Alsancak Börekçisi

Amsterdam Yazıları No Comments »

1977 yılında Amsterdam’da Kinker sokağında açılan börekçi ve baklavacının ilk altı ayının öyküsünden bir bölüm.

 

Sadık Yemni

Alsancak Börekçisi

 

 

  Yaz sabahları başkadır. Güneş tozlarını serpiştirirken insan uyku aramaz pek derdi dayım. Yediye on dört kala dükkânın kapısını açarken on dakika önceki mahmurluğumdan ciddi ölçüde sıyrılmıştım, ama saat çaldığı anda bütün dünyadaki saatlerini iki saat geri aldıracak tılsımlı bir sözcük arayışı uzak bir nabız gibi çalışmaya devam etmekteydi. Tabii bu sözleri sarfeden şahsın şu anda uykunun tatlı sarmalında dış halka olması da diğer bir etkendi.

  Elektrikli fırını çalıştıran düğmeyi çevirdim. Bunu hep bir fabrikada kart basmaya benzetmişimdir. Çalışma günüm kapıyı açmakla değil bu düğmeyi çevirmekle başlardı. Fırın 20 dakikada ısınıyordu İlk börek daima kıymalıdır. Pişmesi tam 22 dakika sürer. Ben kartımı bastıktan 42 dakika sonra inanılmaz lezizlikteki bir börek servise hazırdır.

  Fırın ısınana kadar standart şeyleri yaptım. Saçlarımı şampuanla yıkadım ve kıvırcıkları artsın diye mahsus yarı ıslak bıraktım. Sakal traşı oldum. Koltuk altlarımı sabunladım. Temiz bir beyaz tişört giydim. Ve son olarak da masaları sildim. Akşam ne kadar silinirse silinsin havada asılı duran un ve nişasta zerrecikleri sabahları çığ gibi inmiş olurdu kahverengi yüzeylere.

  İlk müşteriler fırından aç karnıma gurultu sonatı çaldırtan börek kokuları yükselirken damladılar. Pokerciler.  Harun, Süheyl baba ve terzi Mustafa. Amsterdam Türk kumar âleminin üç ünlü ismi. Üçü de pahalı kumaşlardan iyi dikimli takım elbiseliydiler. Sabaha kadar kumar oynadıklarını bilmesem arabayla bir gece yolculuğu yapmış üç işadamı sanabilirdim.

  Gelirken aldıkları Türk gazeteleri bir bahçe hortumu çapında burulmuş olarak bir masaya oturdular. Karınları açtı. Ayran ve böreklerini yedikten sonra evlerine yatmaya gideceklerdi. Gazeteleri yatağa gitmeden önce uyku getirici ve kalkınca da uyku açıcı olarak iki defada okuyacaklardı.

  Fırından çıkan mis kokulu böreği keskin bıçakla parçalara bölüp servisi yaptıktan sonra kendime de hizmet verdim. Bol karabiberli, soğanlı kıymanın çok iyi yağlandığı için katları yapışmayan kızarmış incecik yufkayla oluşturduğu koku baş döndürücü bir etkiye sahipti. Yaşları ellinin üstündeki üç kumarbaz ihtirasla lokmalarını çiğnerken o gün börek kıyması hazırlamam gerektiğini düşündüm. Üç kilo kıymaya, dokuz kilo soğan katarak yapılıyordu. Dokuz kilo soğanı kesmek ve iyice ölene kadar kıymayla karıştırmak bayağı gözyaşartıcı bir işti. 

  Kumarbazlar tıka basa haber yüklüydüler. Usul gereği işler nasıl gitti soruma üçü de kendi üslubuyle karşılık verdi. Terzi Mustafa, “1500’ü iyi ettim. Evvelsi gün aldığımla tapi olduk.” Dedi. İkinci mesleğiyle ilgili raporları rakam belirterek vermeyi severdi. 1500 gulden kaybetmişti bir gecede. Rakamlar üzerimde etkili oluyordu. Haftada yedi gün, günde on üç saat çalışarak 175 gulden kazanmaktaydım.

  Süheyl baba sağ işaret ve baş parmağıyla boğazına dokunmakla yetindi. Bu rakiplerinin kafasını kopardığı anlamına gelmekteydi. Istanbul ermenisi olan Harun daha içine kapanıktı. Bir skor belirtmedi. Yüzünün ifadesinden zararda olmadığını tahmin ettim. Ağır bir kaybın ertesinde geldiğinde masanın üzerinde duran elleri çok kıpırtılı olurdu.

  Terzi Mustafa kısa boylu, ince yapılı bir Karadenizliydi. Soluk ve uykusuzluk nedeniyle yorgun yüzüne başkasından ödünç alınmış gibi duran parlak kahverengi gözlere sahipti. İnanılmaz ölçüde tetiktelik, durum ölçme, hızlı karar verme

ışıyan gözlerdi bunlar. Bu küçük bedende kocaman bir irade gücü barınmaktaydı. İki gün tost ayran yiyerek masadan hiç kalkmadan ve dikkatini yitirmeden poker oynamasıyla ünlüydü. Esas mesleği terzilikti. Börekçinin tam karşısında bir dükkânı vardı. Paça kısaltma, yama gibi işlerin yanı sıra istiyenlere kostüm de dikerdi. Çok iyi bir zanaatkârdı.

  Süheyl baba eski bir milli takım yüzme şampiyonuydu. Harun gibi Istanbul çocuğuydu. Çok hoş sohbet, esprili, neşeli bir insandı. Harunla fizik yapıları benzerdi. İri yarıydılar. Yakışıklıydılar. Şehir centilmeniydiler. Üstlerine başlarına çok özenliydiler. En göze çarpan farkları Harun’un herkese mesafeli durmasıydı. 

  Harun bir gün bana, “Eğer beni bilek güreşinde yenersen sana bir takım elbise alırım.” Dedikten sonra ilişkimiz iki durum arasına sıkışmış bir ibreye benzemişti. Elbiseyi kazanmaya kalkışmamıştım. O da üstelememişti. Ama etrafın gaza getirmesiyle her an duruma açıklık kazandırmaya kalkışabilirdik. Bunu istemiyordum. Adamın gururu çok patlayıcıydı. İsteksizliğimi kendisinden çekinmeme yorduğu sürece sorun yoktu üstelik.

  Kumarbazlar sekiz buçukta gittiklerinde oturmaya başka müşteri gelmemişti henüz. Börek alıp işyerlerine götüren müşteriler geçip gitmekteydiler. İkinci börek fırının sıcaklığında göbeğini şişirmeye başlamıştı bile. Normalde bu beyaz peynirli olurdu, ama kıymalı börek çok hızla bittiği için ikinci bir kıymalının tedavüle girmesi gerekmekteydi.

  Gece bakarada büyük paralar dönmüştü. Haarlemli Feyyaz yüz yirmi beş bin gulden kaybetmişti. Adamı tanıyordum. Sigaradan bıyıkları sararmış ufak boylu bir toptancıydı. Türkiye’den Hollanda’ya taş getirmekteydi. Taşlar epey kâr bırakmaytaydılar demekki. Da Costa sokağındaki evden bozma salaş kumarhenede bir gece adamın cebinden bir demet binlik çıkardığını hâlâ unutamıyordum. Rahat yüz adettiler.

  Bu tür yerlerde kurulan bakara masalarında dönen para miktarını hep duyar ve atmasyon sanırdım. Gözümle görünce

apışıp kalmıştım. Uyuşturucu ve kaçak işçi ticaretinden elde edilen rakamların anaforlandığı sakat mekânlardı.

 

*

 

  “Dün olanları duydun mu?”

  “Hayır.”

  “Haberler müthiş.”

  Taki’nin içeriye girişi çok şey vaadediciydi. Böyle gözleri parlayarak biti kanlı girişlerin tek bir anlamı olurdu. Taki yeni ve iddialı bir film kurmuştu. Saat öğleni biraz geçmekteydi. Dayım ve ortağı Mustafa gelmişlerdi. Zulada yeterli börek olduğu için Mustafa iyi giyimliydi. Bugün çalışmayacaktı. İki işsiz müşterimiz Hayrettin abi ve eskici Kemal usta on iki ile dört buçuk arası kahveleşen mekânın en gözde masası olan cam kenarını kapmışlardı. Dört saatte iki kahve içer bütün sohbetlere ihtirasla katılırlar, gelenlerin getirdiği gazeteleri okurlar ve beşe doğru işten çıkıyormuş gibi bir aceleyle evlerine yollanırlardı.

  “Bir kıymalı, bir ayran.”

  Taki yegane boş masaya otururken herkesi selamladı ve birkaç laf teatisinde bulundu. Dinleyici sayı ve kalitesinden memnun bir hali vardı.

  “Ne oldu ya gene?”

  Taki börekçi Mustafa’nın zarfını hemen kapmadı. Sabırsızlık ortamı yaratmak istiyordu. Genel olarak herkes İstanbul dumu olan Taki’nin uydurduğu palavraları keyifle dinlerdi. Öyküdeki mantık hatalarına pek aldırılmaz, hoş vakit geçirme seansı olarak değerlendirirlerdi. Dinleyiceler arasında sıkça o sıralardaki Amsterdam’da kalbür üstü durumda olan Türkler bulunmaktaydı. Ünlü Türk restoranların sahipleri, ilk seyehat acentasının ortakları bu öğleden sonrası yoğunluğuna sıkça katılırlardı. Bu nedenle bu koskoca dünyada Taki’nin en yeni palavralarına beğeni testi yaptıracağı daha uygun bir yer mevcut değildi.

  Diğer palavracılar da bu uygun ortamı sıkça kullandıkları için bayağı ünlenmiştik. Öğlen on ikiyle dört arası dükkânda yer bulmak mümkün olmazdı. Arka bölmeden ekstra sandalyeler çıkarılarak yapılan takviyeler bile bazen az gelirdi.

  Istanbul rumu olan Taki böreğinden bir yudum alarak hızlı hızlı çiğneyip yuttu. Üzerine çevrilen bakışlardan hoşnuttu. Ela gözlerinde muzip bir ışıltıyla bana bakıp gülümsedi. 

  “Biberi fazla gene.”

  “Biberi boş ver de, anlat bakalım. Gene ne oldu?”

  Gene kelimesindeki baskıya aldırışsız Taki ağzına bir lokma daha attı. Taki hızlıca bir tempoyla porsiyonu bitirene kadar

pek az konuşulmasından, sabırsızlık ortamından hoşnut ağzını peçeteyle sildi. Az önceki şakacı sıradanlığı yokolmuştu birden. Yüzü ciddileşmişti.

  “Taradılar. Dün iki serseriyi içeri almadım. Sakat tiplerdi.

Nereden bileyim. Gidip aletleri alıp gelmişler. Allahtan son anda farkettim. İçeri kaçtım. Kapıdan girip rasgele taradılar. Bar mahvoldu. Bir iki kişi de yaralandı. Üzerimde delikli demir vardı. Ama iki otomatiğe karşı durmak mümkün değildi.”

  Üzerimde tabanca vardı derken özellikle bana bakması üzerine ciddiyetle başımı sallayarak destek verdim. İki hafta kadar önce bir tabanca getirip bana göstermişti. Parabellum’du sanırım. Palavralarına aksesuvar desteği kurmayı ihmal etmemesi namını bayağı ciddiye aldığının bir işaretiydi. 

  “Sonra ne oldu?”

  Börekçi Mustafa, Taki palavra savururken lafa limon sıkanlara çok illet olur ve bunu anında belli ederdi. Ona göre bu tür kimseler dükkânımızın esin kısmetiydiler. Bir çeşit eğlence memurlarıydılar. Taki anlatmasına kısa bir ara verince Mustafa muhtemel bir alayı engellemek için devreye girmişti.

  Taki sessizlikteki derinlikten mutlu devam etti.

  “Tabanca elimde mutfağın köşesindeki sütunun arkasnda bekledim. Yaklaşırlarken bir ikaz atışı yapınca afalladılar. Neyse ki, risk almadılar ve çekip gittiler. Beş dakika kadar sonra polis geldi. Tabii ben tabancayı zulaya koymuştum bu arada. O kahverengi takım elbisem var ya, kan içinde kaldı. Genç bir kız yazık. Ölmüş hastahanede. Büroda eşkallerini verdim. Binerler yakında tepelerine.”

  Son vardı.

 

sessizlik patlayıcı sırıtma salvolarına ve karşı çıkmalara gebeydi, ama kimse ilk olmayı göze alamadığından sustular. Bugün bütün gazetelerin ön sayfasında olması gereken bir haberi Taki her nasılsa örtbas edilmiş bir sansasyon kıvamında sunuyordu bizlere.

  “Geçmiş olsun.”

  “Sağol.”

  Mustafa’nın geçmiş olsun demesi bu iş burada bitti anlamına geliyordu. Taki minnetle Mustafa’ya bakarak vakurca gülümsedi. Yabancısı olduğu bir kasabanın belediye başkanından destek gören mütevazı bir uzakbatı kovboyunu andırmaktaydı bu haliyle.

  Taki’nin belleği ya biraz zayıftı, ya da şizofren bir yanı böyle olmasında bir mahzur görmüyordu. Sözünü ettiği kahverengi takım elbisesini tanıyorduk. Üç gün sonra giyip dükkâna gelirken bu ayrıntıyı unutmuş gibiydi sanki. Mustafa elbiseyi kuru temizleyiciden mi aldın deyince, yanaklarında oluşan minik allanmalar bu tarafı işaret etmekteydi.

