Söyleşiler 2011
Gölge Dergisi (Haziran 2011)
Söyleşiyi yapan Ahmet Yüksel
Merhaba Sadık Bey, sizi fantastik öykü
ve romanlarınızla tanıyoruz ama yine de bize birkaç cümle ile ‘Sadık Yemni
kimdir?’ sorusunun cevabını verir misiniz?
Beyin kimyası
hızlı ve tuhaf değişkenliğe sahip bir çocuktum. Hem belagat, hem de matematikte
yetenekliydim. Daha çok erken yaşlarda mini evrenin, bizim mahallenin yani
göründüğünden farklı olduğunu bizzat deneyimlemiştim. Benim doğduğum yıllarda
paralel evren teorisi en ürkek ve çelimsiz zamanlarındaydı. Bu nedenle sezgiler
ve sınırlı deneyimlerin işaret ettiği yerler metafizik karanlığa ve pusa
bürünmüştü. Böyle bir ortamda bilim ve edebiyat merakıyla büyüdüm. Kimya
şakalarım ve roketlerimle ün yaptım. Yönüm evrenin sırlarının göbeğiydi. Hâlâ
da öyle. Fantastik diye bir şey yoktur. Algılama sorunları ve sınırları vardır.
Farkındalık skalası meselesi yani.
Nasıl başladınız yazarlığa? Neden
fantastik türü seçtiniz?
Yukarıda da
dediğim gibi bu tür beni seçti. Sıradan gerçeklik, normal dediğimiz şey aslında
sanaldır. Donmuş zihinlerin üvertürü. İnsanlığın kocaman bir futbol sahası
varken kenardaki bir hendekte top oynamaya kalkışması gibi bir şey. Yazarlığa
erken yaşta heves ettim, ama kendimi tamamen yazarlığa verebilecek şartları
oluşturmam uzun sürdü. Otuz ortalarında başlayabildim. Ancak kırk başlarında
yazar olabilmenin ne olduğunu kavrayabildim. Geç başladım sayılır. Bu nedenle
çok eser vermekteyim. Boşa geçen zamanı kapatmaya çabalıyorum.
Kitaplarınız ilk olarak Hollanda’da
yayınlanmış. Hollandalılar da Türkler kadar okuyor mu? Yoksa Hollandalı Türkler
için mi yayınlandılar?
Altı kitabım
Hollandacaya çevrildi ve en çok Hollandalılar tarafından okundu. Hollanda’da
okuma oranı Türkiye’den daha yüksektir. Muska ve Amsterdam’ın Gülü kitaplarım
önce Hollandaca olaürak yayımlandı. Sonradan bu durum değişti. Normale döndü.
Önce yazıldığı dilde yayımlanmaya başladı.
Bir edebiyatçı olarak nereden ilham
alıyorsunuz? Kurmaca öykülerinize sizin içinizde yön veren kaynağı nasıl besliyorsunuz?
İlhamımı çok
çeşitli kaynaklardan alırım. Börekçilik, baklavacılık, pazarlarda döner satmak,
gece kulübü kapıcılığı, garsonluk, demiryollarında köprücülük, makasçılık,
radyoda haber okuyuculuğu, radyo programcılığı, lokal bir televizyon için söyleşi,
sanatçı portreleri hazırlamak, panel idare etmek, konfeksiyonculuk, barmenlik,
think tank moderatörlüğü vb.
Bunun yanı
sıra çok seyahat ettim ve inanılmaz çeşitlilikte kitap dergi vb. okudum.
Binlerce film izledim. Karın bölgemde(asla beyinde değil) bir ilham pınarı
çağlamakta.
Peki, okuma listenizde neler var?
Uzun liste
veren yazarlardan değilim. S. King’in Kubbenin Altında’sı en son okumakta
olduğum kitap.
Türkiye’deki fantastik yazarları takip
edebiliyor musunuz?
Bunun için
çabalıyorum. Çünkü ne yazıldığını merak ediyorum. Bunlara oranla kendimin
nerede durduğunu bilmek istiyorum. Dijital yayınlar bunun kolaylaştırıyor.
Sizce fantastiğimizi hangi köke
dayandırmalıyız, Orta Dünya bir gün bize uyar mı yoksa Geleneksel bir köken mi
bulmalıyız?
Her türün
kökü kendi bölgesel geleneğine ve dilin sınırlarına yaslanmak zorundadır. Dil
de çok önemlidir. Üslupsuzluk yazarın yaratıcılığının kabızsallığıdır (bu lafı
şu anda uydurdum) bu unutulmasın. Bence olmazsa olmazı budur işin. Dünya
giderek küçülüyor, her şey birbirine benzemeye başladı, ama yine de bu
zorunluluk mevcut. Ben fantastik tür denince daha çok Tuhaf’ı (weird),
Tekinsiz’i (haunted), batıniyi (paranormal) ve bilimin mevcut sınırlarını
zorlanışını anlarım. Mars’a insanlı yolculuk yapmaya hazırlandığımız sıralarda,
oklarla yaylarla çarpışan, ağzı molotof kokteyli kokan ejderhalı kitap ve
filmleri pek fazla ciddiye almam.
