Gönül Vitrinimin Mankeni

Turfanda Öykülerim No Comments »

vitmankeni3-x2Sadık Yemni

Gönül Vitrinimin Mankeni

 

  “Dokun bana.” 

  İki elimle genç kadının belini tutup hafifçe kendime doğru çektim. Çıplak bedeni istekle benimkine yaslandı. Tenimin tenine temasında daha önce tanıdığım kadınlarınkilerden farklı hiçbirşey yoktu. Memeleri göğsüme sıcak ve hoş bir baskı yapmaktaydı. Ten kokusuyla füzyonlanmış parfümü ciğerlerimi doldurmaktaydı. Loş ışıkta siyah gözleri arzuyla fosforlanmıştı adeta.

  “Öp beni.”

  Sevtap ile neredeyse aynı boyda olduğumuzdan başımı eğmeme gerek kalmadan dudaklarımız birleşti. Dillerimiz güreşmesinde hiçbir doğaldışılık saptayamadım. Kalçalarıma kor düşmüş gibiydi. İçimde karşı konulmaz bir arzu kükremekteydi. Dönülmez yere varmıştım. Kızla sevişecektim. Korkularım ve endişelerim trafiğin deli gibi aktığı kalabalık ve geniş bir caddede karşı kaldırımdan el kol işaretleriyle bir şeyler anlatmaya çalışan kimseler kadar etkisizdi artık.

  Dudaklarımız çözüldüğünde Sevtap’ın elini tuttum. Hafif serin ve nemli yüzeyler ne kadar tabii ve baştançıkarıcıydı. Aceleci adımlarla yatak odama doğru yürüdük. Hole çıkarken bir an başımı çevirip oturma odasına baktım.

  Elbiselerimizin tümü arkada gelişi güzel yerlere atılmış durumdaydı. Sehpanın üstündeki boş şarap şişesi, iki kadeh, yarı dolu meze tabakları, kırmızı divanın sağ köşesine dertop olmuş siyah külodum, Dali’nin ergimiş saatler tablosunun yağlı boya kopyası, tavana ışık veren iki lambanın yarattığı gölgeler ve diğer bütün ayrıntılar tıpkı filmlerdeki keyifle geçirilmiş anları canlandıran sahnelere benziyordu. Her şey, her şey arzuma göreydi. Şimdi endişe lambalarımı söndürmeli ve vaad edilen haz bandında koşuya başlamalıydım.

 

*

 

  Adım Demir Güldere. 29 yaşındayım. Sevtap’ı bana attığı bir mail sayesinde tanıdım. Bir ay kadar önceydi. Yorucu bir günün son saatleriydi. Tam dizüstü bilgisayarımı kapatacağım sırada ekranda bir E-posta belirdi. Sevtap Ateşgüneş adlı birindendi. 20 yaşındaydı. İspanyol dili filolojisinde öğrenciydiydi. Beni sık sık rüyasında gördüğünü yazmıştı.

  Mekatronik mühendisiyim. Bir banka şubesinin elektronik işleyişinin neredeyse tümünden sorumluyum. O gün işte on saat çalışmıştım. Yorgundum. Mailde fotoğraf falan da yoktu. Kolaylıkla silebilirdim bu nedenle, ama yapamadım. Hergün kızlardan sayısız mail alan yakışıklı ya da tanınmış biri değildim. Beklenmedik hoş bir rüzgarı yok değildi yani mailin. Kararsızca beklerken ikinci mail geldi.

“İçimden bir his rüyalarımızın ortak olduğunu söylüyor. Örneğin okyanus kıyısındaki iki katlı sarı ev ve kırmızı gözlü gri kedi. Bunlar sana tanıdık geliyor mu?”

   Ağdalı bir şok yaşamaktaydım. Söyledikleri şeyler tanıdıktı gerçekten. Bana has bir özellikti. Bazen gün içinde, bazen de yatakta uzanmış durumdayken kafamda kısa filmcikler belirirdi. 10-15 saniyeden uzun sürmezdi. Bazen bir yer, bazen hiçbirini tanımadığım bir insan topluluğu, hareketli bir vasıtanın camından dışarıda görülen şeyler, daracık bir sokak.

Dahası var. Sayısı belki kırkı elliyi aşmış bu filmciklerin neredeyse hepsini hatırlamaktayım. Belleğim aradan geçen yıllara rağmen onları sımsıkı tutmakta ısrarlı. Zamanla bundan bahsetmeyi giderek azaltmama rağmen  çocukluğumdan beri sahip olduğum bu hassayı yakın dostlarım ve ailem iyi bilir.

  Bu kısa kısa gezintilerde tanımadığım bir sürü yeri görüyor ve yine tanımadığım insanlarla muhatap oluyordum, ama şu ana dek asla bu yerlerden birinin neresi olduğunu keşfedememiştim. Dahası o kadar insan tanımıştım. Bunların hiçbiri gerçek hayatta karşıma çıkmamıştı. Televizyonda ya da gazetede görmeye bile razıydım. Bazen birini benzetir ve boşuna heyecanlanırdım. Zamanla hevesim kırılmıştı. O hepsi birbirine çok benzeyen filmlerde ve dizilerde olduğu gibi geleceği gören ya da cinayete kurban gitmiş bir ölüyle ilişki kuran kimselerden değildim. Beynimin bu azizliğinin hiçbir şeye yararı yoktu yani.

  “E-Adresini bana sen verdin. Rüyamda. Sözlü değil. Bir kağıda yazıp bana gösterdin. Adın soyadın ve standart ekler.”

  İşin bu tarafı beni bir yanıyla heyecanlandırırken, diğer yanıyla da kaliteli bir organize şaka beklentisi yaratmıştı. Bankaya girmeden önce Alcatell’de çalıştım bir süre. Oradaki arkadaşlarla bu tür şakalar yapardık, ama bütün bunlar iki buçuk yıl geride kalmıştı. Alcatell’li arkadaşlarımla zaman darlığı nedeniyle artık telefonla bile görüşemiyorduk.

  Uykum kaçmıştı. Sevtap hanıma tek cümlelik bir mail attım.

  “Bana bir ortak rüyamızı daha yazabilir misiniz?”

  Cevap 6-7 dakika sonra ekranda belirdiğinde kulaklarım uğuldamaktaydı. Bütün şaka ihtimallerini aşıp apıştırıcı bir gerçeğe toslamıştım.

“Bir arabanın penceresinden uçsuz bucaksız bir çöle  

 bakıyoruz. Sağ yanımızda Üç dev kaktüs ağacı yola yakın yan yana duruyor. Ortadaki en uzunu ve kollarında gül büyüklüğünde sarı  çiçekler var. ”

  Kimsenin bunu bilmesi mümkün değildi. Çünkü geçen hafta görmüştüm ilk kez. Sonra takip eden günlerde birkaç kez çeşitli zaman dilimlerinde tekrarlanmıştı. Bazı vizyonlar tek kerelik olurdu. Böyle yinelenenleri de vardı seyrek de olsa. İş ciddiydi. Sevtap Ateşgüneş her kimse onla mutlaka konuşmalıydım. Lafı uzatmadan kıza kendisiyle  tanışmak istediğimi söyledim.

  “Şu sıralar İstanbul’da değilim. Gelince ilk işim sizi aramak

   olacak. Ben de tanışmak için sabırsızlanmaktayım.”

 

 

*

 

  Onu ilk kez geçen pazar günü Gayrettepe metro durağında gördüm. Benden 15.30’da durakta olmamı istemişti. Taksim yönüne gidecek metrolara dikkat edecektim.  

  Üçü yirmi geçe oradaydım. Sırf gençlerine bile olsa bütün kadınlara acaba o mu diye bakmak kolay değildi. Sevtap’ın tek başına olacağını tahmin etmekteydim, ama elimde olmadan gruplara da dikkat ediyordum. Bazı kızlar ben baktığım için aynı şekilde karşılık verince bakış koyultuyordum istemeden. Bazıları ‘hıh!’ edasıyla başını çeviriyor, bazıları hafifçe sırıtıyordu. Tek tük alıcı gözle süzenler de çıkmaktaydı. Sevtap’ın boyu posu ve tipi hakkında sorduğum sorulara cevabı çok kısa ve kesin olmuştu.

        “Gönül vitrininde duran bir mankenim. ”

   Bir ara üniversiteden eski bir arkadaşımla karşılaştık. Birkaç kelime bozdurduk. Orada ne yaptığımı sordu. Birini beklediğimi söyleyince hınzırca kılığımı kıyafetimi süzdü ve ‘Kıyak bir hatun olmalı.’ dedi. İnkâr etmek boşunaydı.  Başımla onaylayıp anlamlı anlamlı sırıtmakla yetindim ve ardından konuşmayı kısa kesmek için saatime baktım. Onun da acelesi vardı zaten. ‘Bir gün görüşelim ha.’ diyerek çekti gitti. İkimiz de telefon ya da mail adresi vermeye kalkışmamıştık. On yıl içinde yine buralarda bir yerde karşılaşırdık artık. Hiçbir zaman samimi olmadığım biriydi. Adını bile o söyleyince hatırlamıştım zaten.  

  Saat 15.35’de yavaş yavaş bütün ilginç ve gizemli havasına rağmen kızın beni işlettiğini düşünmeye başlamıştım ki, onu gördüm. Tam önümde duran metro kapısından içeri girmiş ve bana doğru dönerek gülümsemişti. Bir yetmiş beş boylarında ince yapılı bir genç kızdı. Koyu kahverengi bukleli saçları omuzlarına değmekteydi. Üzerinde daracık açık mavi bir kot pantolon, sarı bir tişört ve lacivert bir kot ceket vardı. Ceketinin önü açıktı. Göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahip değildi, ama uslüplu bir seksapel ışımaktaydı.Yüzü çok hoştu. Sarı tişortunun topografyasındaki yükseltiler de heyecan vericiydi. Zeki ve kendinden emin tavırları dışa ışımasını alameti farikasal bir kalıcılığa yükseltgemekteydi. Kapı kapanırken tekrar gülümsedi ve eliyle hoşçakal işareti yaptı. Metro kızın gülümsemesini Taksim yönüne doğru sürüklerken apışmış durumda ardından bakakaldım. Bu arada süper erkek Demir Güldere yıldırım gibi seğirtmiş ve kapı kapanmadan kendini içeri dahil etmişti. Kızla başbaşaydı. Bahtsız hayalimi iptal edip kös kös eve yollandım.   

  O akşam ve onu takip eden üç gün kızın beni aramasını boşuna bekledim. E-adresine dört nafile E-posta yolladım. Hiçbirine cevap gelmedi. Kimsenin zihnimdeki hayalleri böyle ayrıntılı bir şekilde bilmesi mümkün değildi. Bu nedenle kızı bir türlü kaliteli bir organize şakanın baş aktristi yapamıyordum. Ayrıca arkadaş çevremdeki kalibreli organizatör adayı hiçliği de beni desteklemekteydi.

  Kızın belirip kaybolması, anlık poz vermesi ona olan isteğimi körüklemişti. Aradan geçen günlerde neredeyse aşka benzer bir his kozasıyla sarmalandım. Hayalimde kapanmak üzere olan metro kapısından onlarca defa içeri süzülüp oradan devam eden serüvenler yaratmıştım. Şaka bir yana eskilerin deyimiyle bir çeşit kara sevdaya doğru yol almaktaydım. Light hali en azından.

  Perşembe akşamı cep telefonumdan aradı. Sesinde olağanüstü bir berraklık vardı. Tarifi mümkünatsız bir tınıyla konuşmaktaydı. İlk cümlesi ‘Cumartesi akşamı nerede buluşalım.’ olmuştu. O’ydu. Hemen tanımıştım. 

Kadıköy’deki Karga barda saat 22.00’de buluşmak üzere anlaştık. Yeri ben teklif etmiştim. Hiç tereddütsüz kabul etti. Cuma gününü kız gelmeyecek ve bir daha da sesini soluğunu çıkarmayacak düşüncesinin kasvet verici davul sololarıyla geçirdim. Cumartesi tempoyu bayağı artırmıştım. Öyle ki, 21.55’de Karga bardan içeri girerken madara olmaya iyice hazırdım. Hatta bundan tuhaf bir zevk de almaktaydım. Çünkü kız bundan sonra ne  yaparsa yapsın yıllardır süregelen tekdüze yaşantımı gizemli renklere boyamıştı.

  Annem Pazartesi akşamı yemeğe gittiğimde bunu hemen farketti. Babam kafayı geçen pazar günü yapılan Galatasaray maçının sonuçlarına taktığı için ıskalamıştı. Sürekli telefonu çalıyordu. Arkadaşları da bu konuyu konuşmak için sabırsızlanmaktaydı herhalde. Yemek saati falan demeyip arka arkaya birbirlerini arıyorlardı.

  İki yıldır ayrı oturmaktaydım. İş hayatım nedeniyle ortalama haftada bir gün görüşmekteydik. Annemin yaptığı karnıyarık harikaydı. Her zaman en az beş tane yerdim. O akşam ağzımda ikincinin ilk lokmasını gevelemekteydim daha.

  “Biri mi var hayatında?”

  “Onu de nereden çıkardın şimdi?”

  “Bir değişiklik var sende.”

  “Ne gibi?”

  “Yüzün gözün parlıyor. Bir heyecan içindesin sanki. Dalgınsın. Çatal ağzına yavaş çekimle gidiyor.”

  Sadece kadın ya da anne sezgisi değildi. Annem çeyrek yüzyıldır boşanma davalarında avukatlık yapmaktaydı. Durumumu ıskalamamıştı normal olarak. Sonradan rezil olmamak için daha çok başlarda, ne olacağı belirsiz bir ısınma sürecinden söz ettim. Olumlu bir yöne giderse kızı ilk onunla tanıştıracağıma söz verip konuyu noktaladım. 

  Sevtap kendisini ilk gördüğüm giysileriyle ikinci katta oturmaktaydı. Biraz titreyen dizlerle yanına yaklaştım. Yerinden doğrulup elimi sıktı ve yanaklarımdan öptü. Parfümü ciğerlerime eronikotin gibi yayılıverdi. Yakından çok daha çekiciydi. Neredeyse saldırgan diye tanımlayabileceğim bir diriliği vardı. Yan masada oturan iki genç kadın merakla bizi süzmekteydi.

  “Senin John Zorn sevdiğini bilmiyordum.”

  “Neyi?”

  Bunu derken içeride John Zorn’un Archaeopteryx adlı parçasının çaldığını fark ettim. Çağdaş deneysel caz gruplarından pek anlamam. John Zorn ve Masada altı ay önce ayrıldığım eski sevgilimden yadigar bana.

  “Eskiden takılırdım… Biraz yani.”

  “İstersen başka bir yere gidelim?”

  Burası çok cool bir yerdi, ama bizim ilk tanışma ve sohbet mekânımız olamayacak kadar ses ve soluk yüklüydü. Kızın beni nasıl bulduğunu ölesiye merak etmekteydim. Kapağı biraz daha sakin, sessiz ve gözden ırak bir yere atmak daha iyi olacaktı.

  “Bir teklifin var mı?”

  “Sana gidelim.”

 

*

 

  Gözlerimi açtığımda Sevtap yatakta değildi. Evde de değildi. Varlığının basıncı diyebileceğim etkiyi hissetmiyordum çünkü. Kalkıp oturma odasına gittim. Her yere saçılmış giysileri benimkilerle birlikte yerli yerinde duruyordu.

  Sokak kapısının kilidini kontrol ettim. Sürgü de yerindeydi. Kız buradan çıkmamıştı. Yedinci katta oturmaktaydım. Pencere ya da balkon da söz konusu olamazdı yani.

  Geri gelince kızın yerde halının üstünde duran beyaz sutyenini alıp kokladım. Ten kokusu belleğimi dağladı adeta. Gecenin anısı dirilmişti. Ne dirilmeydi ama, sürülen bir tarlada duran minik bir fareydim ve dev bir traktörün ardındaki metalin kabarttığı uçsuz bucaksız toprak şeridine bakmaktaydım sanki. Kızın giysilerini itinayla katlayıp kendi dolabıma yerleştirdim. Sadece bir akşam giyilmişçesine yepyeni görünümlü koyu bordo renkli mokasen ayakkabıları da benimkilerin yanında yer aldı. Tek eksik şey boynuna çapraz astığı küçük koyu kahverengi deri çantasıydı. Her tarafı aradım. Yoktu. Onu yanına almıştı.

  Gönül vitrinimin mankeni ile geçirdiğim geceyi tasvir etmem mümkün değil. Aynı anda amfetamin, meskalin ve LSD almış gibiydim. Bunların hiçbirini şu ana kadar kullanmadım. Filmlerde gördüğüm ve okuduğum etkilenmeleri kastediyorum. Hayatta hiçbir zaman yazar olmayı bu kadar istemedim. O zaman belki yaşadığım geceyi daha derinliğine anlatabilirdim. Son yoğun okumalarım lise yıllarında kaldı. Üniversitede dersler çok yoğundu. Sonrasında iş hayatı denen çark enerjimin neredeyse tamamını emiyordu. Gitar dersi almak, falanca kitapları mutlaka okumak, filmleri seyretmek gibi niyetlerim, daha uygun bir zamanda inşallah misinasına dizdiğim tespih taneleri gibiydi. Tanelerin sayısı arttıkça bu işlere ayırdığım zamanım daha da azalıyor gibiydi üstelik.

  Sevtap’la bir geceye sığışmış yıllarca süren bir birliktelik yaşadık.  Atmıyorum. Belleğimde kıpır kıpırlar. Kızı annemle tanıştırdığım an gözümün önünde şu an. Anneleri bilirsiniz. Biricik oğullarını hiçbir kıza yeterince layık görmezler. Daha önce tanıştığı iki üç kız arkadaşım için bir sürü elverişsizlikler dile getiren kadın Sevtap’a bir görüşte vuruldu. Benim gönül vitrinimin mankeni annem ve babamın gönüllerini de bir anda fethetmişti. Neşeli neşeli konuşarak yemek yedik. Şarap içtik. Bir ara annemle  mutfakta yalnızdık. İçeriden babamla kızın konuşma sesleri geliyordu. Babam kız gelince yirmi yaş birden gençleşmişti adeta. Sesi çocukluğumdan hayal meyal hatırladığım canlılık ve gürlükte çıkmaktaydı.

  “Nereden buldun bu kızı?”

  “Çok beğendin değil mi?”

  Annem kendine çok yakışan taba rengi elbisesini giymişti. Üzerinde bir leke var mı diye göz attı ve sonra bana baktı. Yüzü ciddileşmişti. “Sakın kaçırma.” dedi. Benim çapımdaki bir erkeğin böyle bir kızı uzun süre elde tutamayacağını ima eden ses tonu gururumu zerre kadar yaralamadı. Sevtap cinsi kızları onların istemi dışında elde tutabilecek erkek türü mevcut değildi. Kız isteyerek gelmişti. Bu kadarı yeterliydi benim için.

  Aynı evde oturmaya başladık. Sık sık annemlere gidiyorduk. Sevtap ailemi kendi ailesi gibi benimsemişti. Kendisi öksüzdü. Ailesinin geri kalanlarıyla ilişkisi de yıllardır kopuktu.

  Bu arada işten artan zamanlarımda bir genleşme olmuş gibiydi. Bütün hobilerime zaman ayırabilmekteydim her nasılsa. Gitar tellerinin üzerinde gezinen parmaklarım giderek ustalaşıyordu. Geceleri birbirimize sarılıp uyuyorduk. Bu yıllarca sürdü. Annem babam bir miktar yaşlandılar. Evlerindeki bazı mobilyaları yenilediler. Şakaklarımda birkaç adet beyaz tel belirdi. Az sayıdaki arkadaşımla da görüşmekteydik. Bunlardan biri trafik kazası geçirdi ve sakat kaldı. Bazıları nişanlandı ve evlendi. İlişkilerini sonlandıranlar oldu. Dünyada yeni savaşlar yaşandı. Bunların sevimsiz sonuçlarını göğüslendik. Annemin teyzesi vefat etti. Bir gün gitarımla Pink Floyd’un The Wall albümünün comfortably numb parçasındaki gitar solo bölümünü neredeyse hiç hatasız çalabildim. Ve daha bir yığın anı. Mazi hatırlayabildiğimiz şeylerin tümünden ibaret değil midir? Kızla en az beş yıl birlikte olduk diyorum o halde.

  Az önce aynada yüzümü uzun uzun inceledim. Şakaklarımda tek bir beyaz tel yok henüz. O gitar da yok. Telefonumun, bilgisayarımın tarih bildirileri sadece bir gece yaşlandığımı kanıtlıyor. Birlikteliğimiz boyunca kendi geçmişi hakkında neredeyse hiçbir şey anlatmamış olan Sevtap bir geceye beş yılı sığdırdı ve sonra çekti gitti.   

  Duş yaparken bu kabindeki sayısız sevişmelerimizi hatırladım. Mutlu bir erkektim. Kime nasip olurdu böylesine dört dörtlük bir ilişki. Gönül kalıbımdan dökülen yıllardı.

  Nasıl olur da kimseye anlatmadığım rüyalarımı bilebilirsin?”

  “Rüyaların ve vizyonların başka zihinlere açılan koridorları vardır bazen.”

  “Yani?”

  “Sana o taraftan yaklaştım.”

  Oturma odasındaki Dali’nin ergimiş saatler tablolarından en tanınmışının taklidi olan yağlı boya tabloya tam 800 kayme bayıldım. Bir arkadaşım taşınıyordu. Ona yardıma gitmiştim. Yeni evini dişi kuş dekore ettiği için o tabloyu ve bazı eşyalarını satışa çıkarmıştı. Arkadaşım 1000 dolara doksanlı yıllarda namlı olan bir ressama yaptırdığını söylemişti. 180×120 cm. ebatlarındaki tabloda imza falan yoktu. Yemin billah etmişti. Kız benle ilişkiye geçmeden iki ay önceydi. Oturma odasına astığım anı hatırlıyorum. Daldan sarkan pelteleşmiş bir saat için bu kadar para verilir mi diyen sürrealizm düşmanı yanım biraz pişmandı. Farklı beklentileri olan yanım da memnuniyetle ellerini ovuşturmaktaydı. Benim dişi kuşum da tam o sıralarda evi terketmişti. Sevtap’ın dediği doğruydu. Zihinlerimiz birbirleriyle ilişki kuruyordu. O tabloyu almamdaki saik şimdi çok açık. Zaman genleşmesi fikrine hazırlıktı.

