Dilekbek

Turfanda Öykülerim No Comments »

dilekbek-011-xSadık Yemni

Dilekbek

 

 

 

  “Gelecek mi?”

  Başımla olumladım ve “Dilekbek.” Dedim.

  Besim Tunalı’nın korkulu bakışlarında belli belirsiz bir merak şeraresi yandı söndü. Bu kelimenin anlamını sormasını boşuna bekledim. Mazinin dayattığı arızalı bir gerçekliğin yarattığı dehşetin etkisindeydi. Yaz gecesi esinleten eylül ılıklığına rağmen üşüyormuş gibi bir hali vardı. Kobalt mavisi ceketinin ön düğmesini iliklemişti. Elleri titrediği için canı çok çekmesine rağmen sigara içmiyordu. Son on dakikada iki kez işemişti.  

  On dokuz yıl önce bir ilkbahar öğleden sonrası şu anda tam durduğumuz yerde başlayan sıradan bir olayın gecikmeli ve netameli neticesinin çeşitli şekillerde kurbanıydık. Geçen haftadan sonra hayatımız bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.

  1990 yılının nisan ayında bir grup insanın hayatına bir el dokundu. Bunu dev bir kelebek şeklinde yaptı. Kader kelebeğinin dökülen pulları diyesim geliyor.

  Sermet’le birlikte yaz sıcaklarını hatırlatan bir Pazar günü minibüsle Urla’ya gittik. 15 nisan Pazar gününün sonradan babamın taptığı aktrist Greta Garbo’nun ölüm tarihi olduğunu keşfedecektim. Bunun o gün olacaklarla bir ilgisi yoktu. Bir raslantıydı sadece.

  O yıllarda henüz bomboş olan bir yerde indik. Patikadan içerilere doğru yürümeye başladık. Çocukluğun son demlerinin itkisiyle bir sürü anlamsız şeyden konuşup durmaktaydık.  Bahar havasının kösnültüsü henüz kısık baştançıkarıcılığıyla sarmalanmıştık. Sınıftan arkadaşımız Hasan’ın babasının çiftliğinde dört arkadaş buluşacaktık. Çiftlikte kangal köpekleri vardı. Onlarla oynamayı seviyordum. Çifliğe komşu arazinin sahibinin dört beş tane atı vardı. Bazen onlara da biniyorduk. Uysal atlardı, ama dizginsiz, eyersiz ata binmek ve düşmemek bayağı beceri isteyen bir şeydi. O ana kadar en az on kez ata binmiş, ama şansıma hiç düşmemiştim. Bu nedenle Sermet tek defalık düşmesini ara sıra kaşıdığı gurur yarası haline getirmişti. Ben de köpeklerden biri tarafından, üstelik kıçından ısırılan yegane kişiydim. Ne hissettiğini iyi anlıyordum.

  “Hey bu da ne?”

  O şeyi gören Sermet’ti. Yoksa yanından geçip gidecektik. Sağımızdaki yamaçta kırmızının tonları desenleriyle bezeli bir kelebek durmaktaydı. Çok büyüktü. Hayatımda filmlerde bile böylesini görmemiştim. Toplam kanat açıklığı otuz santim falan olmalıydı. Kanatlarını yavaş yavaş kıpırdatmasa maket zannedebilirdim. Kırmızı kelebeğe hayretle bakarken kanatlar hava ittirdi, yavaşça yükselerek ağaçları aştı ve gözden yitiverdi. Geriye keseceğimiz kıtır kalmıştı sadece. Kimse bu büyüklükte bir kelebek gördüğümüze inanmazdı. Nitekim öyle de oldu.

  “Gördün değil mi?”

  Başımı salladım. “Evet.”

  “Bir dilek tutalım.”

  Birden bana çok mantıki görünmüştü bu fikir. Böyle bir deneyim az buz şey değildi.

  “Tamam.”

  “Bir değil üç.”

  “İyi lan.”

  Neden üç diye sormadım. Üçün tılsımı insanlığın ortak malıydı. Allahın kayrası üçtü. Şişenin içinden çıkan cin onu bulanın üç arzusunu yerine getirirdi. Annemin baktığı fallarda her şey üç vadede hallolurdu. Kargalar arka arkaya üç kez gaklardı.

  “İlki ne olsun?”

  Omuzlarımı silktim. Aklıma bir sürü şey geliyordu, ama bunlardan hiçbiri en ön sırada durmuyordu henüz.

  “Melisa. Melisa’yı çıplak görelim. Çırılçıplak.”

  Sermet’le aynı sokakta oturuyorduk. Melisa o sıralarda on altı yaşında olan komşu kızıydı. Yuvarlakları bayağı iddialı harika bir vücuda sahipti. Plajda mayoyla bol bol görüyorduk, ama çıplak. Önümüzdeki birkaç yıl sonrasına  uzanan anlamlı bakışlarla uzlaştık.

  “İkinci dilek peki?” .  

  “Maserati.” Dedim.

  Bu da ilki kadar sihirli bir kelimeydi. Birden zihnimde çakıvermişti. Oturduğumuz sokakta Roma’da yaşayan bir avukat vardı. Her yaz İzmir’e tatile geliyordu. Son gelişinde lacivert bir Maserati 222’yle gelmişti. Uzaydan yeryüzüne inmiş bir araç gibiydi. Motorunun sesini diğer arabalardan hemen ayıredebilmekteydik. Mahallenin bütün erkeklerinin bittiği bir araçtı.

  Arkadaşımın yüzünde uçuşkan bir tereddüt belirdi yokoldu. ve  “Tamam.” dedi. “Üçüncü de şey olsun. Besim. Besim bizi sırtına alsın buradan şu ağacın olduğu yere kadar getirsin götürsün.”

  Besim bizim sınıftan bir arkadaşımızın abisiydi. Bundan bir ay kadar önce hileli yöntemlerle kardeşinin bilyelerini üttüğümüz bahanesiyle ceplerimizdeki bütün bilyelere el koymuştu. Sermet direnince de midesine şiddetli bir yumruk indirerek mazeret kabul etmediğini belli etmişti. Sermet’in acıdan çok utançtan gözleri dolmuştu. Bir delilik yapıp dayak yemesini engellemek için yalvarmıştım adeta. Herife ben de acaip gıcık olmaktaydım, ama on sekiz yaşının fizik gücüyle ikimiz bile başa çıkamazdık. Üstelik üzerinde sustalı taşıdığı rivayet edilmekteydi.  

  “Eşek gibi anırarak taşısın.” Dedim.

  Sermet’in gözleri parladı. Kumral, yeşil gözlü iri kemikli yakışıklı bir çocuktu. Daha o yaşta kızların dikkatini çekerdi. Tokalaştık.

  Çiftlikte Hasan ve babası vardı sadece. Diğer arkadaşımız Sabri gelmemişti. O sıralar cep telefonları olmadığından nedenini öğrenmek için ertesi günü beklememiz gerekecekti. “Üşendim.” Diyecekti Sabri sırıtarak. İyi ki üşenmiş diyorum.. Yoksa şimdi o da dehşet vadisinin dibindeki otları yolacaktı. Sıradan bir üşengeçliğin bu denli yarar sağlaması haksızlıktı valla.

  Hasan ve babası alaylı bakışlarla kelebek öykümüzü dinlediler. Bundan ders alıp başka hiç kimseye anlatmamamız gerekirdi. Dayanamayıp çocukluk heyecanıyla tanıdığımız herkese anlatıp durduk ve bol bol alay balyaladık. O gün çok güzel geçti. Atlar yoktu, ama bizi hoş bir sürpriz bekliyordu. Hasan’ın babası bize 22’lik tabancayla atış yaptırdı.

  3’ler iş başındaydı yine.  Üç çocuk bir portakal kasasının üzerinde duran boş bir yoğurt kasesine beş metre mesafeden üçer kurşun attık. Hasan bir tane tutturdu. Ben hiçbirini isabet ettiremedim. Sermet yılların atıcısıymış gibi üçünü de vurdu ve arkadaşımızın babasından yıldızlı aferin aldı. Ardından fırından taze çıkmış börekler yendi. Üç çocuk çevrede gezinti yaptık ve sonra arkadaşın babasının arabasıyla geri döndük. 15 nisan Pazar günü olanlar bunlardan ibaret.

  Gelecek yıl orta okulda Sermet’le aynı sınıftaydık. Yaz tatilinde hastalandı. Kanser dediler. İnce barsak kanseri o yakışıklı ve yağız delikanlı adayını iki ayda yiyip bitirdi. Pastırma yazı kıvamlı bir eylül gecesi Douglas Bower and David Chorley’in İngiltere’de bir mısır tarlasında ip ve kalasların yardımıyla dünyayı ziyaret eden uzaylılar tarafından yapılmış izlenimi veren Crop Circles  denen şekilleri oluşturdukları sırada öldü.

  Sermet’i kaybettikten sonra bir daha o denli yakın bir arkadaşım olmadı. En fıttırık düşüncelerin bazen tek ağızlı iki borulu bir huniyle kafalarımıza aynı anda aktığı süreç bitmişti. Ruh ikizi terimi daha çok kız ya da erkek tavlamakta kullanılan bir jargondur, ama aramızdaki ilişkiyi tanımlayabileceğim başka bir sözcük bilmiyorum. Arkadaşımın ölümü bir yanımı köreltmişti. Daha doğrusu ben öyle sanmaktaydım.

  Sermet’i en son gördüğümde ölmesi için eve getirmişlerdi. 1991 eylülünün ilk haftasıydı. Verilen morfinler zihnini bulandırmıştı. Beni tanıması zaman aldı. Otuz kiloya inmişti. İskelet gibiydi. Hüngür hüngür ağlamaktaydım. Bir ara bana yaklaş işareti yaptı. Yüzü de acaip çökmüştü, ama gözlerinde hâlâ can vardı. Kulağımı dudaklarına yaklaştırdım. Tek kelime fısıldadı. Sesi çok hafif çıkmıştı. Yalnız kelimeyi bütün açıklığıyla duymuştum.

  “Dilekbek.”

  Aradan 19 yıl geçti. 31 yaşındayım. Bekarım. İnşaat mühendisliğini bitirdim. Babamdan kalan müteahhitlik firmasını çalıştırıyorum. Babam iki yıl önce kendini tamamen emekliye ayırdı. Annemle birlikte yaz kış Ayvalık’taki evlerinde kalıyorlar. Hayat iki nokta arasına gerilmiş bir ip gibi dümdüz, sürprizsiz ve sıradan akmakta. Sevgilimle aramızın bozuk olduğu günler. Kız kendini naz kürüne çekmiş durumda.

  Bir hafta önce beni facebook kanalıyla eski bir tanıdık buldu. Adı Melisa Özbahar’dı. Önce hatırlamadım. Çünkü Melisa, Sermet’in ölümünden birkaç yıl sonra üniversite öğrenimi için Almanya’ya gitmişti. Bir daha da hiçbir yerde karşılaşmamıştık. Beni bulduğunda Berlin’deydi. feysbukdaşına gönderdiği ilk notta örtülü bir panik vardı.

Ferhat, seni bulmam ne kadar iyi oldu bilsen. Eski arkadaşlar olarak acilen konuşmamız lazım. Bu kanalla anlatamam. Yüzyüze. Acil bir durum var. Yarın İzmir’e geliyorum. Akşama mutlaka görüşelim.

  Sıcak bir eylül akşamı Karşıyaka’ya gittim. Sahildeki teraslardan birinde buluştuk. Siyah dar bir pantolon, yarı topuklu siyah ayakkabılar ve uçuk mavi tişört giymişti. Hâlâ çok alımlıydı. Benden dört yaş büyüktü, ama bunu hiç göstermiyordu. Çevredeki bakışlar sık sık üzerine yönelmekteydi.

  Melisa sanki sıkı fıkı dostlarmışız gibi bana sarıldı. Yüzünü yakından görünce korktuğunu anladım. Hikayesini anlatınca her tarafımı buz kesti. Çünkü şifre kelimeyi telaffuz etmişti.

  “Dilekbek nedir biliyor musun?”

  Dört gün önce gece Berlin’deki evinde yatak odasında yatmağa hazırlanırken içeriye bir yığın şey doluşmuştu. Tasviri zordu. İrili ufaklı hareketli nesneler. Kapıdan içeri girerek etrafını çevrelemişlerdi. Hiçbir şeye çok benzemedikleri için ne olduklarını kestirmek mümkün değildi. Sürekli olarak şekil değiştiriyorlardı. Dokundukları eşyadan etkilenerek yoğunlukları da farklılaşıyordu. Dokunma duygusuna yükledikleri dehşet müthişti. Aynı anda soğuk, sıcak, ağdalı, vantuzlu, yapışkan, jöle gibi yıvışıklardı. Korkudan laçka olan genç kadın bayılmak üzereyken koluna konan kırmızı bir kelebek konuşmuş ve “Birinci dileği yerine getir. Yoksa her gece geleceğiz. Artarak ve hırçınlaşarak. Ferhat Demirci’yi bul. Eski mahalle arkadaşın. O biliyor. Geç olmadan. Ona ‘Dilekbek’ de.”

  Melisa nasıl bayılmadığını bilmiyordu. Kelebek uçup odadan çıkınca diğer şeyler de onu takip etmişlerdi. Kadın bunu psikolog bir arkadaşına anlatınca adamın tavsiyesi uyku ilacı ve teskin edici preparatlar olmuştu. Melisa avukat olmuştu. İşleri yoğundu. Aşırı stres böyle sonuçlar da verebilirdi. İkinci gece aldığı ilaçlara rağmen aynı şeyler daha sertçe yinelenince kadın beni aramaya başlamıştı. İzmir’deki ailesi beni kolayca bulabilirdi, ama facebook bunu beş dakikada yapınca o yöntemi yeğlemişti. Kariyerinde yükselmekte olan bir avukat olarak bu tür bir öyküyü başkalarıyla paylaşmak istemiyordu.

  Genç kadına durumu özetledim ve tuttuğumuz birinci dileği anlattım. Haliyle havsalası almıyordu. Böyle bir şey olabilir miydi? Evren sandığımızdan daha interaktif bir yerdi. Bazen kalpten çok istenen bir şey gerçek olurdu. Bizim dileklerimizin gerçekleşme yoluna girmesi için aradan tam on dokuz yıl geçmişti.