Peki polisiye? Türkiye’de artık
polisiye romanlar da yazılıyor ve okunuyor. Sizin de polisiye öyküleriniz var.
Seyrediyor musunuz Behzat Ç’yi yada seyreder miydiniz Komiser Nevzat’ın
dizilerini. Türk Polisiye edebiyatı hakkında ne düşünüyorsunuz? (bu soruyu
bölüp de cevap verebilirsiniz. Sinema yada televizyon olarak ayrı, kitap olarak
ayrı tanımlayabilirsiniz.)
Bence
Ümit Deniz’in Murat Davman’ından bu yana Türk polisiye edebiyatı hem roman, hem
de sinema ve televizyon olarak bayağı yol aldı. Daha olgun eserlerini vermeye
başladı. Giderek bir gelenek oluşacak. Bazı film ve dizileri zevkle izliyorum.
Benim Orhan Demir adlı kahramanım ilk olarak 1993 yılında çıktı ortaya. Avrupa
Türklerinin tarihindeki ilk dedektifidir.
Bu
yakınlarda Türkiye’de ikamet eden ilk dedektif öykümü yazacağım. Hazırlığım
tamam. Bir tatil beldemizde geçen serüven olacak.
Sarp Sapmaz, yada Osman Demir… Sizin
kahramanlarınızın özelliği ne?
Ortak
özellikleri vardır. Kimyacılar, bilime yaslanırlar, ama batıniliğe popolarını
dönmezler. Sezgilerini iyi dinlerler. Dizi kahramanı olacak balina soluğuna ve
cazibeye sahiptirler. Araştırıcı, kalender, esnek zekalı ve farkındalık
katsayıları yüksek kahramanlardır.
Peki, mekan olarak genelde İzmir var
kitaplarınızda. İzmir’in sizin için özelliği ne?
Bilmiyorum
İzmir için ne kadar genel denilebilir. İlk üç Sarp Sapmaz romanından sonra
doğum yerim olan istanbul bu sözcüğe talip oldu. 50 kadar öyküm var. İzmir’i
mekân alanları 3-5’i geçmez. Devrim Kunter’in çizdiği ilk çizgi romanımızın
(Dilekbek) mekânı İzmir ama. Demekki İzmir daha çok temel kazığı oluyor.
Amsterdam’da geçen öykü ve romanlarım da var. Hayatım bu üç şehre bölünmüş
durumda.
Siz Gölge e-Dergi’nin de yayın
kurulundasınız. Düzenli olarak her sayıda öyküleriniz yayınlanıyor. İnternet
dergiciliği, özellikle Gölge gibi maddi kaynağı olmayan fantastik edebiyat
yayınlarının geleceği için ne düşünüyorsunuz? Neden bu oluşumların içindesiniz?
Dijital
yayıncılık yakın geleceğin bir durağı gibi görünüyor. Benim gibiler bu durağı
kullanan öncüler oluyor. Gölge dergisi benim bir yanımı keşfetmemi sağladı. İlk
yayınladığınız öyküm Tepe Dünyaya Taklak’tı malum. 17. Sayı olmalı. O sıralarda
hiç kesintisiz her ay (kaliteyi ve şoke edici, sarsıcı final formülünü
bozmadan) bir öykü yazacağımı asla tahmin etmiyordum. Böyle bir planım da
yoktu. Yazdıkça kendi kendimi gaza getirdim. Beynime bir çeşit meydan okumaydı.
Kolay iş değildir. Maraton koşuculuğundan 100 metreciliğe geçmek. Bu ikisini
birlikte götürmek. Bu yeteneğimi dijital yayıncılık sayesinde kanatlandırdım.
İnternette e-kitap olarakda yayınlandı
bazı kitaplarınız özellikle de bu son yayınlanan Tekinsiz X yada Hayal Tozu
Gölgecisi İnternet kitaplarıydı. İnternetten okurla buluşmak nasıl bir
kavram;duygu? Diğer yazarlara da önerir misiniz?
Hayal Tozu
Gölgecisi 2009’da Everest yayınları tarafından basıldı. Dijital olarak
yayınlanmış tek romanım Zaman Tozları’dır. Şu anda Çizmeli Kedi yayınları
tarafından ikinci baskısı yapıldı. Daha bir çok baskı yapacağını ummaktayım.
Aynı yayınevi Sokaklar Benim Yeniden adlı kitabımı da bastı. İyi bir yapıt sanalı da, kağıdı da fetheder.
Dijital yayıncılığı hızlı yaratabilen her yazara tavsiye ederim. İyi bir idman
olur. Boy ölçüsü için de ölçüttür tabii.
Genç yazarlara da destek veriyorsunuz.
Şimdiden “ileride bu arkadaşın adı duyulur” dediğiniz ya da el verdiğiniz
gençler var mı?