  Kahvemden ilk yudumumu alırken Sevtap’ın nereden çıktığını keşfettim. O çöle, üç kaktüslü yere çıkmıştı. Evden değil. Zihnimden. Beş yılın bitiminde. Bundan yüzde yüz emindim. Çünkü artık o çöllük araziyi  zihnimde yeterince açıklıkla canlandıramıyordum. Pikselleri azalmış bir fotoğraf parçası gibiydi. Muğlaklaşmıştı. O minik görüntü parçacıkları başka alemlere, boyutlara açılan kapılardı belki. Kız bunlardan en sonuncusuna talip olmuştu. Tek kullanımlık olduğu açıktı. Kız aslında her neyse, bana c-mail, cin namesi yani, yollayan bir periydi belki. O eşik için gelmiş, karşılığını vermiş ve gitmişti. Beş yıl belki de çıkışa kendini uyarlamak için gerekli süreydi. En uygun açıyla atmosfere girmek için dünya çevresinde tur atan bir uzay mekiği gibi. Saadet turları. Bana çok az kişiye nasip olan bir hayat yaşattı. Gerçek aşkı hediye etti ve hayallerimi bile zorlayan bir tatmin duygusu verdi. Ruh formatım bir daha asla tekdüze yaşama sığamayacak kadar çetrefilleşmişti. Dahası önümüzdeki beş yılda olacak bir çok şeyi bilmekteydim. Bu bilgileri kullanarak kendimi belli bir derecede özgürleştirmeyi başarabilirdim.

  Ani bir düşünceyle mutfak masasından kalkarak yatak odasına gittim. Elbise dolabımı açtım. Kızın giysileri orada duruyordu. Süblimleşmemişti. Sevtap’ın arkada maddi kanıtlar bırakması ne demekti? Çantasını ihtiyacı olduğu için götürmediğini düşünmeye başlamıştım. Bu bir sinyal olmalıydı. İstese yanına alabileceği giysileri niçin arkada bırakmıştı? Kızın kot pantolonunun ceplerini karıştırdım. İki adet ayçiçeği, elli kuruşluk metal para dışında bir şey yoktu. Sonra ceketini aldım. Kalp hizasındaki, fermuarı sımsıkı kapalı iç cepte dörtte bir A4 büyüklüğünde bir kağıt parçası vardı. Küçük bir not defterinden kopartılmışa benziyordu.

  Hiç geri durmayacağız araştırmaktan

  Ve tüm araştırmalarımızın sonu;

  Başladığımız yere varmak da olsa

  Ve tanıyacağız ilk kez durduğumuz yeri

 

*

 

  Gayrettepe metro durağındayım. Saat 15.20. İçim içime sığmıyor. Sakin taklidi yaparak  bekliyorum. Bu defa her kadına bakmıyorum. Onun gelişini metrelerce önceden hissedebileceğimi seziyorum. Beni temelli bıraksaydı böyle olmazdı.

  Şiirin T. S. Elliot’un Four Quartet’inden Little Gidding bölümüne ait olduğunu evden çıkmadan google sayesinde keşfettim. Küçük Sarsıntı. Küçük Sersemleme. Küçüğü buysa? O mısralardan kastın burayı işaret etmek olduğunu düşünmek gibi bir sapkınlık içindeyim. Başın son, sonun baş olmasının bir izahı neden burada yine bir Pazar günü yeniden başlamak olmasın?

  Bir şey daha var tabii. Size bellek arşivimde bu tür çıkış filmciklerinden daha onlarca olduğunu söylemiştim değil mi? Örneğin okyanus kıyısındaki iki katlı sarı ev ve kırmızı gözlü gri kedi. O halde zokamda daha bir sürü peri yemi var demektir.

  Sevtap geri dönecek. Damarlarımda hissediyorum. Öyle olmasa ardında böyle bir not bırakmazdı. Gece boyunca beni baştan aşağı uyarladı. O şiirin son mısrasında olduğu gibi, And the fire and the rose are one; ateş ve gül artık benim için de aynı şey.                                          

                                                                             Amsterdam, Kasım 2010

Siftah

Turfanda Öykülerim No Comments »

siftah-xSadık Yemni

SİFTAH

 

 

  Doktor yaranın izi kalmayacak dedi. Acil estetik müdahale olmasa sol mememin hemen altında fındık büyüklüğünde bir burgucuk kalacakmış. Buna aldıran kim bu saatten sonra. Dev bir kader burgusu olan Siftah’tan paçayı yırtmış olmanın sevincini yaşamaktayım. Yoksa kıl payıyla hayati organlarıma dokunmayan kurşun işimi bitirir ve şimdi bedenim morg soğukluğunda toprağımın yarılmasını bekliyor olurdu.

   Siftah adlı dükkanın kapısını ittiğim anı hiç unutamayacağım. Minik bir çıngırak gelişimi anonslarken aldığım koku bir an zihnimde parlayan ve sönen bir düşünce ampulü patlatmıştı. Yırtıcı bir hayvanın kafesi Aslı. Aslandan da, kaplandan da büyük. Öyle büyük ki, sadece pençesi bu kapıdan geçmez. Korkunun buzdan nefesi ensemi ve midemi ürpertmeye başlarken ansızın sonlanıverdi. İçdüzenin görsel çekimi vehim zembereğimi kırıvermişti. Kapıyı ardına kadar ittirdim. Sol ayağım içerinin simli siyah mermerle kaplı zeminine dokundu.

  Çıplak duvarlar mor badanalıydı. Kapı tarafı hariç üç duvar boyunca uzanan simsiyah tezgahların üzerine irili ufaklı, sayısız miktarda beyaz biblo konmuştu. Bordo ceket, siyah pantolon giymiş, orta boylu bir adam bana göre sağ taraftaki tezgahın üzerinde duran beyaz biblolardan birinin tozunu almaktaydı. Bu iş için kullandığı sopanın ucundaki rengarenk bezlerin devinimi hipnotize ediciydi. Gözlerimi onlardan alamıyordum. Buraya girerkenki çalkantılı ruh halimden tamamen sıyrılmıştım. Tuhaf bir andı. Kapıdaki çıngırak sesi hâlâ sürmekteydi. 

  Kır saçlı adam başını bana doğru çevirince çınlama kesiliverdi. Sadece     bana gülümsediğini hatırlıyorum şimdi. Belki ameliyat sırasında narkoz verildiği içindir. Ne kadar çabaladıysam da dükkân sahibinin yüzünü gözümün önünde canlandıramıyorum. Bu nedenle kendime geldiğimden beri her an oda kapısından içeri girecek beklentimi yenemiyorum.

  Ses tonu ve konuştuklarımız ise harfi harfine aklımda. Bunamakla bile unutamayacağımı hissediyorum. Cesedimi kemiren kurtlara sonik mirasım olacak.

  “Size nasıl yardımcı olabilirim?”

  “Tarık… Kocam, bu akşam yaş günü de.”

  Sık sık yine mi düdük makarnası yaptın diye espri yaparak buna kahkahalarla gülen, yıllardır Paris’de oturan ibne kılıklı yeğeninin getirdiği bulyonlarla evi sürekli sığır kuyruğu çorbası kokutan, asılmadığı tek bir arkadaşımı bırakmayan iri yarı ve hantal biriydi kocam. Beni attığı sopayı geri getiren biri gibi gören, bunu yapma hevesimi de aşk, sevgi  ve saygı kelimelerinin önüne az, eksik, hiç cinsinden zarflar koyarak derecelendiren egoist alçağın tekiydi. Altı ay önce ayrılmıştık. Kanunen boşanmak üzereydik. O anda otuz metre ötede sevgilisiyle oturan adamdan ne kadar nefret ettiğimi Allah biliyordu, ama nedense eski kocam diyememiştim.

  “Anlıyorum. Şöyle bir şey belki.”

  Adamın elindeki küçük beyaz bibloyu gördüğümde bilincimle bilinçaltım arasındaki kapının eşiğinde duran ve daima ne istediğini bilen Asıl Aslı “Evet. Bu.” diye haykırmıştı. Bense tırsmıştım biraz. Sekiz santim boyunda boynuzlu, çatal tırnaklı, şalvarını delip çıkmış uzun kuyruklu, koca kafalı ve geniş sırıtmalı bir şeytan biblosunun içimde bu denli güçlü bir duygu sarsıntısı yaratacağını tahmin etmezdim. Biblo tamamen beyazdı. Hiçbir yerinde boya olmamasına rağmen en ufak ayrıntısı bile kolaylıkla görülebilmekteydi.

  “Şalvarlı Lucifer. Bu sabah geldi. Yeni bir seri. Siftahı sizle yapacağım inşallah.”

  Aklımdan alacağımdan nasıl böyle emin olabiliyorsunuz sözleri geçerken hayretle çantamı açmakta olduğumu fark ettim.

  “Ne kadar?”

  “10 lira. Dediğim gibi bu serinin ilki. Normalde 62,50’dir fiyatı. Her seri 16 ile 26 adet arasında biblodan oluşur. Yapımcıların takdiri böyle. Bu serilerden ilk satılan biblo siftah olarak nitelenir. Uğur getirsin diye ucuza verilir. Mallar muayyer değildir. Müşterinin seçimi nihaidir.”

  Cüzdanımdaki yegane onluğu adama uzattım. Köşelerden birinden bir santimlik bir parça kopuktu. Farkında olmadan birinden almıştım. İki kez alışveriş sırasında reddedilmişti. Adam kibar bir hareketle onluğu alıp hemen sağında duran Çin işi süslemeli tahta bir kutuya attı. Yırtığı görmüş, ama aldırmamıştı. Eğer parayı kabul etmeseydi sonra gelir alırım deyip çıkacaktım. İçimde bibloyu bir an önce eski kocama vermek için güçlü bir istek belirmişti. Korkutucu derecede baskın bir duyguydu. Kaçma güdümü gıdıklayan bir yanı vardı.

   “Yakından bir bakın. Ayrıntı zenginliği yönünden eşsizdir. Bu zamanda bu tür iş çıkmıyor pek. Ne yazık ki. İnsanlar görselleşme adı altında sığ yüzeylere yayılmayı yeğliyorlar giderayak. Çok bakıyorlar, az görüyorlar.”

  Şalvarlı şeytancığın ayrıntı bolluğu müthişti gerçekten. Sanki insan büyüklüğündeymiş gibi alengirli algılıyordum. Şalvarının kırışıkları, üç günlük sakalının uçları, çarıklarının dikiş yerleri, beyaz göz bebeklerinden yansıyan çevre renkleriyle müthiş bir teşhir gücüne sahipti. Parmağımla şişçe duran göbeğine dokunurken Tarık’ın forsu buna sökmez diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bir de asla o kıtipiyozun yaş günü partisine gitmeyeceğim için maalesef bunu kendisine bizzat veremeyeceğim düşüncesi geçmişti aklımdan. Tıpış tıpış gittim ama. Ayrıldıktan sonra satın aldığım ve hiç giymediğim kırmızı elbisemi giyerek hem de.

  Arızalı ilişkiler pizza kulesi inşa etmektir derdi tirildetir türünde yazan bir dostum. Geçimsizlik ekstra kat çıkmak olur ve ardından kaçınılmaz yıkım gelirdi. Tarık’la bir çok konuda anlaşamıyorduk, ama ağırlık merkezinden aşağı salınan çekülün değdiği noktanın taban alanından dışarıda kalmasının nedeni adamın harama uçkur çözme hobisiyle ilgiliydi.  O olmasa mazoşist yapım daha yıllarca dayanırdı.

  Tarık beni evli kaldığımız sekiz yılın özellikle son çeyreğinde defalarca aldattı. Biri de eski bir arkadaşımdı üstelik. Boşanma bu nedendendi. Sineye çekecek halim kalmamıştı. Eğer bu işi hakkaniyetli bir mal bölüşümü ile halledebilseydik şimdi burada yatıyor olmazdım. Tarık para işlemlerini idare ettiği ve muhtemel boşanma zamanını tahmin ettiği için ortak hesabımızda tek kuruş bırakmamıştı. Beraber aldığımız ve kirada olan su içinde yarım milyon lira eden katı benden habersiz satarak parayı iç etmişti. Beraber oturduğumuz evle ilgili bir sürü borç biriktirmişti kasıtlı olarak. Kısacası boşanma sonrasında yirmi yıl avukatlık yaparak elde ettiğim tüm kazanımım uçmuş gitmişti elimden. Belki daha da kötüsü arkadaşlarımın önemli bir kısmının enayiliğim yüzünden Tarık’ın bütün bunları yapmağa hakkı varmış sonucuna varmasıydı. Ben 1.61 boyunda, elli kilo ağırlığında ve kırk dört yaşında küçücük bir kadındım. Bana bunu yapmaya hakkı yoktu.

  Eski kocamın bana yaşgünü davetiyesi yollaması kendine aşırı güveninden kaynaklanmaktaydı. Otuz dört yaşındaki müstakbel karısını göstermek istemesi ikincil bir nedendi. Benden genç kadınlarla fingirdediğini bilmekteydim zaten. Merak saikiyle geleceğimi zannetmekteydi belki. Siftah dükkânı olmasaydı tozumu bile göremezdi.

  Parti yakın zamanlara kadar yüzde elli hissesine sahip olduğum evde verilmekteydi. Kapıyı nişanlısı açtı. Yüzündeki telaşımsı kıpırtıyı beni beklemiyor olmasına yordum. O da kırmızı bir elbise giymişti. Yerçekiminin gücüne teslim olmaya başlama aşamasındaki iri memelere sahip hoş bir kadındı. Onu bir kez uzaktan görmüştüm. Bağdat caddesinde. Tarık’la el ele yürüyorlardı. Bir zamanlar Tarık’la sıkça gittiğimiz Yaldızlı Kiraz pastahanesine gidiyorlardı. Kendimi yılkı atı gibi hissetmiştim. Az kalsın arkalarından gidip olay çıkaracaktım. Kendimi güçlükle engelledim. Geri dönüp yürümeye başladım. Öfkeden her tarafım titriyordu. Birden Siftah adlı bir dükkânın kapısının önünde durduğumu fark ettim.

  Kadın bana kendini tanıttı ve on bahar az eskitmişliğin rahatlığıyla beni tepeden aşağıya süzdü. Herkes yaşımdan az gösterdiğim konusunda hemfikirdir. Kadının yüzünde beni umduğundan daha az virane bulmanın hayal kırıklığını okumak zevkliydi.

  Tarık’ın beni gördüğündeki yüz ifadesi beynime çakılı duruyor. Kıçını olanca haşmetiyle sergileyen beyaz pantolon ve üstüne de mor bir gömlek giymişti. Kısa kır saçları güneş yanığı yüzüne hoş bir kontrast yapmaktaydı. Altları hep mor duran boğa gözlerinde iki kırmızılı kadını bir arada görmenin şaşkınlığı vardı. Bunu kayranın bir işareti olarak algılamış mıydı acaba? 

  “Geldin ha?”

  Beni öpmesine izin vermedim. Birlikte yattığımız son geceyi hatırlamıştım. Ahmak kafam hâlâ Tarık’ın bana bu kadar adice davranmayacağını, uzlaşabileceğimizi ummaktaydı. Çok sarhoştu. Bana hoyratça sahip olmuş ve yanımda sızıp kalmıştı. 1.85 boyunda 105 kilo ağırlığındaki cüssesine rağmen aşırı kırılgan bir durumdaydı. Elimde yastıkla onu seyrettiğim an canlanmıştı gözümde. Bir kez kalp krizi geçirmişti. Uyku apnesi sorunu vardı. Kocaman göbeği nedeniyle ikinci kalp krizi yakında tekrar ziyaretine gelebilirdi, ama o kadar sabrım yoktu. Ben de içmiştim biraz. Sarhoş falan değildim yalnız. Yastığı olanca gücümle yüzüne bastırsam belki işini bitirebilirdim. Mağdurdum. Haksızlığa uğramıştım. Saniyelerce yastık elimde öyle durmuş ve sonra göz yaşlarımla ıslatmak üzere yerine koymuştum. Sabah eşyalarımı toplayıp annemin evine gidecektim.

   Çantamdan hediyesini çıkartıp uzattım. Bunu yaparken 52. yaşı nedeniyle temennilerimi yazmadığımı ayrımsadım. Hediyesini Siftah’tan ambalajlanmış haliyle getirmiştim.

  ‘Sana bir şey aldım.’

  Tarık bendeki bir değişikliği fark etmişti. Bunu çözmeye çabalıyordu. Sanki bir şey dikkatini dağıtıyor gibiydi. Antetsiz beyaz kağıdı önce elinde bir tarttı. Sonra aceleyle yırttı. Bibloya bakakaldı. Yüzünde ne yapacağını bilemez bir ifade belirdi.

  İçeride Tarık ve sevgilisinden başka beş kişi daha vardı. Sadece birini tanıyordum. Kendi gibi emlakçı olan liseden arkadaşı Feyyaz. Nefti renginde bluz giymiş genç kısa siyah saçlı bir kadınla sohbet etmekteydi. Arkası bana dönük olduğu için geldiğimi henüz fark etmemiş numarası yapması pek abartılı durmuyordu. Uzun boylu, siyah pantolon, siyah gömlek giymiş genç bir sarışın bir kadın taksitle aldığımız pahalı beyaz divanımda oturmuş şarap içiyordu. Yüzünde ben burada ne yapıyorum ifadesi vardı. İki adam ayakta durmaktaydı. Biri krem rengi ceket siyah pantolon giymişti. Orta boylu, güçlü yapılıydı. Yanında duran topluca, kısa boylu adam eliyle omuzuna dokununca başını tamam anlamına salladı. Gözleri kanlıydı. Daha saat on bir bile olmadan midesine epey alkol boca ettiği belliydi. Adamın hemen çekip gitmesi için özel bir neden var gibiydi. Bunun Tarık’ın dikkatini dağıtan şey olduğunu hissetmekteydim. Havada arızalı tansiyon sporları gezinmekteydi.

  Krem ceketli adam kapıdan çıkarken diğer kırmızı elbiseli kadına bir işaret yapmış olmalıydı. Kadın bakışlarıyla şimdi sırası değil sinyali yolladı.

  Bu sıradan haberleşme nedense eski kocamı inanılmaz derecede sinirlendirmişti. Tarık elindeki bibloyu adama doğru salladı ve “Ulan deyyuz, hâlâ siktir olup gidemedin mi?” dedi. Sonra bana döndü. Şalvarlı şeytancığı neredeyse burnuma değecek kadar yaklaştırdı. ‘Sen… Senin ne işin var burada? Söyle ha!”

  Ablak yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Daha önce defalarca dayağını yediğim biriydi, ama korkmuyordum. Sen davet ettin ya diyeceğim sırada bir gümbürtü koptu. Tarık’ın mor gömleğini delen bir kurşun kalbimin hemen altına saplandı. Öne doğru sarsılan iri cüssenin karnının üst kısmı kan içinde kalmıştı. Sancı şeklinde benim göğsüme sıçramış bir lekeydi sanki.  İkinci kurşun boy farkımız nedeniyle şahsa özeldi. Tarık’ın alnı guguklu bir duvar saatinin kuş kapısı gibi açılıvermişti.

  Az önce ziyaret saati öncesinde ifademi alan kadın polis kocamın müstakbel karısının koruma olan sabık sevgilisi tarafından ruhsatlı tabancasıyla vurulduğunu söyledi. Adam partiye eski sevgilisi tarafından davet edilmişti. Bu kesinlikle Tarık’ın fikri olmalıydı. Güç gösterisi olarak sabık sevgililer de çağrılmıştı. Tarık aslında adamı sindirmeyi başarmıştı. Ben geldiğimde gitmek üzereydi. Sarhoştu, ama silah kullanmayacak kadar kendindeydi. En azından o gece. Gözlerindeki ifadeyi açıkça gördüm. Kıskanç ve ihtiraslı biriydi. Kadını Tarık’a mal etmezdi kolay kolay. Şalvarlı şeytancık iki adamı da baştan çıkarıverdi. Geri adım atarak az önce üstünden atladıkları mayına bastılar.

 Kol saatime baktım. 03.02. Yalnızım. Bu öğle üzeri oda arkadaşım taburcu oldu. Yerine kimse gelmedi. Annem, babam ve en iyi arkadaşım Nermin gece kalmak için çok ısrar ettiler. Onları buna gerek olmadığına güçlükle ikna ettim. Doktorların iki gün sonra evime gidebileceğimi söylemeleri de etkili oldu. İçinde resmim olan gazete solumdaki komodinin üzerinde duruyor. Kıskançlık can aldı başlığı ne kadar yanıltıcı.

  Mağdur olmak ağır eziyet. Kin haklılık zarfını aşındırarak delen asit. Zihinde dolanan şiddet fikri haklılık terazisinde ters dara oluyor. Yediğim kurşun elimde yastıkla yatakta kendinden geçmiş adamı seyrettiğim anların bedeli.

  O dükkân her sokakta mutlaka bir tane bulunan alelade bir işyeri. İçinde bazen biblo, bazen sabun, bazen de incik bocuk satılıyordur Allah bilir. İnsanın niyeti çevremizdeki uzayı uyarlıyor olmalı. O şalvarlı biblo bir çeşit niyet gerçekleştiricisiydi sanırım. Satıcı da her aynaya bakışımızda muzipçe ensemize üfleyen o kadim varlık.

  Kalan ömrümde asla o dükkânın olduğu yere gitmeyeceğim. Bağdat caddesinde tam o noktada Siftah adlı bir yer olmadığından eminim. Aynı noktaya iki kez yıldırım düşmez derler, ama ben batıl itikatlı biriyimdir. Eğer serinin ilkini almasaydım büyük bir ihtimalle şu anda size bunları anlatamayacaktım. Hiçbir güç artık adımlarımı o tarafa süremez.

   O beyaz divanlı ev ve bankadaki paracıklar Tarık’la hâlâ evli olmamız nedeniyle tekrar benim olacak. Eski anahtarlarım bir yerlerde duruyor. Adamımı iyi tanırım. Kilidi değiştirmediğine bahse girerim. Buradan çıkınca ilk işim evime gidip etrafa bir göz atmak olacak. O bibloyu bulamayacağıma da bahse girerim. Çünkü o sessizce yanan bir fitil gibi tekinsiz ve kimbilir hangi formda şu anda sizlerden birinin çantasında ya da torbasında durmakta.