  İki saat boyunca konuyu ince eledik sık dokuduk. Çözüm için yapılacak şey çok açıktı. Melisa mantık insanıydı. Saat on bire doğru kadının ablasının evine gittik. Ablası kocasıyla beraber Paris’te tatildeydi. Öyle olmasa bana da gidebilirdik, ama o ev hemen yakınımızdaydı. Ayrıca sevgilimle ortak tanıdığımız biri Melisa’yla eve girdiğimizi  de görebilirdi. Hava çok güzeldi. Dışarısı insan taşıyordu.

  Genç kadın kapıyı açtı ve içeri girmem için işaret etti. İlk adımı kendisi atmak istemiyordu. İç mimar olan ablası evini harika döşemişti. Divanlar, koltuklar, limon sarısı badana, inanılmaz teknik düşünülmüş zevkli ışıklandırma ve daha bir yığın aksesuvara kayıtsızca bakmakla yetindim. Hissettiğim gerilim müthişti. Birazdan olacakları hayal etmek bile tek başına kalp çürütücü bir süreçti.

  “Burada mı?”

  Melisa’ya başımla evet işareti yaptım. Oturma odasındaydık. Kadın kararsızlığını çabuk yendi. Üzerindekileri çorapları da dahil çıkardı ve öylece durdu. Çok güzeldi hâlâ, ama ne yazık ki, bu durumun tadını çıkaracak ruh halinden kilometrelerce uzaktaydım. Parmağımla işaret edince anlaştığımız soruyu sordu.

  “Birinci dilek tuttu mu?”

  “Dilekbek.” Dedim.

  Çok yakınlarımdaki bir elektriklenmeyi vücut kıllarımda ve saçlarımda hissetmekteydim. Bu kadarı yeterliydi.

  “Ben gidiyorum Melisa. Teşekkür ederim anlayışın için. Özür dilerim bu durum için.”

  Kadının gözleri dolmuştu. Dudakları aralandı ama ağzından bir söz dökülmedi. Benim de diyaframım genişlemişti. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atmaktaydı. Sermet bir şekilde buralardaydı. Hissediyordum. Dairenin kapısına doğru yürüdüm. Bir elektrik alanı önümden gidiyordu. Bunu çok açıkça hissedebilmekteydim. Kapıyı açınca dışarı süzülen akımla birlikte adımımı attım ve kapıyı örttüm. Asansör beş metre ötedeydi. O tarafa yürüyüp asansörü çağıran düğmeye bastım. Sermet’in her an materyalize olmasını bekleyen yanım çok güçlüydü. Saniyeler aktı. Böyle bir şey olmadı.

  dilekbek-021-xBinadan dışarı çıktığımda durup yukarı beşinci katın ışığına baktım. Melisa işi atlatmıştı. Hissediyordum. Sermet’in ya da  o dilek tutma anında açığa çıkan enerjinin genç kadınla işi bitmişti. Giderek seyrelen korku anlarından geçerek normal hayatına dönecekti. Ona özendim birden. Beni bekleyen iki aşama daha vardı. Daha da kötüsü bu sürece kördüğüm atmak mümkün olacak mıydı acaba?

  Eve gidince dairenin bütün ışıklarını açtım. Televizyonda komik bir film buldum. Bir şişe viski açtım ve içmeye başladım. Şişeyi yarıladığımda divanda sızmak üzereyken aklıma gelen şeyler beni biraz diriltti,ama arka arkaya içtiğim iki dubleyle bunu da aştım.

  Sabah midem berbattı. Başım ağrıyordu. Büroya telefon ederek sekreterime geç geleceğimi söyledim. O gün sıradan sorunlarla boğuşurken dün olan bitenler biraz kenara itilmişlerdi. Ben öyle sanmaktaydım. Gelen mektuplardan birini açtığımda küçük bir şok yaşadım. Altınova’da yıllar önce babam tarafından satın alınan ve yeri değerli olmadığı için son yıllarda bahsi bile geçmeyen yarım dönümlük arazinin olduğu yerde beş yıldızlı bir otel inşa edilecekti. Bunun için görüşmek istiyorlardı.

  Derhal verilen telefon numarasını aradım. Şirketin temsilcisinin yeri Alsancak’taydı. Arabamı park yer yerinden çıkarmama gerek yoktu. Yürümeyle on dakika mesafedeydi. Öğleden sonra dörtde Demirci işhanındaki lüks büroda Swiss otel temsilcisiyle görüştüm ve anlaştım. Adam 120.000 dolar teklif edince hemen kabul etmiştim. Babam duysa yarım misli fazlasını kopartmak için nazlanmadığıma bozulurdu. Ona her şeyi sonra anlatacaktım. Araştırmıştım. 2009 model 433 beygir gücündeki GranCabrio Masereti’nin fiyatıydı bu. Zaman dardı. Hissediyordum.

  Maseretiyi satın aldıktan sonra Besim Tunalı’yı buldum. Çankaya’da spor malzemeleri satan bir mağaza çalıştırıyordu. Onu ikna etmek için çok şey anlatmama gerek yoktu. Melisa’yı rahatsız eden hayat artığı şeyler iki gecedir ziyaretine gelmekteydi.

  “Ne anlama geliyor bu Dilekbek?”

  İçimi çekerek Besim’e baktım. Dar omuzlu, orta boylu, iddiasız fizikli biriydi. On iki yaşındayken bize Golyat gibi görünmüştü.

  “Sermet’in uydurması.” Dedim. “Dilek işi malum. Bek İngilizce back anlamına belki. Futbol terimi olan bek ya da. Her şeyin sonradan olup bittiğine bakarsan. Bekanın bek’i de olabilir.”

  “Bütün bunlar…”

  Gözleri dolmuştu. Dudakları titriyordu. Haline acıyordum, ama bu durumda elimizden ne gelirdi. Saniyeler ağır akışlı akarken etrafımızdaki havanın elektriklendiğini hissettim. Melisa’nın ablasının evinde hissettiğimden çok daha güçlüydü. Minik çıtırtılar duymaktaydım.

Bize en yakın yapı solumuzdaki yirmi metre mesafedeki iki katlı bir binaydı. Sağımızda temeli atılmış bir inşaat başlangıcı vardı. Büyük bir site olacaktı herhalde. Etrafı çitle çevriliydi. Yıllar önce o dev kelebeği gördüğümüz yer gecenin on bir buçuğunda yeterince tenhaydı.

    Sermet beş metre kadar önümüzde patikadan bize doğru gelmekteydi. Sokak lambaları yeterli ışık vermekteydi. O nisan günündeki halindeydi. Krem rengi pantolon, uzun kollu bordo tişort. Ardından Melisa’nın tasvir etmekte çok aciz bırakan şeyler sürüklenmekteydi. İrili ufaklı, kıpırdak, çeşitli frekanslarda hışırtılar salan yaratıklardı. Bu dünyadan tanıdığım hiçbir şeye çok benzemiyorlardı.

  “Naapcaz Ferhat?”

  Besim paniğe kapılır kaçar ya da çığlık atmaya falan başlarsa her şey rayından çıkabilirdi. Elimle sol omuzuna tıpışladım ve  “Bana bırak.” Dedim.

  Sermet bize iki metre yaklaşınca durdu. Çevresindeki şeyler kıpır kıpırdı. Eski canciğer dostumu çocuk haliyle görmek kalbimi kanattığı için korkum biraz geri planda kalmaktaydı.

  “Hazırız Sermet.” Dedim. “İlk kim binecek eşeğe?”

  “Sen.”

  Sermet’in sesi aynı hatırladığım gibiydi. Yüzü görünüşü de öyle. Etrafındaki o şeyler olmasa korkulacak hiçbir sinyal yoktu üzerinde. Gözlerinde içten pazarlılık, yüzünde mezarından kalkmış bir cesedi çağrıştıracak solukluk, çürümüşlük cinsinden bir gariplik arayan gözlerim bunları görememekteydi. Bir mazi projeksiyonu gibiydi neyse ki. Besim’e baktım. Ne yapacağımızı önceden konuşmuştuk. Başını salladı. Bu durumdan bir an önce sıyırmak istiyordu. Arkasını döndü. Sıçrayıp sırtına bindim. Aradan geçen zamanda ağırlığım bir misli artmıştı. Besim biraz zorlanarak da olsa hızlı adımlarla yürümekteydi.

  “Eşek gibi anır.” Dedim.

  “Aaaaiii, aaaaiii.”

  Başka şartlar altında kahkahalarla gülmem gerekirken gözlerim doldu. Hepimizin adına üzülmekteydim. Tekrar başlangıç noktasına geri döndüğümüzde sırtından indim. Besim’in nefesi sıkışmıştı. Yanakları göz yaşlarıyla ıslaktı.

  “Sıra sende.”

  Sermet yürüdü Besim’in sırtına sıçradı. Birlikte anırtı sesiyle gidip geldiler. Sermet adamın sırtından indi. Besim bir kamyon karpuz indirmiş gibi nefes nefese kalmıştı. Alnı ter içindeydi, ama az önceki ağlamaklı hali kaybolmuştu. Garabete uyum sağlamaya başlamıştı.

  “Şimdi ne olacak?”

  “Sorsun.” Dedi Sermet.

  “Üçüncü dilek tuttu mu?” dedi Besim.

  Arkadaşıma baktım, başını salladı ve “Senle biraz yalnız kalmak istiyorum.” dedi.

  Ceketimin sağ cebinden arabanın anahtarlarını çıkartarak Besim’e uzattım. Yeni arabamı ana cadde üzerindeki bir fırının önüne park etmiştim. “Sen beni arabada bekle.”

  Besim anahtarları aldı ve tek bir söz etmeden yanımızdan uzaklaştı. Onun işi bitmişti. Bense sürecin henüz düğümlenmediği sezgisiyle haşır neşirdim.

  “O kelebek… Neydi?” dedim.

  Sermet çocuklara has bir şekilde omuzlarını silkti. “Bilmiyorum.”

  “İki dilek de yerine geldi. Arabayı görmek istiyor musun? Maserati.”

  Arkadaşım gülümsedi. “Gelirken gördüm. Çok etkileyici bir araç. Benim ağzımdan çıkan dilek sözü Maseratiydi, ama yüreğimde başka bir şey vardı.”

  “Neydi?” dedim. Ağzım kurumuştu birden. Arabaya bakmasıyla bu işten sıyıramayacağımı anlamış olmanın huzursuzluğunu hissetmekteydim.

  “Sen Masereti lafını etmeseydin ben başka bir şey söyleyecektim. O gün dedemin 90. yaşgünüydü. O kuşak parti falan vermez malum. Babam hediye almıştı yine de. Üzerine benim adımı da yazmıştı. Bu ilhamla 90. yaşgünümü birlikte kutlayalım diyecektim. Kalbimden dedim ama. İki dilek tuttu. Üçüncüsü için beklememiz gerekecek.”

  Yaşadığım şok nedeniyle sessiz kaldım. Arkadaşım eğilip yerden yuvarlak ve yassı bir taş aldı. Deniz kenarlarında çok raslanan gri ateş taşıydı. Bir liradan biraz büyüktü. Bana uzattı.   

  “Bu davetiyen.”

  Taşı hayalde gibi alıp baktım ve pantolonumun cebine koydum.

  “Partime davetlisin.”

  Aklımdan bin tane soru geçmekteydi, ama kelimeleri telaffuz etmekten acizdim.

  “Ne düşündüğünü algılıyorum. Eskiden bazen olduğu gibi. Bana, bu şeylerin olduğu yere geleceksin. Elli dokuz yıl sonra. Eğer bu arada ölürsen, birlikte mumları üfleyeceğim anı bekleyeceğiz. Şimdi git. Besim’i bekletme. Seni her zaman çok sevdim.”

  Sevgili arkadaşıma sarılma arzusuyla dolmuştum. Gözyaşlarım fışkırarak akıyordu.

  “Bana dokunma. Sen Besim’den farklısın benim için. Yağlı boya. Eskiden öyle derdik.”

  Ağzımdan anlamsız kelimeler çıktı ve sonra geriye arabaya doğru yürüdüm. Bir ara durup arkama baktım. Sermet ve birlikte olduğu şeyler gözden silinmişti. Elimin tersiyle yanaklarımdaki ıslaklığı sildim. Acaip bir şekilde hızla sakinleşmekteydim. Damardan teskin edici bir serum almaktaydım sanki.

  Az sonra şehir merkezine yaklaştığımızda Besim, “Bitti değil mi?” diye sordu. Bunu sormak için olay yerinden uzaklaşmayı beklemesi komiğime gitmişti. Hiç halim olmamasına rağmen sırıttım. “Merak etme.” Dedim ve parmağımın ucuyla pantolon cebimdeki yassı taşa dokundum. “Bitti.”

                                                                                                        Amsterdam Şubat 2010

                                   —————————————————–

  

   

 

 

 

 

 

 

 

  

   

 

 

  

    

 

 

 

 

 

   

       

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

    

 

        

 

DÜŞ ÖKSESİ

Turfanda Öykülerim 1 Comment »

dus-oksesi-azSadık Yemni

DÜŞ ÖKSESİ

 

  Ayak tabanlarımın kumsala teması, hemen önümde suya doğru kaçışan şu minik yengeç kadar asılsız. Bulutsuz gökyüzü, yeşilin mavinin karışımı kıpırtısız deniz yüzeyi, asabi bebek viyaklamalı martılar, tam tepeden ufka varan yayın yarısında duran güneş de dahil hepsi zihnimin ürünü. Az ilerimde duran şu garip kayalık nedeniyle.

  Kumsal boyunca mevcut olan yegane kayalık bir eşik. Çocukluğumdan beri sayısız defalar yolunu çiğnedim. Denizin içinden tatlı bir eğimle çıkan ve sonra tam kumsala vardığında dikleşerek üç metre boya varan ve sonra beyaz kumlara doğru benzer bir eğimle alçalarak adeta solucan gibi altına dalan dana karaciğeri rengindeki bir yükselti.