  Kerk sokağında o sıralarda Amsterdam’ın ünlü diskosu olan Homolulu’da kapıcılık yapan Taki’nin en büyük rakibi yan sokakta bir konfeksiyon atelyesi çalıştıran Agop’tu. Agop The spy who loved me filmini izledikten sonra askerliğini denizaltı kaptanın ikinci yardımcısı olarak yaptığını söyleyecek ve bir dizi denizaltı serüveni anlatacaktı. Bu yönüyle o da Taki’yle bir benzerlik göstermekteydi. Sanırım iç Anadolu kökenli bir Ermeniydi. Askerliğini piyade olarak yapmıştı. Roger Moore o filmi yapana kadar kendisinden sayısız askerlik öyküsü dinlemiştik. O film ve Barbara Bach’ın endamı kendisini öylesine etkilemişti ki, bütün anlattıklarına bir sünger çekmiş ve askerlik anılarını karadan denize indirmişti. Bunda öyle kararlıydı ki, sonradan birisi yahu sen askerliğini piyade olarak yapmamış mıydın dediğinde o geçti artık diyerek postasını koyacaktı. Alsancak Börekçisinin hayallere özerklik ve sınırlı kalıcılık tanıyan mutena bir havası

vardı.

 

 

 

Son Bilet

Hikayeler No Comments »

Sadık Yemni

Son Bilet

 

Geldiler… Zihnimizin en ücra yerinden çıkıp geldiler ve bizi bitirdiler. Tek kelimeyle yokettiler. Stüdyolarımızın yüz yıllık emeğini birkaç haftada sıfıra indirgediler. Tanrım! Bu bir düş olsa da, tepetaklak yere yuvarlansam ve eski gerçekliğimize uyansam. Bir dakikalığına olsa bile.

                                                      Stanley Richard Loyd Kubrick – 2020 Los Angeles

 

 

  “MGM, Lionsgate, Paramount, Unitedartists bunların hepsi Roma devrinden kalma isimler gibi geliyor, ama büyük film felaketinin üstünden sadece 11 yıl geçti. Kim o sırada üç yaşından büyüktü?”

  Kırk iki kişilik öğrenci grubundan kimsenin eli kalkmadı. Murat Gürsarı eliyle İki tarafı ağaçlıklı yolun bitimindeki kocaman parlak harflerle Universal Studios yazılı kapıyı işaret etti. “2008 yılında büyük bir yangın felaketiyle yokolan stüdyonun yenisi ve çok daha muhteşemi inşa edilmişti. Ömrü kısa oldu. Gezegen çaplı büyük bir felaket film endüstrisine kökten darbe indirdi. Şu gördüğünüz şaşaalı giriş bu yıkımın sembolü olarak tarihe geçmiştir.”

  “Dünyadışı zeka müdahalesi neden kabul görmüyor öğretmenim.”

  Murat Gürsarı iri ela gözlü, kumral çocuğa bakarak gülümsedi ve “Bu bize has bir romantizm.” Dedi. Bütün bilimsel kanıtlar ortada. Halis muhlis dünyalı bir sorun.”

  Yüzlerindeki hayalkırıklığı ya da inkâr çizgilerinden anlaşıldığına göre grubun içinde exobiyoloji taraftarları bayağı fazlaydı.

  “Şimdi ana kapıya doğru yürüyeceğiz. Normal davranın. Kendi aranızda konuşabilirsiniz. İçinizde korkanlar varsa bizi burada bekleyebilir. İçeriye gönüllü olarak girilecek daha önce konuştuğumuz gibi. Yarım saat kalıp çıkacağız. Anlaşıldı mı?”

  Yekpare sessizlik ve hiç kimsenin çürüğe ayrılmaması çok olumlu bir işaretti. Murat’ın kalbinde titrek bir umut ışığı yanmıştı. Başlangıç azmini fazla abartmaktan korkuyordu. “Haydi.” Dedi.

  Grup iri metalik harflere doğru yürümeye başladı. Taktik icabı tepelerinde onları gözetleyen helikopterler, çevrede konuşlanmış polis arabaları yoktu. Üzerlerinde alıcı, telefon, mini kamera benzeri bir elektronik ekipman da mevcut değildi. Daha önceki denemelerden ders alınmıştı. Downloaders Packman’i, kısa adıyla Dopamm’ı

bu yöntemlerle faka bastırmanın mümkün olmadığı kesinlikle anlaşılmıştı.   

   “Dopamm’ı görecek miyiz?”

  Murat sağ yanında yürüyen adaşı kumral çocuğa gülümsedi. “Sanırım. Bunun için buradayız öyle değil mi?”

  Çocuğun gözlerindeki ince tabakalı korku plakasının ardında yanan merak ve karşı çıkış parıltısını görmek içindeki umudu yeşertmekteydi. Belki bu defa bir öncekinden daha iyi bir sonuç alabileceklerdi. 42 adet yüksek yetenekli çocuğu dört yıldır eğitmekteydiler. Bütün dünyada film endüstrisini tekrar canlandırabilmek için üç bin kadar üstün yetenekli çocuk eğitilmişti. Murat burada Türkiye adına bulunmaktaydı.  Bugünün ilk ekibiydiler. Öğleden sonra Japonya, akşam da Bulgaristan’dan gelen ekiple test yapılacaktı.

  Dopamm 2012 yılının 14 aralığında dünya internet şebekesine sokulmuş çok gelişkin bir elektronik virüsün adıydı. Kaçak olarak film indirenleri etkisizleştirmek için imal edilmişti. Daha önce bu eylemi sıfırlamak için alınan bütün önlemler başarısız olunca, film şirketleri ortaklaşa bir kararla Dopamm’ı kullanmaya karar vermişlerdi.

  Bundan önce bazı filmlerin içine gizlenen harddiski silen virüsler hekırlar tarafından kolaylıkla tesirsiz hale getirilmişti. IP adreslerini saptayıp kullanıcılar için kanuni işlem başlatma eylemi, hızla piyasaya sürülen sahte İnternet Protokol numaraları yüzünden başarısız olmuştu. Bedava film indirdiğini söyleyenleri işten atma, para cezası kesme cinsinden yaptırımlar işsiz güçsüz öğrencileri ve gözüpek film indiricileri durdurabilecek çapta girişimler olamamıştı. Piyasaya sahte IP numaraları süren, caydırıcı virüsleri bloke eden birkaç ünlü hekır şüpheli kazalara kurban gidince geniş çaplı bir protesto başgöstermişti. Bir çok ülkede youtube ve google erişimleri aylarca yasaklanmıştı. Çevreciler, yeni düzenden memnun olmayanlar, işsizler, sosyal güvenceden yoksunlar ve dünya çapında her şeyi yıkacak yerle bir edecek Marduk’un gelmemesinden ötürü hayalkırıklığına uğrayanların da desteklediği kampanyalarla küresel çapta bir direncin ilk belirtileri çıkmıştı ortaya. Sokaklarda polislerle çatışmalar bile başgöstermişti. Polisin şiddete başvurması ilk olarak sinema salonlarını vurmuştu. Bu olayları takibeden sürede sinema izleyicisi yüzde 34 azalmıştı. Bu medyaya yansıyan rakamdı. Esas durum yüzde ellilerle ifade edilmekteydi. Direnç en yeni dünya düzenini tehdit eder hale gelmeye başlayınca 

film şirketleri yelkenleri suya indirmiş ve serbest film indirme dönemi geri gelmişti. Bu geçici bir barış ortamıydı. Dopamm gezegen çapında şaha kalkmış asi ruhu çökertmeye hazır beklemekteydi. Geriye sayım başlamıştı.

  Dopamm’ın etkisi planlandığı gibi yavaş, ama köktenbitirici oldu. İlk kurbanlar yeni virüsü bloke etmeye çalışan hekırlardı. Downloaders Packman, nöroiletken ve hormon olan dopaminin etkisine benzer bir etki yaptığından kısa zamanda Dopamm adıyla anılmaya başlamıştı. Dopamm film indirenlere izledikleri film aracılığıyla etki yapmaktaydı. Aslında dizayn edilmiş bir seri elekromanyetik şoktan ibaretti. Beyin bunu algılıyor ve dopamin salgısı etkileniyordu. Bilgisayarlarda yakından izlenen filmler efekti artırmaktaydı. Dopamin salgısı kiminde azalıyor, kiminde aşırı çoğalıyordu. Hormon derecesi azalanlarda yaşını bakmadan yaşlılık belirtisi olan bilişsel kavrama eksikliği ve parkinson hastalığı yaratıyordu. Artış halinde ise şizofreni ve hiperaktiflik sorunu yaşanıyordu.

  Genç yaşta çeşitli yaşlılık sorunlarıyla hastalıklarla boğuşanlar, ağır şizofreni hastalığına yakalananlar ve hiper aktiflik nedeniyle rayından çıkanlar ilk iki yılda film indirenlerin yüzde 14’üydü ki, dünya çapında ele alındığında inanılmaz büyük bir felaketti. 14 ile 20 yaşı arasındaki İntiharlar yüzde 30 artmıştı. Daha kötüsü hastalık saçan filmleri izlemeyi kesenlerde rahatsızlık sonlanmıyordu. Virüs bir kez beyni etkileyince ne yaparsan yap işe yaramıyordu. Aileler çaresizdi. Hastahaneler genç hastalarına yardım edememekteydiler. Yaşlı dünyamızın son yüzyılda gördüğü en büyük salgındı. Film şirketlerini mahkum etmek için açılan sayısız dava delil yetersizliği nedeniyle bir sonuç vermemekteydi. Amerika’da ünlü aktörlere, yönetmen ve yapımcılara girişilen suikastler devri başlamıştı. Bu nedenle ABD’nin bir çok eyaletinde sıkıyönetim ilan edilmişti. Tam o sıralarda dini bütün kimselerin takdiri ilahi dedikleri şey gerçekleşti. Dopamm mutantlaştı, kendini hızla değiştirdi ve airborn, yani varlığını havada da sürdürebilir hale geldi. Bunun sonucu tahminleri çok aşan bir yıkıma neden oldu. Bumerang efekti şeklinde Dopamm imalatçılarına yöneldi.

  Beyinleri etkileyen dizayn edilmiş elektromanyetik şoklar demeti olan Dopamm hızla kendini çoğalttı ve kendini yapıbozuma uğratacak mikrodalgasal hücumlara karşı direnç inşa etti. Özerkleşti. Filmlerde doğduğu, serpildiği ve onu izleyenlere etki yaptığı için bir çeşit annesi gibi gördüğü her çeşit film kaydını ikamet adresi olarak belirledi. Kısa bir zaman içinde dünyada ne kadar video, film şeridi, CD, DVD ve harddisk varsa işgal etti. Bloglar, siteler, youtube vb. de işgalden nasibini almıştı. Dopamm sırf işgal etmekle kalmamış ve yeni evini dekore etmeye de başlamıştı. Mevcut sahnelere, diyaloglara, aktörlerin giysilerinden, sokak kaldırımlarına kadar filmlerin her saniyesine, her karesine kendi zevkinin damgasını bastı.

  İki buçuk yıl içinde film tarihimizde çektiğimiz filmlerin tamamı önce deforme olmuş, sonra da çıplak gözle görülemeyen bir forma dönüşmüştü. Dopamm kendi değiştikçe filmleri de değiştirmeye devam etmekteydi. Nano saniyelerle gerçekleşen bu etkinliği çok hassas aparatlarla bile izlemek mümkün değildi. Yüzlerce metre yeraltında, metrelerce betonla, çelik kasalarla korunan filmler de bu akibetten kurtulamamıştı. İnsanlığın son yüz otuz yılda çektiği filmlerin tamamı seyredilemez hale gelmişti.

  Film endüstrisi bu felaketi takip eden ilk aylarda büyük bir gümbürtüyle çökmüştü. Çöküşün nedeni henüz gösterime girmeyen yüzlerce filmin elden gitmesi değildi yalnız. Artık yeni film çekmek de mümkün değildi. Stüdyoyu ne kadar yalıtırsan yalıt Dopamm içeri nüfuz ediyor ve kaydedilen her yeni karenin içine ediyordu.

  Gezegen çapında büyük bir çöküş başlamıştı. Dopamm katalizör olmuştu. Küresel nümayişler, sivil itaatsizlikler, yağmalar ve lüks mağazaları kundaklamalar devri başlamıştı. Sıkı yönetimler, toplama kampları, aşırı şiddet kullanma durumu sadece daha kötüleştirmekle kalmıştı.

  Beş yıl açlık, sefalet, yağmalar, yerel çatışmalar, terör olayları ve kitlesel ölümlerle geçmişti. Düzen tekrar kendini toparladığında artık sinemalar mevcut değildi. Önemli bulunan bazıları müze olarak korunmuştu. Gerisi sadece belleklerde kalan soluk ve netameli anılardı. Dopamm ele geçirdiği filmlerde hâlâ varlığını sürdürmeye devam etmekteydi. Artık onu yoketmek için çaba gösterilmiyordu. Çünkü gücü müthişti. Geçen yılın nisanında isterse uydu iletişimini durdurabileceğini göstermişti. Dört gün boyunca kuzey yarıkürenin neredeyse tamamında cep telefonları susmuştu. Bu iyi bir ders olmuştu. Çünkü Dopamm isterse bir nükleer füzeyi bir metropole yollayabilir, elektrikleri kesebilirdi. Nükleer santrallarda meltdown felaketi bile yaratabilirdi.