                                                                           Çeşme, Ağustos 2010  

    

 

 

 

 

 

 

Agrippa Boşluğu

Turfanda Öykülerim, Yazılar No Comments »

agrippa-boslugu-1Sadık Yemni

Agrippa Boşluğu

                                                                                                                               Can Sökmen’e

 

  Bu defaki şok, bir noel ağacı gibi süslü püslü lambalı, dibi hediye paketleriyle yığılı yüklendi üzerime. Biraz önce şimdi arka arkaya duran beş adet Kızlı Marka sardalye kutusunun yerinde bir boşluk vardı. Agrippa boşluğu. Parmağımla o boş alana dokunmuştum. Hayal kırıklığı dokunuşuydu. Konserve sardalyesi hastası biri olarak en tercih ettiğim markayı elde edemediğim için biraz bozulmuştum. Bir ötedeki markete kadar yürümem gerekecekti.

   Hemen dışarı çıkacaktım, ama bir dürtüyle geri döndüm. Boşluğa dokunan parmağımdan gelen sinyal nedeniyle diyeceğim geliyor. Eşyasız mekânın kıvamında tanıdık bir şeyler vardı.

Sardalye kutusundan birini alıp yerine bıraktım.  Eski karım Nalan’ı hatırlamıştım. Takıntılı biriydi. Kenarı azıcık ezilmiş bir konserveyi almaz, son kullanma tarihi bir yıl sonrayı göstermeyen bir ürünü asla kullanmazdı. Bir an kendimi ona benzettim. Birlikte yaptığımız alışverişler alınan bir sürü şeyin tekrar tekrar yerine konması ve daha uygunlarının seçilmesi nedeniyle bayağı uzun sürerdi. Beni kasada ödeme yaparken sayısız defalar bir şeyi değiştirmem için geri yollamıştır. Sırada bekleyen asık suratlı insanların yüzlerine bakmadan gider gelirdim. Acele yüzünden her şeyi daha zor bulduğum için dönüşümde utançtan ter içinde kaldığım olurdu. 

  Her şey on bir gün önce başladı. 3000 kadar kitabımın güçbela sığıştığı odamda kitapları düzenliyordum. Ünlü maji ustası, simyacı Agrippa von Nettesheim hakkında yazılmış kitabın durduğu yerin boş olduğunu görünce şaşırdım. Çünkü bir gün önce kitabı biraz okumuş, bazı notlar almış ve yerine koymuştum. Merakla oturma odasına gittim. Kitap sehpanın üzerinde değildi. Beyaz kapaklı, kalın bir cilt olduğu için hemen fark edilebilecek bir kitaptı. Hiçbir yerde yoktu. Kütüphaneme geri döndüm. Şokun kendini uzaktan belli eden ucu elektrikli bir sopası vardı sanki. Daha iki metre mesafeden kitabın az önce boş duran yerde olduğu belliydi. Gidip elime aldım. Bir gün önce yazılmış notu buldum. O’ydu. Az önce yoktu, yemin ederim.

   Bu olayı ezoterizme ilgi duyan ve tirildetir türünde yazan olan bir arkadaşıma anlattım. Kitabı ve kütüphanemde durduğu yeri gösterdim. Dokunması için kitabı alıp ona uzattım. Dokundurtuşta tek başıma deliriyor olmama arzum gizliydi. Hem huşu verici, hem de korkutucu bir deneyimdi. Daha 49 yaşındaydım. Durumun metafizik yanından soyutlanırsa erken bunama belirtisi gibi bir yanı mevcuttu. Bellek mekanizmasında sıra dışı tekleme.

  Aradan günler geçti. Sık sık kitabın yerinde durup durmadığını kontrol ediyordum. Sonuç değişmiyordu. Yerindeydi ve aynı şakayı yinelemeye hevesli görünmemekteydi. Yavaşça unuturdum belki, ama boşluk bir hafta sonra kendini hiç umulmadık bir yerde karşıma dikiverdi.

  Bir arkadaşımın yaş günü partisindeydik. Saat gece yarısını geçmişti. Kafam hafiften iyiydi. Mutfakta bulaşıkların yıkanmasına yardım edip geri dönerken oturma odasındaki en rahat koltuğun boş durduğunu görerek sevindim. Saatlerdir ayakta durmaktaydım. Gidip biraz oturmak fena fikir değildi. Tam bunu yapacağım sırada bir arkadaş seslendi. Dönüp baktım. Eski tanıdıklardan biriydi. Daha yeni gelmişti. Selamlaştık. Başımı tekrar eski yönüne çevirdiğimde apışıp kaldım. Yeşil tişörtlü, öğrenci tipli bir genç kız koltukta oturmaktaydı. Kucağında çerez tabağı, elinde de yarısı boş bir şarap kadehi vardı. Benzer şok üzerime abanıverdi yeniden.

  Koltuğun boş olduğunu görmemin üzerinden en fazla beş saniye geçmişti. O kızın koltuğa oturabilmesi için benim yanımdan geçmesi, yani yüz yüze gelmemiz gerekmekteydi. Bu olmamıştı. Gerilimle kızın oturduğu yerde ortadan silinmesini bekledim. Saniyeler aktı gitti. Böyle bir şey olmadı.

  “Bu sardalye kutuları ile üçüncü oluyor.”

  “Bir şey mi dediniz?”

  Sağımda beliren kadına baktım. Otuz sonlarında, balık etli, sevimli yüzlü, gözlüklüydü. Sol elinde kırmızı bir market sepeti tutmaktaydı. Yanaklarında hafif bir heyecan allanması vardı. Bakışları sardalye konservelerine bağlanıp çözülmekteydi. Kalbim yeniden hızlanmıştı. Tek başıma delirmiyorum sonatının ilk nağmelerine eşlik gayreti.

  “Bu konserve kutuları…”

  ‘Az önce burada yoktu. Ansızın belirdi’ demekten son anda vazgeçmiştim. Kendimi gülünç duruma düşürmek istemiyordum.

  “Bir dakika önce boştu.” Dedi kadın yüzümü dikkatle süzerek. Eksik bıraktığım kelimelerin ne olduğunu sezmiş gibiydi. “Sonra… Şurayı döndüm. En fazla on, on beş saniye. Geri geldim. Hepsi arka arkaya diziliydi. Siz..?”

  Sevinçten ve heyecandan ağzım kurumuştu. “Agrippa boşluğu.” Dedim. “Kütüphanemde bir kitap vardı. Beş yüz sayfalık. Yeri boştu. Yarım dakika sonra yerinde duruyordu. Evde kimse yoktu. On bir gün önce. Sonra bir partide… Bu üçüncü.”

  “Benim için de üçüncü. Önce bir oturma odasında bir pufum boşluktan çıktı geldi, sanki sonra dişçide beklerken boş bir sandalyede ansızın beliren yaşlı bir teyze. Şimdi de bu sardalye konserveleri. Siz bir şey dediniz. Agropa boşluğu mu?”

  “Ben de ilk boşluk deneyimimi tanınmış simyacı Heinrich Cornelius Agrippa von Nettesheim hakkında yazılan bir kitapla yaşadığım için bu adı verdim. Agrippa, imparator I. Maximilian’ın sekreteriydi. Sekiz dil bilmekteydi. The Nobility and Preeminence of the Female Sex. adlı bir kitabı vardı. Esas ününü Okült Felsefesi’ne boçludur haliyle.”

  Kadına malumat salatası yapmaktaydım. Neyse ki, mevcut durum nedeniyle buna aldırdığı yoktu.

  “Sizce ne oluyor?”

  Omuzlarımı silktim. Aynı anda delirebilme ve burada rastlaşma şansımız çok düşüktü.

  “Bir şey daha var. Siz ne zaman konservelerin yerinde olmadığını gördünüz?”

   Sorudaki tekinsiz yanı hissetmek içimi soğutmuştu. “Siz gelmeden en fazla 15 saniye önce.”

   “Ben bir lisede matematik öğretmeniyim. Sayılarla…Ben de 15-20 saniye önce burada raftaki boşluğu seyretmekteydim.”

  “Birbirimizi fark etmedik.”

  Kadın alnını kırıştırarak başını salladı. Bunu yaparken Betül Teyzeme benzemişti. Merak edilecek şeyin miktarıyla orantılı bir alın kırıştırma ustasıydı. İlginç olan teyzemin ilerlemiş yaşına rağmen bu çizgilerin artlarında pek iz bırakmadan geri çekilmesiydi. Biraz kiloluydu, ama yetisi sırf bununla izah edilebilir miydi bilmiyordum tabii.

  “Sizce ne oluyor?

  Kadın içini çekerek gülümsedi. “Boşluk.”

  Tek kelime her şeyi bir güzelce özetlemişti. Zihinlerimiz bazı şeyleri var ve yok şeklinde çift kaydediyor olabilir miydi? Bir daireden bozma küçücük bir markette tıka basa doldurulmuş rafların arasında duruyorduk. Bu kadar küçük yerde beyaz gömleğinin göğüs kısmında kolaylıkla akılda kalacak cinsten tümsekleri olan kadını görsem mutlaka fark ederdim. Saat ona geliyordu. Marketin tenha olduğu bir saatteydik. İçeride bir iki kişiye rastlamıştım herhalde, ama ne onları, ne de kadını hatırlıyordum.  

  Gördüğüm filmler nedeniyle harıl harıl senaryo üretmekteydim. İkimiz de üçüncü boşluk deneyimini yaşamaktaydık. Bu benzer durum bizi bir araya çekmiş olabilirdi.

  “Nerede oturuyorsunuz? Sizi daha önce hiç görmedim bu markette.”

  Kadın düşüncelice yüzüme baktı. “Aklımdan geçen şeyi… Ben, şurada İnönü Caddesi’nin üst kısmında oturuyorum. Kocamla eskiden arabaya atlar büyük alışveriş merkezlerine giderdik. Ayrılınca semte döndüm yine. Buraya pek gelmem. Bugün nedense… Sizce de rastlantı olamaz değil mi?”

  “Olamaz.” Dedim çok hevesli görünmemeye gayret ederek. “Boşandınız mı?”

  Kadın başıyla olumladı. Çok şaşmamıştı bunu sormama. İkimiz de evlenmiş ve boşanmıştık. Üç kez boşluk yaşamış ve üçüncüde bir araya gelmiştik. Bunların bir anlamı olmalıydı.

  “Ne yapıcaz peki?”

  Kadın içini çekti ve “Adım Leman.” dedi.

  Uzattığı elini sıktım. “Benim adım da Can.”

  “Memnun oldum.”

   Bir matematikçi olarak bayağı anaç bir görünümü ve örtülü ama, ökseli bir seksapeli vardı. Kadını beğenmiştim. Bunu belli etmekteydim sanırım. Leman’ın yüzünde de bundan hoşnutluğun minik izleri vardı sanki.

  “Dışarı çıkıcaz.”

  İyi fikir.” dedim. “Bir Dakka… Sardalye de alıcaz mı?”

  Leman gülümsedi. “Alalım tabii.”

  İki sardalye kutusu alıp  birini kadına uzattım. “Alıp marketin kırmızı sepetine koydu.

Ben sadece bunu alacağım için elime sepet almamıştım. Birlikte kasaya doğru yürüdük. Kasanın orada bizi katmerli bir şok beklemekteydi. Ne kasiyer, ne de bir müşteri vardı ortalıkta. Daha da kötüsü camekândan görünen cadde de tenhaydı. Ne marketin manav kısmında duran birileri, ne de yoldan geçen bir araba mevcuttu. 

  “Vay canına.”

 Kadının yüzü allak bullak olmuştu. İri kahverengi gözleri endişe yüklüydü. “Nedir bunlar Can?”

  “Dışarıya çıkalım.” dedim.

  Kadın başıyla olumladı. Aslında içimde bunu yapmak istemeyen bir dürtü de mevcuttu, ama zıt komut daha güçlüydü.

  Kasanın önündeki tezgahın üzerinde iki adet bir kilogramlık pirinç torbası ve tereyağı ambalajı durmaktaydı. Müşteriler neredeydi? Kasiyer? Marketin çalışanları? Manavı bekleyen öğrenci tipli delikanlı?

  Kapıdan çıkıp kan kırmızı domates yüklü kasaların yanından geçerek caddeye bir göz attık. Tam o sırada az ilerideki trafik lambası yeşil yanmıştı. Sağda solda park etmiş arabalar vardı, ama hareketli tek bir araç yoktu. Görünürde tek bir insan olmadığı gibi.

  “Sence ne oluyor Can?” 

  Caddenin bir meyille alçalan yönüne baktım. Bir banka şubesi, dünya çapında tavaf edilen fastfood tapınağı, boş otobüs durağı, kime hitap ettiği belirsiz reklam panoları ve ıssızlık. O ana kadar gördüğüm bilimkurgu filmlerini düşünmekteydim. Üçüncü dünya savaşı çıkmış olabilir miydi? Caddede her şey çok düzenliydi. Savaş mavaş yoktu. Başka bir şey. Çok başka bir şey vardı. Leman’ın benden bir cevap beklediğini hatırlayınca, “Gitmişler.” dedim.

  Kadının etli dudaklarında raşitik bir gülümseme belirdi ve yok oldu. “Nereye?”

  “Zor bir soru.” dedim. Zihnimde bir uğuldama vardı. Sanki bir şeyleri görebilecekmişim gibi sağıma soluma baktım. Trafik lambası şimdi kırmızı yanmaktaydı.

  “Gel şöyle yürüyelim.”

  Kadının bunu derken sol elimi tutmasını hiç yadırgamamıştım. İçin için çok istediğim bir şeydi. Bu yol yalnız yürünmezdi. Kaldırımda ayaklarımızın çıkardığı sesleri dinleyerek yürüdük. Bütün mağazalar, dükkânlar kapıları açık bir şekilde durmaktaydı. Görebildiğimiz tüm alanda tek bir kıpırtı yoktu. Uzaktan ya da yakından gelen hiçbir ses yoktu. Bütün İstanbul bize miras kalmış gibiydi.

  “Bir şeyi fark ettin mi?”

  Şu ana kadar o kadar çok şeyi fark etmiştim ki, kadının yüzüne bakmakla yetindim sadece.

  “Sardalyeleri ve market sepetini arkada bıraktık. Oysa elimizdeydi. Öyle değil mi? Ben yanımda el çantam olmadan hiçbir yere adım atmam. O da yok. Bir şey alsam neyle ödeyecektim?”

  Hayretle boş sağ elime baktım. Sol elim kadının elini daha sıkı kavradı. Zihnim çok hareketliydi, ama çıkarsama kapasitem epey düşüktü. Çok hızla dönen ama, dibi delik bir kovayla su çeken bir çıkrık gibiydi. Alıştığım mantık düzeyine fikir eriştiremiyordu.

  “Bu ne demek oluyor sence?”

  Kadının gözleri dolmuştu. “En son neyi hatırlıyorsun? Markete gelmeden önce.”

  Tefekkür çıkrığımın gıcırtılarıyla yüklü saniyeler akmaktaydı. Tam hatırlamıyorum diyeceğim sırada, zihnimde görsel bir parlama belirdi. Bir minibüsteydim. İçinde şoför hariç dört kişi vardı. Ben en arkada yalnız oturmaktaydım. Önümdeki koltukta iki kadın vardı. Önde şoförün yanındaki iri yarı bir delikanlı nerede inmek istediğini anlatmaktaydı. Bu tarafa gelmekteydik. Her zaman pizza yediğim yeri hatırlamıştım.

  “Minibüsteydik.” dedi Leman.

  Kadın bunu derken onun önümde oturan kadınlardan biri olduğunu ayrımsadım. Oydu. Yanındaki genç bir kıza yaş günüyle ilgili bir şeyler anlatmaktaydı.

  “Hatırladım seni. Yanında kırmızı tişörtlü, uzun siyah saçlı bir kız vardı.”

  Leman başıyla olumladı. Alnını kırıştırmıştı yine.  “Aylin. Kuzenim. On yedisine basacaktı. Yarın. Pasta… Pastayı ben alacaktım. Çikolatalı ve vişneli.”

  Cadde hafif bir virajla sağa dönmekteydi.

  “Şurada az ileride indim galiba.” dedim.

  “Ben de öyle hatırlıyorum.”

  “Sen nerede oturuyorsun Leman?”

  “Marketin az ilerisinde. Sen?”

  “Ben de öyle.” Dedim. “Peki niye orada indik minibüsten?”

  Leman durdu ve yüzüme baktı. “Aklımdan geçeni söyledin. Sen benden uzun yaşayacaksın.”

  Bu söz reaksiyonu hızlandıran bir katalizör gibiydi. Ellerimiz çözüldü ve ağzımız bir karış açık birbirimize bakakaldık.”

  Tam bir şey diyecektim ki, Leman eliyle dudaklarıma dokundu. Gözleri dolmuştu. Tekrar elimi tuttu. Eskisinden daha hızlı bir şekilde yürümeye başladık. Trafik lambası biz yaklaşırken önce sarı, ardından da kırmızı yandı. Sabırsız adımlarımız virajın bitiminde bizi bekleyen şeye kavuşturuverdi sonunda.

  Sağ yanına devrilmiş bir minibüs yolun ortasında yatmaktaydı. Onun hemen önünde bir kamyon durmaktaydı. İki kişi arkası bize dönük minibüsün yanında durmaktaydı. İçerideki bir şeyi görmek ister gibi bir halleri vardı. Mavi gömlekli, siyah pantolonlu olan minibüsün şoförüydü. Gri takım elbiseli olan da yanında oturan iri yarı delikanlıydı. Issızlıkta görebildiğim yegane kimselerdi.

  “Allaha şükür Aylin kurtulmuş. İnşallah ağır yaralı falan değildir.”

  “Nasıl oluyor da kimseleri görmüyoruz.” dedim. “Şu anda yolun tıkanması nedeniyle burada yüzlerce araç ve meraklı gözün birikmesi gerekmez miydi?”

  Leman içini çekerek bana baktı. “Buradalar.”

  Kabullenmek zordu, ama geçirdiğimiz kazada az önce ölmüştük. Cesetlerimiz şurada bir yerde olmalıydı. Ambulanslar da yolda.

  “Hayaletlerin insanları görebildiğini zannederdim.” dedim.

  “Ben de. İçinde insan olan araçları da göremiyoruz. Merakla şurada kaç yüz kişi yığılmıştır şimdi?”

  Etrafıma bakındım. Leman haklıydı. Buradaydılar. İşsizlik, banka kredi kartı borcu, kötü giden sınavlar, tuttuğu futbol takımının maçları kaybetmesi, azıtmış bir ülser cinsinden sorunları olabilirdi, ama soluk alıp vermekteydiler.  

  Yanlarına yaklaşırken minibüsü süren şoför geriye dönüp bize baktı. Orta yaşlı, çakır gözlü bir adamdı.

  “Siz nereye gittiniz öyle?”

  “Şuradaki markete dedi Leman.”

  Adam kadının işaret ettiği yere baktı ve ne yapalım anlamına bir işaret yaptı. Yanındaki delikanlı biz konuşurken şöyle bir bakmakla yetinmişti. Gözlerini minibüsten alamıyordu. Ölmek için çok gençti. Kabullenemiyordu.

  “Belki de önceden yaşadığımız boşluk olayları falan yoktu.” Dedi Leman.

  “Onları ve aralarına serpiştirilmiş olan günlük hayat parçalarını hayal mi ettik yani? Bizi markette birleştiren süreç aksesuarları mıydı bunlar?”

  Kadın tereddütlü bir tavırla başını salladı. Dün fakültede bölüm başkanıyla icra ettiğim söz dalaşını hatırlayarak içimi çektim. Adamın öfkeyle kızaran yüzünü, bir ay sonra  yenilenmesi gereken kontratın altına asla imzasını atmayacağını düşündüğümü hatırladım. Aynı gün genç bir asistana yaptığım kurun alayla terslenmesi de bütün bunlar kadar gerçekti. Gerçek kurgudan daha baskındır demiyorlardı boşuna.

  “Bence hatırladığımız şeyler değil de, boşluk esprisi bayağı uygun durumumuza.” Dedim.  

  “Yaşam denen alandan boşaldık.”

  “Koşumlarından sıyrılmış binek hayvanları gibi miyiz yani?  Kıbrıs’taki hür eşekler misali.”

  Leman sırıttı. Durumu kabullenince morali düzelmişti biraz. “Şimdi ne olacak?”

  Çok bilmişçe başımı salladım. “Sadece polis arabaları ve ambulanslar değil, bizi alacak vasıta da yolda olmalı.”

  Leman tevekkülle omuzlarını silkerek yüzüme baktı. Hâlâ el ele durmaktaydık. “Boşluk işi ilginç.” dedi. Gözlerini kısmış etrafımızda olması gereken kalabalığı görmeye çabalıyordu. “Ömer Hayyam’ın bir dörtlüğü vardı. Rahmetli babam çok severdi.” Durakladı. “Sahi benim birazdan ölüm haberimi alınca üzülecek yakınlarım var değil mi?”

  Önümüzde duran iki adamı işaret ettim. “Kimin yok.”

  “Hatırlıyor musun o şiiri?”

  Giyaseddin Ebu’l Feth Bin İbrahim El Hayyam.”

  “Kitap kurdu olduğun belli. Sağlığında ne iş yapardın?”

  Tarih bölümünde öğretim görevlisiyim. Bir kitap yazma hazırlığındaydım. Yıllardır hayal ettiğim. Bahsini ettiğin dörtlüğe gelince şu olmalı…”

  Tam ilk dizeler ağzımdan döküleceği sırada durduğum yer değişti. Sağ yanına yatmış olan minibüsün içindeydim. Dışarıdan sesler gelmekteydi. Etrafa sayısız insan yığılmıştı. Ambulans görevlileri beni dışarı çıkartıyordu. Sol dizim çok acıyordu. Arkaya baktım. Leman yerinde değildi. Başımı güç bela kaldırarak etrafıma göz gezdirdim. Aylin ayakta durabilecek kadar iyiydi. Leman’ı bir sedyeye yatırmışlardı. Sağ eli kıpırdıyordu. Sağdı. O da ben de. Diğer sedyelerde yatanların yüzleri örtülüydü. Agrippa kırk dokuz yaşında ölmüştü. Ben doksan dördümü görecektim inşallah!…

                                                                                                                                                                  Çeşme, Temmuz 2010

                                                       —————————

 

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dilekbek

Turfanda Öykülerim No Comments »

dilekbek-011-xSadık Yemni

Dilekbek

 

 

 

  “Gelecek mi?”

  Başımla olumladım ve “Dilekbek.” Dedim.

  Besim Tunalı’nın korkulu bakışlarında belli belirsiz bir merak şeraresi yandı söndü. Bu kelimenin anlamını sormasını boşuna bekledim. Mazinin dayattığı arızalı bir gerçekliğin yarattığı dehşetin etkisindeydi. Yaz gecesi esinleten eylül ılıklığına rağmen üşüyormuş gibi bir hali vardı. Kobalt mavisi ceketinin ön düğmesini iliklemişti. Elleri titrediği için canı çok çekmesine rağmen sigara içmiyordu. Son on dakikada iki kez işemişti.  