  Bu parlak yüzeyli kayalığı ilginç yapan en baskın özelliği içindeki bir buçuk metre enindeki yürüme alanıydı. Ayaklarım ıslak kumlara basarak yürürken iki yanımda dimdik yükselen kahverengi taş kütleyi hissetmek sarsıcı bir deneyimdi. Daha da ilginci bu sekiz metrelik koridorda benim gibi yürüyüşe çıkmış diğer kıyı sakinleriyle karşılaşmamdı. Beş altı kişiden az olmazdı. Herkes yüzünde ciddi bir ifadeyle, birbirine değmemeye çalışarak, selamlaşmadan, hatta göz kontağı da kurmadan geçer giderdi. Çocukluğumda buna tanık olduğumda kendimi yetişkin olarak görürdüm. Kayalık geçitten geçenlerin tamamı kadın ya da erkek yaşlarını fazla belli etmeyen yetişkin kimseler olurdu.

  Geçide gelene kadar kumsalda göz alabildiğine kimseyi görmezdim. Kumluk alan daima boş olurdu. Deniz de teknesiz, yelkensiz ve dalgasız. Diğer yanına hiçbir zaman geçmemiştim.Görünmeyen bir sürü kumsalın kesişme noktası gibiydi bu kayalık geçit. İnterdüşsel merkez ya da rüya viadükü diyeceğim geliyor. Kayalığın içinde attığım son adım beni çoğunlukla bir başka rüyanın mekânına bağlardı. Bu geçitten en son ne zaman geçtiğimi unutmuştum. En az on yıl demekteydi içimden bir ses.

  Taş geçide girdiğimde her zamankinin aksine bir kalabalıkla karşılaşmadım. Bu ilk kez oluyordu. Merakson motorum iyice tur arttırmış durumda yürüdüm ve geçidi tamamlayıp diğer tarafa çıktım. Birkaç metre ötemde beyaz pantolonlu, hasır şapkalı bir adam durmaktaydı. Otuz yaşlarındaydı. Belden yukarısı ve ayakları çıplaktı. Pantolonunun paçalarını kıvırmıştı.

  “Tam vaktinde geldiniz.”

  “Siz de öyle.”

  Çocukluktan beri bu tür kimselerle karşılaştığım için fazladan heyecanlı değildim. Bunlar ister bilinç altımızın ürünü, isterse başka gerçekliklere ait girişimler olsun asla kötücül değillerdi. Çocukken anlattığımda rahmetli anneannem iyi saatte olsunlar şeklinde yorumlardı. Paralel evrenler, kuantum fiziği gibi kavramların ışığında saatler zamanımızda iyice başkalaşmıştı haliyle.

  “Beni taş geçidin diğer ucuna çektiniz.” Diyerek hızla konuya girdim. Her an bu gerçeklikten teyellerim sökülebilirdi. Muhatabımın ağzından laf kopartmak istiyordum. Artık on iki yaşında bir çocuk değildim. Ağzım bir karış açık aval aval bakınma lüksüm yoktu.

  “Çok iyi gördünüz. Şöyle yürüyelim mi biraz?”

  Benim boyumda, buğday tenli sırım yapılı bir adamdı. Adımlarımız birbirine eş yürümeye başladık.

  “Sizi dinliyorum.” Dedim.

  “Ömrünüz boyunca içinde birden fazla seyrettiğiniz rüyalarınızı tasnif edip durdunuz. Bunlardan öykü kalıpladınız. Romanlarınızın sayfalarına kelebek tozu olarak yapıştırdınız. Dahası, bazı duyarlı okurlarınız bunları aynen görebildiler. Görsel miras da bıraktınız sayfalarda yani.”

  Ben süslü anlatıma kurban edilmeyen bazı betimlemelerin yazarın zihnindeki görüntüleri aynen, bir film gibi nakledebildiğini biliyorum. Benle ilişki kurmuş onlarca okurum sayesinde artık bundan yüzde yüz emindim.

  “Rüyalar sadece bilinçaltının, beynin günlük deneyimleri işleyip yorumlamasından ibaret değildir.”

  “Sadede gelin lütfen.” Dedim.

  “Haklısınız. Dünyanızdan değilim. Galaksimizin bu taraflarını epeyce gezmiş tozmuş biri gibi düşünün beni. Şu andaki suretim uyarlanmış halimdir. İntibak sorunu yaratmamak için takdir edersiniz.”

  Korkup altınıza doldurmamanız yerine intibak sorunu demesi komiğime gitmişti.

  “Sonra?”

  Alpha Centauri’denim. Biz sizden farklı bir şekilde evrildik ve şu anda teknolojik olarak yıldızlar arası yolculuk yapabilecek durumdayız. Ben… Nasıl söylesem, sizin serbest girişimci dediğiniz türden bir mesleğe sahibim. Buraya kadar ne diyorsunuz?”

  Alpha Centauri 4,3 ışık yılı mesafede bizimki büyüklüğünde iki güneşli bir gezegenler sistemiydi. Üzerine çok spekülasyon yapılmış bir yerdi. Bütün bunlar pekâlâ zihnimin düş makamındaki bir ürünü olabilirdi.

  “Gelecek vaadediyor öykünüz.”

  “Siz konuştukça burada boşuna bulunmadığımı anlayarak seviniyorum. Devam edeyim. Benim girişimciliğim nedeniyle bu taraflara yolum sıkça düşer. Bazı kalıntıları araştırıyorum. Bunların içinde çok ilginç malzemeler bulunuyor. Dünya yılı cinsinden söylersek 1200 yıl kadar önce bir sistem keşfettik. Bizim bulunduğumuz yeri de kapsayan çok geniş bir alan. Galaksi boyutlarını aştığını düşünmekteyiz. Sonradan bu sistemin bir çeşit posta ağı olduğunu bulguladık. Çok sofistike bir ağ.”

  “Siz kurmadınız yani?”

  “Bizi çok aşan bir yapı. Kuranlar galaksi ölçeğinde bir hat sistemi oluşturmuş. Şifrelenmiş bir kayıt sistemi var. Şu ana kadar çözmeyi başaramadık. Bunu kimler yaptıysa ya çekip başka yerlere gitmişler, ya da bir şekilde tükenip bitmişler. Bizim bilimcilerimiz birinci tezi benimsiyorlar. Arkalarında muhteşem bir ağ bırakıp gitmişler. Bu ağ sayesinde uzay gemileri filan yapmaya gerek kalmadan yolculuk yapmayı başardık. Siz bu düzeyden birkaç yüzyıl geridesiniz sadece. 24. yüzyılda bu ağı keşfedeceğinizi tahmin etmekteyiz.”

  Sıradan bir bilimkurgu-masal karışımı bir şeyler dinliyor gibiydim, ama bir yanım hepsi doğru bunların demekte direnmekteydi. Kumsalın diğer yanını ilk kez görmem üzerimde etkili olmuştu.

  “Bu ağ zihin faaliyetleri gelişkin varlıkların alanlarını taradığında onların düşüncelerini etkiliyor. En başta rüyalarını. Bir köpeğin döllenme zamanı doğada ağaçlara işeyerek ardında kimyasal izler bırakması gibi. Rüyalarda da izler bırakıyor. Ve biz… Ben bu izlerle ilgilenmekteyim.”

  “Yani?”

  “Pul, böcek, kelebek koleksiyoncuları gibi bu düş izlerini de biriktirenler var. Bulması zor. Yerinden çıkartılması başka bir zorluk. Bayağı kıymetli bir meta bizim o taraflarda. Ben bu izleri toplayıp satıyorum. Çok meşakkatli, ama getirisi muazzam.”

  İçimde ilk kez bütün duyduklarımın harfi harfine doğru olmasa bile, gerçeği dile getirdiği duygusu oluşmuştu. “Benden bir şey isteyeceksiniz galiba?” dedim.

  “Evet. Çok yerinde tahmin ettiniz.”

  “Nedir?”

  “Karşılığında size bu cinsten bir kıyak yapacağım. Çok merak ettiğiniz bir şeyi vereceğim.”

  Heyecanlanmıştım. “Önce söyleyin. Mesele nedir?” dedim.

  “Bu sistemi kuranların şifrelerini çözemediğimiz gibi, başka şeyleri de öngöremedik. Posta hattında tuzaklar varmış. Telgrafın tellerine konan kuşlar için. Ökse gibi. Çok berbat bir durum. Eskiden kalma bir önlem. Ev sahipleri çekmiş gitmiş. Evin kapısı aralık duruyor, ama geçerken alarm çalıyor. Bunun gibi bir şey. Sizden ricam beni ökseden kurtarmanız. Neden ben diye düşünüyorsunuz. Sizin gibi düşleri yardımıyla bu hatlarda kısa menzilli de olsa gezinen cinsten biri yapabilir bunu. Formatı uygun 1028 kişi var şu anda dünyanızda yaşayan. Ben sizi seçtim. Size güveniyorum. Karşılığında ben de istediğiniz servisi vereceğim.”

  Neymiş o servis diyeceğim sırada kendimi kırlık bir alanda buldum. Seyrek şekilde bodur ağaçlar bulunan bir yerdi. Yanımda dört kişi vardı. On ile on iki arası çocuklardı benim gibi. İki kız, iki oğlan. Onları sadece bu rüyadan tanımaktaydım. Mahalleden ya da okuldan arkadaşım falan değillerdi. Minik bir tepecikten tahtası iyice koyu kahverengi odunlardan yapılmış bir kulubeye bakmaktaydık. Kapısı sımsıkı örtülü penceresiz bir yapıydı. Tanımıştım haliyle.  Çocukluğumda belki yüz kere kendimi orada bulmuş, ama tepecikten inip kulübeye yaklaşamamıştım. Oysa çocukları oraya getiren ben olmalıydım. Çünkü elimde kendi çizdiğim bir harita vardı. Bir şey rüyayı o aşamada kopartıyor. Asla yokuşu inerek kulubeye yaklaşamıyorduk. Oraya varmak için tırmandığımız yarlar, çamurlara saplanmamız, defalarca yolumuzu kaybetmemiz ve bulmamız boşa gidiyordu. Alfavarlık gerçekti. Bu rüyamı en büyük sırdaşım karım dahil hiç kimseye anlatmamıştım.  

  “Tamam kabul.” Dedim. “Ne yapacağımı söyleyin.”

  “İş basit, ama sorun o değil. Nasıl desem. Kısmen de olsa beni görmek zorunda kalacaksınız. Yoksa neremin yapıştığını asla bulamazsınız.”

  Alfavarlık haliyle insan benzeri bir yapıya sahip  değildi. Aklıma ilk olarak Alien filmindeki yaratık geldi.Tüylerim diken diken olmuştu. Bir örümcekten, yılandan, böceklerden ölesiye korkan insanları düşündüm. Hepsi de dünyevi varlıklardı oysa. Korku midemdeki bir arı kovanı gibiydi şimdi. Vazgeçmek isteyen yanım yeterince güçlü değildi yine de. Ganimet yağmacısı dostum sinir sistemime müdahale etmekteydi sanırım.

  “Ne… Ne zaman başlayacağız?”

  “Hemen şimdi. Eğer isterseniz tabii. Sakinleşin lütfen. Aşırı korkarsanız başarılı olamazsınız. Sonuçta hepimiz tanıdığımız bildiğimiz atomlardan yapılmayız. Siz karbon bazlısınız, biz kükürt. Bir romanınızda elektrona protona büründüm, atom diye göründüm yazmıştınız. Bunu hatırlayın. Yapacak mısınız?”

  “Evet.”

  Sesim çok uzaklardan yankılanır gibi duyulmaktaydı. İşlem başlamıştı bile.

  “Mor ışıltı olan noktalara müdahale edeceksiniz. İki adet. Göreceksiniz şişeden tirbuşonla mantar çekip çıkarmak gibi kolay olacak.”

  Ayaklarımı bastığım kumsal parçası hızla bir başka yapı tarafından kapsanıverdi. Güneş dışarıda kalmıştı. Bir yazar olarak lacivert, kirli sarı ve nefti yeşilin tonlarında oluşan dış zarfı tanımlamak için yeterli sıfata sahip değildim. Organik bir makine dairesindeydim sanki. Bu izahat çok zayıf. Stadyum büyüklüğünde bir hamam böceğinin içinde gibi hissetmekteydim kendimi. Ayaklarım rüyadaki gibi çıplaktı ve organik zemin tarafından çeşitli muamelelere tabii tutulmaktaydı. Yapışma, gıdıklanma, çeşitli noktalardan mini sülüklerin emmesi gibi duyumlar alıyordum. Duyduğum kokuyu betimlemem mümkün değildi. Koku keskinden çok nüfuz ediciydi. Midem bulantı sonatı çalmaktaydı. Öğürmeye başladım ve ne varsa çıkardım. Karnım boştu neyse ki. Çok fazla uzun sürmedi. Öğürtüler bitince ilk adımımı attım. Ayağım sandığım gibi yapışmamıştı. İkinci adımı da atabildim. Her taraftan bir uzantı bedenime değiyordu. Bunlar canlıydı. Derimden etkileniyor gibiydiler. Bazıları hemen geri çekiliyor. Bazıları da hiç tepki vermiyordu. İçeride kaynağı belirsiz ışık da vardı. Üzerinde adım attığım hareketli, titreyen, uzayan, kısalan, eklemlenip, sökülen, geri çekilen; hem biraz kaygan, hem de ağdalı olan zeminde adım atmaya devam ettim. Tavandan sarkan, sağdan soldan üzerime gelip çekilen sayısız çatallı dal gibi şeyler arasında yürüdüm.

  Gördüğüm şeyleri dünyamdan tanıdığım nesnelere pek az benzettiğimi kavradım birden. Daire şeklinde bir uzay gemisi görsem bunu seyrettiğim filmlerdekilere benzetebilirdim. Gördüğüm şeyler beynimin kısmen araladığı bir çözünürlük alanına sızanlardan ibaretti. Diğer duyularımla hissettiklerim de öyleydi. Beynimin çağrışım fonksiyonu çok kifayetsiz çalışmaktaydı.