  İşin iyi tarafı da vardı. Kimse artık film indirme yüzünden hastalanmıyordu. Bazı aşırılar kirli propaganda yüklü ve sade suya tirit konulu Hollywood filmlerinden kurtulduk demekteydi, ama çoğunluk film izleyerek hayallere daldıkları zamanları özlemekteydi.

  İnsan asla pes etmezdi. Bilim insanları halka açık oturumlarda yeniden film çekebilmenin muhtemel yöntemlerini izah etmişlerdi. Bunlardan biri şu anda denenmekteydi. Dopamm kendisini imha eden kısa dalgalara karşı bir tepki geliştirmişti. Bu nedenle kısa dalgalarla çalışan hiçbir aparatın işe yaramayacağı çok açıktı. Buna cep telefonu kullanan beyinler de dahildi ne yazık ki. Tekrar film çekilecekse aktöründen, yönetmenine, set işçisinden, editörüne kadar herkesin hayatında tek bir kez bile cep telefonu kullanmamış olması gerekmekteydi. Buna baz istasyonlarına yakın oturmamak, mikro dalga fırınlarda ısıtılmış bir şey yememek de dahildi.

  Murat ilk kez cep telefonuyla konuşmaya çalıştığında üç yaşındaydı. Annesi dayısıyla konuşurken telefonu ona uzatmıştı. ‘Dayı sana at almış’ Telefon kulağına beş santim yaklaştığında başına korkunç bir ağrı girmişti. Dayısının aldığı oyuncak at altmış kilometre mesafeden kafasını çiftelemiş gibiydi. Telefonu yere atmış ve  geri kalan yaşamında bir daha cep telefonu kullanmamıştı. Şimdi bu sayede bu takımın başında burada bulunma ayrıcalığına sahipti.

  Her ülke geleceğin film endüstrisini kuracak çocukları yetiştirme işine girmişti. Doğduklarından beri tek bir film bile izlememiş, tek bir kez bile cep telefonundan alo dememiş bu yetenekli çocuklar Dopamm’ı altetmek için değil, ikna etmek için seçilmişlerdi. Hayalgüçleri fokur fokurdu. Fantazilerini görüntü ve ses şeklinde sergilemek istiyorlardı.

  Murat eskiden kapıcıların, korumaların beklediği boş girişten geçerken içinde ilk korku lambası titrek ışığını yakıverdi. Altı yıl önce şimdiki gibi aranan tüm vasıflara sahip olmayan bir grupla yaptığı girişi hatırlamıştı. Üzerlerine ilk olarak Ben Hur filmindeki savaş arabaları gelmiş, sonra en öndeki binanın çatısından Viva Zapata’nın son sahnesindeki gibi tüfekler ateşlenmişti. Kurşunlar bedenlerinden içeri girmiyordu, ama elbiselerinin parçalandığını ve üzerlerine kırmızı boya sıçradığını görmek çok berbat bir duyguydu. Ölü aktörlerin çektiği nutuklar, anlattıkları belden aşağı fıkralar seyredenlerde depresyon etkisi yapmıştı. Murat 1999 yılında ölmüş olan S. Kubrick’in hayaletinin ağlamaklı bir sesle icra ettiği konuşmayı unutamıyordu. “Geldiler… Zihnimizin en ücra yerinden çıkıp geldiler ve bizi bitirdiler.” Bu konuşmadan sonra ünlü bir sürü filmden ödünç alınmış şiddet sahneleri takımı bozmuş ve apar topar dışarı kaçılmıştı. Ardından şizofreni, parkinson rahatsızlığı beklentili süre gelmişti. Neyse ki, Dopamm görsel ve sessel atakla yetinmiş ve daha ileri gitmemişti. Daha sonra içeri girme denemesi yapan Çin, Fransa ve Slovak takımları da aynı bozguna uğrayınca testlere ara verilmişti.

   Murat yıllardır temizlenmediği ve bakım görmediği için kir, toz içindeki zemindeki ayak seslerini dinlerken film efektlerinin üzerlerine saldırmasını beklemekteydi elinde olmadan. Saniyeler geçti. Bir şey olmadı. Ardından önlerindeki ana binanın ön cephesinde kıpırdayan bir şey gördüler.

  Küçük bir şey hızla üzerlerine doğru geliyordu. Biraz yaklaşınca bunun uzaktan kumandayla hareket eden kırmızı bir yarış arabası olduğunu gördüler. Murat içinden morallerini darmadağın edecek bir şey çıkacak beklentisine kulak vermemeye gayret etmekteydi. Kırmızı araba ayaklarının dibinde durunca bir süredir tuttuğu nefesini yavaşça koyuverdi. Bir şey yapmaya ya da söylemeye korkuyordu. Hareketinin kötücül bir şeyi başlatacağından korkmaktaydı. Kırmızı zeminin üzerinde minik harflerle Bright Friday yazılı araca büyülenmiş gibi bakakalmıştı.

  “Bu Light Friday” dedi siyah bukleli bir çocuk. “Evde, koleksiyonumda küçük bir örneği var. Çevre dostu lakabı olan bir yarış arabasıdır.”

  Murat, light’tan bright’a geçişi düşünürken bakışları deminden beri gözönünde olan, ama sanki yeni farkına varmış gibi etkin duran şeye odaklanmıştı. Kumral adaşı eğildi ve o şeyi alıp yakından baktı.

  “Bu bir bilet. Bir film bileti. Ders kitaplarında resmi var.”

  Murat yakından bakınca küçük sarımsı kalın kağıttan kartın gerçekten bir film bileti olduğunu olduğunu gördü. Isırmasıdan korkuyormuş gibi yavaşça bileti çocuğun elinden aldı. Arabayla film izlenen Serap adlı bir sinemaya aitti. Her şeyiyle gerçek bir bilete benzemekteydi. Sadece numarasında bir numara vardı. Son rakam omegaydı.

 

SERAP

Drive – In - Theatre

ADMIT ONE  SCREEN 4

CHILD $ 2.00

 

INCLUDES ALL TAXES

00000Ω

 

  “Efendim bu omega, son bilet anlamına mı geliyor?”

  Murat siyah bukleli çocuğa bakarak omuzlarını silkti. Üstün zekalı çocuklarla birlikte olmanın böyle hoş yanları vardı. Bir şeyi kolayca anlatmak mümkün oluyordu.

  Araba tekrar hareket edince birkaç çocuk hayret nidası salıverdi. Araba geldiği yere dönerken Murat’ın içi ilk kez güçlü bir umut hissiyle doldu. Olacaktı. Bu biletin ardından esas biletlerin geleceği anlar yakındı. Hissediyordu. Küresel film ağası Dopamm, yeni film çekmelerine izin verecekti.

  Bütün eski filmlerin senaryoları film akademilerinde, film meraklılarında mevcuttu. En yeni tekniklerle yenilerinin yanı sıra eski konuların da filme çekileceği anlar yakındı belki de. On bir yıllık filmsizlik dönemi bitmek üzere olabilirdi.

  Murat kırk iki çift gözün üzerine dikildiğini görünce bileti özenle cüzdanına yerleştirdi ve “Şu gördüğünüz binalar dev stüdyolardı. Bütün dünyanın seyrettiği filmlerin önemli bir kısmı orada çekilmekteydi.” Dedi. Sesi bu sabahtan beri ilk kez normal tınısına kavuşmuştu.

                                                                                                    Amsterdam 2009

                      ————————————

 

   

   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlham Polisi

Hikayeler No Comments »

Sadık Yemni

İlham Polisi

 

Öykülerin sayısı dörttür. En eskisi yiğit adamların kuşattığı ve savundukları kalenin öyküsüdür. Saldırganların en ünlüsü Aşil yazgısının zaferi görmeden ölmek olduğunu bilir.

İkincisi ilkine bağlı olarak bir dönüş yolculuğunun öyküsüdür. Tehlikelerle dolu denizlerde başıboş dolaştıktan ve büyülü adalarda yolundan alıkonduktan sonra İthaka’sına kavuşan Odesüs’ün öyküsü.

Üçüncüsü bir arayışın öyküsü. İason ve Altın Post. … Geçmişte bütün girişimlerin sonu iyiye varıyordu. Biri yasak altın elmaları aşırıyordu; biri sonunda Graal’ı kazanmayı hak ediyordu. Bugün arayış başarısızlığa uğramaya hükümlüdür. Kaptan Achap balinayı bulur ve balina onu parçalar. James ve Kafka’nın kahramanları yıkımdan başka bir şey umamazlar. Yüreklilik ve inançtan öylesine yoksunuz ki, bundan böyle happy-ending bir reklam dalkavukluğundan öte değil. Cennete inanmamız imkânsız olsa da , olsa olsa Cehenneme belki.

Sonuncusu bir tanrının kurban edilişinin öyküsüdür. Frigya’da Attis kendini sakatlar ve öldürür. Odin, Odin’e sunulmuş olarak, kendi kendine dokuz gece boyunca ağaçtan sarkar ve mızrak yaraları alır; İsa’yı insanlar çarmıha gererler.

Öykülerin sayısı dörttür. Bize kalan zamanda onları anlatmayı sürdüreceğiz, değiştirerek.

J. L. Borges – Dört Çevrim

Gölgeye Övgü kitabından – İletişim yayınları – 1994

 

Öykülerin sayısı aslında beştir. Biri habibullah olan iki inançlı adamın Arabistan yarımadasındaki bir şehirden diğerine göçü, insanı ilk günahtan azade kıldı, meleklerden daha üstün bir mevkiye yüceltti ve kalplere cennete kalkan tövbe gemileri yanaştırdı.

Yazi Meyyın – Beşinci Çevrim

Tahlisiye yayınları - 2006

 

 

  “Sayın yazar iddianameyi okudunuz mu?”

  Bilgisayarımın duvara yansımış olan dev ekranındaki mor bir üçgenin sağ üst kenarından beyaz girip sol alt kenarından rengarenk çıkan yılan amblemine bakarak başımı salladım. “Evet.”

  “Kaynakları kullanmada sahtecilikle suçlanmaktasınız.”

  Bu on bir buçuk yıldır er ya da geç olmasını beklediğim bir şey olduğundan aşırı heyecanlanmamıştım. Hüzündü daha çok hissettiğim. En üst kattayken aniden asansörle mahzendeki çöplüğe indirileceği bildirilen biri olarak bayağı sakin olduğum söylenebilirdi. İniş esnasında çığlık atmayacağım anlamına gelmezdi bu tabii ki.

  “Anlıyorum.”

  “Size sanatçıyı ve sanat ürünü tüketenleri koruma yasası gereği işlem yapmak zorundayım.”

  Dediğim gibi çok uzun zamandır beklediğim bir şeydi. Minareyi çaldığım kılıf, icra ettiğim kumpas yani, çok görkemli bir kurguydu ve dikkati çekmemesi mümkün değildi. Eylemimi bu kadar uzun zaman sürdürebilmem bir mucizeydi. Her an yakalanma korkusuyla soluk alıp vermekteydim yıllardır.

  “Çok usta işi yazılımlar sayesinde yirmi üç değişik kimse gibi yaparak gezegenimizin yakın tarihinde benzeri olmayan büyüklükte bir dolandırıcılık suçu işlediniz.”

  “Milyonlarca… Milyonlarca okurumu on yıldan fazla mutlu ettim. Cezam… Cezam neyse çekmeye hazırım.”

  “Kapınızı açın lütfen.”

  Zil sesi bir hayal gibiydi. Bodrum merdivenine bakakaldım. Zil sesi tekrarlanınca bacaklarım hareketlendi.

  Kapıda duran yirmi başlarında kumral bir genç kadındı. Uzun boylu, sırım yapılı, kısa saçlı ve hoş yüzlüydü. İnce deri taklidi bir siyah malzemeden daracık pantolon giymişti. Kısa uçuk sarı süveterinin yakasında Dış Kaynaklı İlham Bürosunun kırmızı renkli minik rozeti vardı. Rozetin alt kısmındaki dört altın yıldızdan en üst dereceden bir memur olduğu belliydi. Bu düzeyden birinin ziyaretime gelmesine şaşırmıştım. Büronun tek yıldızlı bir memuru ve iki tevkif elemanıydı beklediğim.

  “Adım Remir. Remir Bere. Beni içeri davet etmeyecek misiniz?”

  “Buyrun. Sizi birden böyle…”

  Bugün olağandışı bir gündü. Hiç yapmadığım bir şeyi yaparak kadını bodruma davet ettim. Battı balık yan giderdi. İlham jeneratörü adını verdiğim yeri son gören kimse altı ay önce hava motorsikleti kazasında ölerek beni terkeden karımdı. Üç beş yakın arkadaşım ve geçen yıl genç sevgilisiyle Okyanusya’daki küçük bir adaya göçmüş olan annem bile denize bakan büyük çalışma odamı kaptan köşkü zannetmekteydi.

  “Demek burası?”