  On dokuz yıl önce bir ilkbahar öğleden sonrası şu anda tam durduğumuz yerde başlayan sıradan bir olayın gecikmeli ve netameli neticesinin çeşitli şekillerde kurbanıydık. Geçen haftadan sonra hayatımız bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.

  1990 yılının nisan ayında bir grup insanın hayatına bir el dokundu. Bunu dev bir kelebek şeklinde yaptı. Kader kelebeğinin dökülen pulları diyesim geliyor.

  Sermet’le birlikte yaz sıcaklarını hatırlatan bir Pazar günü minibüsle Urla’ya gittik. 15 nisan Pazar gününün sonradan babamın taptığı aktrist Greta Garbo’nun ölüm tarihi olduğunu keşfedecektim. Bunun o gün olacaklarla bir ilgisi yoktu. Bir raslantıydı sadece.

  O yıllarda henüz bomboş olan bir yerde indik. Patikadan içerilere doğru yürümeye başladık. Çocukluğun son demlerinin itkisiyle bir sürü anlamsız şeyden konuşup durmaktaydık.  Bahar havasının kösnültüsü henüz kısık baştançıkarıcılığıyla sarmalanmıştık. Sınıftan arkadaşımız Hasan’ın babasının çiftliğinde dört arkadaş buluşacaktık. Çiftlikte kangal köpekleri vardı. Onlarla oynamayı seviyordum. Çifliğe komşu arazinin sahibinin dört beş tane atı vardı. Bazen onlara da biniyorduk. Uysal atlardı, ama dizginsiz, eyersiz ata binmek ve düşmemek bayağı beceri isteyen bir şeydi. O ana kadar en az on kez ata binmiş, ama şansıma hiç düşmemiştim. Bu nedenle Sermet tek defalık düşmesini ara sıra kaşıdığı gurur yarası haline getirmişti. Ben de köpeklerden biri tarafından, üstelik kıçından ısırılan yegane kişiydim. Ne hissettiğini iyi anlıyordum.

  “Hey bu da ne?”

  O şeyi gören Sermet’ti. Yoksa yanından geçip gidecektik. Sağımızdaki yamaçta kırmızının tonları desenleriyle bezeli bir kelebek durmaktaydı. Çok büyüktü. Hayatımda filmlerde bile böylesini görmemiştim. Toplam kanat açıklığı otuz santim falan olmalıydı. Kanatlarını yavaş yavaş kıpırdatmasa maket zannedebilirdim. Kırmızı kelebeğe hayretle bakarken kanatlar hava ittirdi, yavaşça yükselerek ağaçları aştı ve gözden yitiverdi. Geriye keseceğimiz kıtır kalmıştı sadece. Kimse bu büyüklükte bir kelebek gördüğümüze inanmazdı. Nitekim öyle de oldu.

  “Gördün değil mi?”

  Başımı salladım. “Evet.”

  “Bir dilek tutalım.”

  Birden bana çok mantıki görünmüştü bu fikir. Böyle bir deneyim az buz şey değildi.

  “Tamam.”

  “Bir değil üç.”

  “İyi lan.”

  Neden üç diye sormadım. Üçün tılsımı insanlığın ortak malıydı. Allahın kayrası üçtü. Şişenin içinden çıkan cin onu bulanın üç arzusunu yerine getirirdi. Annemin baktığı fallarda her şey üç vadede hallolurdu. Kargalar arka arkaya üç kez gaklardı.

  “İlki ne olsun?”

  Omuzlarımı silktim. Aklıma bir sürü şey geliyordu, ama bunlardan hiçbiri en ön sırada durmuyordu henüz.

  “Melisa. Melisa’yı çıplak görelim. Çırılçıplak.”

  Sermet’le aynı sokakta oturuyorduk. Melisa o sıralarda on altı yaşında olan komşu kızıydı. Yuvarlakları bayağı iddialı harika bir vücuda sahipti. Plajda mayoyla bol bol görüyorduk, ama çıplak. Önümüzdeki birkaç yıl sonrasına  uzanan anlamlı bakışlarla uzlaştık.

  “İkinci dilek peki?” .  

  “Maserati.” Dedim.

  Bu da ilki kadar sihirli bir kelimeydi. Birden zihnimde çakıvermişti. Oturduğumuz sokakta Roma’da yaşayan bir avukat vardı. Her yaz İzmir’e tatile geliyordu. Son gelişinde lacivert bir Maserati 222’yle gelmişti. Uzaydan yeryüzüne inmiş bir araç gibiydi. Motorunun sesini diğer arabalardan hemen ayıredebilmekteydik. Mahallenin bütün erkeklerinin bittiği bir araçtı.

  Arkadaşımın yüzünde uçuşkan bir tereddüt belirdi yokoldu. ve  “Tamam.” dedi. “Üçüncü de şey olsun. Besim. Besim bizi sırtına alsın buradan şu ağacın olduğu yere kadar getirsin götürsün.”

  Besim bizim sınıftan bir arkadaşımızın abisiydi. Bundan bir ay kadar önce hileli yöntemlerle kardeşinin bilyelerini üttüğümüz bahanesiyle ceplerimizdeki bütün bilyelere el koymuştu. Sermet direnince de midesine şiddetli bir yumruk indirerek mazeret kabul etmediğini belli etmişti. Sermet’in acıdan çok utançtan gözleri dolmuştu. Bir delilik yapıp dayak yemesini engellemek için yalvarmıştım adeta. Herife ben de acaip gıcık olmaktaydım, ama on sekiz yaşının fizik gücüyle ikimiz bile başa çıkamazdık. Üstelik üzerinde sustalı taşıdığı rivayet edilmekteydi.  

  “Eşek gibi anırarak taşısın.” Dedim.

  Sermet’in gözleri parladı. Kumral, yeşil gözlü iri kemikli yakışıklı bir çocuktu. Daha o yaşta kızların dikkatini çekerdi. Tokalaştık.

  Çiftlikte Hasan ve babası vardı sadece. Diğer arkadaşımız Sabri gelmemişti. O sıralar cep telefonları olmadığından nedenini öğrenmek için ertesi günü beklememiz gerekecekti. “Üşendim.” Diyecekti Sabri sırıtarak. İyi ki üşenmiş diyorum.. Yoksa şimdi o da dehşet vadisinin dibindeki otları yolacaktı. Sıradan bir üşengeçliğin bu denli yarar sağlaması haksızlıktı valla.

  Hasan ve babası alaylı bakışlarla kelebek öykümüzü dinlediler. Bundan ders alıp başka hiç kimseye anlatmamamız gerekirdi. Dayanamayıp çocukluk heyecanıyla tanıdığımız herkese anlatıp durduk ve bol bol alay balyaladık. O gün çok güzel geçti. Atlar yoktu, ama bizi hoş bir sürpriz bekliyordu. Hasan’ın babası bize 22’lik tabancayla atış yaptırdı.

  3’ler iş başındaydı yine.  Üç çocuk bir portakal kasasının üzerinde duran boş bir yoğurt kasesine beş metre mesafeden üçer kurşun attık. Hasan bir tane tutturdu. Ben hiçbirini isabet ettiremedim. Sermet yılların atıcısıymış gibi üçünü de vurdu ve arkadaşımızın babasından yıldızlı aferin aldı. Ardından fırından taze çıkmış börekler yendi. Üç çocuk çevrede gezinti yaptık ve sonra arkadaşın babasının arabasıyla geri döndük. 15 nisan Pazar günü olanlar bunlardan ibaret.

  Gelecek yıl orta okulda Sermet’le aynı sınıftaydık. Yaz tatilinde hastalandı. Kanser dediler. İnce barsak kanseri o yakışıklı ve yağız delikanlı adayını iki ayda yiyip bitirdi. Pastırma yazı kıvamlı bir eylül gecesi Douglas Bower and David Chorley’in İngiltere’de bir mısır tarlasında ip ve kalasların yardımıyla dünyayı ziyaret eden uzaylılar tarafından yapılmış izlenimi veren Crop Circles  denen şekilleri oluşturdukları sırada öldü.

  Sermet’i kaybettikten sonra bir daha o denli yakın bir arkadaşım olmadı. En fıttırık düşüncelerin bazen tek ağızlı iki borulu bir huniyle kafalarımıza aynı anda aktığı süreç bitmişti. Ruh ikizi terimi daha çok kız ya da erkek tavlamakta kullanılan bir jargondur, ama aramızdaki ilişkiyi tanımlayabileceğim başka bir sözcük bilmiyorum. Arkadaşımın ölümü bir yanımı köreltmişti. Daha doğrusu ben öyle sanmaktaydım.

  Sermet’i en son gördüğümde ölmesi için eve getirmişlerdi. 1991 eylülünün ilk haftasıydı. Verilen morfinler zihnini bulandırmıştı. Beni tanıması zaman aldı. Otuz kiloya inmişti. İskelet gibiydi. Hüngür hüngür ağlamaktaydım. Bir ara bana yaklaş işareti yaptı. Yüzü de acaip çökmüştü, ama gözlerinde hâlâ can vardı. Kulağımı dudaklarına yaklaştırdım. Tek kelime fısıldadı. Sesi çok hafif çıkmıştı. Yalnız kelimeyi bütün açıklığıyla duymuştum.

  “Dilekbek.”

  Aradan 19 yıl geçti. 31 yaşındayım. Bekarım. İnşaat mühendisliğini bitirdim. Babamdan kalan müteahhitlik firmasını çalıştırıyorum. Babam iki yıl önce kendini tamamen emekliye ayırdı. Annemle birlikte yaz kış Ayvalık’taki evlerinde kalıyorlar. Hayat iki nokta arasına gerilmiş bir ip gibi dümdüz, sürprizsiz ve sıradan akmakta. Sevgilimle aramızın bozuk olduğu günler. Kız kendini naz kürüne çekmiş durumda.

  Bir hafta önce beni facebook kanalıyla eski bir tanıdık buldu. Adı Melisa Özbahar’dı. Önce hatırlamadım. Çünkü Melisa, Sermet’in ölümünden birkaç yıl sonra üniversite öğrenimi için Almanya’ya gitmişti. Bir daha da hiçbir yerde karşılaşmamıştık. Beni bulduğunda Berlin’deydi. feysbukdaşına gönderdiği ilk notta örtülü bir panik vardı.

Ferhat, seni bulmam ne kadar iyi oldu bilsen. Eski arkadaşlar olarak acilen konuşmamız lazım. Bu kanalla anlatamam. Yüzyüze. Acil bir durum var. Yarın İzmir’e geliyorum. Akşama mutlaka görüşelim.

  Sıcak bir eylül akşamı Karşıyaka’ya gittim. Sahildeki teraslardan birinde buluştuk. Siyah dar bir pantolon, yarı topuklu siyah ayakkabılar ve uçuk mavi tişört giymişti. Hâlâ çok alımlıydı. Benden dört yaş büyüktü, ama bunu hiç göstermiyordu. Çevredeki bakışlar sık sık üzerine yönelmekteydi.

  Melisa sanki sıkı fıkı dostlarmışız gibi bana sarıldı. Yüzünü yakından görünce korktuğunu anladım. Hikayesini anlatınca her tarafımı buz kesti. Çünkü şifre kelimeyi telaffuz etmişti.

  “Dilekbek nedir biliyor musun?”

  Dört gün önce gece Berlin’deki evinde yatak odasında yatmağa hazırlanırken içeriye bir yığın şey doluşmuştu. Tasviri zordu. İrili ufaklı hareketli nesneler. Kapıdan içeri girerek etrafını çevrelemişlerdi. Hiçbir şeye çok benzemedikleri için ne olduklarını kestirmek mümkün değildi. Sürekli olarak şekil değiştiriyorlardı. Dokundukları eşyadan etkilenerek yoğunlukları da farklılaşıyordu. Dokunma duygusuna yükledikleri dehşet müthişti. Aynı anda soğuk, sıcak, ağdalı, vantuzlu, yapışkan, jöle gibi yıvışıklardı. Korkudan laçka olan genç kadın bayılmak üzereyken koluna konan kırmızı bir kelebek konuşmuş ve “Birinci dileği yerine getir. Yoksa her gece geleceğiz. Artarak ve hırçınlaşarak. Ferhat Demirci’yi bul. Eski mahalle arkadaşın. O biliyor. Geç olmadan. Ona ‘Dilekbek’ de.”

  Melisa nasıl bayılmadığını bilmiyordu. Kelebek uçup odadan çıkınca diğer şeyler de onu takip etmişlerdi. Kadın bunu psikolog bir arkadaşına anlatınca adamın tavsiyesi uyku ilacı ve teskin edici preparatlar olmuştu. Melisa avukat olmuştu. İşleri yoğundu. Aşırı stres böyle sonuçlar da verebilirdi. İkinci gece aldığı ilaçlara rağmen aynı şeyler daha sertçe yinelenince kadın beni aramaya başlamıştı. İzmir’deki ailesi beni kolayca bulabilirdi, ama facebook bunu beş dakikada yapınca o yöntemi yeğlemişti. Kariyerinde yükselmekte olan bir avukat olarak bu tür bir öyküyü başkalarıyla paylaşmak istemiyordu.

  Genç kadına durumu özetledim ve tuttuğumuz birinci dileği anlattım. Haliyle havsalası almıyordu. Böyle bir şey olabilir miydi? Evren sandığımızdan daha interaktif bir yerdi. Bazen kalpten çok istenen bir şey gerçek olurdu. Bizim dileklerimizin gerçekleşme yoluna girmesi için aradan tam on dokuz yıl geçmişti.

  İki saat boyunca konuyu ince eledik sık dokuduk. Çözüm için yapılacak şey çok açıktı. Melisa mantık insanıydı. Saat on bire doğru kadının ablasının evine gittik. Ablası kocasıyla beraber Paris’te tatildeydi. Öyle olmasa bana da gidebilirdik, ama o ev hemen yakınımızdaydı. Ayrıca sevgilimle ortak tanıdığımız biri Melisa’yla eve girdiğimizi  de görebilirdi. Hava çok güzeldi. Dışarısı insan taşıyordu.

  Genç kadın kapıyı açtı ve içeri girmem için işaret etti. İlk adımı kendisi atmak istemiyordu. İç mimar olan ablası evini harika döşemişti. Divanlar, koltuklar, limon sarısı badana, inanılmaz teknik düşünülmüş zevkli ışıklandırma ve daha bir yığın aksesuvara kayıtsızca bakmakla yetindim. Hissettiğim gerilim müthişti. Birazdan olacakları hayal etmek bile tek başına kalp çürütücü bir süreçti.

  “Burada mı?”

  Melisa’ya başımla evet işareti yaptım. Oturma odasındaydık. Kadın kararsızlığını çabuk yendi. Üzerindekileri çorapları da dahil çıkardı ve öylece durdu. Çok güzeldi hâlâ, ama ne yazık ki, bu durumun tadını çıkaracak ruh halinden kilometrelerce uzaktaydım. Parmağımla işaret edince anlaştığımız soruyu sordu.

  “Birinci dilek tuttu mu?”

  “Dilekbek.” Dedim.

  Çok yakınlarımdaki bir elektriklenmeyi vücut kıllarımda ve saçlarımda hissetmekteydim. Bu kadarı yeterliydi.

  “Ben gidiyorum Melisa. Teşekkür ederim anlayışın için. Özür dilerim bu durum için.”

  Kadının gözleri dolmuştu. Dudakları aralandı ama ağzından bir söz dökülmedi. Benim de diyaframım genişlemişti. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atmaktaydı. Sermet bir şekilde buralardaydı. Hissediyordum. Dairenin kapısına doğru yürüdüm. Bir elektrik alanı önümden gidiyordu. Bunu çok açıkça hissedebilmekteydim. Kapıyı açınca dışarı süzülen akımla birlikte adımımı attım ve kapıyı örttüm. Asansör beş metre ötedeydi. O tarafa yürüyüp asansörü çağıran düğmeye bastım. Sermet’in her an materyalize olmasını bekleyen yanım çok güçlüydü. Saniyeler aktı. Böyle bir şey olmadı.

  dilekbek-021-xBinadan dışarı çıktığımda durup yukarı beşinci katın ışığına baktım. Melisa işi atlatmıştı. Hissediyordum. Sermet’in ya da  o dilek tutma anında açığa çıkan enerjinin genç kadınla işi bitmişti. Giderek seyrelen korku anlarından geçerek normal hayatına dönecekti. Ona özendim birden. Beni bekleyen iki aşama daha vardı. Daha da kötüsü bu sürece kördüğüm atmak mümkün olacak mıydı acaba?

  Eve gidince dairenin bütün ışıklarını açtım. Televizyonda komik bir film buldum. Bir şişe viski açtım ve içmeye başladım. Şişeyi yarıladığımda divanda sızmak üzereyken aklıma gelen şeyler beni biraz diriltti,ama arka arkaya içtiğim iki dubleyle bunu da aştım.

  Sabah midem berbattı. Başım ağrıyordu. Büroya telefon ederek sekreterime geç geleceğimi söyledim. O gün sıradan sorunlarla boğuşurken dün olan bitenler biraz kenara itilmişlerdi. Ben öyle sanmaktaydım. Gelen mektuplardan birini açtığımda küçük bir şok yaşadım. Altınova’da yıllar önce babam tarafından satın alınan ve yeri değerli olmadığı için son yıllarda bahsi bile geçmeyen yarım dönümlük arazinin olduğu yerde beş yıldızlı bir otel inşa edilecekti. Bunun için görüşmek istiyorlardı.

  Derhal verilen telefon numarasını aradım. Şirketin temsilcisinin yeri Alsancak’taydı. Arabamı park yer yerinden çıkarmama gerek yoktu. Yürümeyle on dakika mesafedeydi. Öğleden sonra dörtde Demirci işhanındaki lüks büroda Swiss otel temsilcisiyle görüştüm ve anlaştım. Adam 120.000 dolar teklif edince hemen kabul etmiştim. Babam duysa yarım misli fazlasını kopartmak için nazlanmadığıma bozulurdu. Ona her şeyi sonra anlatacaktım. Araştırmıştım. 2009 model 433 beygir gücündeki GranCabrio Masereti’nin fiyatıydı bu. Zaman dardı. Hissediyordum.

  Maseretiyi satın aldıktan sonra Besim Tunalı’yı buldum. Çankaya’da spor malzemeleri satan bir mağaza çalıştırıyordu. Onu ikna etmek için çok şey anlatmama gerek yoktu. Melisa’yı rahatsız eden hayat artığı şeyler iki gecedir ziyaretine gelmekteydi.

  “Ne anlama geliyor bu Dilekbek?”

  İçimi çekerek Besim’e baktım. Dar omuzlu, orta boylu, iddiasız fizikli biriydi. On iki yaşındayken bize Golyat gibi görünmüştü.

  “Sermet’in uydurması.” Dedim. “Dilek işi malum. Bek İngilizce back anlamına belki. Futbol terimi olan bek ya da. Her şeyin sonradan olup bittiğine bakarsan. Bekanın bek’i de olabilir.”

  “Bütün bunlar…”

  Gözleri dolmuştu. Dudakları titriyordu. Haline acıyordum, ama bu durumda elimizden ne gelirdi. Saniyeler ağır akışlı akarken etrafımızdaki havanın elektriklendiğini hissettim. Melisa’nın ablasının evinde hissettiğimden çok daha güçlüydü. Minik çıtırtılar duymaktaydım.

Bize en yakın yapı solumuzdaki yirmi metre mesafedeki iki katlı bir binaydı. Sağımızda temeli atılmış bir inşaat başlangıcı vardı. Büyük bir site olacaktı herhalde. Etrafı çitle çevriliydi. Yıllar önce o dev kelebeği gördüğümüz yer gecenin on bir buçuğunda yeterince tenhaydı.

    Sermet beş metre kadar önümüzde patikadan bize doğru gelmekteydi. Sokak lambaları yeterli ışık vermekteydi. O nisan günündeki halindeydi. Krem rengi pantolon, uzun kollu bordo tişort. Ardından Melisa’nın tasvir etmekte çok aciz bırakan şeyler sürüklenmekteydi. İrili ufaklı, kıpırdak, çeşitli frekanslarda hışırtılar salan yaratıklardı. Bu dünyadan tanıdığım hiçbir şeye çok benzemiyorlardı.

  “Naapcaz Ferhat?”

  Besim paniğe kapılır kaçar ya da çığlık atmaya falan başlarsa her şey rayından çıkabilirdi. Elimle sol omuzuna tıpışladım ve  “Bana bırak.” Dedim.

  Sermet bize iki metre yaklaşınca durdu. Çevresindeki şeyler kıpır kıpırdı. Eski canciğer dostumu çocuk haliyle görmek kalbimi kanattığı için korkum biraz geri planda kalmaktaydı.

  “Hazırız Sermet.” Dedim. “İlk kim binecek eşeğe?”

  “Sen.”

  Sermet’in sesi aynı hatırladığım gibiydi. Yüzü görünüşü de öyle. Etrafındaki o şeyler olmasa korkulacak hiçbir sinyal yoktu üzerinde. Gözlerinde içten pazarlılık, yüzünde mezarından kalkmış bir cesedi çağrıştıracak solukluk, çürümüşlük cinsinden bir gariplik arayan gözlerim bunları görememekteydi. Bir mazi projeksiyonu gibiydi neyse ki. Besim’e baktım. Ne yapacağımızı önceden konuşmuştuk. Başını salladı. Bu durumdan bir an önce sıyırmak istiyordu. Arkasını döndü. Sıçrayıp sırtına bindim. Aradan geçen zamanda ağırlığım bir misli artmıştı. Besim biraz zorlanarak da olsa hızlı adımlarla yürümekteydi.

  “Eşek gibi anır.” Dedim.

  “Aaaaiii, aaaaiii.”

  Başka şartlar altında kahkahalarla gülmem gerekirken gözlerim doldu. Hepimizin adına üzülmekteydim. Tekrar başlangıç noktasına geri döndüğümüzde sırtından indim. Besim’in nefesi sıkışmıştı. Yanakları göz yaşlarıyla ıslaktı.

  “Sıra sende.”

  Sermet yürüdü Besim’in sırtına sıçradı. Birlikte anırtı sesiyle gidip geldiler. Sermet adamın sırtından indi. Besim bir kamyon karpuz indirmiş gibi nefes nefese kalmıştı. Alnı ter içindeydi, ama az önceki ağlamaklı hali kaybolmuştu. Garabete uyum sağlamaya başlamıştı.