İsim
vermeyeyim, iki üç genç yazarın bir engel çıkmazsa yakın geleceğin parlak
yıldızları olacağını ciddi ciddi düşünmekteyim. Bunu hissetmekten ötürü çok
mutluyum. Bayrağı onlara teslim edeceğiz.
Bize zaman ayırdığınız için teşekkür
ederiz.
Ben de size
teşekkür ederim bu söyleşi için. Dijtal bir pencere açıyorsunuz.
Sadık Yemni ile Dil kullanımı…
1.)
Öykülerinizde kullandığınız sıra dışı kelimeleri nasıl ortaya
çıkarıyorsunuz? Bir anda mı aklınıza geliyorlar yoksa öncesinde üzerinde
düşünüyor, bu şekilde mi tespit ediyorsunuz?
Bunlar aklıma
bir anda gelir. Uzun uzun ilginç, sıra dışı bir kelime beklediğimi hiç
hatırlamıyorum. Kaliteli ve üsluplu çapkın erkekler bir kadınla konuşmak için
hiçbir fırsatı kaçırmaz ve asla tereddüt etmezler. Spontanite çok önemlidir.
2.)
Alışılmışın dışında kelimeler kullanarak neyi amaçlıyorsunuz?
Bu kelimeler
farkındalık seviyemizi yükseltiyor diye düşünmekteyim. Örneğin; Tebdilcinler,
Endişeciler, Arafor, Ruh vestiyeri, Nefesçil, Fotoşipşokçular vb. ile daha
başlıktan okurun merakını esir alıyorsunuz. Az kelimeyle, hep bilinenlerle pek
özgün bir iş çıkmaz her zaman. Yakın bir gelecekte günlük ortalama bin fiil
kullanmaya hazır olun. Beynimiz ya haplarla ya da çiplerle muazzam bir
kapasiteye kavuşacak.
3.) Kelimeleriniz bir çeşit imza gibi,
öykülerinizin Sadık Yemni’ye ait olduğunu kolayca ortaya koyuyor. Peki, okurun
zorlanacağından, sıkılacağından, dikkatinin dağılacağından ve okumaktan
vazgeçeceğinden korkmuyor musunuz?
Üslup her
şeydir. Sıra dışı kelimeler de buna hizmet edebilir. Bu kelimelerden sıkılanlar
olabilir. Okumayı yarıda kesebilirler. Anlatacağım öykü onlara uygun değil
demektir. Davul dengi dengine çalar. Neka ekmek, oka köfte. Newton’un
kanunlarının üçüncüsü. Etki tepkiye eşittir. Ben kendim için yazarım. Benim
türümden olanlar beğenir ve okur. Bu kadar basit.
4.)
Seçtiğiniz kelimeler bir yazım tekniği midir, yoksa sizin için artık
olmazsa olmaz mıdır?
Bakın ne naz
yapıyorum, ne de artizlik. Samimiyim. Ben bu öyküleri ve romanları kendim
yazmıyorum. Bana yazdırılıyor. S. King’in tabiriyle olsa olsa çevirmenim. Tabii
bu tür bir çevirmen olabilmek için kaç fırın ekmek yedim o başka bir yanı işin.
Kelimeler de bana ait sayılmaz pek demek istiyorum. Kendim de çoğu kez nerden
buldum bu lafı diye şaşıyorum.
5.) Sıra dışı kelimeleriniz konusunda
okurlarınızdan aldığınız genel tepki nedir? Çoğunlukla beğeniyorlar mı?
Bu konuda
bana çok sık yazılıyor. Büyük bir yüzdenin beğendiğini ya da en azından ilginç
bulduğunu söyleyebilirim.
—————————————-
*
Kayıp Rıhtım için
Melahat Yılmaz – Sadık Yemni ile söyleşi (Haziran 2011)
ÇIRAKTAN
USTAYA SORULAR
Sadık Yemni’nin kelimelerle
olan yolculuğuna nasıl ve ne zaman başladı?
Kelimelerle
yolculuk sanırım çoğu kez anlatıcılıkla başlıyor. Ben geç konuşmuşum. Daha iki
buçuk üç yaşındayken bakkal yerine kakal dermişim mesela. Sonradan güçlü
anlatıcıların elinde büyüdüm,. Annem ve onun bazı teyzeleri(toplam altı adetti)
süper etkin anlatıcılardı. Dinleyicileri bazen büyüler, bazen de gülmekten
kırar geçirirlerdi gülmekten. Bizim ev akrabaların buluşma merkezi olduğundan
daha on yaşlarındayken ben de iyice forma girmiştim. On iki yaşındayken
mahallede hayali filmler anlatmakla ünlenmiştim. Görmediğim filmleri anında
doğaçlamayla uydurarak baştan sona anlatırdım. Gerekli yerlerde film müziği de
yapardım. Gerilim tonları özellikle. On iki, on üç yaşına kadar sürdürdüm.