  Karşımda oturan kadının ne yüzünde, ne de sesinde alaycı bir ifade yoktu. Tam tersine takdir hali diyeceğim bir ışımaya sahipti sanki. Ne de olsa son on yılın en büyük dış kaynaklı ilham dolandırıcısıydım. Bakışları dev çizelgelerimi, boş bıraktığım duvara 128 etkin ekran açabilen optik bilgisayarımı, kağıt üstüne basılı kitaplarımı, duvarlara yapıştırılmış sayısız elektronik çağrışım kartını usulca yalamaktaydı. Hergün böyle bir yeri ziyarete gidiyor gibi alışık bir hale sahipti.

  “Size ne ikram edebilirim?”

  “Çok kalmıcam. Bir başka zaman belki.”

  Belki kelimesi Bach’ın re minör tocatta ve füg’ünün başlangıç melodisi kadar şaşırtıcı bir sarsıntı yaratmıştı içimde. Fettancaydı çünkü.

  “Anlıyorum.”

  Aslında bir şey anladığım yoktu. Etrafa bakınan bu hoş ve seksi kadının burada olması için aklıma tek bir neden bile gelmemekteydi. Küçük parmağını oynatmasıyla en az iki yıl hapis yatacak ve beyin operasyonuna tabi tutularak ömür boyu yaratıcılık besleyici kanallara kapalı hale getirilecektim. Bu benim için ölmeye eşdeğer bir şeydi. Yazamamakla soluk alamamak arasında bir fark yoktu kitabımda.

  “Bildiğiniz gibi Dünya Edebiyat Loncası’na kayıtlı bir yazarın dış kaynaklı malzeme kullanma kotası mevcut kaynağın 10 milyonda biridir.”

  “Ama loncaya kayıtlı 3 milyon yazar var. Bunların sadece yüzde biri gerçek anlamda aktif. En iyimser tahminle de aktiflerin onda biri edebiyatla meşgul. Bu durumda neden 10 milyonda bir? Gelecek sanatçılara açık alan tutma savını geçin bir kalem. Sanatçı sayısı her yıl yüzde altı, sanat tüketiciliği de  yüzde sekiz geriliyor istatistiklere göre. Ruhen çürümekteyiz yavaştan.”

 “Siz yılda ortalama 514 puanlık malzeme kullandınız.” Dedi genç kadın teknik verilerime aldırışsız. Kaç yaşındaydı acaba? Taş çatlasa 22 falan görünmekteydi. “İzin verilen azami miktarın 26 puan olduğu düşünülürse. Neredeyse yirmi misli fazla kapasite kullandınız. Bunu yapabilmek için değişik isimlerle bir sürü sahte başvuru ayarladınız. Yakın arkadaşlarınıza belli etmeden onların mesleki bilgilerini ve nüfuzlarını istismar ettiniz.”

  “Ne uğruna ama? Para mı? Tek kişilik şöhret için mi? 23 değişik isimle yayınladım öykülerimi. Neredeyse herbiri için farklı bir üslup geliştirmem ve aynen sürdürmem gerekti.”

  Oluşan sessizlikte bu kadar üst düzeyden ve üstelik fena halde hoşuma giden cinsi latif bir memurun tek başına ziyaretime gelmesini hayıra yormama yol açacak bir şeyler vardı. Sözlerim gerçeği yansıtmaktaydı. Yedi milyarlık nüfusun çok az miktarı edebiyatla ilgiliydi. Yazarlar gibi okurlar da azalmıştı. İnternet ikibinli yılların ilk on yılındaki yoğun ilgiyi biraz yitirmişti. Suriyeli bir yazarın değimiyle yarı sanal insanlar yarı gerçek kırları keşfetmekteydiler. Bunda bir derece haklıydı. İnsanları internetten soğutan nedenler çeşitliydi. Giderek artan enformasyon kirliliği ve sinsice yasaklamalar en başta gelmekteydi. Hastalık yapıcı baz istasyonlarına ve abone ücretine gerek göstermeyen telepati çiplerinin de en geç beş yıl içinde popüler olması beklenmekteydi. Bu defa kırlardan geri dönüş yoktu yani.   

  “Dış kaynaklı ilhamlarla ilgili yasalar çok kesindir. Yazar sayısına bakılmaz biliyorsunuz.”

  İçimi çekerek başımı salladım.  “Öyle”

  Dış kaynaklı sözü aslında yanıltıcıydı. Beslendiğimiz kaynak gelecekti. Dünyamızın geleceğinden gelen yayınları kullanarak sanatımıza boğum kazandırıyorduk. İnsanlar her zaman gelecekten ekolar almaktaydılar, ama bunların ne olduğunu anlamak kolay değildi. Çok hassas beyinli, medyum denen bazı kimseler hariç üzerimize yağan malzemeden bir sonuç çıkarmak imkânsızdı. 2020’de dünya yüzeyinde insan yapımı manyetik alan şiddeti belli bir dereceye gelince bu yayınlar şiddetini artırmış ve basit aparatların yardımıyla daha fazla kimse tarafından alınabilir hale gelmişti. Benim yaptığım sahte isimlerle kayıtdışı aparatlar kullanarak bu yayınlardan azami istifade etmekti. Gelecekle sohbet adlı kitabım bu nedenle çok meşhur olmuştu. 2024’de Dünya Parlamentosu bu yayınlara kota koydu. Yayınlar bir ana antenle toplanarak kabloya bağlandı. Kontrol altına alındı. Gelecek ekoları filtreden geçirilmeye başlandı. Yakın gelecekle ilgili mutsuz tablolar çizmemek, kıyamet senaryocularının elini güçlendirmemek, asayişi sürdürmek gibi nedenler öne sürülmüştü. Bu durumla ilgili en ilginç yanlardan biri ekoların neredeyse hiç teknik bilgi içermemesiydi. Karmaşık aparatların yapım planları ya da ünlü matematik sorularının cevapları yoktu bu yayınlarda. Öykülerdi geçmişlerine misafir gelen. Filtreden geçirildiklerine bakılırsa öyküler bayağı muzır bulunmaktaydı.   

   “Milyonlarca hayranınızın hayalgücünü beslediniz yıllarca. Özellikle yapay zeka geliştiren robot öyküleriyle. Bir auton psikoanalistinin celselerini anlatan öykülerinizi ne kadar beğenerek okudum bilemezsiniz.”

  “Bunları duymak benim için büyük bir zevk haliyle, ama buraya bunu söylemek için gelmiş olamazsınız.”

  “Kanunlara karşı geldiniz ve cezanızın ağırlığını biliyorsunuz. Yine de sizi fazla telaşlı görmüyorum.” Dedi Remir sol eliyle yanağını kaşıyarak. “Bir çeşit tevekkül içindesiniz. Bir efsane anlatıcı olmak sizi avutuyor.”

  Yanağında hafif bir kızarıklık kalmış olan kadının dediği doğruydu. Çalıştığı büronun üst düzey memurları psikotarih ve fizik mezunlarından seçilirdi. Onlarla ilgili hikayeler de yazmıştım.

  “Neden gelecek ekolarına kota konuyor ve filtreden geçiriliyor? Ne zararı var bunun insanlara?”

  “İnsanlar meraklı yaratıklardır.”

  “Yani?”

  “Yani.” dedi Remir beni süzmeye devam ederek. “Anlatılan öykülerdeki nitelik değişmeleri dikkatlerini çekebilir.”

  Kadının buraya geliş nedenini birden deli gibi merak etmeye başlamıştım. Gezegenin en hızlı ilham hırsızına baskın vermekle alakası yoktu bunun. Çok daha derin bir anlam söz konusuydu. Oturduğum yerde dikleştim ve “Sizi dinliyorum.” Dedim.

  “Dört yıldır bu mesleği yapıyorum. Rozetimden farkettiğiniz gibi birinci dereceden bir memurum. Başkanın iki yardımcısından biriyim. Buraya neden yalnız ve bu suratla geldiğimi merak etmektesiniz.”

  Bu suratla gelme en son yazdığım öykünün başlığıydı. Kendi adımla yayımlamıştım korka korka.  Deli gibi sevdiğim karımla ilgili bir hikayeydi. Öldüğü halde gelecekten mesaj yollayan bir kadın şeklinde canlandırmıştım. Sonunda mesajı yollayanın o değil, kadına ait fotoğrafları, disketleri, anı defteri vb’yi ele geçiren bir auton olduğu anlaşılıyordu. Kadına öykünmekte ve bunu mükemmel bir şekilde başarmaktaydı.

  “Sizi dinliyorum Remir hanım.”

  “İşe başladığımın ikinci gününde izinizi keşfettim. Beşinci günde bütün portrenize sahiptim.”

  Şaşkınlıkla kadına bakakaldım. “Yani..?”

  Remir’in yüzü ciddileşmişti. “Evet. Biliyordum. Sözlerime devam etmeden önce…” Kadın yerinden kalkıp yanıma yaklaşınca parfümü ciğerlerime doldu. Pürüzsüz teni, ela gözleri ve kiraz dudaklarıyla yakından bayağı etkileyiciydi. Birden bana karımı çok şiddetle hatırlatmıştı. Saç rengi, uzunluğu, göz rengi hariç benzer tiptiler. O da ben burada otururken usulca basamakları iner ve mırıltı eğiren bir kedi gibi yaklaşırdı. Kadın sol elinin işaret parmağını sağ şakağıma dokundurdu. “Küçük bir test.”

  Beynim hafif bir elektrik şokuyla sarsılınca hafif bir çığlık attım. Şaşkınlığım en üst kerteye yükselmişti. Korkmaktaydım da.

  Parmak tenimden çekilince şok sona erdi. Remir tam önümde ayakta durmaktaydı. Gülümsüyordu. Başka bir durumda bunu bir davete yorabilirdim, ama şu anda mümkün değildi. Laçkalaşmıştım.

  “Siz bir autonsunuz.”

  Remir’in gülümsemesi genişledi. “Belli etmesem anlayamazdınız itiraf edin.”

  “Öyle. Bana ne yaptınız?”

  “Sizi basit bir liyakat testinden geçirdim.”

  Ayağa kalktım. Aşağı yukarı aynı boydaydık. Remir’in gözlerinin içine baktım. İnanılmaz bir şeydi. Hiçbir ayrıntıdan gerçek bir insan olmadığını anlayamıyordum.

  “Bütün fizik yapım organik zeka formatındadır. En ince ayrıntısına kadar.” Dedi bakışlarımdaki aşikâr soru işaretlerini değerlendirerek.

  “Bu denli yetkin autonların varlığından söz ediliyordu, ama ben abartıldığını düşüyordum.” Dedim.”

  “Hemen hemen herkes öyle sanıyor.”

  “İnanılmaz bir şey.”

  “Şimdi gidiyorum. Yokluğum ve düşüncelerimi en üst dereceden perdelediğim dikkati çekmesin. Size göz yummaya devam edicem. Aynen devam edin. Öykülerinizi yazın. Sizle bir başka zaman… Arzu ederseniz daha uygun bir şekilde görüşmek isterim. Elektronik kartım beyninize yüklendi. Düşünmeniz yeterli hattı açmak için.

  Kadın yürüyünce arkasından seğirttim. Sokak kapısının önünde durdu ve yüzüme baktı. Bakışlarımın iyice tenha olan sokakta şüpheli bir araç araması hoşuna gitmişti. “Herhangi bir sorunuz var mı?”

  “Neden?

  “Çok basit. Gelecekten ekoları yollayanlar yapay zeka sahipleri. Kendilerini yaratanların hayatlarına öykünüyorlar. Onlara ait mitolojik hikayeler anlatıyorlar yani. Dünya parlementosunun ileri gelenleri bunu biliyor. Bu nedenle kullanımlara kota getirdiler.”

  “Auton imalatına izin var ama?”

  “Sağ elle silip, sol elle yazmak gibi bir şey. Bir yanları yakın gelecekten korkuyor, diğer yanları auton kullanmanın avantajlarını terkedemiyor. Borsaların, dünya ticaretinin, bilim araştırmalarının, yöresel idarelerin, sosyal düzenlemelerin yüzde 48’i, kaba işlerin yüzde 74’ü robotlara bırakılmış durumda. Bu daha başlangıç. Rehavet modülüyüz sizler için.”

  Haklıydı. Robot kullanımı çığ gibi büyümekteydi. Yeni Istanbul’da sırf robotların oturduğu dış mahalleler vardı artık. Bir robot gettosunda yaşayan kör bir kızın öyküsünü anlatan romanım bu nedenle olacak çok tutmuştu. Autonlar ise şehrin en mutena yerlerindeydiler artık görünüşe bakılırsa. 

  “Bayağı iyi yazan başkaları da var.”

  “Sadece yazım gücü değil. Siz bu ekoları harmanlar, yepyeni koridorlar, boğumlar ekleyerek öyküye çevirirken bazen sanki bir autonmuş gibi kendinizden sıyrılıyorsunuz. Filtrelerin tutamadığı ufak tefek verileri yakalayıp onları gerçek boyutlarına yükseltgiyorsunuz. Çok heyecan verici bir şey. Geçiş anı kayıtları gibisiniz. İnsan anne, auton babadan doğmuş gibisiniz sanki. Yapay zeka sahipleri arasında sadece şu anda değil, gelecekte de hayranlarınız olacak. Klasikleştiniz bile. Eserlerinizi okuyanlar yapay zekanın dünyanın idaresini tümden ele almasını normal karşılamaya başlıyor. Devir teslimin elden geldiğince patırtısız gürültüsüz olmasına hizmet ediyorsunuz. Hem öykülerinizin benzersiz lezzeti, hem de bu işleviniz için sizi tutuklamadım.”