  “Şimdi ne olacak?”

  “Sorsun.” Dedi Sermet.

  “Üçüncü dilek tuttu mu?” dedi Besim.

  Arkadaşıma baktım, başını salladı ve “Senle biraz yalnız kalmak istiyorum.” dedi.

  Ceketimin sağ cebinden arabanın anahtarlarını çıkartarak Besim’e uzattım. Yeni arabamı ana cadde üzerindeki bir fırının önüne park etmiştim. “Sen beni arabada bekle.”

  Besim anahtarları aldı ve tek bir söz etmeden yanımızdan uzaklaştı. Onun işi bitmişti. Bense sürecin henüz düğümlenmediği sezgisiyle haşır neşirdim.

  “O kelebek… Neydi?” dedim.

  Sermet çocuklara has bir şekilde omuzlarını silkti. “Bilmiyorum.”

  “İki dilek de yerine geldi. Arabayı görmek istiyor musun? Maserati.”

  Arkadaşım gülümsedi. “Gelirken gördüm. Çok etkileyici bir araç. Benim ağzımdan çıkan dilek sözü Maseratiydi, ama yüreğimde başka bir şey vardı.”

  “Neydi?” dedim. Ağzım kurumuştu birden. Arabaya bakmasıyla bu işten sıyıramayacağımı anlamış olmanın huzursuzluğunu hissetmekteydim.

  “Sen Masereti lafını etmeseydin ben başka bir şey söyleyecektim. O gün dedemin 90. yaşgünüydü. O kuşak parti falan vermez malum. Babam hediye almıştı yine de. Üzerine benim adımı da yazmıştı. Bu ilhamla 90. yaşgünümü birlikte kutlayalım diyecektim. Kalbimden dedim ama. İki dilek tuttu. Üçüncüsü için beklememiz gerekecek.”

  Yaşadığım şok nedeniyle sessiz kaldım. Arkadaşım eğilip yerden yuvarlak ve yassı bir taş aldı. Deniz kenarlarında çok raslanan gri ateş taşıydı. Bir liradan biraz büyüktü. Bana uzattı.   

  “Bu davetiyen.”

  Taşı hayalde gibi alıp baktım ve pantolonumun cebine koydum.

  “Partime davetlisin.”

  Aklımdan bin tane soru geçmekteydi, ama kelimeleri telaffuz etmekten acizdim.

  “Ne düşündüğünü algılıyorum. Eskiden bazen olduğu gibi. Bana, bu şeylerin olduğu yere geleceksin. Elli dokuz yıl sonra. Eğer bu arada ölürsen, birlikte mumları üfleyeceğim anı bekleyeceğiz. Şimdi git. Besim’i bekletme. Seni her zaman çok sevdim.”

  Sevgili arkadaşıma sarılma arzusuyla dolmuştum. Gözyaşlarım fışkırarak akıyordu.

  “Bana dokunma. Sen Besim’den farklısın benim için. Yağlı boya. Eskiden öyle derdik.”

  Ağzımdan anlamsız kelimeler çıktı ve sonra geriye arabaya doğru yürüdüm. Bir ara durup arkama baktım. Sermet ve birlikte olduğu şeyler gözden silinmişti. Elimin tersiyle yanaklarımdaki ıslaklığı sildim. Acaip bir şekilde hızla sakinleşmekteydim. Damardan teskin edici bir serum almaktaydım sanki.

  Az sonra şehir merkezine yaklaştığımızda Besim, “Bitti değil mi?” diye sordu. Bunu sormak için olay yerinden uzaklaşmayı beklemesi komiğime gitmişti. Hiç halim olmamasına rağmen sırıttım. “Merak etme.” Dedim ve parmağımın ucuyla pantolon cebimdeki yassı taşa dokundum. “Bitti.”

                                                                                                        Amsterdam Şubat 2010

                                   —————————————————–

  

   

 

 

 

 

 

 

 

  

   

 

 

  

    

 

 

 

 

 

   

       

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

    

 

        

 

DÜŞ ÖKSESİ

Turfanda Öykülerim No Comments »

dus-oksesi-azSadık Yemni

DÜŞ ÖKSESİ

 

  Ayak tabanlarımın kumsala teması, hemen önümde suya doğru kaçışan şu minik yengeç kadar asılsız. Bulutsuz gökyüzü, yeşilin mavinin karışımı kıpırtısız deniz yüzeyi, asabi bebek viyaklamalı martılar, tam tepeden ufka varan yayın yarısında duran güneş de dahil hepsi zihnimin ürünü. Az ilerimde duran şu garip kayalık nedeniyle.

  Kumsal boyunca mevcut olan yegane kayalık bir eşik. Çocukluğumdan beri sayısız defalar yolunu çiğnedim. Denizin içinden tatlı bir eğimle çıkan ve sonra tam kumsala vardığında dikleşerek üç metre boya varan ve sonra beyaz kumlara doğru benzer bir eğimle alçalarak adeta solucan gibi altına dalan dana karaciğeri rengindeki bir yükselti.

  Bu parlak yüzeyli kayalığı ilginç yapan en baskın özelliği içindeki bir buçuk metre enindeki yürüme alanıydı. Ayaklarım ıslak kumlara basarak yürürken iki yanımda dimdik yükselen kahverengi taş kütleyi hissetmek sarsıcı bir deneyimdi. Daha da ilginci bu sekiz metrelik koridorda benim gibi yürüyüşe çıkmış diğer kıyı sakinleriyle karşılaşmamdı. Beş altı kişiden az olmazdı. Herkes yüzünde ciddi bir ifadeyle, birbirine değmemeye çalışarak, selamlaşmadan, hatta göz kontağı da kurmadan geçer giderdi. Çocukluğumda buna tanık olduğumda kendimi yetişkin olarak görürdüm. Kayalık geçitten geçenlerin tamamı kadın ya da erkek yaşlarını fazla belli etmeyen yetişkin kimseler olurdu.

  Geçide gelene kadar kumsalda göz alabildiğine kimseyi görmezdim. Kumluk alan daima boş olurdu. Deniz de teknesiz, yelkensiz ve dalgasız. Diğer yanına hiçbir zaman geçmemiştim.Görünmeyen bir sürü kumsalın kesişme noktası gibiydi bu kayalık geçit. İnterdüşsel merkez ya da rüya viadükü diyeceğim geliyor. Kayalığın içinde attığım son adım beni çoğunlukla bir başka rüyanın mekânına bağlardı. Bu geçitten en son ne zaman geçtiğimi unutmuştum. En az on yıl demekteydi içimden bir ses.

  Taş geçide girdiğimde her zamankinin aksine bir kalabalıkla karşılaşmadım. Bu ilk kez oluyordu. Merakson motorum iyice tur arttırmış durumda yürüdüm ve geçidi tamamlayıp diğer tarafa çıktım. Birkaç metre ötemde beyaz pantolonlu, hasır şapkalı bir adam durmaktaydı. Otuz yaşlarındaydı. Belden yukarısı ve ayakları çıplaktı. Pantolonunun paçalarını kıvırmıştı.

  “Tam vaktinde geldiniz.”

  “Siz de öyle.”

  Çocukluktan beri bu tür kimselerle karşılaştığım için fazladan heyecanlı değildim. Bunlar ister bilinç altımızın ürünü, isterse başka gerçekliklere ait girişimler olsun asla kötücül değillerdi. Çocukken anlattığımda rahmetli anneannem iyi saatte olsunlar şeklinde yorumlardı. Paralel evrenler, kuantum fiziği gibi kavramların ışığında saatler zamanımızda iyice başkalaşmıştı haliyle.

  “Beni taş geçidin diğer ucuna çektiniz.” Diyerek hızla konuya girdim. Her an bu gerçeklikten teyellerim sökülebilirdi. Muhatabımın ağzından laf kopartmak istiyordum. Artık on iki yaşında bir çocuk değildim. Ağzım bir karış açık aval aval bakınma lüksüm yoktu.

  “Çok iyi gördünüz. Şöyle yürüyelim mi biraz?”

  Benim boyumda, buğday tenli sırım yapılı bir adamdı. Adımlarımız birbirine eş yürümeye başladık.

  “Sizi dinliyorum.” Dedim.

  “Ömrünüz boyunca içinde birden fazla seyrettiğiniz rüyalarınızı tasnif edip durdunuz. Bunlardan öykü kalıpladınız. Romanlarınızın sayfalarına kelebek tozu olarak yapıştırdınız. Dahası, bazı duyarlı okurlarınız bunları aynen görebildiler. Görsel miras da bıraktınız sayfalarda yani.”

  Ben süslü anlatıma kurban edilmeyen bazı betimlemelerin yazarın zihnindeki görüntüleri aynen, bir film gibi nakledebildiğini biliyorum. Benle ilişki kurmuş onlarca okurum sayesinde artık bundan yüzde yüz emindim.

  “Rüyalar sadece bilinçaltının, beynin günlük deneyimleri işleyip yorumlamasından ibaret değildir.”

  “Sadede gelin lütfen.” Dedim.

  “Haklısınız. Dünyanızdan değilim. Galaksimizin bu taraflarını epeyce gezmiş tozmuş biri gibi düşünün beni. Şu andaki suretim uyarlanmış halimdir. İntibak sorunu yaratmamak için takdir edersiniz.”

  Korkup altınıza doldurmamanız yerine intibak sorunu demesi komiğime gitmişti.

  “Sonra?”

  Alpha Centauri’denim. Biz sizden farklı bir şekilde evrildik ve şu anda teknolojik olarak yıldızlar arası yolculuk yapabilecek durumdayız. Ben… Nasıl söylesem, sizin serbest girişimci dediğiniz türden bir mesleğe sahibim. Buraya kadar ne diyorsunuz?”

  Alpha Centauri 4,3 ışık yılı mesafede bizimki büyüklüğünde iki güneşli bir gezegenler sistemiydi. Üzerine çok spekülasyon yapılmış bir yerdi. Bütün bunlar pekâlâ zihnimin düş makamındaki bir ürünü olabilirdi.

  “Gelecek vaadediyor öykünüz.”

  “Siz konuştukça burada boşuna bulunmadığımı anlayarak seviniyorum. Devam edeyim. Benim girişimciliğim nedeniyle bu taraflara yolum sıkça düşer. Bazı kalıntıları araştırıyorum. Bunların içinde çok ilginç malzemeler bulunuyor. Dünya yılı cinsinden söylersek 1200 yıl kadar önce bir sistem keşfettik. Bizim bulunduğumuz yeri de kapsayan çok geniş bir alan. Galaksi boyutlarını aştığını düşünmekteyiz. Sonradan bu sistemin bir çeşit posta ağı olduğunu bulguladık. Çok sofistike bir ağ.”

  “Siz kurmadınız yani?”

  “Bizi çok aşan bir yapı. Kuranlar galaksi ölçeğinde bir hat sistemi oluşturmuş. Şifrelenmiş bir kayıt sistemi var. Şu ana kadar çözmeyi başaramadık. Bunu kimler yaptıysa ya çekip başka yerlere gitmişler, ya da bir şekilde tükenip bitmişler. Bizim bilimcilerimiz birinci tezi benimsiyorlar. Arkalarında muhteşem bir ağ bırakıp gitmişler. Bu ağ sayesinde uzay gemileri filan yapmaya gerek kalmadan yolculuk yapmayı başardık. Siz bu düzeyden birkaç yüzyıl geridesiniz sadece. 24. yüzyılda bu ağı keşfedeceğinizi tahmin etmekteyiz.”

  Sıradan bir bilimkurgu-masal karışımı bir şeyler dinliyor gibiydim, ama bir yanım hepsi doğru bunların demekte direnmekteydi. Kumsalın diğer yanını ilk kez görmem üzerimde etkili olmuştu.

  “Bu ağ zihin faaliyetleri gelişkin varlıkların alanlarını taradığında onların düşüncelerini etkiliyor. En başta rüyalarını. Bir köpeğin döllenme zamanı doğada ağaçlara işeyerek ardında kimyasal izler bırakması gibi. Rüyalarda da izler bırakıyor. Ve biz… Ben bu izlerle ilgilenmekteyim.”

  “Yani?”

  “Pul, böcek, kelebek koleksiyoncuları gibi bu düş izlerini de biriktirenler var. Bulması zor. Yerinden çıkartılması başka bir zorluk. Bayağı kıymetli bir meta bizim o taraflarda. Ben bu izleri toplayıp satıyorum. Çok meşakkatli, ama getirisi muazzam.”

  İçimde ilk kez bütün duyduklarımın harfi harfine doğru olmasa bile, gerçeği dile getirdiği duygusu oluşmuştu. “Benden bir şey isteyeceksiniz galiba?” dedim.

  “Evet. Çok yerinde tahmin ettiniz.”

  “Nedir?”

  “Karşılığında size bu cinsten bir kıyak yapacağım. Çok merak ettiğiniz bir şeyi vereceğim.”

  Heyecanlanmıştım. “Önce söyleyin. Mesele nedir?” dedim.

  “Bu sistemi kuranların şifrelerini çözemediğimiz gibi, başka şeyleri de öngöremedik. Posta hattında tuzaklar varmış. Telgrafın tellerine konan kuşlar için. Ökse gibi. Çok berbat bir durum. Eskiden kalma bir önlem. Ev sahipleri çekmiş gitmiş. Evin kapısı aralık duruyor, ama geçerken alarm çalıyor. Bunun gibi bir şey. Sizden ricam beni ökseden kurtarmanız. Neden ben diye düşünüyorsunuz. Sizin gibi düşleri yardımıyla bu hatlarda kısa menzilli de olsa gezinen cinsten biri yapabilir bunu. Formatı uygun 1028 kişi var şu anda dünyanızda yaşayan. Ben sizi seçtim. Size güveniyorum. Karşılığında ben de istediğiniz servisi vereceğim.”

  Neymiş o servis diyeceğim sırada kendimi kırlık bir alanda buldum. Seyrek şekilde bodur ağaçlar bulunan bir yerdi. Yanımda dört kişi vardı. On ile on iki arası çocuklardı benim gibi. İki kız, iki oğlan. Onları sadece bu rüyadan tanımaktaydım. Mahalleden ya da okuldan arkadaşım falan değillerdi. Minik bir tepecikten tahtası iyice koyu kahverengi odunlardan yapılmış bir kulubeye bakmaktaydık. Kapısı sımsıkı örtülü penceresiz bir yapıydı. Tanımıştım haliyle.  Çocukluğumda belki yüz kere kendimi orada bulmuş, ama tepecikten inip kulübeye yaklaşamamıştım. Oysa çocukları oraya getiren ben olmalıydım. Çünkü elimde kendi çizdiğim bir harita vardı. Bir şey rüyayı o aşamada kopartıyor. Asla yokuşu inerek kulubeye yaklaşamıyorduk. Oraya varmak için tırmandığımız yarlar, çamurlara saplanmamız, defalarca yolumuzu kaybetmemiz ve bulmamız boşa gidiyordu. Alfavarlık gerçekti. Bu rüyamı en büyük sırdaşım karım dahil hiç kimseye anlatmamıştım.  

  “Tamam kabul.” Dedim. “Ne yapacağımı söyleyin.”

  “İş basit, ama sorun o değil. Nasıl desem. Kısmen de olsa beni görmek zorunda kalacaksınız. Yoksa neremin yapıştığını asla bulamazsınız.”

  Alfavarlık haliyle insan benzeri bir yapıya sahip  değildi. Aklıma ilk olarak Alien filmindeki yaratık geldi.Tüylerim diken diken olmuştu. Bir örümcekten, yılandan, böceklerden ölesiye korkan insanları düşündüm. Hepsi de dünyevi varlıklardı oysa. Korku midemdeki bir arı kovanı gibiydi şimdi. Vazgeçmek isteyen yanım yeterince güçlü değildi yine de. Ganimet yağmacısı dostum sinir sistemime müdahale etmekteydi sanırım.

  “Ne… Ne zaman başlayacağız?”

  “Hemen şimdi. Eğer isterseniz tabii. Sakinleşin lütfen. Aşırı korkarsanız başarılı olamazsınız. Sonuçta hepimiz tanıdığımız bildiğimiz atomlardan yapılmayız. Siz karbon bazlısınız, biz kükürt. Bir romanınızda elektrona protona büründüm, atom diye göründüm yazmıştınız. Bunu hatırlayın. Yapacak mısınız?”

  “Evet.”

  Sesim çok uzaklardan yankılanır gibi duyulmaktaydı. İşlem başlamıştı bile.

  “Mor ışıltı olan noktalara müdahale edeceksiniz. İki adet. Göreceksiniz şişeden tirbuşonla mantar çekip çıkarmak gibi kolay olacak.”

  Ayaklarımı bastığım kumsal parçası hızla bir başka yapı tarafından kapsanıverdi. Güneş dışarıda kalmıştı. Bir yazar olarak lacivert, kirli sarı ve nefti yeşilin tonlarında oluşan dış zarfı tanımlamak için yeterli sıfata sahip değildim. Organik bir makine dairesindeydim sanki. Bu izahat çok zayıf. Stadyum büyüklüğünde bir hamam böceğinin içinde gibi hissetmekteydim kendimi. Ayaklarım rüyadaki gibi çıplaktı ve organik zemin tarafından çeşitli muamelelere tabii tutulmaktaydı. Yapışma, gıdıklanma, çeşitli noktalardan mini sülüklerin emmesi gibi duyumlar alıyordum. Duyduğum kokuyu betimlemem mümkün değildi. Koku keskinden çok nüfuz ediciydi. Midem bulantı sonatı çalmaktaydı. Öğürmeye başladım ve ne varsa çıkardım. Karnım boştu neyse ki. Çok fazla uzun sürmedi. Öğürtüler bitince ilk adımımı attım. Ayağım sandığım gibi yapışmamıştı. İkinci adımı da atabildim. Her taraftan bir uzantı bedenime değiyordu. Bunlar canlıydı. Derimden etkileniyor gibiydiler. Bazıları hemen geri çekiliyor. Bazıları da hiç tepki vermiyordu. İçeride kaynağı belirsiz ışık da vardı. Üzerinde adım attığım hareketli, titreyen, uzayan, kısalan, eklemlenip, sökülen, geri çekilen; hem biraz kaygan, hem de ağdalı olan zeminde adım atmaya devam ettim. Tavandan sarkan, sağdan soldan üzerime gelip çekilen sayısız çatallı dal gibi şeyler arasında yürüdüm.

  Gördüğüm şeyleri dünyamdan tanıdığım nesnelere pek az benzettiğimi kavradım birden. Daire şeklinde bir uzay gemisi görsem bunu seyrettiğim filmlerdekilere benzetebilirdim. Gördüğüm şeyler beynimin kısmen araladığı bir çözünürlük alanına sızanlardan ibaretti. Diğer duyularımla hissettiklerim de öyleydi. Beynimin çağrışım fonksiyonu çok kifayetsiz çalışmaktaydı.

  Birden ilk hedefimi saptadım. Mor parıltı iki metre ötemdeydi. Yanına vardım Eğilip baktım. İki farklı dalın kaynak noktası gibiydi. Hangi tarafın ökse zemini, hangisinin ganimetçi olduğunu hiçbir şekilde kestiremiyordum. Alt ya da üst konumda olmak çok göreceli bir durumdu. Mor parıltıya dokunmamaya çalışarak iki dal parçasını kavradım. Benim kuvvetim bunu sökmeğe nasıl yeter diye düşünürken mor parıltı azaldı ve sönüverdi. Bu arada güçten de kesilmeye başladığımı hissetmekteydim. Kaslarım seğirmeye başlamıştı. Kesik kesik nefes alarak etrafıma bakındım. İkinci mor ışıltıyı görünce çok sevindim. İşi bitirmek üzereydim. Sonra oraya gidebilmek için nefti yeşilin hakim olduğu kıvamlı bir sıvı birikintisini geçmem gerektiğini anladım. Derinliği ne kadar acaba derken kendimi sıvının içinde buldum. Bütün vücudumun karıncalanması korkunç bir duyguydu. Ağzımı açıp bu iğrenç sıvıyı yutmamak için aşırı gayret göstermekteydim. Ayağım tekrar sert bir şeye değdiğinde gözlerimi yumduğumu farkettim. Karşı kıyıya çıkmıştım bile çoktan.

  İkinci morluğun işini halledip bir an önce bu yabancı cehennemden çıkmak için eğildim ve morluğu söndürdüm. Bu arada harcadığım eforiden başım dönmeye başlamıştı. Şimdi burada bayılırsam halim ne olur diye düşünürken kendimi tekrar kumsalda buldum. Alfavarlık görünürlerde yoktu. Dönüp geriye baktım. Kayalık alan öylesine durmaktaydı. Aramızdaki on metrelik sahil şeritinde sadece benim ayak izlerim vardı.

  Ani bir dürtüyle geriye doğru yürüdüm. O korkunç şey arkamdan gelecekmiş duygusuyla kayalık alana girdim. Yine her zamankinin aksine karşıdan kimse gelmedi. Diğer uç bu defa başka bir yere açılmaktaydı. İşimi başarmıştım ve düş ganimetçisi sözünü tutmuştu.

  İkisi kız, ikisi oğlan ekibim beni bekliyordu. Sol elimle bir kağıt tutmaktaydım. Saman yapraklı bir defterden kopartılmış kağıtta bir harita çiziliydi. X işaretiyle belirtilen yer tatlı bir eğimle alçalan tepeciğin hemen bitimindeydi. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Güneş tam tepeyi azıcık geçmişti. Etrafın bitki örtüsünden o tanıdık Akdeniz kentinin dış semtlerine yakın olduğumuz belliydi. Çocukların ve benim ayakkabılarımızdan, kıyafetimizden altmış başlarında olduğumuzu hemen anlayabiliyordum. O eski rüyaya ait bütün belirtiler doğruydu.

  Aceleci adımlarla yamacı inip kulübenin önüne geldik. Üç metre yüksekliğinde, beş metre eninde, ham tahtadan yapılmış kaba bir yapıydı. Çatısı bazıları ısı farkı nedeniyle kırılmış olan kiremitlerle kaplıydı. Kiremitlerin rengi güneş ışınları nedeniyle solmuştu. Az önce zor şartlar altında yaptığım şeylerin ayrıntılı bilgisi önplandan çekilmişti. Uzaktaki tekinsiz bir soğukluk olarak algılamaktaydım. Kulubeyi bu kadar yakından görmenin heyecanını yaşamaktaydım.