Tutkulu dinleyicilerim vardı. Uydurduğumu bildikleri halde, ‘yeni film gördün
mü?’ diye sorarlardı. O sıralarda televizyon ve internet olmadığı için böyle
şeylere merak, talep ve istek vardı. Yazmaya otuz ortalarında seyreltik bir
şekilde başladım. Öyküler kaleme aldım. Göçmen işçilerle ilgili konuları
işlemekteydim. Kırk yaşındayken ilk polisiyemi yazdım. Amsterdam’ın Gülü.
Yazdığım ilk novelladır. Arkası geldi. Yazarlığa kırkında başladım yani.
Size göre yazarlığın
tanımı nedir?
Bize
kendimizi hatırlatan, empati gücümüzü besleyen, sezgilerimizin tülden
parmaklarının dokunduğu en uç yerlerden tekinsizlik estiren, hedefi akıcı
metin, iyi kurgu, sarsıcı son formatı olan yazı işçiliğine yaratıcı yazarlık
denebilir.
Yazarlığın
bir işlevi daha var. Her gece yatağa yattığımızda kim olduğumuzu unutur,
rüyalar alemi denilen gezegenlere iniş yaparız. Yazarın esini denen şey
rüyalardaki her şeyin olabilirliği, aykırılıkların olağan zeminlerde belirmesi
cinsinden bir zihin usaresidir. Geçişlidir. Bir zihinden diğerine, rüya değiş
tokuşu, okumak, film izlemek ve anlatmak yoluyla geçer. Her geçişte başka bir
zihin tarafından yorumlandığından bir miktar değişikliğe uğrar. Bütün kâinatı
dolanıyor bile olabilirler. Evrenin % 72’sinin kara enerjiden oluştuğu
söyleniyor. İçinde bu tür malzemeler de barındırmaktadır belki.
Yazım kurallarında bir
metin oluşturulurken giriş, gelişme, sonuç olarak ayrılır. Siz okurlarınızı
hikâyeden oluşan evinize davet ettiğinizde hangi bölüm onları daha çok
etkilemeli?
Giriş
çok önemlidir. Çünkü aşık olma ihtimaliniz olan kimseyi ilk kez görmek gibidir.
İlk etki çok önemlidir. Girişi biraz uzay mekiğinin dünyaya dönüşüne de
benzetiyorum. Atmosfere uygun bir açıyla girmezse yanar kül olur. Okuyucuyu da
giriş bölümüyle en uygun açıdan öyküye iniş yaptırmalıyız. Güneşin altındaki
yeni bir şey yoktur denir. Doğru bir sözdür. Bu nedenle finalin kurgusal
zembereğin en ehven ayarıyla biçimlenmesi şarttır. Böylece öykü hem tekrar
okuma, hem de başkalarına anlatma arzusu uyandırır. Gelişme bölümü de bu iki
oda arasındaki holdür. Işıklı, eşyalarla tıkalı olmayan, geçişi kolay bir
şekilde bulunmalıdır.
Sizce önemli olan hiç
yazılmamışı yazmak mıdır yoksa daha önce de ele alınan bir konuyu iyi işlemek
midir?
Hiç
yazılmamış şeyler çok nadirdir. Bir kez yazınca da bilinir alana geçerler.
Bence önemli olan üsluptur. Üslubu sağlam bir yazarın ne yazdığı pek önemli
değildir. Çünkü etkiyi yapacak şey ne yazdığı değil, nasıl yazdığıdır. Örneğin
vampir öyküleri. Çok klişedir, ama hâlâ iyi vampir öyküleri yazılıyor. Vampirle
Görüşme, Salems Lot film ve kitapları buna örnek olabilir. Tabii ilginç konular
bulmak için çabalamak da şarttır. Ben şahsen bir öykü yazarken kendime bin kez
sorarım ‘Bu öyküde orijinal olan bir şey var mıdır? Varsa bu nedir?’ diye. Bu
sorgulama yazarın dik yokuş çıkmada soluğunu güçlendirir. Yazdığımız her şeyi
başkalarıyla paylaşmak için bir kontratımız yok. Kuluçka devresini tamamlamamış
bir sürü öykü ve roman var. Yamru yumru civcivler dolanıyor ortalıkta. Benim
şahsen yazıp ta hiçbir yerde yayımlamadığım eserlerim bütünün içinde yüzde otuz
falandır. Yıllardır bir kenarda
duruyorlar.
Avradoid, Tozluta ve
Endişeciler de işlediğiniz kadın karakterleriniz etkileyici. Karakterlerinizi
betimlerken nelere dikkat ediyorsunuz?
En
çok dikkat ettiğim şey karakterlerin canlı, kanlı, etten ve kemikten yapılmış
olmasıdır. Günlük hayattaki yerleri, hayalleri ve düşünceleriyle okuyucuda
doğal bir tip etkisi yaratmalıdır. Benim özellikle bilimkurgu, gizem ve korku
türü ağırlıklı öyküleri kadın okurlara sevdirme misyonum vardır. Bunun için
onlara hem ortam, hem de tip olarak çok tanıdık gelen konular yazarım.