  Birden ilk hedefimi saptadım. Mor parıltı iki metre ötemdeydi. Yanına vardım Eğilip baktım. İki farklı dalın kaynak noktası gibiydi. Hangi tarafın ökse zemini, hangisinin ganimetçi olduğunu hiçbir şekilde kestiremiyordum. Alt ya da üst konumda olmak çok göreceli bir durumdu. Mor parıltıya dokunmamaya çalışarak iki dal parçasını kavradım. Benim kuvvetim bunu sökmeğe nasıl yeter diye düşünürken mor parıltı azaldı ve sönüverdi. Bu arada güçten de kesilmeye başladığımı hissetmekteydim. Kaslarım seğirmeye başlamıştı. Kesik kesik nefes alarak etrafıma bakındım. İkinci mor ışıltıyı görünce çok sevindim. İşi bitirmek üzereydim. Sonra oraya gidebilmek için nefti yeşilin hakim olduğu kıvamlı bir sıvı birikintisini geçmem gerektiğini anladım. Derinliği ne kadar acaba derken kendimi sıvının içinde buldum. Bütün vücudumun karıncalanması korkunç bir duyguydu. Ağzımı açıp bu iğrenç sıvıyı yutmamak için aşırı gayret göstermekteydim. Ayağım tekrar sert bir şeye değdiğinde gözlerimi yumduğumu farkettim. Karşı kıyıya çıkmıştım bile çoktan.

  İkinci morluğun işini halledip bir an önce bu yabancı cehennemden çıkmak için eğildim ve morluğu söndürdüm. Bu arada harcadığım eforiden başım dönmeye başlamıştı. Şimdi burada bayılırsam halim ne olur diye düşünürken kendimi tekrar kumsalda buldum. Alfavarlık görünürlerde yoktu. Dönüp geriye baktım. Kayalık alan öylesine durmaktaydı. Aramızdaki on metrelik sahil şeritinde sadece benim ayak izlerim vardı.

  Ani bir dürtüyle geriye doğru yürüdüm. O korkunç şey arkamdan gelecekmiş duygusuyla kayalık alana girdim. Yine her zamankinin aksine karşıdan kimse gelmedi. Diğer uç bu defa başka bir yere açılmaktaydı. İşimi başarmıştım ve düş ganimetçisi sözünü tutmuştu.

  İkisi kız, ikisi oğlan ekibim beni bekliyordu. Sol elimle bir kağıt tutmaktaydım. Saman yapraklı bir defterden kopartılmış kağıtta bir harita çiziliydi. X işaretiyle belirtilen yer tatlı bir eğimle alçalan tepeciğin hemen bitimindeydi. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Güneş tam tepeyi azıcık geçmişti. Etrafın bitki örtüsünden o tanıdık Akdeniz kentinin dış semtlerine yakın olduğumuz belliydi. Çocukların ve benim ayakkabılarımızdan, kıyafetimizden altmış başlarında olduğumuzu hemen anlayabiliyordum. O eski rüyaya ait bütün belirtiler doğruydu.

  Aceleci adımlarla yamacı inip kulübenin önüne geldik. Üç metre yüksekliğinde, beş metre eninde, ham tahtadan yapılmış kaba bir yapıydı. Çatısı bazıları ısı farkı nedeniyle kırılmış olan kiremitlerle kaplıydı. Kiremitlerin rengi güneş ışınları nedeniyle solmuştu. Az önce zor şartlar altında yaptığım şeylerin ayrıntılı bilgisi önplandan çekilmişti. Uzaktaki tekinsiz bir soğukluk olarak algılamaktaydım. Kulubeyi bu kadar yakından görmenin heyecanını yaşamaktaydım.

  Kimse davranmayınca grup lideri olarak yapmam gerekli olan şeyi yaptım ve  kilitsiz ve kulpsuz olan kapıyı iktirdim. Kapının tahtasına parmaklarım değdiğinde Borges’in El libro de arena, Kum kitabı adlı kitabındaki Başka Şeyler Daha Var adlı öyküsünü hatırladım. Bu yazarın Howard P. Lovecraft’a ithaf ettiği bir öyküydü. Arjantin taşrasında Casa Colorada adlı bir evin yeni sahibinin bizon başlı, insan vücutlu bir yaratıkla karşılaşmasını konu ediyordu. Bu kapının ardında olan neyse böyle müthiş bir şey değildi belki, ama alâlâde de olamazdı asla. Kapıyı olanca gücümle ittirdim. İyice abandım. Bana mısın bile demedi. Bunu beklemeliydim. Hemen arkamda duran arkadaşlarıma döndüm.

  “Ne yapıcaz?”

  “Bekleyelim burda. Belki biri gelir açar.”

  Bunun diyen saçlarını atkuyruğu yapmış ve iki beyaz kurdela takmış kumral bir kızdı. Küçük kızım bu kızların yaşındaydı iki yıl önce. Çocukları yetişkin gözüyle görmek, ama karşılarında çocuk şeklinde durmak garip bir duyguydu. Deminden beri aklımda olan şeyi sonunda lafa döktüm.

  “Beni nereden tanıyorsunuz?”

  Çocuklar birbirlerine baktılar. Olumsuz anlamda başlarını salladılar.

  “Birbirinizi tanıyor musunuz peki?”

  Dördü de birbirine yabancıydı. Anladığım kadarıyla siyah saçlı oğlan hariç hiçbiri bu şehirde oturmuyordu. Bu hesapça karma bir takımdık. Harita benim elimdeydi, ama tanımadığım bir grubu buraya nasıl sürüklerdim? Demek birbirimizin rüyasında misafir sanatçıydık. Rüya füzyonu diye bir şey vardı o halde. Rüyalar arası geçişkenliğin mümkün olabileceğinin açık seçik bir kanıtıydı.

  “Ben burada beklicem biraz. Siz isterseniz gidebilirsiniz.”

  Çocuklar aralarında bakıştılar ve hızla karar verdiler. Kumral kız sözcüydü. “Biz de kalıcaz. Biraz.” Dedi.

  Biraz sözcüğünün üzerine özellikle basması diğerlerini tebessüm ettirmişti. İçimi çekerek papatya bezeli tepeciğe baktım. Arkasında bir iki kilometre kadar ileride, evim, hayatım ve şu anda çoğu ölmüş olan sevdiklerim vardı. 1963 ya da 1964 yılındaydık. Kendimi çocuk halimde görmek için neler vermezdim.

  Bunları düşünürken bir başka sahneye aktarıldım. Geçiş bayağı yavaş olmuştu. Çıplak ayağım sahile bastığında hâlâ arkadaşlarımı görebilmekteydim. Sonra iyice seyrelip gözden yitip gittiler. On metre ileride duran kayalığa baktım. Deniz solumda olduğuna göre başlangıç noktasındaydım yine.

  Geriye dönersem içinde seyrettiğim düşten kopacak ve yatağımda uyanacaktım. Devam edersem olaylar devam edecekti. Tereddütümü hızla yendim ve kayalığın içinden geçtim. O hasır şapkalı Alfavarlık ilk gördüğüm yerde beni bekliyordu.

  “Geldiniz.” Dedi beni görünce. Yüzü memnuniyetle aydınlanmıştı.

  “Birden fazlasınız. Ökseye yakalanan.”

  “Çok iyi tahmin ettiniz.”

  “Hazırım.” Dedim.

  Alfavarlık gülümsedi. “İlki kadar zor olmayacak.”

  “Küçük arkadaşlarıma söz verdim. O kulübe kapısının arkasında ne varsa birlikte göreceğiz. Merakımızın kurbanıyız.”

  “Sizi bekleyecekler orada.” Dedi.

  “Onlar kaç sefer yaptılar buraya?”

  Ansızın o lanet olası dev böcekimsi makinenin içine girdiğim için Alfavarlığın verdiği cevabı duyamadım. Merak böyle bir şeydi işte. Kediyi öldürürdü belki, ama çocukları ve yazarları ihya ederdi.

                                                                                                                 Şubat - 2010                                   

                                                                             

 

 

ZORYAK

Turfanda Öykülerim No Comments »

Szoryak-2adık Yemni

Şişşşttt şişşşttt geliyor!

ZORYAK

 

 

 

  Mesut Sarıdal sol elinin işaret parmağıyla yanağındaki kesiğe dokundu. Yüzeysel bir sıyrıktı. Kanama hemen durmuştu. Parmağına bulaşan kırmızı leke tünel çağrışımı için görsel bir bilet gibiydi. Zihnindeki grafitili tünel kayıtlarında bir dirilme oldu. Kısa yol kuruldu ve kendini orada buldu.

  “Geldin mi?”

  Gri kot pantolon ve siyah tişört giymiş on beş yaşında bir delikanlıydı bunu diyen. Ayaklarının dibinde iki galvanizli kova durmaktaydı. Yüzünde ergenlik sivilceleri olan delikanlının sabırsız ve kınayıcı ses tonu Mesut’a tatsız bir duygu vermekteydi. Daha gece beraberdik ya diyecekti vazgeçti. Bu tür göreceli zaman serzenişleri geçersizdi burada.

  “Renklerimiz ne.” Dedi onun yerine. 

  “Koyu renk gözlü delikanlı memnuniyetle ayağının dibinde olan pırıl pırıl kovalardan birini hafifçe tekmeledi. “Kobalt mavisi ve altın yaldızı.”

  Mesut’un bilinci açıktı. O sırada sabahın dokuzu olduğunu, evinin banyosunda bulunduğunu, hatta muhtemelen şu anda parmağının ucundaki kan lekesini seyrettiğini  biliyordu. Bu yarı loş tüneldeki mevcudiyeti yedek gerçeklik babındaydı. Son altı aydır Mesut bu yanın işgüzar girişkenliğini deneyimlemekteydi.

  “Bak sen.”

  “Hadi kap fırçalardan birini. Mavi benim, yaldız senin. İyi mi?”

  Mesut içini çekerek gülümsedi ve başıyla olumladı. Gidip altın yaldız dolu kovanın içinden kalın saplı fırçayı aldı ve duvara gri yüzeye kocaman bir Z yazdı. 

  “Aferin lan. Yazın bayağı okunaklı.”

  Arkadaşının adı Erdal’dı. 1577 Erdal Karan. Lise ikide bir yıl aynı sırada oturmuşlardı. Yakışıklı çocuktu ve espri makinesiydi adeta. Kızları mıknatıs gibi çekerdi. Liseden sonra bir daha hiç karşılaşmamışlardı. Bir raslantıyla ortak arkadaşlarından birinden iki yıl önce beyin kanamasından öldüğünü duymuştu.  Yaşıtıydı. 41 yaşında yaşam lambası sönmüş gitmişti.

  Müteahhitin malzemesinden para çaldığı açıkça belli olan bu tünelde eski arkadaşıyla karşılaşmaya altı ay kadar önce başlamıştı. Burada buluşuyor ve duvarlara aynı kelimeyi yazıp duruyorlardı. Her karşılaşmalarında tüneli boyasız buluyorlar ve yeniden renkli harflerle beziyorlardı.

  “Hadi seninkini de görelim bakalım.”

  Erdal pürtüklü gri yüzeye mavi boyayla O yazdı ve geri çekildi. Harfleri sırayla yan yana dizdiler. ZORYAK. Birinci kelime tamamlanmıştı. Bu ikinci aşama için başlangıç sinyali olmaktaydı. Mesut ikinci kelimenin ilk harfini yazınca, boyası damlayan fırçasıyla yanında duran arkadaşı, ”Şişşşttt şişşşttt geliyor!” dedi. Gelenlerin öncüsü olan koku burnunun direğini sızlatmaya başlarken Mesut kendini banyoda parmağındaki kan lekesine bakıyor buldu. Kalın bir kitabı elinden düşüren birinin yerden aldığında kaldığı sayfanın kapanmamış olduğunu farkederek ferahlaması cinsinden bir hisse kapıldı. Mesut bir hesap insanıydı. Kontrolünden çıkan şeyleri sevmezdi.

  Az sonra giyinmiş olarak oturma odasına girdiğinde sessizde tuttuğu cep telefonunda üç arama ve iki mesajın bulunduğunu gördü. İki arama ve bir mesaj sekreterindendi. Saat 11.00’deki randevusunu hatırlatmaktaydı. Mesut sol bileğindeki pırlanta işlemeli rolex saatine baktı. 10.39’du. Fanassi – Menrfa şirketinin Almanya sorumlusu Helmut Falraud ile buluşmasına ışınlanma dışı bir yöntemle yetişmesi mümkün değildi. Parmağındaki leke yardımıyla geçtiği yerde iki saate yakın zaman geçirmişti. Parmaklarına baktı. Tırnaklarını kontrol etti. Diplerinde boya lekesi yoktu, ama kaç defa sabunlamasına rağmen yağlı boya kokusunu hafifçe de olsa almaktaydı. O diğer kokuyu da.

  Sabah kalktığında sadece bir yudum içtiği kahve fincanını alarak oturma odasına geçilen geniş terasa çıktı. Boğaziçi köprüsü ayaklarının altındaydı. Gri bir kış günü makyajlıydı Istanbul. Üzerinde sadece bir şort ve beyaz fanila vardı. Soğuk tenine dokunmaya başlarken köprü üzerindeki trafik hareketliliğine şöyle bir göz atttı ve içeriye girdi. Fincanı içindeki kahveye dokunmadan sehpanın üzerine koydu ve telefonunu alıp son gelen mesajı okudu.

         Şu anda bürodayım.. İş çıkışı buluşalım..

             Qelepir’de 19.00 gibi.. Dün akşam neredeydin? Nurten..

  Nurten uzatmalı nişanlısıydı. Cümlelerin arasındaki çift noktalar bıkkınlık üniteleri gibiydi. Kadın evlenmek için sabırsızlanmaktaydı, ama Mesut o dalgaboyundan iyice kopmuştu. Güzel ve zeki bir genç kadındı. Varlıklı bir ailedendi. Onu hâlâ çok seviyordu, ama aralarına ZORYAK girmişti. Teninin çekiciliği bile sönmekteydi hızla. Kadın bunu farkındaydı. Geçici bir arıza sanıyordu. Öyle değildi.

  Arayan diğer numara eski ortağı Orhan’dı. Dün akşam Squash’a niye gelmedin diyecekti herhalde. Mesut telefonu sehpanın üzerine bırakarak çalışma odasına gitti. Bürosunun en alt gözündeki yassı kasanın şifresini açtı. Mor kadife zeminde

Fatih 13 model siyah bir tabanca ve iki dolu şarjör yatmaktaydı. Mesut bir atış poligonuna üyeydi. Bu silahı yıllarca önce satın almıştı.Eskiden bu kasanın içinde enerji artırıcı beyaz tozlar falan da olurdu. Birkaç aydır o tozlara el sürmemekteydi. İsteği kalmamıştı. Tabancayı aldı ve kontrol etti. Şarjörde 12, namluda 1 kurşun emrine amadeydi. Evvelsi gün tabancayı temizlemiş ve azami dolu hale getirmişti. Kasayı kilitlemeden kapattı. Çekmeceyi yuvasına sürdü.

