sarp Sapmaz maceralarının sıkı takipçileri bu kitabı zaten kaçırmayacaktır eminim; ama ‘Yatır’ sadece onlar için değil, güzel kurgulanmış, sürükleyici ve keyifli bir roman arayan herkes için iyi bir tercih…”
Gaye Şahin (Referans Gazetesi 05.05.2005

Tags:

Muska

Kitaplar, Muska No Comments »

Muska - Everest Yayınları (2007)Muska
Türü: Polisiye, fantezi, korku, gerilim,mistisizm ve bilim. 310 sayfa
İzmir’in bir roman başkişisi olarak en eğlenceli maceraları yaşadığı kitaplar, hiç kuşku yok ki, Sadık Yemni’nin haşarı delikanlısı Sarp’ın öykülerinin dile geldiği kitaplar. Bu dizinin ilk kitabı olan Muska’da Sarp altmışlı yılların İzmir’inde, bu dünyanın ve diğer dünyanın birbiriyle rastlaştığı o ince çizgideki serüvenleriyle okurun karşısında. Gizemli gerçekler, büyücü yaşlı kadınlar ve Levanten kimliğinin son demlerini yaşayan İzmir…ve delifişek, kimya meraklısı bir delikanlı olan Sarp. Günümüz Türk edebiyatında örneğine çok sık rastlamadığımız büyülü, cinli, perili öyküler, Sadık Yemni’nin elinde tadına doyulmaz bir okuma şölenine dönüşüyor.

Tags:
2010 Sadık Yemni. Bulk email software .