  Kimse davranmayınca grup lideri olarak yapmam gerekli olan şeyi yaptım ve  kilitsiz ve kulpsuz olan kapıyı iktirdim. Kapının tahtasına parmaklarım değdiğinde Borges’in El libro de arena, Kum kitabı adlı kitabındaki Başka Şeyler Daha Var adlı öyküsünü hatırladım. Bu yazarın Howard P. Lovecraft’a ithaf ettiği bir öyküydü. Arjantin taşrasında Casa Colorada adlı bir evin yeni sahibinin bizon başlı, insan vücutlu bir yaratıkla karşılaşmasını konu ediyordu. Bu kapının ardında olan neyse böyle müthiş bir şey değildi belki, ama alâlâde de olamazdı asla. Kapıyı olanca gücümle ittirdim. İyice abandım. Bana mısın bile demedi. Bunu beklemeliydim. Hemen arkamda duran arkadaşlarıma döndüm.

  “Ne yapıcaz?”

  “Bekleyelim burda. Belki biri gelir açar.”

  Bunun diyen saçlarını atkuyruğu yapmış ve iki beyaz kurdela takmış kumral bir kızdı. Küçük kızım bu kızların yaşındaydı iki yıl önce. Çocukları yetişkin gözüyle görmek, ama karşılarında çocuk şeklinde durmak garip bir duyguydu. Deminden beri aklımda olan şeyi sonunda lafa döktüm.

  “Beni nereden tanıyorsunuz?”

  Çocuklar birbirlerine baktılar. Olumsuz anlamda başlarını salladılar.

  “Birbirinizi tanıyor musunuz peki?”

  Dördü de birbirine yabancıydı. Anladığım kadarıyla siyah saçlı oğlan hariç hiçbiri bu şehirde oturmuyordu. Bu hesapça karma bir takımdık. Harita benim elimdeydi, ama tanımadığım bir grubu buraya nasıl sürüklerdim? Demek birbirimizin rüyasında misafir sanatçıydık. Rüya füzyonu diye bir şey vardı o halde. Rüyalar arası geçişkenliğin mümkün olabileceğinin açık seçik bir kanıtıydı.

  “Ben burada beklicem biraz. Siz isterseniz gidebilirsiniz.”

  Çocuklar aralarında bakıştılar ve hızla karar verdiler. Kumral kız sözcüydü. “Biz de kalıcaz. Biraz.” Dedi.

  Biraz sözcüğünün üzerine özellikle basması diğerlerini tebessüm ettirmişti. İçimi çekerek papatya bezeli tepeciğe baktım. Arkasında bir iki kilometre kadar ileride, evim, hayatım ve şu anda çoğu ölmüş olan sevdiklerim vardı. 1963 ya da 1964 yılındaydık. Kendimi çocuk halimde görmek için neler vermezdim.

  Bunları düşünürken bir başka sahneye aktarıldım. Geçiş bayağı yavaş olmuştu. Çıplak ayağım sahile bastığında hâlâ arkadaşlarımı görebilmekteydim. Sonra iyice seyrelip gözden yitip gittiler. On metre ileride duran kayalığa baktım. Deniz solumda olduğuna göre başlangıç noktasındaydım yine.

  Geriye dönersem içinde seyrettiğim düşten kopacak ve yatağımda uyanacaktım. Devam edersem olaylar devam edecekti. Tereddütümü hızla yendim ve kayalığın içinden geçtim. O hasır şapkalı Alfavarlık ilk gördüğüm yerde beni bekliyordu.

  “Geldiniz.” Dedi beni görünce. Yüzü memnuniyetle aydınlanmıştı.

  “Birden fazlasınız. Ökseye yakalanan.”

  “Çok iyi tahmin ettiniz.”

  “Hazırım.” Dedim.

  Alfavarlık gülümsedi. “İlki kadar zor olmayacak.”

  “Küçük arkadaşlarıma söz verdim. O kulübe kapısının arkasında ne varsa birlikte göreceğiz. Merakımızın kurbanıyız.”

  “Sizi bekleyecekler orada.” Dedi.

  “Onlar kaç sefer yaptılar buraya?”

  Ansızın o lanet olası dev böcekimsi makinenin içine girdiğim için Alfavarlığın verdiği cevabı duyamadım. Merak böyle bir şeydi işte. Kediyi öldürürdü belki, ama çocukları ve yazarları ihya ederdi.

                                                                                                                 Şubat – 2010                                   

                                                                             

 

 

ZORYAK

Turfanda Öykülerim No Comments »

Szoryak-2adık Yemni

Şişşşttt şişşşttt geliyor!

ZORYAK

 

 

 

  Mesut Sarıdal sol elinin işaret parmağıyla yanağındaki kesiğe dokundu. Yüzeysel bir sıyrıktı. Kanama hemen durmuştu. Parmağına bulaşan kırmızı leke tünel çağrışımı için görsel bir bilet gibiydi. Zihnindeki grafitili tünel kayıtlarında bir dirilme oldu. Kısa yol kuruldu ve kendini orada buldu.

  “Geldin mi?”

  Gri kot pantolon ve siyah tişört giymiş on beş yaşında bir delikanlıydı bunu diyen. Ayaklarının dibinde iki galvanizli kova durmaktaydı. Yüzünde ergenlik sivilceleri olan delikanlının sabırsız ve kınayıcı ses tonu Mesut’a tatsız bir duygu vermekteydi. Daha gece beraberdik ya diyecekti vazgeçti. Bu tür göreceli zaman serzenişleri geçersizdi burada.

  “Renklerimiz ne.” Dedi onun yerine. 

  “Koyu renk gözlü delikanlı memnuniyetle ayağının dibinde olan pırıl pırıl kovalardan birini hafifçe tekmeledi. “Kobalt mavisi ve altın yaldızı.”

  Mesut’un bilinci açıktı. O sırada sabahın dokuzu olduğunu, evinin banyosunda bulunduğunu, hatta muhtemelen şu anda parmağının ucundaki kan lekesini seyrettiğini  biliyordu. Bu yarı loş tüneldeki mevcudiyeti yedek gerçeklik babındaydı. Son altı aydır Mesut bu yanın işgüzar girişkenliğini deneyimlemekteydi.

  “Bak sen.”

  “Hadi kap fırçalardan birini. Mavi benim, yaldız senin. İyi mi?”

  Mesut içini çekerek gülümsedi ve başıyla olumladı. Gidip altın yaldız dolu kovanın içinden kalın saplı fırçayı aldı ve duvara gri yüzeye kocaman bir Z yazdı. 

  “Aferin lan. Yazın bayağı okunaklı.”

  Arkadaşının adı Erdal’dı. 1577 Erdal Karan. Lise ikide bir yıl aynı sırada oturmuşlardı. Yakışıklı çocuktu ve espri makinesiydi adeta. Kızları mıknatıs gibi çekerdi. Liseden sonra bir daha hiç karşılaşmamışlardı. Bir raslantıyla ortak arkadaşlarından birinden iki yıl önce beyin kanamasından öldüğünü duymuştu.  Yaşıtıydı. 41 yaşında yaşam lambası sönmüş gitmişti.

  Müteahhitin malzemesinden para çaldığı açıkça belli olan bu tünelde eski arkadaşıyla karşılaşmaya altı ay kadar önce başlamıştı. Burada buluşuyor ve duvarlara aynı kelimeyi yazıp duruyorlardı. Her karşılaşmalarında tüneli boyasız buluyorlar ve yeniden renkli harflerle beziyorlardı.

  “Hadi seninkini de görelim bakalım.”

  Erdal pürtüklü gri yüzeye mavi boyayla O yazdı ve geri çekildi. Harfleri sırayla yan yana dizdiler. ZORYAK. Birinci kelime tamamlanmıştı. Bu ikinci aşama için başlangıç sinyali olmaktaydı. Mesut ikinci kelimenin ilk harfini yazınca, boyası damlayan fırçasıyla yanında duran arkadaşı, ”Şişşşttt şişşşttt geliyor!” dedi. Gelenlerin öncüsü olan koku burnunun direğini sızlatmaya başlarken Mesut kendini banyoda parmağındaki kan lekesine bakıyor buldu. Kalın bir kitabı elinden düşüren birinin yerden aldığında kaldığı sayfanın kapanmamış olduğunu farkederek ferahlaması cinsinden bir hisse kapıldı. Mesut bir hesap insanıydı. Kontrolünden çıkan şeyleri sevmezdi.

  Az sonra giyinmiş olarak oturma odasına girdiğinde sessizde tuttuğu cep telefonunda üç arama ve iki mesajın bulunduğunu gördü. İki arama ve bir mesaj sekreterindendi. Saat 11.00’deki randevusunu hatırlatmaktaydı. Mesut sol bileğindeki pırlanta işlemeli rolex saatine baktı. 10.39’du. Fanassi – Menrfa şirketinin Almanya sorumlusu Helmut Falraud ile buluşmasına ışınlanma dışı bir yöntemle yetişmesi mümkün değildi. Parmağındaki leke yardımıyla geçtiği yerde iki saate yakın zaman geçirmişti. Parmaklarına baktı. Tırnaklarını kontrol etti. Diplerinde boya lekesi yoktu, ama kaç defa sabunlamasına rağmen yağlı boya kokusunu hafifçe de olsa almaktaydı. O diğer kokuyu da.

  Sabah kalktığında sadece bir yudum içtiği kahve fincanını alarak oturma odasına geçilen geniş terasa çıktı. Boğaziçi köprüsü ayaklarının altındaydı. Gri bir kış günü makyajlıydı Istanbul. Üzerinde sadece bir şort ve beyaz fanila vardı. Soğuk tenine dokunmaya başlarken köprü üzerindeki trafik hareketliliğine şöyle bir göz atttı ve içeriye girdi. Fincanı içindeki kahveye dokunmadan sehpanın üzerine koydu ve telefonunu alıp son gelen mesajı okudu.

         Şu anda bürodayım.. İş çıkışı buluşalım..

             Qelepir’de 19.00 gibi.. Dün akşam neredeydin? Nurten..

  Nurten uzatmalı nişanlısıydı. Cümlelerin arasındaki çift noktalar bıkkınlık üniteleri gibiydi. Kadın evlenmek için sabırsızlanmaktaydı, ama Mesut o dalgaboyundan iyice kopmuştu. Güzel ve zeki bir genç kadındı. Varlıklı bir ailedendi. Onu hâlâ çok seviyordu, ama aralarına ZORYAK girmişti. Teninin çekiciliği bile sönmekteydi hızla. Kadın bunu farkındaydı. Geçici bir arıza sanıyordu. Öyle değildi.

  Arayan diğer numara eski ortağı Orhan’dı. Dün akşam Squash’a niye gelmedin diyecekti herhalde. Mesut telefonu sehpanın üzerine bırakarak çalışma odasına gitti. Bürosunun en alt gözündeki yassı kasanın şifresini açtı. Mor kadife zeminde

Fatih 13 model siyah bir tabanca ve iki dolu şarjör yatmaktaydı. Mesut bir atış poligonuna üyeydi. Bu silahı yıllarca önce satın almıştı.Eskiden bu kasanın içinde enerji artırıcı beyaz tozlar falan da olurdu. Birkaç aydır o tozlara el sürmemekteydi. İsteği kalmamıştı. Tabancayı aldı ve kontrol etti. Şarjörde 12, namluda 1 kurşun emrine amadeydi. Evvelsi gün tabancayı temizlemiş ve azami dolu hale getirmişti. Kasayı kilitlemeden kapattı. Çekmeceyi yuvasına sürdü.

   Tabanca kucağında oturma odasındaki divana oturdu. Ayaklarının altına bir puf koyarak gözlerini yumdu.  Değişim yoldaydı. Yol hızla tükeniyordu.

  Şişşşttt şişşşttt geliyor!

   Mesut Sarıdal, Fanassi – Menrfa Turkey ilaç firmasının genel müdürüydü. 2004 yılında kurulan firmadaki yükselme hızı birçokları için kıskançlık jeneratörüydü hâlâ. İki buçuk milyar doları aşkın bir satış potansiyelini idare etmekteydi.  Fanassi- Menfra birbirine rakip Fransız Rhone-Nourance ve Alman Hoeust AG adlı iki ilaç firmasının 1999 yılında birleşmesiyle oluşmuş dev bir trösttü. Dünya çapında 27 adet araştırma merkezleri vardı. Kardiyoloji, kan inceltici ilaçlar, tümör bilimi, sinir sistemleri, metabolizma bozuklukları, iç hastalıklar ve aşılar ana ilgilenme konularıydı. Kazançlarının üçte birini insan ömrünü uzatan mucizevi ilaç Menrfatoline’ne borçluydular. Bu ilacın formülü büyük bir gizlilikle korunmaktaydı.

  Haklarında yığınla şaiya çıkmıştı bu yüzden. Menrfatoline’nin kaplumbağa kanından elde edilen Tortezin’den elde edildiği şaiyası en revaçta olanıydı ve bu sav kendileri tarafından üretilmişti. Organik bir köken kullanıcıları rahatlatan bir etki yapmaktaydı. Kaplumbağa zararsız ve sempatik bir hayvan olduğu için kullanıcılarda olumlu etki yapmaktaydı. On yıl kadar önce Özbek bilim adamları kaplumbağa kanından elde edilen Tortezin adlı ilacın ömrü uzattığını ve hatta radyasyondan bile koruduğu iddiasıyla çıkıp bu ilaçları piyasaya sürmeleri işlerine yaramıştı.

  Menrfatoline ilk kez 2014 baharında piyasaya çıkmış ve birkaç yıl içinde dünya çapında en çok sözü edilen ilaç olmuştu. Şu anda aşağı yukarı dört yüz milyon insan Menrfatoline kullanıyordu. Kullanıcıların çoğu yaşlılardı. Ömürleri ortalama beş yıl uzamaktaydı. Rakip firmalar kendi ürettikleri ilaçla başa çıkamayınca karalama kampanyalarına başlamışlardı. Menrfatoline’e sigortalı zombi yaratma ilacı adını takmışlardı. Şu anda ilacın dünya çapında kullanılmasından bu yana dört buçuk yıl geçmişti ve Menrfatoline hâlâ bir numaralı yaşam uzatıcı olarak yerini korumaktaydı. Dünya çapında toplam 23 milyar dolarlık bir satış hacmine sahipti.

  Mesut telefonunun titreyerek belleğine mesaj biriktirmesine kayıtsız gözlerle baktı.  Gazetelere verdiği bir demeçte; yirmi dört saat ışık altında uyumadan yiyip içip olduğu yere pisleyen ve şişen tavukları yiyenlerin, minicik hücrede semirmiş koskoca besi hayvanlarını etinden yapılan hamburgerleri çocuklarına yedirenlerin yaşlıları hayatta tutan ilaç için zombi ilacı demeleri ne kadar ironik diyen Helmut Falraud’le maalesef bugün görüşemeyecekti. Yarın da. Hiçbir zaman. Çünkü ZORYAK geliyordu.

  ZORYAK kelimesiyle önce rüyasında tanışmıştı. Bundan bir iki hafta sonra Istanbul’da ve bir çok şehirde duvar yazıları şeklinde ortaya çıkmıştı. ZORla YAşatılanlar Kulübü sözcüklerinin kısaltmasıydı. Bu yazılar belirdikten sonra haklarındaki şikayetlerde büyük bir artış olmuştu. Mahkemelerde açılmış yüzlerce dava vardı şu anda. İnsanları altına işeyen, pisleyen, yaşlı, güçsüz, umarsız ve bilinci kısık durumda gereksiz yere hayatta tutmakla suçlanıyorlardı. Bitkisel hayat şeklinde bir öbür dünya kurdukları da sıkça dile getirilmekteydi. Hastaların yarıdan çoğunun sürekli kâbuslardan şikayet etmesi de konu edilmekteydi haliyle. Bu nedenle  Menrfatoline’ne suni cehennem ilacı adı da verilmekteydi.

  Şişşşttt şişşşttt geliyor!

  ZORYAK geliyordu. Emareler gırlaydı. BÖD’de, Bitkisel Öbür Dünya’da yaşayanların bir eyleme kalkışacak halleri yoktu, ama onların eşleri, çocukları çoğu belli etmese de şikayetçiydi. 23 milyar dolardan pay alan eczaneler, doktorlar, hemşireler. hastahane personeli, aracı firmalar, ilacı imal eden laboratuvarlar, karton kutusunu basan matbaacılar, hissedarlar, ortaklar Menrfatoline kullanımının sürmesini istiyordu haliyle. Bu ilaç piyasadan çekilirse sadece Türkiye’de yüz binin üstünde kimsenin gelirinde ciddi bir düşme ve işsizlik yaşanacaktı. Altına pisleyen, adını bile hatırlamayan yaşlı hastalar sayesinde ikinci arabasının taksidini ya da çocuklarının gittiği özel okulun ücretini ödüyordu bir sürü kimse.    

  Menrfatoline’nin suyu ısınmıştı diğer yandan. Mesut İki üç yıl içinde piyasadan çekileceğini düşünmekteydi. Çeşitli emareler vardı. Kurumdaki bazı üst düzey şahısların erken emekliliğe ayrılmaları gibi mesela. Bugünkü konuşmaları gerçekleşseydi Falraud’un buna benzer şeyler ima edeceğinden emindi. Birkaç yıl dayanın başka ilaca geçeceğiz diyecekti belki dezoryak-1. Mesut daha 43 yaşındaydı. Emeklilik için çok erkendi, ama bazı arıza belirtileri göstermişti. Vicdanı dirilmişti. Bu iş böyle bir lüks kaldırmazdı. Süratle safdışı edileceği kesindi. .

  Bütün dünya bitkisel öbür dünya kuran ilaç firmasına bayağı ilgi göstermekteydi. Bir sürü ZORYAK sitesi kurulmuştu. Amerika’da firmalarını suçlayan B klas bir film bile yapılmıştı. Adı Afterlife before death’di.

  Ohio, Cleveland’taki bir hastahanede çeşitli gariplikler yaşanıyordu. Bilgisayar kayıtlarında karmaşa, ışıklandırmalarda düzensizlik, o kadar temizlenmesine rağmen kadavra kokan koridorlar ve çalışanlara sürekli derpesyon yayan ortam. İki doktor sevgili başroldeydiler. Filmin sonlarına doğru dev hastahane binasında yatan ve Minervatoline kullanan yaşlı hastaların iradesinin bu olaylara sebebiyet verdiğini ve ilacın yapımında yüksek dozda spermine ve cadaverine kullanıldığını keşfediyorlardı. Yarı ölüler tam ayaklanırken serumla ilaç zerkini durdurup daha büyük bir felaketi önlüyorlardı. Bu arada ilaç firmasının silahlı ajanlarıyla da gerilim artırıcı serüven yaşıyorlardı.  

  Minerva, Menrfa aynı anlamı ifade etmekteydi. Menfra ya da Minerva Romalıların Helenleşmesi devirlerinde, milattan iki yüzyıl önce halkın inandığı şair, eczacı, tüccar, büyücü, sihirbaz, müzisyen ve bakire tanrıçaydı. Yunan tanrıçası Athena ile eş tutulacak kadar popüler olmuştu bir aralar. Bu anlam benzerliği nedeniyle açılan dava hâlâ sürmekteydi, ama yarım milyon dolara çekilen filmin yapımcıları birkaç milyonu cebe indirmişlerdi bile. Eğer tazminat ödemeye mahkum edilirlerse Afterlife before death iyice kültleşecek ve yapım firması bir sonraki filmlerinden epey para götürecekti. Zaman Fanassi – Menrfa aleyhine çalışmaktaydı yani.

  Aşırı kullanılmışlık, idrar, diyet yemeği dışkısı, giderilemez yaşlılık parfümü karışımı koku burnunun direğini sızlattığında Mesut gözlerini açtı. Oturma odasının hole açılan kapısının ağzında Erdal durmaktaydı. Üzerinde az önceki kıyafeti vardı. İki elinde birer pırıl pırıl galvanize kova tutmaktaydı.  

  “Geldin ha sonunda?”

  Erdal biraz mahçupça omuzlarını silkti. Evine ilk gelişiydi. Mesut tabancayı divana koydu, üstünü yastıkla kapatıp doğruldu. “Bu defa hangi renk?”

  “Sabahkinden. Mavi ve altın yaldız.”

  Mesut altın yaldız kovasının içinde duran fırçayı aldı ve “Nereden başlıyoruz?” diye sordu.

  “Şu duvar iyi.”

  Mesut başıyla olumladı ve elindeki fırçayla kirli beyaza boyanmış duvara kocaman bir Z harfi yaptı. Erdal yanına aynı büyüklükte bir O yerleştirdi. O’nun sağ yarısı 1200 dolara yaptırdığı Edward Hopper’ın Gece Şahinleri adlı tablosunun  harika kopyasını boyamıştı. Mesut buna zerre kadar aldırmadan O’nun yanına R harfini koydu.

  “Bir şey için özür dilerim.” Dedi Mesut fırçayı kovaya daldırırken. “Daha önce… Aklımdan çok geçirdim, ama kısmet şimdiyeymiş. Lise üçteyken yılbaşı gecesi partideydik. Yanında çok güzel bir kız vardı. Aysun. O gece sizi arabaya almamıştık. Yer vardı. Ben istemedim. Çekememezlikten. Ters yöne gideceğiz lafı mavaldı yani.”

  “Biliyorum.”

  Mesut Y harfini çizip fırçayı kovanın içine bıraktı ve arkadaşına baktı. Erdal boya yere damlamasın diye dikkatli tutmaktaydı. Özeninden değil, komiklik olsun diye yapıyordu.  

  “Başkasınla gittiniz ve kaza yaptınız. Bizim şoför neydi adı, İsmet, o da sarhoştu, biz de kaza yapabilirdik, ama piyango size çıktı.”

  Yaptığı A’ya beğeni ile bakan Erdal, “Bunun için vicdan azabı çektiğini söyleme sakın.” Dedi.

  Mesut ucu boya yüklü fırçayla yanına gitti ve K harfini boyadı. “Eğer unutmamışsam bir anlamı olmalı.” Dedi.

  Erdal içini çekti ve “Sanırım öyle.” Dedi. “Aysun’a bir şey olmadı. Benim sağ ayağım kırıldı sadece. Azıcık topal kaldım. Hayatımda ne değişti bu yüzden bilmiyorum. İnan ki. Unutmaman hoşuma gitti ama.”

  “ZORYAK için de seni seçtim.”

  Erdal başını salladı. “Doğru. ZORYAK biziz. ”

  Mesut altı ay önce rüyasında ilk kez kendini o tünelde bulunca yanına eylemi için bir eş bulmayı düşünürken iki kova dolusu boyayla Erdal gelivermişti. Zihninin tayin ettiği biriydi yani.