Avradoid ile devam
edersek başka bir dünya, başka bir zaman var. Gözünüzde canlananın kaleminize
dökülmesi oldukça zor gibi duruyor. Siz nasıl başarıyorsunuz?
Bu
tür öyküleri iyi kıvırabilmenin yeterli kültürel bağajın yanı sıra iki olmazsa
olmazı var. Birincisi beyninizin bir çanak anten gibi esin evreninden mesaj
almaya açık olması. Yazı üst üste yığılan sözcüklerden ibaret değildir asla.
Bazı gerçeklikler başka alemlere bir deklanşör gibi anlık açıklıklar
yaratırlar. Bunu yakalamaya hazır olmak gerekir. Mecazi olarak ele alırsak;
anten uzaya fırlatılacak, doğru konumda yörüngeye oturtulacak, sürekli bakımı
yapılacak. Meşakkatlı bir iş. Ama bu göze alınmazsa gözünüzde canlanan dünya
asla size kendini teslim etmez. Zaten algıladığımızın, sezdiğimizin yüzde onunu
ancak yazıya dökebiliyoruz. Buradan da fire vermemek lazım. İkincisi bu işleri
kıvırabilmek egzersizle, talimle ilgili. Yazı işi talimidir. Çok okunacak ve
yazılacak.
Endişecilerde bir çanta
var. Alınmak istenen ve insanın gözünü metaya dikip de aslı unuttuğuna kanıt
olan. Hikâyenizde çanta sembolünü kullanmanızın özel bir anlamı var mı? Başka
bir açıdan sorarsak; Sadık Yemni imzası taşıyan sembolleriniz var mı?
İç
içe gerçeklikleri birbirine bağlayan kapılardan geçmek bazen bir eşyaya
odaklanmayla gerçekleşebilir pekâlâ. Bilinçli sembol kullanımım yok, ama
kamufleli ya da açık bir şekilde iki gerçeklik arasında eşiklik etme
potansiyeli olan nesneleri kullanmayı severim.
İntikam, cinayet,
özgüven, eski ve yeni dünyada ne istediğini bilen kadınlar var hikâyelerinizde
peki ya aşk?
Tozluta
adlı öykümde çok gaddar bir aşk ve intikam sarmalı vardır örneğin.
Zor
Kopya da çocuk sevgisi aşkı andırır bir düzeye ulaşmıştır. Gönül Vitrinimin
Mankeni’nde aşıklar alemleri ve zamanın içbunaltıcı temposunu aşarlar. Tepe
Dünyaya Taklak’da ise aşk konusunda görsel bir buluş yapılmaya kadar
varılmıştır. Bunlar 50 öykümden sadece dört tanesi.
Betimlemeleriniz göz
doldurucu. Beyninizde yükselen bu kelime trafiğine kendinizi nasıl
hazırlıyorsunuz?
Bir
çeşit zihinsel yoğunluk kesbetme söz konusu. Talimi bir durum. İnatla durulan
bir kıyıyı döven dalgaların biriken enerjisi. Ansızın zihnimin ekranında
belirirler. Nereden gelirler hiç bilmem.
Siz pek çok genç
yazarın kahramanısınız. Peki, sizin kahramanlarınız kimlerdir?
TekinsizX
(Polisiye, paranormal, Gizem, Korku, Bilimkurgu, Fantastik) türündeki
kahramanlarımı sayayım. E. A. Poe, J.L.
Borges, S. King, L. Deighton, Philip K. Dick, Ray Bradburry, S. Lem
Yazı yolu uzun ve
meşakkatli çoğu zamanda yorucu… Siz genç yazarlara bu yolculukta ne gibi
tavsiyelerde bulunursunuz?
Zaman
kısa. İş ağır. Hayatta sorumluluk denen enerji emici çekim güçleri de var. Bu
nedenle zamanı çok verimli kullanmaları lazım. Üslup edimi şarttır. Bunla
doğuluyor diye düşünmekteyim. Çalışmayla belirginleşiyor sadece. Kurgunun ise
hayati önemi vardır. Bunun için iyi ve karakterlerine yatkın olduğunu
düşündükleri bir yazar bulduklarında o kimsenin öykülerini, romanlarını on,
yirmi, elli kere okusunlar. Çoğu vasat olan elli öykü okumak yerine, iyi üç beş
öyküyü onar kere okumak beyni daha çok geliştirir.
——————————
*
Yegane Cansail’in (Azerbaycan) Sadık Yemni ile
söyleşisi
Haziran 2011
Türkiye’de ve Hollandiya’da yeteri kadar ünlüsünüz,
amma Azeri okucusu sizi yeteri kadar tanımıyor, kendinizi nasıl takdim
ederdiniz?
Kendi kalemimden bir özyaşam öyküm var. Ben kendim
şimdi yazarken kısaltıyorum. Hâlâ uzun, ama istediğiniz gibi kısaltabilirsiniz.