   Tabanca kucağında oturma odasındaki divana oturdu. Ayaklarının altına bir puf koyarak gözlerini yumdu.  Değişim yoldaydı. Yol hızla tükeniyordu.

  Şişşşttt şişşşttt geliyor!

   Mesut Sarıdal, Fanassi – Menrfa Turkey ilaç firmasının genel müdürüydü. 2004 yılında kurulan firmadaki yükselme hızı birçokları için kıskançlık jeneratörüydü hâlâ. İki buçuk milyar doları aşkın bir satış potansiyelini idare etmekteydi.  Fanassi- Menfra birbirine rakip Fransız Rhone-Nourance ve Alman Hoeust AG adlı iki ilaç firmasının 1999 yılında birleşmesiyle oluşmuş dev bir trösttü. Dünya çapında 27 adet araştırma merkezleri vardı. Kardiyoloji, kan inceltici ilaçlar, tümör bilimi, sinir sistemleri, metabolizma bozuklukları, iç hastalıklar ve aşılar ana ilgilenme konularıydı. Kazançlarının üçte birini insan ömrünü uzatan mucizevi ilaç Menrfatoline’ne borçluydular. Bu ilacın formülü büyük bir gizlilikle korunmaktaydı.

  Haklarında yığınla şaiya çıkmıştı bu yüzden. Menrfatoline’nin kaplumbağa kanından elde edilen Tortezin’den elde edildiği şaiyası en revaçta olanıydı ve bu sav kendileri tarafından üretilmişti. Organik bir köken kullanıcıları rahatlatan bir etki yapmaktaydı. Kaplumbağa zararsız ve sempatik bir hayvan olduğu için kullanıcılarda olumlu etki yapmaktaydı. On yıl kadar önce Özbek bilim adamları kaplumbağa kanından elde edilen Tortezin adlı ilacın ömrü uzattığını ve hatta radyasyondan bile koruduğu iddiasıyla çıkıp bu ilaçları piyasaya sürmeleri işlerine yaramıştı.

  Menrfatoline ilk kez 2014 baharında piyasaya çıkmış ve birkaç yıl içinde dünya çapında en çok sözü edilen ilaç olmuştu. Şu anda aşağı yukarı dört yüz milyon insan Menrfatoline kullanıyordu. Kullanıcıların çoğu yaşlılardı. Ömürleri ortalama beş yıl uzamaktaydı. Rakip firmalar kendi ürettikleri ilaçla başa çıkamayınca karalama kampanyalarına başlamışlardı. Menrfatoline’e sigortalı zombi yaratma ilacı adını takmışlardı. Şu anda ilacın dünya çapında kullanılmasından bu yana dört buçuk yıl geçmişti ve Menrfatoline hâlâ bir numaralı yaşam uzatıcı olarak yerini korumaktaydı. Dünya çapında toplam 23 milyar dolarlık bir satış hacmine sahipti.

  Mesut telefonunun titreyerek belleğine mesaj biriktirmesine kayıtsız gözlerle baktı.  Gazetelere verdiği bir demeçte; yirmi dört saat ışık altında uyumadan yiyip içip olduğu yere pisleyen ve şişen tavukları yiyenlerin, minicik hücrede semirmiş koskoca besi hayvanlarını etinden yapılan hamburgerleri çocuklarına yedirenlerin yaşlıları hayatta tutan ilaç için zombi ilacı demeleri ne kadar ironik diyen Helmut Falraud’le maalesef bugün görüşemeyecekti. Yarın da. Hiçbir zaman. Çünkü ZORYAK geliyordu.

  ZORYAK kelimesiyle önce rüyasında tanışmıştı. Bundan bir iki hafta sonra Istanbul’da ve bir çok şehirde duvar yazıları şeklinde ortaya çıkmıştı. ZORla YAşatılanlar Kulübü sözcüklerinin kısaltmasıydı. Bu yazılar belirdikten sonra haklarındaki şikayetlerde büyük bir artış olmuştu. Mahkemelerde açılmış yüzlerce dava vardı şu anda. İnsanları altına işeyen, pisleyen, yaşlı, güçsüz, umarsız ve bilinci kısık durumda gereksiz yere hayatta tutmakla suçlanıyorlardı. Bitkisel hayat şeklinde bir öbür dünya kurdukları da sıkça dile getirilmekteydi. Hastaların yarıdan çoğunun sürekli kâbuslardan şikayet etmesi de konu edilmekteydi haliyle. Bu nedenle  Menrfatoline’ne suni cehennem ilacı adı da verilmekteydi.

  Şişşşttt şişşşttt geliyor!

  ZORYAK geliyordu. Emareler gırlaydı. BÖD’de, Bitkisel Öbür Dünya’da yaşayanların bir eyleme kalkışacak halleri yoktu, ama onların eşleri, çocukları çoğu belli etmese de şikayetçiydi. 23 milyar dolardan pay alan eczaneler, doktorlar, hemşireler. hastahane personeli, aracı firmalar, ilacı imal eden laboratuvarlar, karton kutusunu basan matbaacılar, hissedarlar, ortaklar Menrfatoline kullanımının sürmesini istiyordu haliyle. Bu ilaç piyasadan çekilirse sadece Türkiye’de yüz binin üstünde kimsenin gelirinde ciddi bir düşme ve işsizlik yaşanacaktı. Altına pisleyen, adını bile hatırlamayan yaşlı hastalar sayesinde ikinci arabasının taksidini ya da çocuklarının gittiği özel okulun ücretini ödüyordu bir sürü kimse.    

  Menrfatoline’nin suyu ısınmıştı diğer yandan. Mesut İki üç yıl içinde piyasadan çekileceğini düşünmekteydi. Çeşitli emareler vardı. Kurumdaki bazı üst düzey şahısların erken emekliliğe ayrılmaları gibi mesela. Bugünkü konuşmaları gerçekleşseydi Falraud’un buna benzer şeyler ima edeceğinden emindi. Birkaç yıl dayanın başka ilaca geçeceğiz diyecekti belki dezoryak-1. Mesut daha 43 yaşındaydı. Emeklilik için çok erkendi, ama bazı arıza belirtileri göstermişti. Vicdanı dirilmişti. Bu iş böyle bir lüks kaldırmazdı. Süratle safdışı edileceği kesindi. .

  Bütün dünya bitkisel öbür dünya kuran ilaç firmasına bayağı ilgi göstermekteydi. Bir sürü ZORYAK sitesi kurulmuştu. Amerika’da firmalarını suçlayan B klas bir film bile yapılmıştı. Adı Afterlife before death’di.

  Ohio, Cleveland’taki bir hastahanede çeşitli gariplikler yaşanıyordu. Bilgisayar kayıtlarında karmaşa, ışıklandırmalarda düzensizlik, o kadar temizlenmesine rağmen kadavra kokan koridorlar ve çalışanlara sürekli derpesyon yayan ortam. İki doktor sevgili başroldeydiler. Filmin sonlarına doğru dev hastahane binasında yatan ve Minervatoline kullanan yaşlı hastaların iradesinin bu olaylara sebebiyet verdiğini ve ilacın yapımında yüksek dozda spermine ve cadaverine kullanıldığını keşfediyorlardı. Yarı ölüler tam ayaklanırken serumla ilaç zerkini durdurup daha büyük bir felaketi önlüyorlardı. Bu arada ilaç firmasının silahlı ajanlarıyla da gerilim artırıcı serüven yaşıyorlardı.  

  Minerva, Menrfa aynı anlamı ifade etmekteydi. Menfra ya da Minerva Romalıların Helenleşmesi devirlerinde, milattan iki yüzyıl önce halkın inandığı şair, eczacı, tüccar, büyücü, sihirbaz, müzisyen ve bakire tanrıçaydı. Yunan tanrıçası Athena ile eş tutulacak kadar popüler olmuştu bir aralar. Bu anlam benzerliği nedeniyle açılan dava hâlâ sürmekteydi, ama yarım milyon dolara çekilen filmin yapımcıları birkaç milyonu cebe indirmişlerdi bile. Eğer tazminat ödemeye mahkum edilirlerse Afterlife before death iyice kültleşecek ve yapım firması bir sonraki filmlerinden epey para götürecekti. Zaman Fanassi – Menrfa aleyhine çalışmaktaydı yani.

  Aşırı kullanılmışlık, idrar, diyet yemeği dışkısı, giderilemez yaşlılık parfümü karışımı koku burnunun direğini sızlattığında Mesut gözlerini açtı. Oturma odasının hole açılan kapısının ağzında Erdal durmaktaydı. Üzerinde az önceki kıyafeti vardı. İki elinde birer pırıl pırıl galvanize kova tutmaktaydı.  

  “Geldin ha sonunda?”

  Erdal biraz mahçupça omuzlarını silkti. Evine ilk gelişiydi. Mesut tabancayı divana koydu, üstünü yastıkla kapatıp doğruldu. “Bu defa hangi renk?”

  “Sabahkinden. Mavi ve altın yaldız.”

  Mesut altın yaldız kovasının içinde duran fırçayı aldı ve “Nereden başlıyoruz?” diye sordu.

  “Şu duvar iyi.”

  Mesut başıyla olumladı ve elindeki fırçayla kirli beyaza boyanmış duvara kocaman bir Z harfi yaptı. Erdal yanına aynı büyüklükte bir O yerleştirdi. O’nun sağ yarısı 1200 dolara yaptırdığı Edward Hopper’ın Gece Şahinleri adlı tablosunun  harika kopyasını boyamıştı. Mesut buna zerre kadar aldırmadan O’nun yanına R harfini koydu.

  “Bir şey için özür dilerim.” Dedi Mesut fırçayı kovaya daldırırken. “Daha önce… Aklımdan çok geçirdim, ama kısmet şimdiyeymiş. Lise üçteyken yılbaşı gecesi partideydik. Yanında çok güzel bir kız vardı. Aysun. O gece sizi arabaya almamıştık. Yer vardı. Ben istemedim. Çekememezlikten. Ters yöne gideceğiz lafı mavaldı yani.”

  “Biliyorum.”

  Mesut Y harfini çizip fırçayı kovanın içine bıraktı ve arkadaşına baktı. Erdal boya yere damlamasın diye dikkatli tutmaktaydı. Özeninden değil, komiklik olsun diye yapıyordu.  

  “Başkasınla gittiniz ve kaza yaptınız. Bizim şoför neydi adı, İsmet, o da sarhoştu, biz de kaza yapabilirdik, ama piyango size çıktı.”

  Yaptığı A’ya beğeni ile bakan Erdal, “Bunun için vicdan azabı çektiğini söyleme sakın.” Dedi.

  Mesut ucu boya yüklü fırçayla yanına gitti ve K harfini boyadı. “Eğer unutmamışsam bir anlamı olmalı.” Dedi.

  Erdal içini çekti ve “Sanırım öyle.” Dedi. “Aysun’a bir şey olmadı. Benim sağ ayağım kırıldı sadece. Azıcık topal kaldım. Hayatımda ne değişti bu yüzden bilmiyorum. İnan ki. Unutmaman hoşuma gitti ama.”

  “ZORYAK için de seni seçtim.”

  Erdal başını salladı. “Doğru. ZORYAK biziz. ”

  Mesut altı ay önce rüyasında ilk kez kendini o tünelde bulunca yanına eylemi için bir eş bulmayı düşünürken iki kova dolusu boyayla Erdal gelivermişti. Zihninin tayin ettiği biriydi yani.

  Şişşşttt şişşşttt geliyor! sözcüğünü rahmetli dedem ederdi sık sık.” Dedi Mesut. “Onun çizgi romanlarında bu başlıkla bir serüven de vardı. Çapkın Hırsız’dı. Hiç unutmam.”

  “Tinercileri kiralayıp sokaklara ZORYAK yazdırman harika bir fikirdi. ZORYAK biziz ve de… Sana bir şey soracağım. O ilacı kullananların büyük bir kısmınının kâbuslar içinde yüzdüğü doğru mu?”

  “İstatistikler yüzde 2 diyor.” Dedi Mesut hafifçe sırıtarak.

  “Sence kaç?”

  “Yüzde 40 falan olmalı. Adamları yıllarca Kâbusistanda yaşatıyoruz. ”

  “Niye işi bırakmadın önceden?”

  “Bıraksam ne olacaktı? Yerimi alabilecek en az on kişi vardı. Belki yirmi..”

  “O da doğru.”

  “Bunun için çok şeyim. Bazen…”

  “Üzülme Mesut ben varım bak yanında.”

  Mesut tam cevap vereceği sırada kapının zili çaldı. Mesut saatine baktı. Temizlikçi kadın bugün gelmeyecekti. Birini beklemiyordu. Tahmin ettiği kimse olmalıydı. Kapının kilidi içine giden anahtarla açılma sesi verince bundan emin oldu.

  “O mu?”

  “Nişanlım Nurten.”

  “Biliyor mu olan bitenleri?”

  Mesut başını olumsuz anlamda salladı. “Birkaç kez psikoloğa gittiğimi, son haftalarda işlerimi aksattığımı ve bir şeylerin yolunda olmadığını sadece.”

  “Bakalım görecek mi?”

  Mesut başını içeri giren genç kadına çevirdi. “Merhaba Nurten.”

  “İş yerine telefon ettim. Gitmemişsin. Telefona da cevap vermeyince… Bu ne..?”

   Kestane rengi uzun saçlı, biraz uzun yüzlü olmakla birlikte harika iki iri mavi göze sahip olan genç kadının yüzündeki şok ifadesi altın yaldızlı boya kadar belirgindi. Bakışları duvardaki yazılara yöneldi. Sonra yerdeki kovalara. Erdal’a ve işe gitmeyen nişanlısına.

  “Kendimi tanıtayım adım Erdal.”

  “Mem… Memnun oldum. Ne oluyor burada Mesut?”

  Neyse ki, Erdal sıksın diye elini uzatmamıştı kadına.

  Mesut çok şık bordomsu ince bir palto giymiş kadına gülümsedi. “Erdal liseden arkadaşımdır. Bir süredir birlikte graffiti yapıyoruz. İlk kez buradayız yalnız.”