  Şişşşttt şişşşttt geliyor! sözcüğünü rahmetli dedem ederdi sık sık.” Dedi Mesut. “Onun çizgi romanlarında bu başlıkla bir serüven de vardı. Çapkın Hırsız’dı. Hiç unutmam.”

  “Tinercileri kiralayıp sokaklara ZORYAK yazdırman harika bir fikirdi. ZORYAK biziz ve de… Sana bir şey soracağım. O ilacı kullananların büyük bir kısmınının kâbuslar içinde yüzdüğü doğru mu?”

  “İstatistikler yüzde 2 diyor.” Dedi Mesut hafifçe sırıtarak.

  “Sence kaç?”

  “Yüzde 40 falan olmalı. Adamları yıllarca Kâbusistanda yaşatıyoruz. ”

  “Niye işi bırakmadın önceden?”

  “Bıraksam ne olacaktı? Yerimi alabilecek en az on kişi vardı. Belki yirmi..”

  “O da doğru.”

  “Bunun için çok şeyim. Bazen…”

  “Üzülme Mesut ben varım bak yanında.”

  Mesut tam cevap vereceği sırada kapının zili çaldı. Mesut saatine baktı. Temizlikçi kadın bugün gelmeyecekti. Birini beklemiyordu. Tahmin ettiği kimse olmalıydı. Kapının kilidi içine giden anahtarla açılma sesi verince bundan emin oldu.

  “O mu?”

  “Nişanlım Nurten.”

  “Biliyor mu olan bitenleri?”

  Mesut başını olumsuz anlamda salladı. “Birkaç kez psikoloğa gittiğimi, son haftalarda işlerimi aksattığımı ve bir şeylerin yolunda olmadığını sadece.”

  “Bakalım görecek mi?”

  Mesut başını içeri giren genç kadına çevirdi. “Merhaba Nurten.”

  “İş yerine telefon ettim. Gitmemişsin. Telefona da cevap vermeyince… Bu ne..?”

   Kestane rengi uzun saçlı, biraz uzun yüzlü olmakla birlikte harika iki iri mavi göze sahip olan genç kadının yüzündeki şok ifadesi altın yaldızlı boya kadar belirgindi. Bakışları duvardaki yazılara yöneldi. Sonra yerdeki kovalara. Erdal’a ve işe gitmeyen nişanlısına.

  “Kendimi tanıtayım adım Erdal.”

  “Mem… Memnun oldum. Ne oluyor burada Mesut?”

  Neyse ki, Erdal sıksın diye elini uzatmamıştı kadına.

  Mesut çok şık bordomsu ince bir palto giymiş kadına gülümsedi. “Erdal liseden arkadaşımdır. Bir süredir birlikte graffiti yapıyoruz. İlk kez buradayız yalnız.”

  “İşe niye gitmedin?”

 “ZORYAK nedir biliyorsun değil mi?”

  Nurten başıyla olumladı. Gözleri dolmaya başlamıştı. ZORYAK’ı Türkiye’de milyonlar iyi tanımaktaydı. Televizyonlardaki haberlerde binlerce defa gösterilmişti. Mahkeme celselerinde terim olarak kullanılıyordu. Genç kadın oturma odasının boyanmasının birlikte inşa ettikleri gelecek planlarının yerle bir olması anlamına geldiğini hızla okumuştu.

  “Mesut nedir bunlar?”

  Kadının hâlâ bir şeyleri değiştirmek için umudu vardı. Şu anda Avusturya’da ski yapan annesi ve babası Nurten’i çok beğenmekteydi. Tam da biricik oğullarını çekip çevirecek bir kadındı. 32 yaşındaydı. Hemen çocuk yaparlarsa aile denen kadim çemberin içinde mutlu olabilirlerdi.

  “Nurten sigortacıdır. Kendi şirketi var.” dedi.

  Erdal takdirle başını salladı. Nurten korkmaya başlamıştı. Burnunun kırışmasından kokuyu almaya başladığı da belliydi. ZORYAK materyalize olmaktaydı. Mesut işi daha fazla uzatmamaya kararlıydı. Elindeki fırçayı kovaya bıraktı. Gidip yastığın altına koyduğu silahı aldı.

  Erdal’ın yüzünde kıl oynamamıştı. Nurten’se on dakika içindeki ikinci derin şokunu yaşamaktaydı.

  “Ne… Ne yapıyorsun Mesut?”

  Mesut, “Sen görmeseydin buna cesaret edemezdim.Şişşşttt şişşşttt geliyor!” Dedi ve tabancayı sağ şakağına dayayarak tetiği çekti.

                                                                                                            Amsterdam Ocak 2010

                               ————————-

   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Eski Istanbul Müzesi

Turfanda Öykülerim No Comments »

eimuzesi-1aSadık Yemni

Eski Istanbul

Müzesi

 

 

 

 

 

Bir masalı bilimsel postule kuyusuna attım. Sonra kuyuyu ters yüz edip rokete yükseltgedim ve yüzümü göğe çevirdim. En parlak yıldızlardan biri göz kırpttı. Bir  kurt deliğinden geçip yanına vardım. Neden kâinattaki bunca uzak bir yer bu kadar tanıdık geliyor? Bigbangdaşlık soluyorum adeta. 

Diğer Kıyı Öykünmeleri – Yazi Meyyın

 

 

  “Bir şey mi oldu?”

Siyah saçlı genç kadının sol arkasında duran sarı dev balon bütün göğün yarısını kaplamıştı. Güneş ardında kaldığı için gölgesi müthişti.

  “İyi misin?”

Ağzımdan kelime çıkartabilecek durumda değildim. Nutkum tutulmuştu. Ansızın düşünce silsilemin önünden çekilen paravana nedeniyle yepyeni bir zihnin ufkuna dahil olmuş gibiydim.  

  “Sen… İyi misin?”

  Tam olarak ne olduğunu kestiremiyordum, ama yeni gerçeklik ufkunun uyanışı muazzamdı. Baskındı. Kendimi bir uzay istasyonunda gördüm. Bir uzay mekiğindeydim. Yanımda ikisi kadın beş altı kişi daha vardı. Hepimiz astronot giysiliydik. Başlıklarımızın şeffaf siperliklerinin ardındaki yorgun yüzlerimiz neşe ve mutluluk ışıyordu. Çok büyük bir iş başarmıştık. Güneş sisteminde bir gezegene ilk kez insan ayağı değmişti. Dünyanın en yeni kahramanlarıydık.

  “Başardık çocuklar.”

  Bunu diyen kestane rengi saçlı kadın astronottu. Adı Manuella, hayır Mana. Meksikalı kadın astronottu. Kaptan yardımcısıydı. 39 yaşındaydı ve bekârdı. Defalarca yinelenmesine rağmen her telaffuz edildiğinde içimizde sevinç yaratan bir sözcüktü. Büyük bir badire atlatmış ve ölümden kıl payıyla sıyrılmıştık. Şimdi önümüzde büyük bir heyecan ve sevgiyle bizi bağrına basmak için bekleyen bir dünya vardı. Aileler, dostlar, ün ve servet. Karımı, üç yaşında bıraktığım kızımı düşündüm. Kızım şimdi altı yaşındaydı. Babası motorları olan, uzayda hareket eden dev bir konserve tenekesi içinde geçirilen üç koca yılı bitirmişti. Sevincim tarif edilemez boyuttaydı. Birazdan iki haftalık karantina için yörüngedeki bir istasyona alınacaktık. Kenetlenme işlemi neredeyse tamamlanmıştı. Daha geniş ve  özellikle dünya manzaralı değişik bir yere duyduğum özlem yer kabuğunda bulduğu bir çatlaktan yükselen mağma gibiydi.  

  “Şimdi nasıl?”   

  O sarı top normal boyutlarına dönmüştü yeniden. Terasta hemen arkalarındaki masada oturan genç çift alçak sesle bir şeyi tartışmaktaydılar. Kısa saçlı sarışın adam kadının elini tutmuştu. Kumral kadını arkadan görüyordum. Sutyeninin askılarını belli eden zeytin yeşili dar bir tişört giymişti. Öne eğilmişti. Başının duruş şeklinden ağlamak üzere olduğunu hissediyordum. Daha sonraki masa boştu. Başımı sola çevirdim. İçerideki masalardan bazılarında oturan insanlar vardı. Siyah pantolonlu, beyaz gömlekli, bordo renkli yelekli garson kapının ağzında durmaktaydı. Kimse bir şey istemediği için düşüncelere dalmıştı. Yirmi başlarında falan olmalıydı. İsmini çıkaramadığım bir futbolcuya benziyordu.

  “Geçti değil mi?”

  Geçti kelimesi sanki geçişlen komutu gibi olmuş tekrar uzay gemisine dönmüştüm. Bu defa belleğim daha harlıydı.

  “Koyaanisqatsi. Koyaanisqatsi’ye ne oldu? Arkadaşlarım. Karım ve kızım… Sen kimsin? Burası… Belleğim niye tutuk?”

  Kobalt mavisi gömlek giymiş, siyah saçlı genç kadının yüzündeki endişe yerini bir çeşit kararlılığa bırakmıştı. Gözlerinde anlayış zerreleri kıpırdaşıyordu. İnce dudaklar, azıcık kemerli bir burun ve iri siyah gözler. Güzel değildi, ama dokunaklı bir çekiciliği vardı.

  “Neyi bilmek istiyorsun?”

  “Kimsin sen?”

  Kadının yüzünde beliren tereddüt kısa sürdü. Dürüst yan hakim olmuştu sanki.

 “Adın Doğan Başatura.” Dedi. “Bu kentte doğdun. Mars’a yollanan  Koyaanisqatsi adlı gemideydin. Uzman navigatör olarak. Bir sorun çıktı… Gidiş yolculuğunun son haftasında yerle bağlantınız koptu. Sonra… Çıkageldin. Bunun ne kadarını hatırlayabiliyorsun şu anda?”

  “Dört gün boyunca yerle ilişki kuramamıştık. Dönüş yolunda. Mars’a indik. Ben ana gemide kalan ekipteydim. Sonra dönüş yolunda…”

  Dönüş yolunda çekilen sıkıntıların ayrıntısı doluştu beynime. Durmadan bozulan ve tamir isteyen aparatlar bizi hayatımızdan bezdirmişti. Birkaç kez ciddi yıkımın eşiğinden dönmüştük. Mars kayıtları silikti ama. O anlara ait görüntüler yoktu beynimde. Mars’ı düşündüğümde gördüğüm Mars filmlerinden sahneler doluşuyordu bellek ekranıma. Tatsız bir şeyi duymak üzere olduğum duygusu çok güçlüydü. Kaçınılamazı ıskalayamazdım.

  “Belleğimde… Ne oldu? Daha önce, adınız ne?”

  “Serpil. Liseden arkadaşınım.”

  Serpil’i hatırlıyordum. İlk kez bir arkadaşın partisinde öpüşmüştük. Çok önceydi. Başka serüvenler yaşamış ve evlenmiştim. Şimdi altı yaşında olması gereken bir kızım vardı.

  “Sen o değilsin.” Dedim. “Çünkü kızı en az on beş yıldır hiç görmedim. Tek bir kez uzaktan bile. Zaten çok kısa süren bir ilişki yaşamıştım.”

  Genç kadın gülümsedi. “Ben oyum.”

  “Anlatıcak mısın her şeyi?”

  “Bir şey daha içer miyiz? Yeşil çay?”

  “İyi.”

   Kadın garsona bir işaret yaptı. Delikanlı başıyla olumlayarak içeri girdi.

  “Şu anda neredeyiz Doğan?”

  Omuzlarımı silktim ve “Kadıköy’deyiz.” Dedim. “Deniz Yıldızı kafesinde.”

  “Hangi yıl?”

  “2024 eylülü.”

  “Mars yolculuğu ne zaman başlamıştı?”

  “2021. Unutulmaz bir yıldır yaşamımda.”

  “Bizler için de öyle oldu.” Genç kadın konuşmasına ara verince sessizliği soğuk bir şeyler doldurmaya başladı. Duymak üzere olduğum şeyden korkmaya başlamıştım.” 2021 doğru. 2 Haziranda yola çıktınız. Bir yıl iki ay sonra yerle ilişkiniz kesildi, ama bu 4 gün sürmedi. Tam 143 yıl sonra geri geldiniz.”  

  “Yani?”

  “Mars’a inilmedi ve şu anda 2165 yılındayız.”

  Yaşadığım şok bayağı ağırdı. Filmlerde ve öykülerde bu tür haberleri duyanların abartılı davranışlarını biraz küçümserdim hep. Gerçek başkaydı.

Soğuktu. Aşılamaz naturalıydı.

  “Evliydin ve yolculuğa çıktığında üç yaşında bir kızın vardı. Kızın mutlu ve uzun bir hayat yaşadı ve bundan 51yıl önce 96 yaşında vefat etti. Ardında çocuk bırakmadı. Karın ondan çok önce geçti gitti eski tabirle.”

  Ne diyeceğimi bilemez bir şekilde yüzüne bakınca kadın devam etti.

  “Ansızın kapımıza dayanınca önce yabancı bir tasallut sandık normal olarak. Keşif gemimiz sizin geminizin gerçekliğini saptayıp bize bildirince içeri girip duruma baktık. Sekiz astronottan sadece ikisi sağdı. Sen ve Mana denen Meksikalı kadın. Geminizi uzayda imha etmeye karar verdik. Çünkü bir kurt deliğinden geçip kimbilir nelere gitmiş ve geri dönmüştünüz. Başka türlü bu kadar zaman aynı yaşta ve sağ kalamazdınız. Düşman taraftan bize açılan kapının anahtarı olabilirdiniz. Sizleri yeryüzüne getirmek konusunda Birleşik Dünya Güvenlik Konseyi oylama yaptı. Exobiyologlar da karşıydı. Uzaydan bize öldürücü virüs taşımanız ihtimali vardı. 14’e 12 ile yaşamanıza karar verdiler. Bir çeşit vefa borcu. Gemiyi imha ettik. Sizleri yeryüzüne getirdik. 143 yıl takdir edersin ki çok uzun bir zaman. Dünya inanılmaz derecede değişti. Sana buraya uyum sağlatabilmek için uygun bir yer bulduk ve ortamı uyarladık.”

  “Bu… Burası uyarlanmış bir yer mi yani?”

  Genç kadın gülümsedi. Bakışlarında içtenlik ve merhamet vardı. “Dünyada artık beton yığınlarının içine sıkışmış yoğun hayat birimleri yok. Robot yapımını robotlara bıraktık. Bütün elektronik ve mekanik düzenlemeleri de. İş hayatı, ticaret, ekonomi, tarım, teknoloji denen anlayış çok değişti. Buna uyum sağlamanız mümkün değildi. İnsan kalıbından çok taştı Doğan bey. Bu taşma, gelişme uzaya pek fazla yansımadı.  Yeryüzünü değişik bir şekilde deneyimlemeye başladık. İnsanlar ilk kez kesiksiz bir huzur ve güvenlik ortamındalar. Eski aile düzenini anımsatan kümeler kuruluyor ve yenileniyor. Kimsenin aç açıkta ve bakımsız kalması mümkün değil. Hapisane diye bir kurum yok artık. Suç yok çünkü. Uzay fethi duygusu da çok yavaşladı. Her zaman küçük gruplar çıkıp bunu savunuyorlar, ama genel ruh hali değişti. Güneş sistemini kolonileştirdik. Daha ötesi şu sıralarda pek fazla ilgi çekmiyor. Sadece marjinal gruplar, çok sınırlı harcamalarla evrenin çeşitli yönlerine açılıp durmakta. Şu ana kadar hiçbiri bir başka zekayla temas kuramadı. Mesafeler hâlâ çok fazla. Sizi yutan kurt deliği de bir daha görünmedi.”

  Etrafıma bakındım. Kulaklarım uğulduyordu. “Burası Istanbul değil mi yani artık?”

  Garson çayları getirince kadın gülümsedi ve teşekkür etti. Sonra çay fincanının içine bir küpçük şeker attı. Kaşıkla karıştırdı.  “Artık ne Istanbul, ne New York, ne de Sanghai var. Küçük şehirlerin tamamı yeni ortama uyarlandı. Dünya üzerindeki yirmi bir eski metropol müze olarak korundu. Pek revaçta olan müzeler değildir onu söyleyeyim. Çünkü insanların beyni değişince, hisleri de güçlendi. Büyük şehirlerin eskiden kalan ışımasından rahatsız olanların sayısı arttı. Ziyaretçisi giderek azalan yerler oldular.”

  Beşiktaş vapur iskelesine telaşla koşuşturan insanlara, denizde seyreden vapurlara ve bir simit parçası kapmak için hazırlanan martılara baktım.

  “Peki bu insanlar?”

  Kadın çayından bir yudum aldı ve “Müzeler eksiksiz noksansız mazinin aynasıdırlar.”

  “Bu insanlar… Sen, şu arka masada oturanlar, nesiniz peki?”

  “Elimi tut.”

 eimuzesi2a Otomatikman dediğini yaptım. Kadının elinin ısısı, yumuşaklığı, rengi her şeyiyle normal bir insan eliydi.

  “Çayından bir yudum alın.”

  Dediğini yaptım. Şeker koymayı unuttuğum için biraz buruktu, ama bildiğimi tanıdığım yeşil çaydı.”

  “Bir fark hissedebildin mi?”

  “Çok başarılı bir simulans yani?”

  Öyle bir şey yok artık. Bunlar öykülerde ve eski filmlerde kaldı. Zihinlerimizi yenileyince ve teknolojik sıçramaları arkamıza alınca çevremizdeki evreni bayağı interaktifleştirdik. Bu nedenlerle bir yerde sıkış sıkış oturmamıza gerek kalmadı. Cetvel ve pergelle çizilen içkapatıcı düzenlikler sonsuza kadar bitti. Amorf yapılanma söz konusu. Artık aynı anda sayısız yerde olmak mümkün. Ne temel ihtiyaç, ne de prestij olarak bir sıkıntı kalmadı. Yalnızlık sadece sözlükte varolan bir kelime. Bunalım, depresyon, paranoya ve Koyaanisqatsi de öyle.  Hopi dilinde çılgın yaşam, karmaşık yaşam, dengesiz yaşam, parçalanmış yaşam anlamına geliyor değil mi? Bütün bunlar mazide kaldı. Yumak aileler, akrabalıklar kuruldu. Her şey gerçektir. Şu gördüğün martılar, deniz suyunun tadı, şu garson, ben, hepimiz gerçeğiz. 0 ve 1’lerle bir ilişiğimiz yok.”

  Kadının sözlerini kelimesi kelimesine doğru olduğunu seziyordum. “Benim rahatsızlığım nedir peki?”

  “Beynin bizden farklı. 8000 yeni fiil var şu anda gündemde. Eskiden bir çırpıda elli fiil kullanabilenlere entelektüel denildiği zamanları hatırla. Diller değişime uğradı. Aparat kullanımı bayağı çetrefilleşti. Beyinlerin hipokamp bölgesi çok değişti.Kıvrımları inanılmaz arttı. Eğitim doğuştan ölüme kadar kesiksiz sürmekte. Her an yıkılıp giden, göz açıp kapayana kadar yenilenen sistemin göbeğinde yaşanıyor. Maharet haleleri yardımıyla bunların içine uyum sağlıyoruz. Sokaklar eskisi gibi birbirlerine diğer sokaklar aracılığıyla bağlanmıyor. Sayısız geçitler, emiciler, taşıyıcı alanlar var. Bunların içindeyiz. Her şey molekül molekül hesaplanıyor. Aşk ve seks de bu tür bir sürecin içinde. Eşleşme kriterleri çok değişti.”

  “Moleküler muhabbet yani?” dedim.

  “Aynen öyle. Yiyecekler içecekler, iç organlarımızın salgıları falan da değişti. ve Maddiyatı yeniden yorumlamış yatay bir medeniyetiz. Teorik matematik öğrenme yaşı üçten başlıyor. Manyetik alan sorunu da başka bir kalem. Beyinlerimiz ve bedenimiz bu alanlara adapte oldular. Senin gibi zamanında üst düzey zekalı olan, iki üniversite bitirmiş, çok sıhhatli biri ki, kaç bin kişi içinden Mars misyonu için seni seçtiler, sen bile bu ortama uyum sağlayacak durumda değilsin. Daha… Daha saatlerce anlatabilirim Doğan. Seni uyarlamak için çok çabaladık. Olmuyor. Bu son testti. Olmuyor. Az bellekli bir bilgisayara en yeni programların yüklenememesi gibi biraz. Maalesef aramıza katılman mümkün değil. Bu nedenle yeni bir karar aldık.”

  Kadının yüzüne bakakaldım. Kalbim heyecanla atmaya başlamıştı. Çöpe mi atılacaktım acaba?

  “Burada, bu şehir 184 yıl önce dünyaya gözünü açtığın yer sonuçta, Eski Istanbul Müzesi’nde kalacaksın. On beş milyon insanla birlikte. Metrolar, taksiler, otobüsler, oteller, restoranlar, hastaneler ve aklınıza gelen her şey kullanımda. Sana aylık 3022 lira maaş bağlanacak. Birinci sınıf sağlık sigortan, sıfır kilometre bir araban ve kalacağın bir evin olacak. Semti ve eşyalarını kendin seçebilirsin. Bunun için ayrıca ikramiye verilecek. Arabalara dikkat et seni ezebilirler. Birisi yumruğunu indirirse burnun yassılaşacak. Yediğine içtiğine de dikkat et. Her şey gerçek. Ben de burada olacağım. Bir şey daha. O gördüğün simulasyon filmlerini unut. Burası gerçek. Tıpkı evrenimiz gibi şehir sonlu, ama sınırsız. Hiçbir zaman gerçeklik dışına taşmayacaksın yani.” Kadın bunu derken pantolonunun arka cebinden aldığı bir kartı bana uzattı.   

  “Telefon edersen gelirim ziyaretine. Hayatımda ilk öpüştüğüm erkeksin.”

  Karttaki  ismini yüksek sesle okudum. “Serpil Candan. Şirket danışmanı.”

  İçimden sen o kız değilsin demek geçti, ama bezgince yüzüne baktım.

  “Müze bekçisi mi oldum yani?”

  Kadın gülümsedi. “Sayende müzeye ilgi artacak sanırım. Bir şey daha… Sana hoşuna gidecek bir sürprizim var. Mana. Bir iki dakika içinde buraya gelecek. O da aynı durumda. Yalnız kalmayacaksın. Milyonlarca hayat var ayrıca çevrenizde.”