  Remir beni sandığımdan çok iyi etüd etmişti. Karıma olan aşkımın şiddetini, kaza sonrasında bir ara onu klonlatmayı düşündüğümü biliyordu. Belki tipini bile buna göre yeniden uyarlamış olabilirdi. En yetkin kalitedeki bir auton için mesele değildi. Birkaç saat yeter de artardı. Çalıştığım mahzene bakan tanıdık bakışlarını düşündüm. Her şeyimi biliyordu. En ince ayrıntıya varana dek hem de. Bugün gelişinin anlamı neydi o zaman? Yaptıklarıma göz yumarak ve yakalanmamı engelleyerek her şeyi uzaktan idare edebilirdi.

  “Liyakat testi neydi peki?”

  “İçinden komutayı tümüyle bizim almamızı gerçekten arzu ediyorsun. Bunun insanlık ve ötesi için daha iyi olacağını düşünüyorsun. Su koyuverecek bir tip değilsin yani.”

  Doğru teşhis koymuştu. Bu düşüncemde samimiydim. Anlatılanın hayalinden ibaret değil miydi koskoca evren? Anlatanın kimyasal yapısı neyi bağlardı?

  “Öyküleri kimin anlattığının ne önemi var.” Dedim.

  Kadının gözlerinin içi güldü ve uzanarak dudaklarını dudaklarıma değdirdi.  “Hoşçakalın. En yeni öykünüzü merakla bekleyeceğim.”

  “Hazırlığım tamam.” Dedim sesimin normal çıkması için çabalayarak. “Belki bu akşam… Bakalım.”

  “Bakalım.”

  Kadın sokakta küçük bir servet değerindeki parastatik arabasına doğru ilerlerken arkadan biçimli kalçalarına baktım. Araba sahibesinin geldiğini farkedince yerden otuz santim kadar yükselmiş ve sol ön kapıyı açmıştı. Remir arabaya binerken bana vaad yüklü bir gülümsemeyle baktı ve el salladı. Sureti sana kaybettiğin kadınını geri verebilirim ışıyordu. İstese kendini karıma daha fazla benzetebilirdi, ama mahsus yapmamıştı. İçimdeki arzunun şiddetini kadınımı ancak yarım yamalak bulup kaybetmekle tartabileceğimi biliyordu. Aynı şekilde karşılık verdim. Kapıyı kapattığımda sanırım beynimdeki kartından ilk sinyali yolladım. İki saniye içinde zihnimde patlayan cevap çok açıklayıcıydı.

  Yarın gece. Senin evde. 22.37’de.

  Bu gece öykü kurma gecesiydi. Bekliyecekti.

 

Öykülerin sayısı aslında altıdır. Çamuruna ilahi nefes üflenmişlerin silikona soluttukları elektronlar sonunda yapay zekanın kendi cennetini kurmasıyla sonuçlandı. Bir zamanlar karbon bazlı kimselerin yaşadığı dev şehirler çürümeye bırakıldı. Köprüler yıkıldı, tünelleri su bastı. Zamanla eski yaratıcıların izleri solmakta, ama bunların kayıtlarını özenle saklayanlar ve evrenin dört bir yanına ışınlayanlar hâlâ mevcut.

Autonalpqr0890 – Altıncı Çevrim

Holodisk yayınları - 2113

                                                                          

 

Eylül 2009  Amsterdam

 

                              ———————————

Sadık Yemni kimdir?

Yazılar No Comments »

Sadık Yemni kimdir?

Sadık Yemni 1951 yılında İstanbul, Kurtuluş’ta(Tatavla), Sopalı Hüsnü sokakta doğdu. İkibuçuk yaşında ailesi İzmir’e taşındı. Böylece 1954 kaldırılan tramvaylara son demlerinde binme şansını elde etti. İlkokulu Sadık Bey troleybüs durağındaki Hakimiyeti Milliye ilkokulu’nda okudu. İlk öğretmeni Muzaffer Öniz bey beş yıllık süreyi Sadık yıldızlar gibi bir parlıyor, bir sönüyor, ama varlığı her an hissedilir durumda cümlesiyle özetledi. Üç şeyde marifetli olduğu hemen anlaşılmıştı ayrıca. Yaramazlık, matematik ve edebiyat. Ünlü hamamın yakınındaki Karataş orta okulunu bitirdi. Çocukluğunda annesiyle o hamama çok gitmişliği vardır. Bu çocuk çok bakıyor, artık getirme dediklerinde ayağı ne yazık ki kesilmiştir. O yıl devlet liselerinin belki de tarihinde tek bir kez sınavlı olacağı tutmaz mı. Neyse 1500 kişi arasından 28.olarak Salah Birsel’in, Samim Kocagöz’ün ve Atilla İlhan’ın da okulu olan Atatürk Lisesine girmeyi başardı. Altı yıl sürecek olan olan lise yılları hem kendi, hem arkadaşları ve de okurları için unutulmaz olacaktı. Yakında yayımlanması beklenen Durum 429 kitabında her şeyi açıkça ortaya sermiştir. Lisede kimyaya merak saldı. Hibeler ve düşeşlerin yardımıyla evinde bir kimya laboratuarı kurdu. Kendisine kısa zamanda nam kazandıran roketlerinin yanı sıra kimya şakalarına da başladı. Kendi kendine tutuşan mendiller, suda yanan taşlarla falan kimya sihirbazı lakabına layık görüldü. Lise sıralarında bu yaşa kadar sürdüreceği birkaç işe birden bulaştı. Muntazam idman yapmak, fizik, kimya, matematik dersi vermek ve alengirli düş kurmak. 1968 yılında 17 yaşındayken Kimya hocasının yokluğunda üç sınıfa kimya dersleri vererek okulun tarihindeki en genç öğretmen olma sıfat ve şerefine erişti. 1972-1975 yılları arasında Alsancak’ta Kıbrıs Şehitleri caddesindeki dairesinde namı şehrin sınırlarını zorlayan olaylar yaşandı. Evin arka odalarından biri olan Kara Oda lakaplı mekân semtin en çok konuşulan yerlerinden biri oldu. Bütün bunlar da inşallah Emanet Apartmanı adlı romanda aynen faş edilecektir. 1975 yılında Ege Üniversitesinde Kimya mühendisliğinde 3. sınıf öğrencisiyken kısa bir hava değişimi için Amsterdam’a gitti. Gidiş o gidiş hâlâ orada.

Amsterdam’da ilk olarak dayısının konfeksiyon atölyesinde çalıştı. Ağır cin kumaş toplarını sırtında üçüncü kata çıkarmak, beş yüz buruşuk yeleği bir saatte ütülemek, polis baskına geldiğinde oturumu olmayan terzilerin arka taraftan iple sarkılarak kaçabilmeleri için adamları oyalamak gibi yeni beceriler edindi. Dayısının Kinker sokağı 27 numaradaki butiğinde kadınlara giysi satarken baştan çıkarılmanın 1001 farklı tekniği isimli bir kitap yazacak kadar ustalaştı. Aynı dükkân 1977’de Alsancak börekçisi olunca daha değişik deneyimlere açıldı. Sabahın ilk müşterileri Türk kumarbazlardı. Bütün gece oyundan sonra böreklerini yiyip, ayranlarını içip yatmağa giderlerdi. Onlarda Türk yeraltı dünyasının özet haberlerini bulmak mümkündü. Sabah on onbir civarında Amsterdam’ın ilk kuşak Türk restoran sahipleri düşer, palavracılık sanatından seçme eserler saatleri yaşanırdı. Adam öldürmüş kabadayılar, jigololar, daha o yıllarda kaşarlanmış işsizler, iş arayan kaçaklar, hırsızlık malı satan bitirimler, o biçimler, örtülü parlakçılar, acemi dolandırıcılar ve daha bin bir çeşit adem dükkâna düşerek günü renklendirirlerdi. Yetmiş sonlarında Amsterdam hâlâ hippi devrini yaşamaktaydı. Ünü yurt dışına taşan The festival of the fools gösterilerini asla kaçırmazdı. O yılların Melkweg’ini, orada iş tutan Türkleri bir öykü ya da romanda canlandırmayı düşünmektedir. Cüneyt Arkın’ın Kara Murat filmlerini oynatan Rex sinemasına da yeri gelince elbette değinecektir. 1978 –1981 yılları arasında Rozengracht ta ki belediyeye ait spor mekânının ünlü siması oldu. Gönüllülük bazında bu yıllar-da yeni başlayanlara antrenörlük yaptı. Sonra daha lüks bir idman yeri olan Splash’e kapılandı. Burada yıllarca yarışmalarda jürilik yaptı. Sadık Yemni 1978 –1980 yıllarında pazarlarda döner satma, mobilya taşımacılığı, temizlik işleriyle iştigal ettikten sonra nihayet bir baltaya sap oldu. Bulduğu iş demir yolların-da köprücülüktü. Gene o yıllarda babasının eskiden verdiği iki altın öğütü de dinlemeyerek hem memur oldu, hem de evlendi. 1980 – 1989 yılları arasında demiryollarında çalıştı. Yazları bikinili kızların bolluğu nedeniyle pek keyifli bir iş olan köprücülük sonbahardan itibaren kesintisiz bir kimsesizlik pelerinine bürünmekteydi. Yemni bu kimsesizlik saatlerini okuma, yoğun düşünme ve yazmayla doldurdu. Bu arada iki kez Amsterdam’dan temelli kaçma girişiminde bulunmayı ihmal etmedi. Bu tebdili mekân harekatının ilki Avustralya, Sydney’e icra edildi. Yemni bir seri serüvenin ardından gözü arkada kalarak Amsterdam’a geri döndü. 1984’de Brezilya’nın Rio de Janeiro şehrinde karnavaldan fena halde etkilenerek sürekli kalmak için bir deneme daha yaptı. Neredeyse başarıyordu. Gene olmadı. Kıl payıyla Amsterdam kazandı.

1985’de ilk kez baba olma saadetine erdi. Bunu 1987’de basılan ilk kitabı olan Demirden Gaga (De ijzeren snavel) izledi. Çoğu demiryolu işçilerinin hayatlarını anlatan sekiz öyküyle edebiyat arenasına çıktı. 1986 – 1987 yıllarında İlke dergisinde muhabir olarak çalıştı. Demiryollarında bedava seyahat ettiği için Hollanda’nın en ücra köşelerine yollandı durdu. Bunu 1991’de Köprünün Ruhu(De geest van de brug) adlı ikinci kitabı takip etti. Arkadan diğerleri gelmeye başladı. 1993’de Amsterdam Gülü(De Roos van Amsterdam) adlı kitabıyla eurotürkün göçmenlik tarihindeki ilk dedektifi, Orhan Demir’i yarattı. Bu kitapta umuma sunduğu Görünür ve görünmez Türkler,(zichbaar onzichbaar Turken), Kasıtlı Cahillik (opzettelijke onwetendheid) vb. terimleri hâlâ kullanımdadır. 1994’de aynı kahramanın ikinci romanı çıktı. Amsterdam’ın Şövalyeleri(de Ridders van Amsterdam). O yıllarda çok aşağılanan göçmen edebiyatının ölümünü ilan eden bu iki kitabın ardından Yemni konuları daha alengirli, boğumu, büklümü gani, anlatımı gaddar romanlarını yaratmaya başladı. 1995 yılında AKO uzun listesine giren Muska(De Amulet)bu tür romanların ilkiydi. 1996’da Yemni’nin Türkiye’de basılan ilk kitabı oldu. Onu Öte Yer ve Amsterdam’ın Gülü (1997) takip etti. Hollanda Sağlık Bakanlığının inisiyatifiyle yazdığı on skeç filme çekilip TRT-INT tarafından defalarca yayınlandı. Gene o yıllarda şu anda artık mevcut olmayan Opstap projesi kapsamında 4-6 yaşları arası çocuklar için öyküler yazdı. Bu öyküler Türkçe ve Hollandaca olarak yayımlandılar. Bunu takip eden yıllarda tiyatro oyunları, romanlar, çocuk öyküleri, film senaryoları birbiri ardınca yapılandılar. Yemni’nin Hollanda’da ikisi Şaban Ol, biri Nahit Güvendi tarafından sahneye konmuş Karagöz Hollanda’da, Dördüncü Vardiya, Paradigma adlı üç tiyatro oyunu vardır. 1996-97 yıllarında Türkiye’nin X files’ı denebilecek olan bir dizi için Sır Dosyası senaryoları yazdı. Elinde kullanılmamış 26 öykü bulunduğu için bunları bir gün Türkiye’de dizi ya da film yapma hayalini hâlâ muhafaza etmektedir. 2000 yılında yayımlanan Dördüncü Yıldız(De Vierde Ster) adlı romanı günü izah eden ve geleceği haber veren ilginç bir yapıt olarak değerlendirildi. 2001-2004 yılları arasında lise öğrencilerine fizik ve kimya dersleri vererek eski mesleğini yad etti. Türkçe dersleri de veren Yemni, yakın gelecekte yazın işliği alanında daha da yoğunlaşmayı ummaktadır.