  “İşe niye gitmedin?”

 “ZORYAK nedir biliyorsun değil mi?”

  Nurten başıyla olumladı. Gözleri dolmaya başlamıştı. ZORYAK’ı Türkiye’de milyonlar iyi tanımaktaydı. Televizyonlardaki haberlerde binlerce defa gösterilmişti. Mahkeme celselerinde terim olarak kullanılıyordu. Genç kadın oturma odasının boyanmasının birlikte inşa ettikleri gelecek planlarının yerle bir olması anlamına geldiğini hızla okumuştu.

  “Mesut nedir bunlar?”

  Kadının hâlâ bir şeyleri değiştirmek için umudu vardı. Şu anda Avusturya’da ski yapan annesi ve babası Nurten’i çok beğenmekteydi. Tam da biricik oğullarını çekip çevirecek bir kadındı. 32 yaşındaydı. Hemen çocuk yaparlarsa aile denen kadim çemberin içinde mutlu olabilirlerdi.

  “Nurten sigortacıdır. Kendi şirketi var.” dedi.

  Erdal takdirle başını salladı. Nurten korkmaya başlamıştı. Burnunun kırışmasından kokuyu almaya başladığı da belliydi. ZORYAK materyalize olmaktaydı. Mesut işi daha fazla uzatmamaya kararlıydı. Elindeki fırçayı kovaya bıraktı. Gidip yastığın altına koyduğu silahı aldı.

  Erdal’ın yüzünde kıl oynamamıştı. Nurten’se on dakika içindeki ikinci derin şokunu yaşamaktaydı.

  “Ne… Ne yapıyorsun Mesut?”

  Mesut, “Sen görmeseydin buna cesaret edemezdim.Şişşşttt şişşşttt geliyor!” Dedi ve tabancayı sağ şakağına dayayarak tetiği çekti.

                                                                                                            Amsterdam Ocak 2010

                               ————————-

   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Eski Istanbul Müzesi

Turfanda Öykülerim No Comments »

eimuzesi-1aSadık Yemni

Eski Istanbul

Müzesi

 

 

 

 

 

Bir masalı bilimsel postule kuyusuna attım. Sonra kuyuyu ters yüz edip rokete yükseltgedim ve yüzümü göğe çevirdim. En parlak yıldızlardan biri göz kırpttı. Bir  kurt deliğinden geçip yanına vardım. Neden kâinattaki bunca uzak bir yer bu kadar tanıdık geliyor? Bigbangdaşlık soluyorum adeta. 

Diğer Kıyı Öykünmeleri – Yazi Meyyın

 

 

  “Bir şey mi oldu?”

Siyah saçlı genç kadının sol arkasında duran sarı dev balon bütün göğün yarısını kaplamıştı. Güneş ardında kaldığı için gölgesi müthişti.

  “İyi misin?”

Ağzımdan kelime çıkartabilecek durumda değildim. Nutkum tutulmuştu. Ansızın düşünce silsilemin önünden çekilen paravana nedeniyle yepyeni bir zihnin ufkuna dahil olmuş gibiydim.  

  “Sen… İyi misin?”

  Tam olarak ne olduğunu kestiremiyordum, ama yeni gerçeklik ufkunun uyanışı muazzamdı. Baskındı. Kendimi bir uzay istasyonunda gördüm. Bir uzay mekiğindeydim. Yanımda ikisi kadın beş altı kişi daha vardı. Hepimiz astronot giysiliydik. Başlıklarımızın şeffaf siperliklerinin ardındaki yorgun yüzlerimiz neşe ve mutluluk ışıyordu. Çok büyük bir iş başarmıştık. Güneş sisteminde bir gezegene ilk kez insan ayağı değmişti. Dünyanın en yeni kahramanlarıydık.

  “Başardık çocuklar.”

  Bunu diyen kestane rengi saçlı kadın astronottu. Adı Manuella, hayır Mana. Meksikalı kadın astronottu. Kaptan yardımcısıydı. 39 yaşındaydı ve bekârdı. Defalarca yinelenmesine rağmen her telaffuz edildiğinde içimizde sevinç yaratan bir sözcüktü. Büyük bir badire atlatmış ve ölümden kıl payıyla sıyrılmıştık. Şimdi önümüzde büyük bir heyecan ve sevgiyle bizi bağrına basmak için bekleyen bir dünya vardı. Aileler, dostlar, ün ve servet. Karımı, üç yaşında bıraktığım kızımı düşündüm. Kızım şimdi altı yaşındaydı. Babası motorları olan, uzayda hareket eden dev bir konserve tenekesi içinde geçirilen üç koca yılı bitirmişti. Sevincim tarif edilemez boyuttaydı. Birazdan iki haftalık karantina için yörüngedeki bir istasyona alınacaktık. Kenetlenme işlemi neredeyse tamamlanmıştı. Daha geniş ve  özellikle dünya manzaralı değişik bir yere duyduğum özlem yer kabuğunda bulduğu bir çatlaktan yükselen mağma gibiydi.  

  “Şimdi nasıl?”   

  O sarı top normal boyutlarına dönmüştü yeniden. Terasta hemen arkalarındaki masada oturan genç çift alçak sesle bir şeyi tartışmaktaydılar. Kısa saçlı sarışın adam kadının elini tutmuştu. Kumral kadını arkadan görüyordum. Sutyeninin askılarını belli eden zeytin yeşili dar bir tişört giymişti. Öne eğilmişti. Başının duruş şeklinden ağlamak üzere olduğunu hissediyordum. Daha sonraki masa boştu. Başımı sola çevirdim. İçerideki masalardan bazılarında oturan insanlar vardı. Siyah pantolonlu, beyaz gömlekli, bordo renkli yelekli garson kapının ağzında durmaktaydı. Kimse bir şey istemediği için düşüncelere dalmıştı. Yirmi başlarında falan olmalıydı. İsmini çıkaramadığım bir futbolcuya benziyordu.

  “Geçti değil mi?”

  Geçti kelimesi sanki geçişlen komutu gibi olmuş tekrar uzay gemisine dönmüştüm. Bu defa belleğim daha harlıydı.

  “Koyaanisqatsi. Koyaanisqatsi’ye ne oldu? Arkadaşlarım. Karım ve kızım… Sen kimsin? Burası… Belleğim niye tutuk?”

  Kobalt mavisi gömlek giymiş, siyah saçlı genç kadının yüzündeki endişe yerini bir çeşit kararlılığa bırakmıştı. Gözlerinde anlayış zerreleri kıpırdaşıyordu. İnce dudaklar, azıcık kemerli bir burun ve iri siyah gözler. Güzel değildi, ama dokunaklı bir çekiciliği vardı.

  “Neyi bilmek istiyorsun?”

  “Kimsin sen?”

  Kadının yüzünde beliren tereddüt kısa sürdü. Dürüst yan hakim olmuştu sanki.

 “Adın Doğan Başatura.” Dedi. “Bu kentte doğdun. Mars’a yollanan  Koyaanisqatsi adlı gemideydin. Uzman navigatör olarak. Bir sorun çıktı… Gidiş yolculuğunun son haftasında yerle bağlantınız koptu. Sonra… Çıkageldin. Bunun ne kadarını hatırlayabiliyorsun şu anda?”

  “Dört gün boyunca yerle ilişki kuramamıştık. Dönüş yolunda. Mars’a indik. Ben ana gemide kalan ekipteydim. Sonra dönüş yolunda…”

  Dönüş yolunda çekilen sıkıntıların ayrıntısı doluştu beynime. Durmadan bozulan ve tamir isteyen aparatlar bizi hayatımızdan bezdirmişti. Birkaç kez ciddi yıkımın eşiğinden dönmüştük. Mars kayıtları silikti ama. O anlara ait görüntüler yoktu beynimde. Mars’ı düşündüğümde gördüğüm Mars filmlerinden sahneler doluşuyordu bellek ekranıma. Tatsız bir şeyi duymak üzere olduğum duygusu çok güçlüydü. Kaçınılamazı ıskalayamazdım.

  “Belleğimde… Ne oldu? Daha önce, adınız ne?”

  “Serpil. Liseden arkadaşınım.”

  Serpil’i hatırlıyordum. İlk kez bir arkadaşın partisinde öpüşmüştük. Çok önceydi. Başka serüvenler yaşamış ve evlenmiştim. Şimdi altı yaşında olması gereken bir kızım vardı.

  “Sen o değilsin.” Dedim. “Çünkü kızı en az on beş yıldır hiç görmedim. Tek bir kez uzaktan bile. Zaten çok kısa süren bir ilişki yaşamıştım.”

  Genç kadın gülümsedi. “Ben oyum.”

  “Anlatıcak mısın her şeyi?”

  “Bir şey daha içer miyiz? Yeşil çay?”

  “İyi.”

   Kadın garsona bir işaret yaptı. Delikanlı başıyla olumlayarak içeri girdi.

  “Şu anda neredeyiz Doğan?”

  Omuzlarımı silktim ve “Kadıköy’deyiz.” Dedim. “Deniz Yıldızı kafesinde.”

  “Hangi yıl?”

  “2024 eylülü.”

  “Mars yolculuğu ne zaman başlamıştı?”

  “2021. Unutulmaz bir yıldır yaşamımda.”

  “Bizler için de öyle oldu.” Genç kadın konuşmasına ara verince sessizliği soğuk bir şeyler doldurmaya başladı. Duymak üzere olduğum şeyden korkmaya başlamıştım.” 2021 doğru. 2 Haziranda yola çıktınız. Bir yıl iki ay sonra yerle ilişkiniz kesildi, ama bu 4 gün sürmedi. Tam 143 yıl sonra geri geldiniz.”  

  “Yani?”

  “Mars’a inilmedi ve şu anda 2165 yılındayız.”

  Yaşadığım şok bayağı ağırdı. Filmlerde ve öykülerde bu tür haberleri duyanların abartılı davranışlarını biraz küçümserdim hep. Gerçek başkaydı.

Soğuktu. Aşılamaz naturalıydı.

  “Evliydin ve yolculuğa çıktığında üç yaşında bir kızın vardı. Kızın mutlu ve uzun bir hayat yaşadı ve bundan 51yıl önce 96 yaşında vefat etti. Ardında çocuk bırakmadı. Karın ondan çok önce geçti gitti eski tabirle.”

  Ne diyeceğimi bilemez bir şekilde yüzüne bakınca kadın devam etti.

  “Ansızın kapımıza dayanınca önce yabancı bir tasallut sandık normal olarak. Keşif gemimiz sizin geminizin gerçekliğini saptayıp bize bildirince içeri girip duruma baktık. Sekiz astronottan sadece ikisi sağdı. Sen ve Mana denen Meksikalı kadın. Geminizi uzayda imha etmeye karar verdik. Çünkü bir kurt deliğinden geçip kimbilir nelere gitmiş ve geri dönmüştünüz. Başka türlü bu kadar zaman aynı yaşta ve sağ kalamazdınız. Düşman taraftan bize açılan kapının anahtarı olabilirdiniz. Sizleri yeryüzüne getirmek konusunda Birleşik Dünya Güvenlik Konseyi oylama yaptı. Exobiyologlar da karşıydı. Uzaydan bize öldürücü virüs taşımanız ihtimali vardı. 14’e 12 ile yaşamanıza karar verdiler. Bir çeşit vefa borcu. Gemiyi imha ettik. Sizleri yeryüzüne getirdik. 143 yıl takdir edersin ki çok uzun bir zaman. Dünya inanılmaz derecede değişti. Sana buraya uyum sağlatabilmek için uygun bir yer bulduk ve ortamı uyarladık.”

  “Bu… Burası uyarlanmış bir yer mi yani?”

  Genç kadın gülümsedi. Bakışlarında içtenlik ve merhamet vardı. “Dünyada artık beton yığınlarının içine sıkışmış yoğun hayat birimleri yok. Robot yapımını robotlara bıraktık. Bütün elektronik ve mekanik düzenlemeleri de. İş hayatı, ticaret, ekonomi, tarım, teknoloji denen anlayış çok değişti. Buna uyum sağlamanız mümkün değildi. İnsan kalıbından çok taştı Doğan bey. Bu taşma, gelişme uzaya pek fazla yansımadı.  Yeryüzünü değişik bir şekilde deneyimlemeye başladık. İnsanlar ilk kez kesiksiz bir huzur ve güvenlik ortamındalar. Eski aile düzenini anımsatan kümeler kuruluyor ve yenileniyor. Kimsenin aç açıkta ve bakımsız kalması mümkün değil. Hapisane diye bir kurum yok artık. Suç yok çünkü. Uzay fethi duygusu da çok yavaşladı. Her zaman küçük gruplar çıkıp bunu savunuyorlar, ama genel ruh hali değişti. Güneş sistemini kolonileştirdik. Daha ötesi şu sıralarda pek fazla ilgi çekmiyor. Sadece marjinal gruplar, çok sınırlı harcamalarla evrenin çeşitli yönlerine açılıp durmakta. Şu ana kadar hiçbiri bir başka zekayla temas kuramadı. Mesafeler hâlâ çok fazla. Sizi yutan kurt deliği de bir daha görünmedi.”

  Etrafıma bakındım. Kulaklarım uğulduyordu. “Burası Istanbul değil mi yani artık?”

  Garson çayları getirince kadın gülümsedi ve teşekkür etti. Sonra çay fincanının içine bir küpçük şeker attı. Kaşıkla karıştırdı.  “Artık ne Istanbul, ne New York, ne de Sanghai var. Küçük şehirlerin tamamı yeni ortama uyarlandı. Dünya üzerindeki yirmi bir eski metropol müze olarak korundu. Pek revaçta olan müzeler değildir onu söyleyeyim. Çünkü insanların beyni değişince, hisleri de güçlendi. Büyük şehirlerin eskiden kalan ışımasından rahatsız olanların sayısı arttı. Ziyaretçisi giderek azalan yerler oldular.”

  Beşiktaş vapur iskelesine telaşla koşuşturan insanlara, denizde seyreden vapurlara ve bir simit parçası kapmak için hazırlanan martılara baktım.

  “Peki bu insanlar?”

  Kadın çayından bir yudum aldı ve “Müzeler eksiksiz noksansız mazinin aynasıdırlar.”