Sadık Yemni’nin
özyaşamı ve yazı etkinlikleri
Hayal Tozu
Gölgecisi (Bu benim mahlasımdır)
Sadık Yemni 1951 yılında
İstanbul, Kurtuluş’ta(Tatavla), Sopalı Hüsnü sokakta doğdu. İkibuçuk yaşında
ailesi İzmir’e taşındı. Böylece 1954 kaldırılan tramvaylara son demlerinde
binme şansını elde etti. İlkokulu Sadık Bey troleybüs durağındaki Hakimiyeti Milliye
ilkokulu’nda okudu Üç şeyde marifetli olduğu hemen anlaşılmıştı ayrıca.
Yaramazlık, matematik ve edebiyat. Ünlü hamamın yakınındaki Karataş orta
okulunu bitirdi.
Sadık Yemni 2011 yılının 2
ocağında 60 yaşına bastı. Bu söyleşinin yapıldığı 11 Haziran gününe kadar 3
yeni kitabı yayımlandı. Zaman Tozları,
Sokaklar Benim Yeniden ve Akisfer.
Yılın ikinci yarısında üç yeni kitabının daha yayımlanması bekleniyor.
Kaç yaşından beri yazıyorsunuz?
Konuştuğumudan beri iyi anlatıcıyımdır, ama yazmaya
otuz ortalarında başladım. Muntazam hergün yazarım. Hiç ara vermem.
Bir yazar sadece kitaplarının yayını ile gecine bilir
mi? Mesela Azerbaycanda yazar olmaq çok zor. Kitaplardan kazanılan para yeterli
diyil. Bu Türkiye ve Hollandada nasıl?
Yazar olmak heryerde zor. Kitabın az okunduğu yerler
tabii daha zor şartlar anlamına gelmektedir. Türkiye ile Azerbaycan bu konuda
benziyorlar. Hollanda’da göreceli olarak okur sayısı daha fazla. Devletin
yazarlara verdiği teşvik var. Burslar var. Bu sayede yazar olmaya kalkışmak ve
sürdürebilmek daha kolay. Dediğim gibi relatif bir kolaylık. Ekmeğini yazıdan
çıkartmak bayağı eziyetli bir iş. Başarması kolay değil.
Sizin yazdığınız kitapların tirajı kaç? Ve ne kadar
satılabilir?
Bazı kitaplarım iyi satmıştır zamanında. Son yıllarda
daha rahat okunan, daha geniş kesimlere hitap eden eserler vermeye başladım.
Örneğin; Zaman Tozları, Sokaklar Benim Yeniden ve Akisfer gibi.Giderek daha
yüksek tirajlara ulaşabileceğimi ummaktayım.
Yazar için en büyük problem ne olabilir?
Bence bir yazar için en büyük sorun yazarın ilhamını
kaybetmesidir. Writer block denilen şey. Şükürler olsun benim hiç böyle bir
sorunum olmadı. İkinci sorun da güncel konuların işlenmesidir. Güncellik
bitince o kitapların anlamı da söner gider.
Kalıcılık önemlidir.
Sizce bir ülkede kitap okunmuyorsa bunun gerçek sebebleri ne olabilir? Bu
problemden nasıl kurtulmak olur?
Eskiden kitabın az okunmasının refah düzeyi, tahsil
seviyesi, okuma yazma bilmeyle ve kültürel alışkanlıklarla ilgisi vardı. Şimdi
ise internet devrimi var. Sokaklar Benim Yeniden(2011) adlı kitabımın girişinde
şöyle bir sözcük kullandım. İnsanlar çevrimiçi(online) ve çevrimdışı olmak üzere iki gruba ayrılır.
Çevrimdışı olmak, devrimdışı olmak, yani devredışı kalmaktır. Şu
anda bütün dünyada internet devrimi hüküm sürüyor. Bu nedenle yeni yazarların,
kafası yeniliğe açık yazarların konularını bu devrimin ışığında ele almak
zorundadır. Ben öyle yapmaktayım.
Neden fantastikanı seçdiniz?
Benim yazdığım tür bir kolajdır. Sırf fantastik
denemez. Bilimkurgu, fantastik, dram, polisiye, paranormal ve gizem alanlarını
bir arada kullanırım. Bunlardan sadece biri değildir çoğunlukla. Bu türü ben
seçmedim. O beni seçti. Çağımızda hakim olan güç bilim ve teknolojidir. Bu tür
geleceğin normalidir yani.
Gerçeküstü dünyadan gerçek dünyaya
boylanırken hangi manzaraları görmüş olursunuz? o alemin gerçek dünyadan farklı
ve özellikleri nelerdir?
Bu soruyu çok sevdim. Ben gerçek ve gerçeküstünün bir
şekilde birbirlerinin içinde olduğunu düşünürüm. Bazen rüyalarda dokunduğumuz
alanlar vardır. Sezgilerimizle de hisseder dururuz. Ben bir ayağı gerçek
hayatta, diğer ayağı sezgilerimizin ulaştığı yerde durarak öykü ve roman
yazarım. Bu nedenle okuyanlara bunlar gerçekten olabilirmiş duygusunu verir. Sıradan
insanları, gerçek olayları kullanırım. Diğer dünyanın gerçek dünyadan farkı onu
henüz yeterince tanımıyor olmamızdır.