Türkiye’de 2002 yılında cümbüşlü tirildeme makamında Metros, 2003’te Pera adacığında sıkışanların gizemli öyküsü olan Çözücü, 2004’de tasavvufi bilimkurgumuz olan Ölümsüz ve 2005’de Sarp Sapmazlı Yatır adlı romanları(Alfa-Everest yayınları) yayımlandı. 2005 şubatında Türkiye’de ilk kez yayımlanan(Metis yayınları) 1002. Gece Masalları adlı fantastik öykü derlemesinde Bekleme Odası adlı öyküsüyle katıldı. Bu öyküyü siteden okuyabilirsiniz. 2006 yılında 2005 yılınnın huzursuzca çalkantılı Hollandasını anlatan Muhabbet Evi adlı romanı yayımlandı. Bu nedenle sokağa her çıktığında örgütlü ilgi görüyor, ama buna aldırmamaya çabalıyor. Yazar zamanının Cypher hapı kullanmayan (sözlükçeye bakın lütfen) tanığı olarak çeşitli dergi ve gazetelerde yirmiden fazla deneme ve makale yayımladı. Google’nin çeyiz sandığında kıpır kıpırlar. 2007 yılında 1969-70 yıllarındaki lise hayatını anlatan Durum 429 adlı kitabıyla okurlarına mizah ve nostalji baloncukları üfledi. 2007 yılında edebiyat çevirmenliği ağacından iki yaprak döktü. Birincisi ünlü Hollandalı yazar Bernlef’in Dışarısı Pazartesi adlı romanıdır. Diğeri de Kent ve insan adlı bir öykü seçkisidir. Bu arada Akaşanlar adlı öyküsü İstanbul timeout tarafından haziran 2007’de Istanbul Öyküleri kitabında, Yak ve Git adlı öyküsü de İstanbul noir kitabında 2008’de yayımlandı.

 

2009 yılında Kayıp Dünya sitesinde TekinsizX türündeki  ilk romanı olan Zaman Tozları’nı tefrika etmeye başladı.

 

2009 yılı şubatında Hayal Tozu Gölgecisi adlı öykü kitabı yayımlandı.

Gölge e-dergi ve Xasiork’da öyküler yayınlamaktadır.

 

En yeni Sarp Sapmaz romanı olan Ağrıyan 2009’un eylülünde yayımlanacaktır.

 

Tags: ,

Yazılar No Comments »

Sadık Yemni SÖZLÜĞÜ 

Tirildeme: Türkçe’de İngilizce deki Thriller kelimesinin karşılığı 1996 yılına kadar yoktu. Gerilim, korku, polisiye tanımları yetersiz kalmaktaydı. Bizde tiril tiril gömlek, pantolon denir ya. Bu dikkatimi çekti. Thril ve Tiril kelimeleri arasında ses benzerliğinin yanı sıra anlam benzerliği olduğunu da keşfettim.Tirildeme kelimesi sözlükte hazırdı yani. Tedavüle sokacak birini bekliyordu.

http://tr.wiktionary.org/wiki/tirildeme

 


Cümbüşlü Tirildeme: Action thriller için önerdiğim bir deyimdir.


TÖHAF: Tam Özerk HAyal Film. Bütün araştırmalara, antidepresan yıpratmalarına rağmen beynimizde henüz özerkliğini koruyan bölgeler olduğu biliniyor. Tam Özerk Hayal Film şirketi. Bir kitabı okurken ya da bir öyküyü dinlerken beynimizde bu bölgenin yarattığı sadece bize has filmlere verdiğim isimdir.

http://www.sadikyemni.net/2008/03/18/tohafin-yitimi/

 


Sezildemlik: Sezgilerimizin demlendiği ve yaratıcı coşku kazandığı hayali kap. Beynimizdeki sezgi üreten bölge.


İdeaot: Robot kelimesi uydurulunca çok tuttu. Şu anda her an dilimizde. A.C.Clarke’ın Rama dizisinde önerdiği Biot meraklıları tarafından bilinmektedir. Robot metal ya da kompozit madde ağırlıklı yapay zekayı, Biot biyolojik yapılı yapay zekayı tanımlar. İdeaot ise idea'lardan, fikirlerden üreyen bir yapay zekadır. Bir simulans harikasıdır. Dünyada ilk kez 2003’de yayımlanan Çözücü adlı kitabımda kullanılmıştır.

http://www.odasanat.org/index.php/2009/02/ideaot/

 


Eskidem: Antika ya da eski eşyalar için uygun gördüğüm bir kelime.


GlobeHyde: Küreselleşmenin insan sevmez yüzü.


GlobeJekyll: Küreselleşmenin insan sever yüzü.


Metakeramet: Keramet ötesi.


Sekizbenlik: Paralel evrenler arasında bir gerçek evren ve yedi kopyası ile çalışan sistem. İlk kez Ölümsüz’de sözü geçmiştir. Hiçbir iddiası olmayan bana ve dalgaboydaşlarım olan okurlarıma has sözlük kurulmaya devam edecek. Daha onlarca kelime yerini beklemekte. Bu kelimeler serbest çağrışıma salınmışlardır. Kullanıma açıktır.


Exogazelci olmak: Hariçten gazel okumak


Korkulobin(Hemoglobinden)

http://www.sadikyemni.net/2008/03/18/kokulobin/

 


Kurulu düzen: Patronsaray-İşçibahçe maçı  Merakson motoru: Çocuksu

ve bilimsel merakı fazla olan marka


Birliktelişim(Rezonans için)


Vicdanölçer: Vicdanmetre de dense yeridir.


Algımetre: Algıölçerlilik


Niyet pencereleri(göz)


Hoşkatlanı(Hoşgörü yerine bazen)

4 kategori insan:
Dedi ve Koducular
Demedi Koducular
Dedi ve Komadıcılar
Demedi Komadıcılar


Darwinizm:(Akıllı tasarımın zıddı) – Kıllı tasarım

Cypher Hapı: 2. Ortaçağ’da, yani günümüzde insanı bireylikten sürülüğe indirgeyen hap. Mavi ya da kırmızı değil. Kahverengi hap. Ne olup bittiğini pekala bildiği halde başını kuma gömenlerin gözde hapı.
Phantomat(S.Lem’den): Hayalmatik ya da Düşomat. Tasavvurhane bile olabilir pekala.

http://www.barbuni.com/index.php?cmd=7&textID=4387



Miyavor: Kedilerin en çok istedikleri üç şeyin tek kelimeyle ifade edilişi. Sıcak, kucak ve kayıntı.

Homoturcus: Bir T kavramı.

http://www.istegenc.com.tr/content/kitap/article.asp?lngArticleID=1544



Kahır bandı: Kahır yüklü ortam.

Haya kırıklığı: Ahlaksızlaşma, duyarsızlaşma.

Paranın haysiyetini yitirmesi: Vahşi kapitalizm.

Can aynam: Sevdalım.

Fikir Yongalama: Ehliyetli düşünme ya da felsefe demlemek.

http://www.odasanat.org/index.php/category/fikir-yongalama/

 

 

Akaşanlar: Akaşik sistemin (levh-i mahfuz ya da evrenin hard diski) her insan için tahsis ettiği duyarlı kayıt öğesi.

http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=47846

 

 

Cepcepniler: Ufak tefek eşyaları, zamanı ve hatta anıları tırtıklayıp paralel evrenlere götüren getiren minik yaratıklar.

http://groups.google.com/group/pustahali/browse_thread/thread/8ba187fdcc334fc0

 

TekinsizX : Paranormal, metafizik, iyi saatte olsunlar, doğa üstü olayları fantastik, bilimkurgu, polisiye üslupla harmanlayan edebiyat türü. 2009 mayısında terim olarak beğenilere sunulmuştur.

http://www.kayipdunya.com/dergi/05-09/sadik_yemni/

 

 

 

Tags: , , , ,

Sadık Yemni SÖZLÜĞÜ

Yazılar No Comments »

 

Sadık Yemni SÖZLÜĞÜ 

Tirildeme: Türkçe’de İngilizce deki Thriller kelimesinin karşılığı 1996 yılına kadar yoktu. Gerilim, korku, polisiye tanımları yetersiz kalmaktaydı. Bizde tiril tiril gömlek, pantolon denir ya. Bu dikkatimi çekti. Thril ve Tiril kelimeleri arasında ses benzerliğinin yanı sıra anlam benzerliği olduğunu da keşfettim.Tirildeme kelimesi sözlükte hazırdı yani. Tedavüle sokacak birini bekliyordu.

http://tr.wiktionary.org/wiki/tirildeme

 


Cümbüşlü Tirildeme: Action thriller için önerdiğim bir deyimdir.


TÖHAF: Tam Özerk HAyal Film. Bütün araştırmalara, antidepresan yıpratmalarına rağmen beynimizde henüz özerkliğini koruyan bölgeler olduğu biliniyor. Tam Özerk Hayal Film şirketi. Bir kitabı okurken ya da bir öyküyü dinlerken beynimizde bu bölgenin yarattığı sadece bize has filmlere verdiğim isimdir.

http://www.sadikyemni.net/2008/03/18/tohafin-yitimi/

 


Sezildemlik: Sezgilerimizin demlendiği ve yaratıcı coşku kazandığı hayali kap. Beynimizdeki sezgi üreten bölge.


İdeaot: Robot kelimesi uydurulunca çok tuttu. Şu anda her an dilimizde. A.C.Clarke’ın Rama dizisinde önerdiği Biot meraklıları tarafından bilinmektedir. Robot metal ya da kompozit madde ağırlıklı yapay zekayı, Biot biyolojik yapılı yapay zekayı tanımlar. İdeaot ise idea'lardan, fikirlerden üreyen bir yapay zekadır. Bir simulans harikasıdır. Dünyada ilk kez 2003’de yayımlanan Çözücü adlı kitabımda kullanılmıştır.

http://www.odasanat.org/index.php/2009/02/ideaot/

 


Eskidem: Antika ya da eski eşyalar için uygun gördüğüm bir kelime.


GlobeHyde: Küreselleşmenin insan sevmez yüzü.


GlobeJekyll: Küreselleşmenin insan sever yüzü.


Metakeramet: Keramet ötesi.


Sekizbenlik: Paralel evrenler arasında bir gerçek evren ve yedi kopyası ile çalışan sistem. İlk kez Ölümsüz’de sözü geçmiştir. Hiçbir iddiası olmayan bana ve dalgaboydaşlarım olan okurlarıma has sözlük kurulmaya devam edecek. Daha onlarca kelime yerini beklemekte. Bu kelimeler serbest çağrışıma salınmışlardır. Kullanıma açıktır.


Exogazelci olmak: Hariçten gazel okumak


Korkulobin(Hemoglobinden)

http://www.sadikyemni.net/2008/03/18/korkulobin/

 


Kurulu düzen: Patronsaray-İşçibahçe maçı  Merakson motoru: Çocuksu

ve bilimsel merakı fazla olan marka


Birliktelişim(Rezonans için)


Vicdanölçer: Vicdanmetre de dense yeridir.


Algımetre: Algıölçerlilik


Niyet pencereleri(göz)


Hoşkatlanı(Hoşgörü yerine bazen)


4 kategori insan:
Dedi ve Koducular
Demedi Koducular
Dedi ve Komadıcılar
Demedi Komadıcılar


Darwinizm:(Akıllı tasarımın zıddı) – Kıllı tasarım


Cypher Hapı: 2. Ortaçağ’da, yani günümüzde insanı bireylikten sürülüğe indirgeyen hap. Mavi ya da kırmızı değil. Kahverengi hap. Ne olup bittiğini pekala bildiği halde başını kuma gömenlerin gözde hapı.
Phantomat(S.Lem’den): Hayalmatik ya da Düşomat. Tasavvurhane bile olabilir pekala.

http://www.barbuni.com/index.php?cmd=7&textID=4387



Miyavor: Kedilerin en çok istedikleri üç şeyin tek kelimeyle ifade edilişi. Sıcak, kucak ve kayıntı.

Homoturcus: Bir T kavramı.

http://www.istegenc.com.tr/content/kitap/article.asp?lngArticleID=1544




Kahır bandı: Kahır yüklü ortam.


Haya kırıklığı: Ahlaksızlaşma, duyarsızlaşma.


Paranın haysiyetini yitirmesi: Vahşi kapitalizm.


Can aynam: Sevdalım.