  “Bu insanlar… Sen, şu arka masada oturanlar, nesiniz peki?”

  “Elimi tut.”

 eimuzesi2a Otomatikman dediğini yaptım. Kadının elinin ısısı, yumuşaklığı, rengi her şeyiyle normal bir insan eliydi.

  “Çayından bir yudum alın.”

  Dediğini yaptım. Şeker koymayı unuttuğum için biraz buruktu, ama bildiğimi tanıdığım yeşil çaydı.”

  “Bir fark hissedebildin mi?”

  “Çok başarılı bir simulans yani?”

  Öyle bir şey yok artık. Bunlar öykülerde ve eski filmlerde kaldı. Zihinlerimizi yenileyince ve teknolojik sıçramaları arkamıza alınca çevremizdeki evreni bayağı interaktifleştirdik. Bu nedenlerle bir yerde sıkış sıkış oturmamıza gerek kalmadı. Cetvel ve pergelle çizilen içkapatıcı düzenlikler sonsuza kadar bitti. Amorf yapılanma söz konusu. Artık aynı anda sayısız yerde olmak mümkün. Ne temel ihtiyaç, ne de prestij olarak bir sıkıntı kalmadı. Yalnızlık sadece sözlükte varolan bir kelime. Bunalım, depresyon, paranoya ve Koyaanisqatsi de öyle.  Hopi dilinde çılgın yaşam, karmaşık yaşam, dengesiz yaşam, parçalanmış yaşam anlamına geliyor değil mi? Bütün bunlar mazide kaldı. Yumak aileler, akrabalıklar kuruldu. Her şey gerçektir. Şu gördüğün martılar, deniz suyunun tadı, şu garson, ben, hepimiz gerçeğiz. 0 ve 1’lerle bir ilişiğimiz yok.”

  Kadının sözlerini kelimesi kelimesine doğru olduğunu seziyordum. “Benim rahatsızlığım nedir peki?”

  “Beynin bizden farklı. 8000 yeni fiil var şu anda gündemde. Eskiden bir çırpıda elli fiil kullanabilenlere entelektüel denildiği zamanları hatırla. Diller değişime uğradı. Aparat kullanımı bayağı çetrefilleşti. Beyinlerin hipokamp bölgesi çok değişti.Kıvrımları inanılmaz arttı. Eğitim doğuştan ölüme kadar kesiksiz sürmekte. Her an yıkılıp giden, göz açıp kapayana kadar yenilenen sistemin göbeğinde yaşanıyor. Maharet haleleri yardımıyla bunların içine uyum sağlıyoruz. Sokaklar eskisi gibi birbirlerine diğer sokaklar aracılığıyla bağlanmıyor. Sayısız geçitler, emiciler, taşıyıcı alanlar var. Bunların içindeyiz. Her şey molekül molekül hesaplanıyor. Aşk ve seks de bu tür bir sürecin içinde. Eşleşme kriterleri çok değişti.”

  “Moleküler muhabbet yani?” dedim.

  “Aynen öyle. Yiyecekler içecekler, iç organlarımızın salgıları falan da değişti. ve Maddiyatı yeniden yorumlamış yatay bir medeniyetiz. Teorik matematik öğrenme yaşı üçten başlıyor. Manyetik alan sorunu da başka bir kalem. Beyinlerimiz ve bedenimiz bu alanlara adapte oldular. Senin gibi zamanında üst düzey zekalı olan, iki üniversite bitirmiş, çok sıhhatli biri ki, kaç bin kişi içinden Mars misyonu için seni seçtiler, sen bile bu ortama uyum sağlayacak durumda değilsin. Daha… Daha saatlerce anlatabilirim Doğan. Seni uyarlamak için çok çabaladık. Olmuyor. Bu son testti. Olmuyor. Az bellekli bir bilgisayara en yeni programların yüklenememesi gibi biraz. Maalesef aramıza katılman mümkün değil. Bu nedenle yeni bir karar aldık.”

  Kadının yüzüne bakakaldım. Kalbim heyecanla atmaya başlamıştı. Çöpe mi atılacaktım acaba?

  “Burada, bu şehir 184 yıl önce dünyaya gözünü açtığın yer sonuçta, Eski Istanbul Müzesi’nde kalacaksın. On beş milyon insanla birlikte. Metrolar, taksiler, otobüsler, oteller, restoranlar, hastaneler ve aklınıza gelen her şey kullanımda. Sana aylık 3022 lira maaş bağlanacak. Birinci sınıf sağlık sigortan, sıfır kilometre bir araban ve kalacağın bir evin olacak. Semti ve eşyalarını kendin seçebilirsin. Bunun için ayrıca ikramiye verilecek. Arabalara dikkat et seni ezebilirler. Birisi yumruğunu indirirse burnun yassılaşacak. Yediğine içtiğine de dikkat et. Her şey gerçek. Ben de burada olacağım. Bir şey daha. O gördüğün simulasyon filmlerini unut. Burası gerçek. Tıpkı evrenimiz gibi şehir sonlu, ama sınırsız. Hiçbir zaman gerçeklik dışına taşmayacaksın yani.” Kadın bunu derken pantolonunun arka cebinden aldığı bir kartı bana uzattı.   

  “Telefon edersen gelirim ziyaretine. Hayatımda ilk öpüştüğüm erkeksin.”

  Karttaki  ismini yüksek sesle okudum. “Serpil Candan. Şirket danışmanı.”

  İçimden sen o kız değilsin demek geçti, ama bezgince yüzüne baktım.

  “Müze bekçisi mi oldum yani?”

  Kadın gülümsedi. “Sayende müzeye ilgi artacak sanırım. Bir şey daha… Sana hoşuna gidecek bir sürprizim var. Mana. Bir iki dakika içinde buraya gelecek. O da aynı durumda. Yalnız kalmayacaksın. Milyonlarca hayat var ayrıca çevrenizde.”

  Genç kadın doğruldu. Orta boylu, mevzun vücutlu genç bir kadındı. Taş çatlasa otuz yaşındaydı ve Serpil’in inanılmaz derecede benzeriydi. Çantasını açtı. Krem rengi kalınca bir zarf çıkarıp bana uzattı. “Bir otele yerleş. Kendine ev ara. Döşe. Sanırım Mana beraber oturalım teklifine itiraz etmeyecek. Çünkü Eski New Mexico Müzesi’nde yalnız kalmaktansa burada olmayı yeğledi. Erkekler yer konusunda sanılanın aksine daha ısrarcı oldukları için sana o tarafa gitmeyi önermedik. Kadın burada turist sayılır yani. Ona göre davran.”

  Serpil bana dostça sarıldı. Bedensel hususiyetleri tanıdık bildik kadınlardan farksızdı. Ten kokusu, parfümü de öyle.

  “Hoşçakal Doğan. Belki görüşürüz yine.”

  “Güle güle Serpil.”

  Genç kadın kollarını çözerek memnuniyetle gülümsedi ve sol gözünü çapkınca kırparak çekti gitti. O kapıdan çıktıktan birkaç saniye sonra içeriye Mana girdi. Üzerinde alacalı bulacalı ince bir yazlık elbise vardı. Kestane rengi uzun saçları, makyajsız esmer yüzüyle çok hoş görünüyordu. Gemideki kılığından çok farklıydı. Kısa topuklu beyaz ayakkabıları çok yakışmıştı.

  Kadın etrafa bakındı. Beni görünce neşeyle el salladı ve olduğum yere seğirtti.  

  Ayağa kalkıp kadını karşılamaya hazırlandım.

  “Doğan seni gördüğüme ne kadar sevindim bilemezsin.”

  “Ben öyle Mana.”

   Kadın sımsıkı sarılınca ben de aynı şekilde karşılık verdim. Parfümü başımı döndürmüştü. İnsanlarla birlikte havaya yükselen dev sarı balona bakıp içimi çektim. İki kadından hangisinin daha gerçek olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimi düşünmekteydim.

                                                                           Aralık 2009 Amsterdam

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ben senin neyinim?

Turfanda Öykülerim No Comments »

ben-seninSadık Yemni

Ben senin neyinim?

 

İllüstrasyon: Mehmet Sevinç

 

 

 

  Ahmet Taşveren  elindeki paketi mutfak masasının üstüne bırakırken evin usulca kıvam yenilediğini farketti. Sıcak börek paketinden dışarı taşan ısıyı hissetmek gibi bir şeydi. Kötücül, tiksindirici ve irkiltici bir değişim tarafından sarmalanmıştı. Saatine baktı. Nişanlısının gelmesine yarım saat kalmıştı. Duş yapmak, ikinci kez sakal traşı olmak ve spor bir kıyafet giymek için yeterli bir zamandı, ama bütün bunlar birden önemini sonsuza kadar yitirmiş gibiydi. Bir başka durum, zor bir atmosfer bulunduğu mekânın her milimetre kübüne nüfuz etmişti.

  Kendini zorlayarak ayaklarını harekete geçirdi ve oturma odasına gitti. Kapının ağzında az kalsın yere yığılacaktı. Dizbağları takattan kesilmiş,  midesi içinde bir kalıp buz varmış gibi büzülmüştü. Bir kadın… Genç kumral bir kadın halının üzerinde sırtüstü yatmaktaydı. Taba rengi eteği kalçalarına kadar sıyrılmıştı. Beyaz yüksek topuklu ayakkabılarından biri sol omuzuna yakın yan yatmış durmaktaydı. Diğer ayakkabısı meydanda yoktu. Bacaklarının arasında ayaklarına yakın duran bordo renkli baş örtüsü şiddet yükseltici bir görsel darbe gibiydi.

  Cam üstlüklü sehpanın üzerindeki gümüş şekerlik, anneannesinin el emeği tığ işleme süs bedeni sehpaya yaslanık yatan kadının üzerine yuvarlanmak istercesine iyice kenara kaymıştı. Ahmet’e beş metre yüksekliğindeki bir tramplende ilk kez durduğu anı hatırlatmıştı. Kendini yerçekiminin kollarına salmaya korkmuştu. Dikkat edince kan lekelerinin yanı sıra sarımsı yeşilimsi lekeleri farketti. İçlerinde iyi çiğnenmemiş yemek parçacıkları vardı. Kusuktu.

  Kadının hareketsiz bedeninden, divana, halıya bulaşmış kan ve kusuklardan çok yüzü geri dönüşsüzlük ışımaktaydı. İki gözü de yuvasında değildi. İki kanlı çukur işin bitti Ahmet yerin iki âlemde de cehennem diye haykırmaktaydı.

  Şokun yarattığı ağır çekimle saatine baktı. Daha randevusuna 26 dakika vardı. Emine… Nişanlısı Emine dakik biriydi. Yirmisinden bu yana babasının firmasını çekip çevirmekteydi. O halde bu… Cinayet. Ellerine baktı. Tırnaklarını kontrol etti. Temizdi. Burnuna götürdü. Kan kokmuyordu. Gömleğine, pantolonuna bulaşmış bir leke göremiyordu. Niye cinayeti birine havale edemiyordu o halde? Katil benim sözcüğü beyninde otomatiğe bağlanmış bir zikir büklümü gibi dolanmaktaydı.

  Bakışları ayaklarının ucuna kadar gelen ve devam eden izlere takılınca içini yakan üşütücü pişmanlık çığ gibi büyüdü. Kadının kanına basan biri halıda, parkede iz bırakarak hole çıkmıştı.

  Ahmet izleri takiben yürüdü.

  “Allahım sen beni yoldan çıkarma. Allahım… Güzel Allahım.”

  Gözleri dolmuştu. Kalbi ağır ağdalı pişmanlık eğirmekteydi. Aylardır midesinde uyuklayan ülseri uyanmış yukarıya küçük geğirikler yollamaya başlamıştı. Birazdan acı sinyallerine de geçecekti kuşkusuz.

  İzler bir değil iki kişiyi işaret etmekteydi. Birbirine dolanmış dört ayağın ürünü olan izlerin yoğunlaştığı yer yüklük olarak kullandığı ikinci tuvaletti. Kapıda durup tokmağı kavradı ve yavaşça nefesini salarak kapıyı araladı.

 Kapı açılınca ışığı yakan otomatik sistem çalıştı. Yerleri paspaslamakta kullandığı kırmızı plastik leğenin üzerinde siyah kot giymiş, bir genç adam oturmaktaydı. Sırtı sekizlik tuvalet kağıdı paketlerine yaslandığı için neredeyse dik oturmaktaydı. Kumral delikanlının zeytin yeşili kazağı kan içersindeydi. Sağ yana doğru kaykılmış duran başına bakmak bir felaketti. Çünkü onun da gözleri yoktu.

  Ahmet yüklüğün kapısını öylece bırakıp sokak kapısına doğru yürüdü. Midesi yanmaya başlamıştı. Evinde cinayet işlenmişti. Nişanlısı ve erkek kardeşi Rıfat vahşice öldürülmüştü. Daha randevusuna yarım saat vardı. Evin anahtarları kızda yoktu. Kendisi olmadan içeri giremezlerdi. Ama girmişler ve katledilmişlerdi.

  Kapının zili çalınca irkildi. Polis. Polis gelmiş olmalıydı. Başka kim olabilirdi bu saatte. Kozyatağı semtine yeni taşınmıştı. Eski tanıdıklarının çoğu yeni adresini bilmiyordu. Dost ahbap ilişkisinde vites büyütmüştü.

Bunu daha önce de yapmıştı. Gelir seviyesi arttıkça yer değiştiriyor, eski görüştüğü kimselerin çoğunu seyreden bir gemiden denize bırakılan artıklar gibi arkada bırakıyor ve kendi seviyesine uygun ahbaplar ediniyordu. Buna züğürt akrabaları da dahildi.

  Emine en yeni statüsünün sembolüydü. Sahibi olduğu inşaat firması yılda otuz daire yapar hale geldikten sonra meslekdaşı Halil beyin kızına talip olabilmişti. Kız işletmecilik alanında doktora yapmıştı. Almancası ve İngilizcesi çok iyiydi. Güzel ve baskın karakterliydi. Sıradan bir iletişim fakültesi bitiren Ahmet’i ezen bir yanı vardı, ama kıza talip olmuş ve gönlünü kazanmayı bilmişti. Bu evlilik kendisi için daha üst bir statünün, Boğaz’da bir yalının da habercisiydi. Son on dakikaya kadar tabii. Yeni durum farklıydı artık. Parlak geleceği göçmüştü tek kelimeyle.