Söylediğiniz kolaj türde roman yazmak için neden ilham almak olar?
Bilimkurgu, polisiye, dram, paranormal, gizem türünde
yazılan kaliteli eserleri okumak ve filmleri izlemek en birinci kuraldır.
İkincisi de sezgileri ilham almaya açık tutmaktır. Tıpkı bir çanak anten gibi.
Bugün gerçek dünyada bu tür romanlara, öykülere ilgi ne kadar?
Bilimkurguya ilgi giderek artıyor örneğin. Filmler ve
diziler gırla gidiyor. The Outer Limits, The Twilight Zone, The Lost, Fringe,
The Event vb. Çünkü dünya yeni teknolojilerle değişiyor. Uzaya açılacağımız
günler yakında. Bu tür geleceğin türüdür. Korku türünde de yakışıklı
vampirlerin ve oyunbaz hortlakların cirit attığı diziler yapılıyor. Gençlik
ilhamını buradan alıyor. İnternette en çok bu konular mevcut. Ben de bu ilhama
göre yazıyorum. Ben şu anın yazarıyım.
Bildiyimiz kadarıyla Türk diline yeni sözcükler getirmişsiniz (tirildeme,
vehimiçi, cepcepniler ve s.) bu yenilik insanlar ve dilciler tarafından nasıl
karşılandı?
Çok olumlu karşılanıyor. Her şey değişirken aynı
kelimelerin içine niye kapalı kalmalı.
Vehimiçi paranoyanın karşılığı olarak lance edildi. Tirildeme
thriller’ın karşılığı. Avradoid, Tebdilcinler, Endişeciler, Sigortacan vb. yeni
öykülerimin başlıkları. Bunların tiryakileri var. Beni teşvik eden e-postalar
almatayım sürekli. Tebdil-i kelimede ferahlık vardırJ Bazı sözcüklerim benim adımla sözlüklere girmiş durumda.
Kendiniz kimleri okuyorsunuz?
Birkaçını sayayım. Borges, Stephen King, Stanislav
Lem, John le Carre ve klasikler.
Yeni yazdığınız kitap varmi?
Zaman Tozları 2’yi yazmaktayım şu anda.
Azerbaycan edebiyyatindan bildikleriniz, okuduklariniz varmi?
Anar var. İki kitabını okudum. Amsterdam’da şahsen
tanıştık da. Bir de ortak dostumuz Selim Babullaoğlu. Onun şiirlerini de çok
sevdim.
Roman yazarlarına önerileriniz ne olardı?
Önerilerim çok basit ve çok kısa. Çok çok çok oku ve yaz.
—————————————————
Sadık Yemni: “Çörəyini yazıçılıqdan
çıxarmaq o qədər də asan iş deyil”
Söhbətləşdi:
Yeganə Cansail
(17.Haziran 2011)
Azərbaycanlı oxucusuna tanış isim olmasa da Türkiyə və Hollandiyada yetəri qədər
oxucu dairəsi var. Əsasən fantastika (bilimkurgu) janrında romanlar yazan Sadık
Yemni 1951-ci ildə İstanbulda doğulub. 1975-ci ildə Ege Universitetinin Kimya
mühəndisliyi ixtisası üzrə təhsil alarkən təsadüfən Amsterdama getməli olmuş və
o gedən elə oradaca yaşamağı qərara almışdır. Müxtəlif sahələrdə çalışan yazar
bir neçə – “Körpünün ruhu”, “Amsterdam gülü”, “Dördüncü ulduz”, “Ölümsüz”,
“Gözləmə otağı”, “Məhəbbət evi”, “Bir idealistin xatirələri” və başqa
romanların müəllifidir.
Bu il 60 yaşını qeyd edən yazar 3 yeni kitabını “Zaman tozları”, “Küçələr yenidən
mənimdir”, “Akisfer” nəşr etdi. İlin ikinci yarısına daha 3 kitabının nəşri
gözlənilir.
Neçə yaşından yazırsınız?
Yazmağa otuz
yaşında başlamışam. Müntəzəm olaraq hər gün yazıram. Heç ara vermirəm.
Yazarlıqla, kitab çapı ilə pul qazanmaq
mümkündürmü? Hollandiya və Türkiyədə yazar olmaq necədir?
Yazar olmaq hər yerdə çətindir. Təbii ki, kitabın az oxunduğu ölkələrdə bu daha
çətindir. Türkiyə ilə Azərbaycan bu məsələdə bənzərdirlər. Müqayisə olaraq
Hollandiyada oxucu sayı daha çoxdur. Burada dövlətin yazarlara xüsusi qayğısı
var. Təqaüdlər var. Amma ümumi yanaşsaq çörəyini yazıçılıqdan çıxarmaq o qədər
də asan iş deyil.