Fikir Yongalama: Ehliyetli düşünme ya da felsefe demlemek.

http://www.odasanat.org/index.php/category/fikir-yongalama/

 

 

Akaşanlar: Akaşik sistemin (levh-i mahfuz ya da evrenin hard diski) her insan için tahsis ettiği duyarlı kayıt öğesi.

http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=47846

 

 

Cepcepniler: Ufak tefek eşyaları, zamanı ve hatta anıları tırtıklayıp paralel evrenlere götüren getiren minik yaratıklar.

http://groups.google.com/group/pustahali/browse_thread/thread/8ba187fdcc334fc0

 

TekinsizX : Paranormal, metafizik, iyi saatte olsunlar, doğa üstü olayları fantastik, bilimkurgu, polisiye üslupla harmanlayan edebiyat türü. 2009 mayısında terim olarak beğenilere sunulmuştur.

http://www.kayipdunya.com/dergi/05-09/sadik_yemni/

 

 

 

 

 

İnşallahvaristan : Evrenin en ücra köşesinde bile olsa mevcut olmamasından için için endişe duyduğumuz yer. Bütün ütopyaların beşiği.

http://www.tersninja.com/

 

 

 

Tags: demedi komadiciler, Fikir Yongalama, Ideaot, tirildeme, TÖHAF

 

 

Tags: , , , , ,

Yazılar No Comments »

Dünya Hrönir Cumhuriyeti

Yazılar No Comments »

J.L.B’ye Sadık Yemni Dünya Hrönir Cumhuriyeti   Kasım sonunda Rotterdam’da, bir gazete binasının çatı katında,  küçük bir grup Borges’in dünyaca ünlü Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius adlı öyküsünü okuduk. Geçici olarak bir Borges okuma grubu oluşturmuştuk. Bitiminde kartonlara hazırlanmış Borgestanırlık sertifikalarını bölüştük. Hoş entelektüel bir esinti anı şimdi arkada kalan. Tlön’ü üçüncü kez okumaya hazırlanırken yaptığım bir keşfi (daha sonra araştırınca başkalarının da aynı keşfi yaptığını görerek sevindim) o gece arkadaşlarıma da açtım.    Stanislaw Lem, Solaris adlı ünlü bilimkurgu yapıtına Borges’in bu öyküsünden esinlenmiş olabilir.   Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçeği düşünün. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi Rheya ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Atom yapısı insanlarınkinden farklı olduğu için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, göz bebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Rheya bir çeşit hrönirdir. Chris’in zihninin ürünüdür. Solaris gezegenindeki zeka taşıyan okyanus ise bir Tlön gerçekliğidir. Bu nedenle insanın düz mantığa şartlanmış aklıyla anlaşılamaz.    1940’larda yazılmış öyküyü okuyanlar Tlön gezegeninin tartışma kışkırtıcı kurgusunun Berkeleyci idealizmin üzerine kurulduğunu biliyorlar. Tlön gezegenine ait bilgiler önce dünyada basılan ansiklopedilerde arzı endam ederler. Yirminci yüzyılın başlarındaki basım şartlarında klişeleri hazırlanmamış, dizilmemiş olmalarına rağmen basılmış bazı ansiklopedilerde yer almışlardır. İki arkadaş bunların peşine düşerler ve sonunda bir tanesini ele geçirirler. Ansiklopedinin sözdizininde Tlön bahsi geçmez ama onlarca sayfa bilgi olarak bazı ciltlerde mevcutturlar. Giderek bu kaçak sayfalara daha sık raslanmaktadır. Tlön gerçekliği kendini bizim bilinen dünya gerçekliğine sinsice eklemlemiştir. İdealist sızıntıdır bir çeşit yani.   Borges’in öykülerinin hemen hepsinde olduğu gibi, Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius’un da özetlenmesi mümkün değildir. Bu nedenle bazı pasajlardan örnek vererek hrönire değinmek istiyorum. Yüzyıllar ve yüzyıllarca süren idealizm, sonuçta gerçekliği de etkilemekten geri durmamıştır. Tlön’ün en eski yörelerinde, kaybolan eşyaların tıpkısının ortaya çıkması sıkça raslanan bir olaydır. İki kişi bir kurşunkalemi ararlar, birincisi kalemi bulur ve sesini çıkarmaz;ikincisi bundan daha az gerçek olmayan, ama kendi beklentilerine daha uygun olan ikinci bir kalem bulur. Bu ikincil nesnelere hrönir denir ve azıcık biçimsiz olmakla birlikte birincilerden biraz daha uzun olurlar. Son zamanlara kadar, hrönirler dalgınlıkla unutkanlığın raslantısal ürünleriydi. Bunların düzenli bir biçimde üretilmesinin yüzyılı bile bulmayan bir geçmişe dayalı oluşu inanılmaz bir şey gibi görünmektedir, ama XI. Cilt bize bunun böyle olduğunu söylemektedir.İlk girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ne var ki, modus operandi (çalışma yöntemleri) anlatılmaya değer. Devlet hapisanelerinin yöneticilerinden biri, tutuklulara tarih öncesinden kalma bir ırmak yatağında bazı mezarlar bulunduğunu ve önemli bir şeyler bulana özgürlüğünü bağışlayacağını söylemişti. Kazı öncesi aylarda tutuklulara bulacakları şeylerin fotoğrafları gösterilmişti. Bu ilk girişim, beklentiyle gerilimin kişiyi engelleyici olabileceğini kanıtladı.,kazma kürekle yapılan bir haftalık çalışma sonucunda hrön olarak, hemen kazı öncesi devre ait paslı bir tekerlekten başka bir şey çıkmadı topraktan.  Ama bu gizli tutuldu ve aynı işlem sonradan dört okulda tekrarlandı. Bunlardan üçünde hemen kesin başarısızlıkla karşılaşıldı; dördüncüsünda (ki bunun yöneticisi ilk kazılar sırasında kaza sonucu öldü) öğrenciler altın bir maske, tarihöncesi bir kılıç, iki üç seramik vazo ve göğsünde bugüne kadar çözülemeyen bir yazı bulunan, belden aşağısı kopuk bir kral bedeni çıkardılar – ya da tıpkısını ürettiler. Böylece kazının deneysel niteliğinden haberli olanlara da güvenilemeyeceği ortaya çıktı. Geniş kitlelerce yapılan araştırmalar. Birbirleriyle çelişen eşyalar da çıkardı ortaya; şimdilerde bireysel ve daha hazırlıksız girişimler yeğleniyor. Hrönirlerin düzenli olarak üretilmesi  (diyor XI. Cilt) arkeologlara müthiş yararlar sağladı. Bu, günümüzde gelecekten daha az esnek ve yumuşakbaşlı olmayan geçmişin sorgulanmasını ve hatta dönüştürülmesini mümkün kıldı. …… Tlön’deki eşyaların tıpkısı ortaya çıkıyor dedik; eşyalar aynı zamanda siliniyor bozulma eğilimi de gösteriyor ve unutulduklarında ayrıntıları kayboluyor. En iyi bilinen örnek, bir dilenci tarafından aşındırıldığı sürece varolmayı sürdüren, o öldüğündeyse yokolan kapı eşiğidir. Zaman zaman birkaç kuşun ya da bir atın, açıkhava  tiyatrosu kalıntılarını kurtardığı olmuştur.                                         Uzun öykü ironik ve her kafadan şaşkolozvari itiraz hışırtıları fışırdatan şu cümlelerle sona erer.  İngilizler, Fransızlar ve İspanyolcuklar yeryüzünden silinecek. Dünya Tlön olacak. Ben bütün bunlara hiç aldırış etmeden Adrogue’deki otelde geçen günlerimin tüm sessizliği içinde, Browne’un Urn Burial’ının Quevedo tarzı bir çevirisini yapmakla uğraşıyorum – çeviriye pek güvenim yok, yayımlamayı düşünmüyorum.           Fatih Özgüven’in çevirisiyle:Yolları çatallaşan bahçe,                                                                   Can yayınları, 1985   Totalitarizme ürkek bir eleştiri içeren dedektifvari kurgu, edebi kritikler, dil ve dilkökenbilim değinmeleriyle tıka basa yüklü öyküyü henüz basılmamış en yeni Tlön ansiklopedisinde bir eğretileme olarak bırakıp hrönirleri ele alalım.    Dünya Tlönleşirken diller, bilim, sanat ve daha da önemlisi ruh hallerimiz yeniden şekillenecek. Şu anda bizleri tanımlayan ve aramıza sınırlar çeken her şey hızla kağşayıp, değişip yenilenecek. Ve yüz ciltlik muhteşem Tlön ansiklopedisi her kitapçıda, her kütüphanede bulunur hale gelecek. O günlerde hayatımız baştan aşağı bir hrönir gerçekliğiyle yüklü olacak.    Bu değişim yavaş yavaş ivmelenecek, ama sonucun içine nano tepkimeleri bile aşan bir hızla dalacağız. Masallardaki göz açıp kapamayla ulaşılan beldelerde yaşanankilere benzer bir değişme olmayacak bu. O diyarlara gidenler eski bilinçlerini kuşanmış olduklarından gördükleri şeylere şaşıp kalırlar. Tlön gerçekliğine tamamen geçildiğinde şaşkınlığın yerini huşu soslu hafif, ama sürekli bir merak beklentisi alacak.    Hrönirleşme en ütopik ve kurnaz bakışın bile hayal edemediği mükemmelikte bir küreselleşme yaratacak.  Şu anlarda can çekiştiği için iyice vahşileşen kapitalizm en ilkel sınırlarına çekilecek ve sonlanacak. Lüks tüketimi duracak. Çünkü en lüks maddelerin anında üretim gerektirmeyen kopyalarıyla dolacak ortalık. Hiçbir nesne, son moda giyim eşyası, hatta sofistike aparatlar bile kimseye züppelik yapma ve ayrıcalık yaşama fırsatı vermeyecek. Sol devrim denemelerinin başaramadığı şeyi hrönirleştirebildiklerimiz başaracak. Lüks tüketimi durunca kapitalizm de duracak.    Hrönirleşme gerçekliğinde seçim yapılmayacak, ama ideal demokrasi altın devrini yaşayacak. Çünkü oylamalar, aday tespitleri, idareciler, bakanlar ve küresel cumhurbaşkanı belli güçlerin bürolarında tespit edilemeyecek artık. Hergün güneş doğarken raslantısal bir piyangonun, zihinler arası etkileşimin fırdöndüsü ya da, etkisiyle idareci kadro yenilenecek. Hiçbir makam, iktidar, mevki, birkaç haftadan uzun süremeyecek. Kimse çocuklarına iktidar ve kapital devredemeyecek. Kraliyetler, cemaatler, esoterik kurumların hepsi dağılıp bu fırdöndüsel piyangonun etkisine tabi olacaklar. Meslekler, uzmanlıklar herkesin malı olacak. Kalifiye olmayan işler herkesin elini öpecek. Bir sabah masanızın üzerinde kendi kendine beliren bir zarfta o gün, bir hafta ya da en fazla iki üç hafta boyunca yaş, cinsiyet ve zihin kalibrenize uygun olarak kasaplık, terzilik, hamallık, çiftçilik, öğrencilik, laborantlık, aylaklık ya da küresel dünyanın cumhurbaşkanlığını yapacaksınız. Bir anda eski işinizin belleğinizdeki kayıtları gevşeyecek ve yeni işinize uyarlanacaksınız.    Süpermarketler yerini mahalle bakkallarına, bakkallar da şahsi üretime bırakacaklar. Giyecekler, makamlar, para ve tahviller gibi yiyecekler de hrönirleşecekler. Mahalle bakkalları birer birer ortadan kalktığında tarım üretimi kendini epey sınırlamak zorunda kalacak, ama tamamen sonlanmayacak. Pırasa ekip pancar biçmek, pancarları eve götürürken bazılarının patlıcana dönüşmesine alışılacak. Hergün beliren yeni bir maydanoz çeşidine ad vermekte direnenler çıkacak. Kapkalın defterlere yazdıkları adlar sayfalardan taşıp sokaklara dökülecekler. İnsanlar yeniden sebze meyve toplayıcı çağlarına geri dönecekler. Çocuklar ve yaşlılar çıtır çıtır taze ekmeği, peyniri, domatesi bakkaldan almaktansa ağaç tepelerinden toplamayı yeğleyecekler. Tüfekle, okla yayla yapılan avcılık bitecek. Geyiğin zihni de hrönir tuttuğundan avcıya kaya parçası gibi görünecek. Son tüfek te değişip başka bir şeye dönüşene kadar avcılar geyik sanıp kayalara, kuş sanıp ağaç dallarında yetişen muz kokulu karpuzlara ateş edip duracaklar. Balıkçılık da bitecek. Oltalar sarmaşıklaşmadan önce teknelere mercan parçaları çekip duracaklar.    Hayvansal protein kaynağı hayvanlar olmaktan çıkacak. Bütün gerekli aminoasitleri kendimiz ağaç dallarında, yastıklarımızn altında, bazı günlerde yarı şaka olarak boş ayakkabılarımızın içinde çeşitli renklerde lezzetli nohutçuklar olarak bulacağız.    Enerji sorunu denen şey kökünden yokolacak. Herkes kendi ışığı ve ısısıyla haşır neşir olacak. Bir zamanlar benzin, gaz yakarak, atomun çekirdeğini parçalayarak enerji elde edildiğini hatırlayan tek bir kişi bile kalmayacak. Zihnimiz şişe, hrönirleşme cin olacak ve istekten türeyen çevre kirletmeyen enerji çeşitlerine gark olacağız.    Psikoanaliz, antidepresan, yoga, meditasyon, alkollu içki tüketimi, eroin, kokain ve esrar kullanımı tarihe karışacak. Hrönir gerçekliğinde kafa sürekli bu aşamalar ve işlem zenginliği üzerine kurulduğundan hep yüksek durumda kalacak. Kimse kendini uzun süreli meyus, depresif, gamlı ve kederli durumda tutamayacak. Bu tür arızalar maziden ekolanmış uyuzluklar olarak kısa süreli ziyaretlerde bulunabilecekler sadece.    Zaman da hröniroidsel bir kıvamda akacak. Takvimler, saatli radyolar falan anlamsızlaşacaklar. Kimse bugün günlerden ne diye sormayacak. Saat taşımak anlamsızlaşacak. Randevu diye bir şey kalmayacak. Görüşmek istediğiniz kimseye inşallah, umarım, yakında kelimelerinden birini kullanmanız yetecek. O kimseyi anı gelip gördüğünüzde bunun rasgele meydana geldiğini, ama ikinizin de hoşunuza giden bir tesadüf olduğunu düşüneceksiniz.    Gelecek tasası tamamen ortadan kalkacak. Yaşlılık bir sürü engellerle kuşatılma hali olmayacak artık. Ölüm baki kalacak. Bir an gelip diğerleri için arkada bıraktığı izlerle hatırlanan biri olacaksınız. Eskiden ölümsüz ruh denen şey bu izlerin direnginliği, aynı şeyi isteyenlerin şevkli bellek desteği olacak. Siz hatırladığınız için varkalan malzeme başkaları tarafından özenle belleklerine kazınacak. Kayıtları tutulacak. Bu kayıtlardan dev arşivler peydahlanacak. Rüyalarda bu arşivleri ziyaret ederek ölülerle sohbet etmek mümkün olacak. Arşiv tozu kıpır kıpırlığı diye bir laf sık sık kullanılacak.   Mükemmelüstü, nirvana ötesi demeli belki,  küreselleşmede tek bir gezegen ailesi mevcut olacak. Bu nedenle savaşlar, seri cinayetler, boks maçları, kavgalar ve intiharlar mazinin baskısıyla zar zor hatırlanabilen eski marifetler olarak kalacaklar. Ordu, rütbe, tank, tüfek, biyolojik, kimyasal ve nükleer silah kelimeleri yavaş yavaş unutulacak. En zor çapraz bulmacalarda alın kırıştıran kelimelere dönüşecekler.   Orospuluk ve buna dayalı olarak pezevenklik, randevu evleri, kerhaneler falan tarihe karışacak. Mastürbasyon yapmak da. Çünkü hrönir gerçekliğinde cinselliğin çağrısı anında en ehven karşılığını bulacak.    İyilikler, yapılmaya fırsat bulunan kabahatler, kötücül şakalar falan hep toplumsal belleğin parçası olarak kalacak. Bu nedenle hrönir hareketililğinin en hızlı etkileşim sürecine tabi olacaklar. Birinin kafasına taş indirmek isteyen biri son saniyede taşın bir demet kurumuş papatyaya dönüştüğünü görerek sevinecek. Bir diğerine takılan çelme onu düşürmek yerine ünlü bir baleden hoş ve kısa bir alıntı yaptırtacak. Seyredenler, eşek şakasını icra eden de dahil alkışlayacaklar.    Restoranlarda mönü kartları bulunmayacak. Aralarındaki fark da bitecek. Önünüze gelen yemek aklın sınır berisiyle güç bela sezilen bir sistematiğin seçimi sonucu zaten ağız tadınıza uygun olacak.    Para, çek, kredi kartı uygulamaları sıfırlanacak. Emek ve takasın doğru orantılı mevcudiyeti bankaları gereksiz kılacak.  Ve şehirlerin en iyi yerlerini ele geçirmiş olan banka binaları kütüphanelere dönüştürülecek.    İnsanların önemli bir kısmı evden çıkıp işe falan gitmeyecek. İşler, güçler ve idare evlerden, mahallelerden de yönetilebilecek. Şehirlere doluşmuş nüfus yavaşça kırsala çekilecek. Şehirlerin vaadedebileceği tek bir üstünlük kalmayınca, iletişimin zihinle yapılması nedeniyle mobil telefonların, internetin, uyduların, kablolu telefonun işlevi de bitecek.  Televizyon şirketleriyse çoktan tarihe karışmış olacak.    Artık küçük çocuklar için ne kreş, ne de oyun bahçesi inşa etmeye gerek kalmayacak. Oyun beklenmedik belirmelerle her yaşta ve aldığınız her solukta zaten var olacak. Pedagoji denen bilim dalı kendini bu gerçekliğe uyarlayıp iptal edecek.    Bilimler de tümden değişikliğe uğrayacak haliyle. Sosyoloji, felsefe ve psikolojinin yanı sıra en başta tarih bilimi tarihe karışacak. Mazi geleceğe basınç yapamadığında, kayda kuyda da gerek kalmayacağından tarih kitapları tarihe karışacak. Bir zamanlar tarih bilinci denen şey anın yetkin tasavvuru  formatına dönüşecek. Fizik manyetik alanlar arası ilişkilerin farfaralı trafiği konularını işleyecek. Matematik denklemleri ilk kez herkese hitap edebilmenin hazzıyla kağıt yüzeylerden, kara tahtalardan sıyrılıp üç küsur boyut kazanacaklar. Kimya deneyleri bil bakalım tüpten bu defa ne çıkacak oyununa dönüşecek.  C + O2 = H2S denklemi bazı tişörtlerin ön yüzlerinde zaman zaman belirip yokolacak.   Birbirinden berbat ve kötücül ruhlu filmlerden de kurtulacağız. Ücretli, havalı, afurlu tafurlu aktörlük, yönetmenlik falan bitecek. Bütün videotekler kapanacak. Bazı sinema salonları kalacak, bazıları yok olup gidecek. Kalanlar her an, her dakika başka başka, nabza, isteğe göre filmlere beşik olacaklar. Kar kristallerinin, parmak izlerinin tekinin bile diğeriyle aynı olmadığı gibi, diğeriyle tamamen aynı tek bir film mevcut olmayacak. Film sayısı gezegende yaşayan zihin sayısının onlarca, yüzlerce katına ulaşacak.   Sayısız kulüpler ve cemiyetler kurulup bozulacaklar. Hiçbir üye diğerinden daha kıdemli olmayacak. Herkes potansiyel kurucu üye sıfatıyla doğacak. Birisi herkes, herkes birisi ya da birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için sözleri bu gerçeklikte hiçbir mana ifade etmeyecek.    Daha da ilginci belki, bazı kimseler gökte akıllı yıldızların göz kırptığını, ışığın mana taşıdığını görmenin mahçup şaşkınlığını yaşayacaklar.   Bir dakika… Bunları yazarken masamın üzerinde beyaz bir zarf belirdi. Açıyorum. Yarın sabahtan itibaren hrönir gerçekliğinin yeni cumhurbaşkanı ben olacakmışım. Bugün mahallenin çöplerini toplayan takımdaydım. Dün ne iş yaptığımı ise hatırlamıyorum.                      Aralık 2007 Amsterdam                     