  Kapının zili çaldı unutma.

  Ahmet kapıyı açmak için uzanan elini vücuduna ait olmayan bir nesne gibi algılamaktaydı. Küçük çocuk yanı uyanmıştı. Sessiz kalırsa, sinerse belki amcalar onu yok zanneder ve çeker giderlerdi.

  Amcalar her şeyi biliyor Ahmet.

  “Ben senin neyinim?”

  Ahmet kahverengi takım elbiseli, adama bakakalmıştı. Yaşı belirsizdi. Orta yaşlı ya da yetmişi aşkın biri olabilirdi. Avurtları çökmüş yüzünde birkaç günlük gümüş rengi sakalı vardı. Saçlarını üç numara kestirmişti. Koyu kahverengi gözleri görmüş geçirmişlik, acı ve elem yüklüydü.

  “Söyle.”

  Ahmet cevap vermek istiyordu, ama zihni kaotik düşüncelerini kelimeye tahvil edemeyince adamın yüzüne bakmakla yetindi. Gözleri dolmuştu. Aklına karşı dairenin kapısındaki gözetleme deliğinden seyrediliyor olabileceği gelince sevindi. 10 numarada oturan avukat şu anda yurtdışındaydı.

  “Niye tutuldun kaldın öyle?”

  Ahmet adamın yüzüne bakamaz hale gelmişti. Kapıyı örtünce tuttuğu nefesini saldı ve dönüp geriye baktı. Dairesi kendini yeniden uyarlamıştı. Hol zemininde kan lekeleri görünmüyordu. Temelsiz sevinmeye korkarak yüklüğe doğru yürüdü.

  “Bismillahirrahmanirrahim. Her şeye kadir Allahım sen beni…”

  Yüklükte ceset yoktu.  Her zaman görmeye alışık olduğu şeylerin içinden kanlı bir bedenin fışkırmasını bekleyen yanı usulca sönüverdi. Kapıyı açık bırakarak oturma odasına doğru koştu. Emine’nin gaybûbeti kalbe çoşku veren bir melodi gibiydi. Eğilip halıya yakından baktı. Tertemizdi. Dün eve temizlikçi kadın gelmişti. Her şey onun bıraktığı gibiydi.

  Kapının zili ikinci kez çalınca Ahmet korkuyla irkildi. Bu küçük bir araydı, dehşet geri geliyor beklentisi kedi gibi sırtını kabartmıştı. Saatine baktı. Randevusuna on dakika kalmıştı. Emine gelmişti herhalde. Rıfat’la birlikte. Kızın arabası tamirdeydi. Erkek kardeşi Rıfat getirecekti. Öyle konuşmuşlardı. Gözü yerlerde leke arayarak yürüdü. Yüklüğün ışığı yanıyordu ve cesetsiz dar mekân bir gülbahçesi gibi ferahlatıcıydı.  

   “Ben senin neyinim?”

  Yine o adamdı. Gam yüklü parlak gözleri üzerine çekim uyguluyor gibiydi. Ahmet’in nutku tutulmuştu. Adamın zihninden kendi zihnine bilgi yüklendiğinin hayal meyal farkındaydı.

  “Söyle.”

  “Ne istiyorsun benden?”

  Adam hafifçe tebessüm etti. “Soruma karşılık ver. Ver ve sav.” 

  Ahmet’in zihnine dolan bilgilerin basıncından konuşacak hali kalmamıştı. Kapıyı örtüverdi. Başını çevirip hole baktı. Sorunsuzdu. Sonra saatine baktı. Emine’nin gelmesine yedi dakika vardı. İçinden bir ses bu yedi dakika hayati önemde demekteydi.

  Oturma odası da bıraktığı gibiydi. Kapıda durakladı. Hem holü, hem de odayı görebilecek bir konumda kalmayı yeğlemekteydi. Sanki birini gözden kaçırırsa orada deminki kötücül şeyler beliriverecekmiş gibiydi. Bu his çok güçlüydü. Fantazi değildi. Avaz avaz bağıran bir gerçeklik duygusuyla sarsılmaktaydı. Beynine doluşmuş bilgi etkinleşmeye başlayınca zihni yeni bellek malzemesinden parçalar işlemeye başladı.

  7

  Kapıyı çalan adamı bir avluda otururken gördü. Tek başınaydı. Sıhhatsiz, keyifsiz ve mutsuz bir hali vardı. Sandığı kadar yaşlı değildi. Elli başlarındaydı. Bir hastalık adamı yemiş bitirmiş gibiydi. Yüksek gri beton duvarlara  bakıyordu. Gözleri dolmuştu. Üzerine yüklenmiş bir tanıdıklık duygusuyla sarsılmaktaydı. Bir yakın arkadaş ya da akraba olabilir miydi? Yüzünü nasıl unutmuş olabilirdi?

  6

  Niye ısrarla kim olduğunu bilmesini istiyordu acaba diye düşünürken adamı hapishanede gördü. Hücredeydi. Birkaç gazete, bir şişe su, iki tükenmez kalemle bir başınaydı. Yatağının üstünde kahverengi bir namaz seccadesi duruyordu. Adam ağır bir suç işlemiş olmalıydı. Hapiste olan kimi tanıyorum diye düşündü. Birkaç tanıdığı çeşitli suçlardan hapse girip çıkmıştı. Naylon fatura, vergi kaçakçılığı gibi adi suçlardı bunlar. Burada daha ciddi bir şey vardı. Cinayet.

  Kayıp gözler ne olacak Ahmet?

  Gözler kelimesi zihinde birkaç hızlı geçişli sahneyi canlandırıp söndürmüştü. Eli makaslı bir adam oturma odasında yatan kadının üzerine eğilmişti. Ahmet korkuyla hole ve oturma odasına baktı.

  Henüz yoklar.

  Henüz de ne demekti? Geliyorlar mıydı yani? Cesetler yürüyebilir miydi? Bu olmazdı, ama bitleri yüklü bir fotoğrafın açılması için gereken süre gibi bir şeydi belki. Esas sahne açılacaktı.

  5

  Tekrar o adamı gördü. Yüzü bitkindi, ama çok daha gençti. Bir mahkeme salonundaydılar. Seyirciler arasında adama öfke ve yazıklanarak bakanlar vardı. Emine’nin babasını, ablasını tanıdı. Adamın elinde bir silah olsa katili hiç çekinmeden vurabilecek bir ruh halindeydi. Katile örtülü bir sevgi ve acıyarak bakanların yüzleri çok aşinaydı, ama çıkartamıyordu. Oradan yalnız oturulan can sıkıntısı, kimsesizliğin ve pişmanlığın hüküm sürdüğü hücreye döndü. Adamı gördü. Hıçkırarak ağlıyordu.

  4

  Gözleri bul hemen, yoksa

  Gözler lafını hafife almasını engelleyen his çok güçlüydü. Ahmet panikle kapı ağzından ayrılarak odaya girdi. Etrafa bakındı. Göz saklayacak bir sürü yer vardı. Hızla şekerliğin içine göz attı. Ardından büfenin çekmecelerine baktı. Divanın altını da ihmal etmedi. Odada göz möz yoktu. Zihninde hücresinde cefa çeken adama değin sahneleri bula kaybede koşar adımlarla mutfağa gitti. Orayı gözden geçirmek daha çetrefilli bir işti. Börek paketini bile ihmal etmeden yıldırım hızıyla her yere baktı.

  3

  Yüklükte de göz bulamayınca yatak odasına yöneldi. Dolabın çekmeceleri, zemini, şifonyer. Odadan çıkarken ter içinde kalmıştı. Bürosuna doğru yöneldi. Hol hâlâ ondan yanaydı. Zaman vardı demek ki. Duvarlardan birini örten kütüphane, dört çekmeceli büro, ıvır zıvırların durduğu tahta bir sandık. Hemen işe koyuldu.

  Çabuk ol süren bitiyor.

  2

  Hücresinde acı çekerek yılları bitirmeye çalışan adamla ilgili inanılmaz ayrıntılara bulanarak kütüphaneyi, büro çekmecelerini araştırdı. Adam birilerine mektup yazıyor, sonra yırtıyordu. Öyle sahiciydi ki bunları düşünmek, tükenmez kalemin mürekkebinin kokusunu bile alabilmekteydi. Yıllar geçiyor ve adam hızla yaşlanıyordu. Ölümü istiyor, ama ulaşamıyordu. Tam on bir buçuk yıl böyle yaşamıştı. Rakam kafasında çok sarihti. On bir buçuk yıl boyunca çekilen yalnızlığın, iç sıkıntılarının, gözden düşmüşlüğün ve de koyu pişmanlığın kayıt defterini sayfalarını çevirmekteydi sanki. Adamın yaşadığı her an beynine nakşedilmiş durumdaydı.

  Sıra orada.

  Ahmet elleri titreyerek babasının hediyesi olan tahta sandığın kapısını açtı. İçinde eski fotoğraf kutuları, ilkokul diploması, o sıralarda kullandığı bazı eşyalar cinsinden küçük bir geçmiş müzesi saklıydı. Sarı fotoğraf kutusunun üzerinde uçuk mavi bir mendile sarılı duran şeyi görünce içindeki soğukluk geri döndü. Bezin üstüne kırmızı lekeler çıkmıştı. Tam kapağı kapatacaktı ki, görünmez bir el bunu engelledi.

  Ahmet sinirleri altüst durumda elini uzatarak mendilden çıkını aldı. İçindeki yumruları avucunda hissetmekten ötürü midesi berbat durumdaydı. İki kere öğürdü. Neyse ki, karnı boştu. Ağzına gelen asitli sıvıyı yutarak geri yolladı.

  Çıkını çözünce Emine ve Rıfat’ın yeşil gözleriyle karşı karşıya geldi. Tam o sırada kapının zili çalınca elindekileri sandığın içine düşürerek doğruldu. Kapıyı açmasam ne olur diye düşünmekteydi, ama ayakları yola koyulmuştu bile.

  1

  “Söyle şimdi kimim ben?”

  Ahmet en sonunda adamı tanımıştı. Bunun şokuna rağmen konuşmayı başardı.

  “Bensin.”

  “Emine’yle planladığınız gibi altı ay sonra evlendiniz. İki yıl sonra da bir kıskançlık krizi nedeniyle kızı bıçaklayarak öldürdün. Üç aylık hamileydi. Birisiyle ilişkisi var sanmıştın. Seni engellemeye çalışan bacanağı da katlettin. Ortada ne fol vardı, ne de yumurta oysa. Kadının seni seviyordu ve sana ilk günkü gibi sadıktı. Kuruntunun ve aşırı kıskançlığının esiri oldun yani. Hapse girdin. Koğuşta kalacak yüzün yoktu. Gönüllü hücre hapsine talip oldun. Orada kalp krizinden ölene kadar on bir buçuk yıl yaşadın.”

  “Bu nasıl olabilir? Sen ve ben, burada…”

  Benzeri ona gülümsedi. “Ben sen değilim.”

  “Kimsin peki”

  “On bir buçuk yıl, her saniye pişmanlıktan kahroldun. İtibarsızlık, hor görülme, can sıkıntısı ve en kötüsü de namazında niyazında olan aile büyüklerine verdiğin utanç nedeniyle mahkumiyet seni yedi bitirdi. Bir sabah gün ağarırken kalp krizinden öldün. Hepsini hatırlıyorsun değil mi?”

  Ahmet başını salladı.

  “Pişmanlığının yoğunluğu ve samimiyeti bir şekilde hiper uzayı etkiledi. Paralel yaşamlardan birinde on bir buçuk yıllık çileyi çektin bitirdin. Ben sana ait geleceklerin birinden gelen bir ekoyum. Bu hayatta da aynı züllü yaşamaman için seni buldum. Sağ avucunu aç.”

  “Ne?”

  “Sağ avucunu uzat bana.”

  Ahmet istenileni yapınca adam sağ elinin işaret parmağıyla elinin ayasına dokundu. Ahmet’in bayağı canı yanmıştı. Adamın parmağının ucu akkor demir gibiydi. Azıcık bir dokunmayla elinin derisinden minik bir duman çıkmıştı. Ahmet şokla ısı yüzünden kabaran deriye baktı. Acısı beyninde zonklamaktaydı.

  “Bu..?”

  “Tövbenim senin ben. Birazdan nişanlın gelecek. O hücrede geçen yılları unutma ve kendine hayırlı bir gelecek kur.”

  Ahmet kapıyı örttükten on saniye kadar sonra kapının zili tekrar çaldı. Genç adam huşu içinde kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açarken sağ elinin ayası sızladı. Bunun için de bir yalan bulması gerekecekti. En iyisi iş yerinde oldu demekti.

  “Merhaba. Sen de yeni geldin galiba?”

  Emine taba rengi eteğin üstüne krem rengi ince kazak giymiş ve kenarları altın sim işlemeli bordo renkli bir başörtüsü takmıştı. Çok güzel görünmekteydi. Ahmet karın boşluğunda ağır dönüşlü bir kıskançlık jiroskobunun çalıştığını hissedince dalgınlığından sıyrıldı ve başıyla olumladı. “Beş dakka falan. Rıfat nerede?”

  “Arabayı milimi milimine park etmesi lazım malum. Senin neyin var?”

  “Yok bir şey. İş yeri bugün biraz elden gitmiş durumdaydı da.”

  “Bizim de öyle, hiç sorma.”

  Önce yanakları sonra dudakları hafifçe birbirlerine değdi. Ahmet nişanlısına sevgiyle sarıldı. Sağ avucu sızım sızım sızlamaktaydı. Genç adamın gözleri dolmuştu. Önlerinde uzun ve mutlu yıllar vardı inşallah.

 

 

Kim işlediği zülüm arkasından tevbe eder, salih amele dönerse Allah elbette tövbe’sini kabul buyurur. Çünkü Allah Gafurdur, Rahimdir.

(Maide: 39)

 

Eğer dünyaya geri gönderilseler, yine sakındırıldıkları yola dönerler. Onlar gerçekten yalancıdırlar. (En’âm, 28)

 

                                   Amsterdam Kasım 2009

 

 

 

                      ————————————-

2010 Sadık Yemni. Bulk email software .