Kitablarınız neçə tirajla yayımlanır? Nə
qədər kitabınız satılır?
Kitablarımı böyük tirajla satdığım zamanlar olub. Son zamanlar isə daha
rahat oxunan əsərlər yazmağa başlamışam. Məsələn, “Zaman tozları”, “Küçələr
yenidən mənimdir” və s. Zamanla daha böyük tirajlara çatacağımı düşünürəm.
Yazar üçün ən böyük problem nə ola bilər?
Yazıçının ilhamını itirməsi məncə ən böyük problemdir. Şükürlər olsun ki, mənim
hələ ki, belə problemim olmayıb. İkinci məsələ aktual problemlərin əsərdə yer
almasıdır. O mənadakı məsələn bu gün gündəmdə olan məsələ sabah o qədər də
aktual olmaya bilər, oxunmaya bilər. Bununla da kitabın da anlamı qalmaz.
Qalıcılıq önəmlidir.
Ölkədə kitab oxunmursa bunun əsas səbəbləri
nə ola bilər?
Əvvəllər bu insanların rifahı, təhsil səviyyəsi və kültürəl alışqanlıqlarla
bağlı idi. İndi isə internet dövrüdür. “Küçələr yenidən mənimdir” kitabımda belə
bir söz işlətmişəm: “İnsanlar çevrimiçi(online) ve çevrimdışı olmak üzere iki
gruba ayrılır. Çevrimdışı olmak, devrimdışı olmak, yani devredışı kalmaktı”.
Hal-hazırda internet dünya üzərində hökmranlıq edir. Bu səbəblə də yazarlar
yeniliyə açıq olmalı və zamanla ayaqlaşmalıdırlar.
Nədən fantastikanı seçdiniz?
Yazdıqlarımı sırf fantastikaya da aid etməzdim. Adətən kitablarımda fantastika,
dram, triller, paranormal və gizemi bir arada işlədirəm. Bu yolu mən seçmədim,
o məni seçdi.
Əsərlərinizdəki qeyri-real dünyanızdan
gerçək dünyaya boylanarkən hansı mənzərələri seyr etmiş olursunuz? Hansı fərqliliklər
və özəlliklər var?
Bu sualı çox bəyəndim. Məncə bu iki dünya bir-birlərinin içindədir.
Romanlarımı bir ayağım bu dünyada, bir ayağım da yuxularda toxunduğumuz dünyada
yazıram. Bu səbəbdən də əsərlərim oxuculara “yazılanlar gerçək ola da bilər”
hissini yaşadır. Real hadisələr, sadə insanlar əsərlərimin əsas mövzusudur. Digər
dünyanın gerçək dünyadan fərqi onu hələ də yetərincə tanıya bilməməyimizdədir.
Real olmayan dünyadan yazmaq üçün nədən
ilham almaq olar?
Fantastik, kriminal, dedektiv, triller, dəhşət və s. janrında yazılan
kitabları oxumaq və belə filmlərə baxmaq ən vacib şərtdir. Sonra isə
duyğularını ilham almağa açıq buraxmaqdır. Eynən çanaq antenası kimi…
Bu janrda əsərlərə sizcə oxucu marağı nə
qədərdir?
Məncə bu tip əsərlərə oxucu marağı sürətlə artır. Bunu günümüzdə olan filmlərin
(The Outer Limits, The Twilight Zone, The Lost, Fringe, The Event ve s. ) izlənilmə
reytinqindən də görə bilərik. Çünki dünya yeni texnologiya ilə dəyişmək üzrədir.
Gənclik artıq ilhamını bu istiqamətdə film və romanlardan alır. Mən də bu
ilhamla yazıram. Bu anın yazarıyam.
Bildiyimizə görə türk dilinə yeni sözlər
gətirmisiniz. (tirildeme, vehimiçi, cepcepniler ve s. ) Yenilikləriniz insanlar
tərəfindən necə qarşılanır?
Normal qəbul edilir. Hər şey dəyişirkən niyə eyni kəlmələrin içində qapalı
qalmalıyıq? Vehimiçi paranoya, tirildeme triller ve s. mənalar verən sözlərim
var. Bəzi sözlər mənim adımla lüğətə daxil edilib.
Kimləri oxuyursunuz?
Borxes, Stephen King, Stanislav Lem,
John le Carre və klassiklər.
Yeni hansı kitabı yazırsınız?
Hal-hazırda “Zaman tozları 2” –ni yazıram.
Azərbaycan ədəbiyyatından tanıyıb
oxuduqlarınız varmı?
Yazar Anarın iki kitabını oxudum. Amsterdamda şəxsən tanış olmuşuq. Bir də
Səlim Babullaoğlunun şeirlərini çox sevdim.
Romançılara təklifləriniz nə olardı?
Təkliflərim çox bəsit və qısadır: Çox, lap çox oxuyun!..
————————————————————
Recent Comments