  Genç kadın doğruldu. Orta boylu, mevzun vücutlu genç bir kadındı. Taş çatlasa otuz yaşındaydı ve Serpil’in inanılmaz derecede benzeriydi. Çantasını açtı. Krem rengi kalınca bir zarf çıkarıp bana uzattı. “Bir otele yerleş. Kendine ev ara. Döşe. Sanırım Mana beraber oturalım teklifine itiraz etmeyecek. Çünkü Eski New Mexico Müzesi’nde yalnız kalmaktansa burada olmayı yeğledi. Erkekler yer konusunda sanılanın aksine daha ısrarcı oldukları için sana o tarafa gitmeyi önermedik. Kadın burada turist sayılır yani. Ona göre davran.”

  Serpil bana dostça sarıldı. Bedensel hususiyetleri tanıdık bildik kadınlardan farksızdı. Ten kokusu, parfümü de öyle.

  “Hoşçakal Doğan. Belki görüşürüz yine.”

  “Güle güle Serpil.”

  Genç kadın kollarını çözerek memnuniyetle gülümsedi ve sol gözünü çapkınca kırparak çekti gitti. O kapıdan çıktıktan birkaç saniye sonra içeriye Mana girdi. Üzerinde alacalı bulacalı ince bir yazlık elbise vardı. Kestane rengi uzun saçları, makyajsız esmer yüzüyle çok hoş görünüyordu. Gemideki kılığından çok farklıydı. Kısa topuklu beyaz ayakkabıları çok yakışmıştı.

  Kadın etrafa bakındı. Beni görünce neşeyle el salladı ve olduğum yere seğirtti.  

  Ayağa kalkıp kadını karşılamaya hazırlandım.

  “Doğan seni gördüğüme ne kadar sevindim bilemezsin.”

  “Ben öyle Mana.”

   Kadın sımsıkı sarılınca ben de aynı şekilde karşılık verdim. Parfümü başımı döndürmüştü. İnsanlarla birlikte havaya yükselen dev sarı balona bakıp içimi çektim. İki kadından hangisinin daha gerçek olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimi düşünmekteydim.

                                                                           Aralık 2009 Amsterdam

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ben senin neyinim?

Turfanda Öykülerim No Comments »

ben-seninSadık Yemni

Ben senin neyinim?

 

İllüstrasyon: Mehmet Sevinç

 

 

 

  Ahmet Taşveren  elindeki paketi mutfak masasının üstüne bırakırken evin usulca kıvam yenilediğini farketti. Sıcak börek paketinden dışarı taşan ısıyı hissetmek gibi bir şeydi. Kötücül, tiksindirici ve irkiltici bir değişim tarafından sarmalanmıştı. Saatine baktı. Nişanlısının gelmesine yarım saat kalmıştı. Duş yapmak, ikinci kez sakal traşı olmak ve spor bir kıyafet giymek için yeterli bir zamandı, ama bütün bunlar birden önemini sonsuza kadar yitirmiş gibiydi. Bir başka durum, zor bir atmosfer bulunduğu mekânın her milimetre kübüne nüfuz etmişti.

  Kendini zorlayarak ayaklarını harekete geçirdi ve oturma odasına gitti. Kapının ağzında az kalsın yere yığılacaktı. Dizbağları takattan kesilmiş,  midesi içinde bir kalıp buz varmış gibi büzülmüştü. Bir kadın… Genç kumral bir kadın halının üzerinde sırtüstü yatmaktaydı. Taba rengi eteği kalçalarına kadar sıyrılmıştı. Beyaz yüksek topuklu ayakkabılarından biri sol omuzuna yakın yan yatmış durmaktaydı. Diğer ayakkabısı meydanda yoktu. Bacaklarının arasında ayaklarına yakın duran bordo renkli baş örtüsü şiddet yükseltici bir görsel darbe gibiydi.

  Cam üstlüklü sehpanın üzerindeki gümüş şekerlik, anneannesinin el emeği tığ işleme süs bedeni sehpaya yaslanık yatan kadının üzerine yuvarlanmak istercesine iyice kenara kaymıştı. Ahmet’e beş metre yüksekliğindeki bir tramplende ilk kez durduğu anı hatırlatmıştı. Kendini yerçekiminin kollarına salmaya korkmuştu. Dikkat edince kan lekelerinin yanı sıra sarımsı yeşilimsi lekeleri farketti. İçlerinde iyi çiğnenmemiş yemek parçacıkları vardı. Kusuktu.

  Kadının hareketsiz bedeninden, divana, halıya bulaşmış kan ve kusuklardan çok yüzü geri dönüşsüzlük ışımaktaydı. İki gözü de yuvasında değildi. İki kanlı çukur işin bitti Ahmet yerin iki âlemde de cehennem diye haykırmaktaydı.

  Şokun yarattığı ağır çekimle saatine baktı. Daha randevusuna 26 dakika vardı. Emine… Nişanlısı Emine dakik biriydi. Yirmisinden bu yana babasının firmasını çekip çevirmekteydi. O halde bu… Cinayet. Ellerine baktı. Tırnaklarını kontrol etti. Temizdi. Burnuna götürdü. Kan kokmuyordu. Gömleğine, pantolonuna bulaşmış bir leke göremiyordu. Niye cinayeti birine havale edemiyordu o halde? Katil benim sözcüğü beyninde otomatiğe bağlanmış bir zikir büklümü gibi dolanmaktaydı.

  Bakışları ayaklarının ucuna kadar gelen ve devam eden izlere takılınca içini yakan üşütücü pişmanlık çığ gibi büyüdü. Kadının kanına basan biri halıda, parkede iz bırakarak hole çıkmıştı.

  Ahmet izleri takiben yürüdü.

  “Allahım sen beni yoldan çıkarma. Allahım… Güzel Allahım.”

  Gözleri dolmuştu. Kalbi ağır ağdalı pişmanlık eğirmekteydi. Aylardır midesinde uyuklayan ülseri uyanmış yukarıya küçük geğirikler yollamaya başlamıştı. Birazdan acı sinyallerine de geçecekti kuşkusuz.

  İzler bir değil iki kişiyi işaret etmekteydi. Birbirine dolanmış dört ayağın ürünü olan izlerin yoğunlaştığı yer yüklük olarak kullandığı ikinci tuvaletti. Kapıda durup tokmağı kavradı ve yavaşça nefesini salarak kapıyı araladı.

 Kapı açılınca ışığı yakan otomatik sistem çalıştı. Yerleri paspaslamakta kullandığı kırmızı plastik leğenin üzerinde siyah kot giymiş, bir genç adam oturmaktaydı. Sırtı sekizlik tuvalet kağıdı paketlerine yaslandığı için neredeyse dik oturmaktaydı. Kumral delikanlının zeytin yeşili kazağı kan içersindeydi. Sağ yana doğru kaykılmış duran başına bakmak bir felaketti. Çünkü onun da gözleri yoktu.

  Ahmet yüklüğün kapısını öylece bırakıp sokak kapısına doğru yürüdü. Midesi yanmaya başlamıştı. Evinde cinayet işlenmişti. Nişanlısı ve erkek kardeşi Rıfat vahşice öldürülmüştü. Daha randevusuna yarım saat vardı. Evin anahtarları kızda yoktu. Kendisi olmadan içeri giremezlerdi. Ama girmişler ve katledilmişlerdi.

  Kapının zili çalınca irkildi. Polis. Polis gelmiş olmalıydı. Başka kim olabilirdi bu saatte. Kozyatağı semtine yeni taşınmıştı. Eski tanıdıklarının çoğu yeni adresini bilmiyordu. Dost ahbap ilişkisinde vites büyütmüştü.

Bunu daha önce de yapmıştı. Gelir seviyesi arttıkça yer değiştiriyor, eski görüştüğü kimselerin çoğunu seyreden bir gemiden denize bırakılan artıklar gibi arkada bırakıyor ve kendi seviyesine uygun ahbaplar ediniyordu. Buna züğürt akrabaları da dahildi.

  Emine en yeni statüsünün sembolüydü. Sahibi olduğu inşaat firması yılda otuz daire yapar hale geldikten sonra meslekdaşı Halil beyin kızına talip olabilmişti. Kız işletmecilik alanında doktora yapmıştı. Almancası ve İngilizcesi çok iyiydi. Güzel ve baskın karakterliydi. Sıradan bir iletişim fakültesi bitiren Ahmet’i ezen bir yanı vardı, ama kıza talip olmuş ve gönlünü kazanmayı bilmişti. Bu evlilik kendisi için daha üst bir statünün, Boğaz’da bir yalının da habercisiydi. Son on dakikaya kadar tabii. Yeni durum farklıydı artık. Parlak geleceği göçmüştü tek kelimeyle.

  Kapının zili çaldı unutma.

  Ahmet kapıyı açmak için uzanan elini vücuduna ait olmayan bir nesne gibi algılamaktaydı. Küçük çocuk yanı uyanmıştı. Sessiz kalırsa, sinerse belki amcalar onu yok zanneder ve çeker giderlerdi.

  Amcalar her şeyi biliyor Ahmet.

  “Ben senin neyinim?”

  Ahmet kahverengi takım elbiseli, adama bakakalmıştı. Yaşı belirsizdi. Orta yaşlı ya da yetmişi aşkın biri olabilirdi. Avurtları çökmüş yüzünde birkaç günlük gümüş rengi sakalı vardı. Saçlarını üç numara kestirmişti. Koyu kahverengi gözleri görmüş geçirmişlik, acı ve elem yüklüydü.

  “Söyle.”

  Ahmet cevap vermek istiyordu, ama zihni kaotik düşüncelerini kelimeye tahvil edemeyince adamın yüzüne bakmakla yetindi. Gözleri dolmuştu. Aklına karşı dairenin kapısındaki gözetleme deliğinden seyrediliyor olabileceği gelince sevindi. 10 numarada oturan avukat şu anda yurtdışındaydı.

  “Niye tutuldun kaldın öyle?”

  Ahmet adamın yüzüne bakamaz hale gelmişti. Kapıyı örtünce tuttuğu nefesini saldı ve dönüp geriye baktı. Dairesi kendini yeniden uyarlamıştı. Hol zemininde kan lekeleri görünmüyordu. Temelsiz sevinmeye korkarak yüklüğe doğru yürüdü.

  “Bismillahirrahmanirrahim. Her şeye kadir Allahım sen beni…”

  Yüklükte ceset yoktu.  Her zaman görmeye alışık olduğu şeylerin içinden kanlı bir bedenin fışkırmasını bekleyen yanı usulca sönüverdi. Kapıyı açık bırakarak oturma odasına doğru koştu. Emine’nin gaybûbeti kalbe çoşku veren bir melodi gibiydi. Eğilip halıya yakından baktı. Tertemizdi. Dün eve temizlikçi kadın gelmişti. Her şey onun bıraktığı gibiydi.

  Kapının zili ikinci kez çalınca Ahmet korkuyla irkildi. Bu küçük bir araydı, dehşet geri geliyor beklentisi kedi gibi sırtını kabartmıştı. Saatine baktı. Randevusuna on dakika kalmıştı. Emine gelmişti herhalde. Rıfat’la birlikte. Kızın arabası tamirdeydi. Erkek kardeşi Rıfat getirecekti. Öyle konuşmuşlardı. Gözü yerlerde leke arayarak yürüdü. Yüklüğün ışığı yanıyordu ve cesetsiz dar mekân bir gülbahçesi gibi ferahlatıcıydı.  

   “Ben senin neyinim?”

  Yine o adamdı. Gam yüklü parlak gözleri üzerine çekim uyguluyor gibiydi. Ahmet’in nutku tutulmuştu. Adamın zihninden kendi zihnine bilgi yüklendiğinin hayal meyal farkındaydı.

  “Söyle.”

  “Ne istiyorsun benden?”

  Adam hafifçe tebessüm etti. “Soruma karşılık ver. Ver ve sav.” 

  Ahmet’in zihnine dolan bilgilerin basıncından konuşacak hali kalmamıştı. Kapıyı örtüverdi. Başını çevirip hole baktı. Sorunsuzdu. Sonra saatine baktı. Emine’nin gelmesine yedi dakika vardı. İçinden bir ses bu yedi dakika hayati önemde demekteydi.

  Oturma odası da bıraktığı gibiydi. Kapıda durakladı. Hem holü, hem de odayı görebilecek bir konumda kalmayı yeğlemekteydi. Sanki birini gözden kaçırırsa orada deminki kötücül şeyler beliriverecekmiş gibiydi. Bu his çok güçlüydü. Fantazi değildi. Avaz avaz bağıran bir gerçeklik duygusuyla sarsılmaktaydı. Beynine doluşmuş bilgi etkinleşmeye başlayınca zihni yeni bellek malzemesinden parçalar işlemeye başladı.

  7

  Kapıyı çalan adamı bir avluda otururken gördü. Tek başınaydı. Sıhhatsiz, keyifsiz ve mutsuz bir hali vardı. Sandığı kadar yaşlı değildi. Elli başlarındaydı. Bir hastalık adamı yemiş bitirmiş gibiydi. Yüksek gri beton duvarlara  bakıyordu. Gözleri dolmuştu. Üzerine yüklenmiş bir tanıdıklık duygusuyla sarsılmaktaydı. Bir yakın arkadaş ya da akraba olabilir miydi? Yüzünü nasıl unutmuş olabilirdi?

  6

  Niye ısrarla kim olduğunu bilmesini istiyordu acaba diye düşünürken adamı hapishanede gördü. Hücredeydi. Birkaç gazete, bir şişe su, iki tükenmez kalemle bir başınaydı. Yatağının üstünde kahverengi bir namaz seccadesi duruyordu. Adam ağır bir suç işlemiş olmalıydı. Hapiste olan kimi tanıyorum diye düşündü. Birkaç tanıdığı çeşitli suçlardan hapse girip çıkmıştı. Naylon fatura, vergi kaçakçılığı gibi adi suçlardı bunlar. Burada daha ciddi bir şey vardı. Cinayet.

  Kayıp gözler ne olacak Ahmet?

  Gözler kelimesi zihinde birkaç hızlı geçişli sahneyi canlandırıp söndürmüştü. Eli makaslı bir adam oturma odasında yatan kadının üzerine eğilmişti. Ahmet korkuyla hole ve oturma odasına baktı.

  Henüz yoklar.

  Henüz de ne demekti? Geliyorlar mıydı yani? Cesetler yürüyebilir miydi? Bu olmazdı, ama bitleri yüklü bir fotoğrafın açılması için gereken süre gibi bir şeydi belki. Esas sahne açılacaktı.

  5

  Tekrar o adamı gördü. Yüzü bitkindi, ama çok daha gençti. Bir mahkeme salonundaydılar. Seyirciler arasında adama öfke ve yazıklanarak bakanlar vardı. Emine’nin babasını, ablasını tanıdı. Adamın elinde bir silah olsa katili hiç çekinmeden vurabilecek bir ruh halindeydi. Katile örtülü bir sevgi ve acıyarak bakanların yüzleri çok aşinaydı, ama çıkartamıyordu. Oradan yalnız oturulan can sıkıntısı, kimsesizliğin ve pişmanlığın hüküm sürdüğü hücreye döndü. Adamı gördü. Hıçkırarak ağlıyordu.

  4

  Gözleri bul hemen, yoksa

  Gözler lafını hafife almasını engelleyen his çok güçlüydü. Ahmet panikle kapı ağzından ayrılarak odaya girdi. Etrafa bakındı. Göz saklayacak bir sürü yer vardı. Hızla şekerliğin içine göz attı. Ardından büfenin çekmecelerine baktı. Divanın altını da ihmal etmedi. Odada göz möz yoktu. Zihninde hücresinde cefa çeken adama değin sahneleri bula kaybede koşar adımlarla mutfağa gitti. Orayı gözden geçirmek daha çetrefilli bir işti. Börek paketini bile ihmal etmeden yıldırım hızıyla her yere baktı.

  3

  Yüklükte de göz bulamayınca yatak odasına yöneldi. Dolabın çekmeceleri, zemini, şifonyer. Odadan çıkarken ter içinde kalmıştı. Bürosuna doğru yöneldi. Hol hâlâ ondan yanaydı. Zaman vardı demek ki. Duvarlardan birini örten kütüphane, dört çekmeceli büro, ıvır zıvırların durduğu tahta bir sandık. Hemen işe koyuldu.

  Çabuk ol süren bitiyor.

  2

  Hücresinde acı çekerek yılları bitirmeye çalışan adamla ilgili inanılmaz ayrıntılara bulanarak kütüphaneyi, büro çekmecelerini araştırdı. Adam birilerine mektup yazıyor, sonra yırtıyordu. Öyle sahiciydi ki bunları düşünmek, tükenmez kalemin mürekkebinin kokusunu bile alabilmekteydi. Yıllar geçiyor ve adam hızla yaşlanıyordu. Ölümü istiyor, ama ulaşamıyordu. Tam on bir buçuk yıl böyle yaşamıştı. Rakam kafasında çok sarihti. On bir buçuk yıl boyunca çekilen yalnızlığın, iç sıkıntılarının, gözden düşmüşlüğün ve de koyu pişmanlığın kayıt defterini sayfalarını çevirmekteydi sanki. Adamın yaşadığı her an beynine nakşedilmiş durumdaydı.

  Sıra orada.

  Ahmet elleri titreyerek babasının hediyesi olan tahta sandığın kapısını açtı. İçinde eski fotoğraf kutuları, ilkokul diploması, o sıralarda kullandığı bazı eşyalar cinsinden küçük bir geçmiş müzesi saklıydı. Sarı fotoğraf kutusunun üzerinde uçuk mavi bir mendile sarılı duran şeyi görünce içindeki soğukluk geri döndü. Bezin üstüne kırmızı lekeler çıkmıştı. Tam kapağı kapatacaktı ki, görünmez bir el bunu engelledi.

  Ahmet sinirleri altüst durumda elini uzatarak mendilden çıkını aldı. İçindeki yumruları avucunda hissetmekten ötürü midesi berbat durumdaydı. İki kere öğürdü. Neyse ki, karnı boştu. Ağzına gelen asitli sıvıyı yutarak geri yolladı.

  Çıkını çözünce Emine ve Rıfat’ın yeşil gözleriyle karşı karşıya geldi. Tam o sırada kapının zili çalınca elindekileri sandığın içine düşürerek doğruldu. Kapıyı açmasam ne olur diye düşünmekteydi, ama ayakları yola koyulmuştu bile.

  1

  “Söyle şimdi kimim ben?”

  Ahmet en sonunda adamı tanımıştı. Bunun şokuna rağmen konuşmayı başardı.

  “Bensin.”

  “Emine’yle planladığınız gibi altı ay sonra evlendiniz. İki yıl sonra da bir kıskançlık krizi nedeniyle kızı bıçaklayarak öldürdün. Üç aylık hamileydi. Birisiyle ilişkisi var sanmıştın. Seni engellemeye çalışan bacanağı da katlettin. Ortada ne fol vardı, ne de yumurta oysa. Kadının seni seviyordu ve sana ilk günkü gibi sadıktı. Kuruntunun ve aşırı kıskançlığının esiri oldun yani. Hapse girdin. Koğuşta kalacak yüzün yoktu. Gönüllü hücre hapsine talip oldun. Orada kalp krizinden ölene kadar on bir buçuk yıl yaşadın.”

  “Bu nasıl olabilir? Sen ve ben, burada…”

  Benzeri ona gülümsedi. “Ben sen değilim.”

  “Kimsin peki”

  “On bir buçuk yıl, her saniye pişmanlıktan kahroldun. İtibarsızlık, hor görülme, can sıkıntısı ve en kötüsü de namazında niyazında olan aile büyüklerine verdiğin utanç nedeniyle mahkumiyet seni yedi bitirdi. Bir sabah gün ağarırken kalp krizinden öldün. Hepsini hatırlıyorsun değil mi?”

  Ahmet başını salladı.

  “Pişmanlığının yoğunluğu ve samimiyeti bir şekilde hiper uzayı etkiledi. Paralel yaşamlardan birinde on bir buçuk yıllık çileyi çektin bitirdin. Ben sana ait geleceklerin birinden gelen bir ekoyum. Bu hayatta da aynı züllü yaşamaman için seni buldum. Sağ avucunu aç.”

  “Ne?”

  “Sağ avucunu uzat bana.”

  Ahmet istenileni yapınca adam sağ elinin işaret parmağıyla elinin ayasına dokundu. Ahmet’in bayağı canı yanmıştı. Adamın parmağının ucu akkor demir gibiydi. Azıcık bir dokunmayla elinin derisinden minik bir duman çıkmıştı. Ahmet şokla ısı yüzünden kabaran deriye baktı. Acısı beyninde zonklamaktaydı.

  “Bu..?”

  “Tövbenim senin ben. Birazdan nişanlın gelecek. O hücrede geçen yılları unutma ve kendine hayırlı bir gelecek kur.”

  Ahmet kapıyı örttükten on saniye kadar sonra kapının zili tekrar çaldı. Genç adam huşu içinde kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açarken sağ elinin ayası sızladı. Bunun için de bir yalan bulması gerekecekti. En iyisi iş yerinde oldu demekti.

  “Merhaba. Sen de yeni geldin galiba?”

  Emine taba rengi eteğin üstüne krem rengi ince kazak giymiş ve kenarları altın sim işlemeli bordo renkli bir başörtüsü takmıştı. Çok güzel görünmekteydi. Ahmet karın boşluğunda ağır dönüşlü bir kıskançlık jiroskobunun çalıştığını hissedince dalgınlığından sıyrıldı ve başıyla olumladı. “Beş dakka falan. Rıfat nerede?”

  “Arabayı milimi milimine park etmesi lazım malum. Senin neyin var?”

  “Yok bir şey. İş yeri bugün biraz elden gitmiş durumdaydı da.”

  “Bizim de öyle, hiç sorma.”

  Önce yanakları sonra dudakları hafifçe birbirlerine değdi. Ahmet nişanlısına sevgiyle sarıldı. Sağ avucu sızım sızım sızlamaktaydı. Genç adamın gözleri dolmuştu. Önlerinde uzun ve mutlu yıllar vardı inşallah.

 

 

Kim işlediği zülüm arkasından tevbe eder, salih amele dönerse Allah elbette tövbe’sini kabul buyurur. Çünkü Allah Gafurdur, Rahimdir.

(Maide: 39)

 

Eğer dünyaya geri gönderilseler, yine sakındırıldıkları yola dönerler. Onlar gerçekten yalancıdırlar. (En’âm, 28)

 

                                   Amsterdam Kasım 2009

 

 

 

                      ————————————-

2011 Sadık Yemni. Bulk email software .