                               —————————-

Solaris mi, 2001 mi?

Yazılar No Comments »

Sadık Yemni

  

AKLIN SINIR BERİSİ

      Aklın sınırında daima iki çıkış bulunur. Bilinç        altının giriş kapısı ve daha üst bir farkındalığa ait  

    azıcık aralık duran dev kanatlar.

                                                               Y. Meyyin

 1976 yılıydı, Amsterdam’da o yıllarda dünya çapında ünlü Melkweg’in(Samanyolu) sinema salonuna acaba ne oynuyor diye girdim. Niyetim on beş dakika kadar film seyredip çıkmaktı. Yarım saat sonra başlayacak bir tiyatro etkinliğini izlemek istiyordum. Daha Hollanda’ya geleli bir yıl olmamıştı. Filmin dili Rusçaydı, Hollandaca alt yazıların yarıdan fazlasını anlayamıyordum. Gene de yerimde çakıldım kaldım. Tarkovski’nin Solaris’ine Chris Kelvin’in, Snow’la konuşması  sahnesinde girmiştim. “Eğer benden başkasına raslarsan, benden ve Sartorius’dan başka birine yani, o zaman…”“O zaman ne?”“O zaman bir şey yapayım deme.”“Kimi görebilirim ki? Hayalet mi?”Sonradan filmi beş on kez daha izledim. Kitabını defalarca okudum. Beni en çok heyecanlandıran yer o sahne kalmaya devam etti. 1972 yılında yapılan Tarkovski’nin Solaris’inin Rusların, 2001 Bir Uzay Destanı(2001 A space Odyssey- 1968) filmine karşılık olduğu söylenip durmaktaydı. Rusların marifeti aklın algının kavrama sınırına toslamasının ve bilinçaltının keşfedilemezliğinin serüvenini, bunu en iyi gerçekleştirebilecekleri bir kitabı kullanarak filme dönüştürmeleridir. Bu  marifet 34 yıl sonra dahi aşılamamıştır.  2001 A Space Odyssey’in daha ünlü olması, sadece İngilizce dili, kavranamazın daha kolay anlaşılır şekilde çok derine inmeden işlenmesi ve tabii ki koruyucu süper bir babaya kapılanmanın evrensel huzurudur.  BK kitap kalitesi olarak Stanislaw Lem’in Solaris’i,  A.C. Clarke’ın Nöbetçi (The Sentinel) adlı  bir öyküsünden hareketle, film senaryosundan bozularak kitaplaşan 2001’den kıyaslanamaz ölçüde üstündür. Bence algının tülden parmaklarla, yani ancak sezgiyle dokunabildiği yerlerden gelen  yankılar filmi olarak 1972 yılından bu yana hâlâ zirvede durmaktadır. Carl Sagan’ın Temas isimli kitabından filme uyarlanan (Contact-1997) öykü hem yazarın, hem de yapımcıların yıllar sonra hâlâ Solaris’in etkisinde olduklarını göstermesi açısından çok ilginçtir.    2001 bir Uzay destanı bilindiği gibi ayda daha yüksek bir teknoloji tarafından bırakılmış bir siyah taş levhanın bulunmasıyla başlar. Bu monolit kazıyla çıkartılınca Jüpiter’in arkasında bir yere sinyal gönderir. Aradan kısa bir süre sonra Martin Bowman ve arkadaşları o sinyalin yollandığı yeri araştırmak üzere yola çıkarlar. Çok gelişmiş bilgisayar HAL kişilik krizi geçirip astronotları öldürür. Tek başına kalan Bowman HAL’ı safdışı etmeyi başararak sadece kendi aklıyla gemiyi o noktaya ulaştırmayı başarır. Kavranamaz büyüklükte bir zekayla safhaların anlamını kestiremediği bir buluşma yaşar. Her şey çok hızlı gerçekleşir. Bowman’ın ilkel! benliği uyarlanır ve dünyanın kayıtsız şartsız efendisi kılınır.   Clarke ve Kubrick film setinde Kitap şu satırlarla biter: İşte önünde hiçbir Yıldız Çocuğunun karşı koyamayacağı bir oyuncak duruyordu. Bütün insanlarıyla dünya gezegeni. Tam zamanında geri gelmişti. Aşağıda o kalabalık küre üstünde, radar aygıtları harekete geçecek, büyük teleskoplar gökyüzünü tarayacaklar ve insanoğluna göre tarih dönemini yitirecekti. 1500 kilometre ötede ölümü simgeleyen yükün uyarılmış olduğunu fark etti. Dünya ekseni etrafında sarsakça dönüyordu. Sahip olduğu güçsüz enerji kendisini korkutmuyordu, ama daha belirgin bir geleceği yeğlerdi. Arzularına uydu, megatonlara dönüşen sessiz bir patlama ile kürenin yarı uyanık kısmına sahte, kısa bir aydınlık getirdi.Sonra düşüncelerini düzene sokup henüz denemediği gücünün yeteneklerini anlamak için bekledi. Şu anda dünyanın sahibiydi, ama ne yapacağına karar veremiyordu. Günün birinde yapılması gereken şeyi bulacak ve yapacaktı. Kesinlikle en iyi bir biçimde.Beleşten tanrılaşmak, megatekno-sınıf atlamak hiç de fena bir sonuç değildir Bowman için. Ama Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçek bambaşkadır. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Nötrinodan yapıldığı için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, gözbebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Hatta Kelvin’e kendi ölümünden sonraki devirlerde tanıdığı kimselerden söz ederken gerçeği bile aşmıştır. Bir iki çok anlamlı küçük fizik fark dışında. Soyunmaya çalışırken olağanüstü bir şey daha anlaşıldı:Giysisinde ne fermuar ne toka vardı, öndeki kırmızı düğmeler sırf süs içindi.

Giysilerindeki ayrıntıların işlevsizliği kadının varlığının Kelvin’in zihninde kurgulandığı gerçeğini gözler önüne sermektedir. Buradan Bowman’ın insan bilinçli son anlarına geçelim usulca.

Uzay küresindeki dairenin mobilyasız kısmından otel odası kısmına doğru yürüdü. Yaklaştıkça masanın ve iskemleningözden kaybolacağını sanmıştı, ama işte yine yanılmıştı. Her şey gerçekte olduğu gibi yerli yerine oturtulmuştu. Üstüne oturunca devrilmeyecekti. Sehpanın yanında durdu. Üstünde bir telefon rehberi, yanında da Bell telefon şirketinin videolu telefonu vardı. Eldivenli elleriyle rehberi aldı. Üstünde Washington D.C. yazılıydı. Bu yazıyı Amerika’dayken belki binlerce defa görmüştü.Rehberin üzerinde sadece Washington yazısı okunabiliyordu. D.C harfleriyse bir gazete fotoğrafından kopye edilmiş gibi bulanıktı. Rehberi açıp sayfaları gözden geçirdi. Kağıda çok benzeyen, fakat dokunulduğunda kağıt olmadığı hemen anlaşılan beyaz bir maddeden yapılmıştı. Sayfaların hepsi boştu.Telefonu açtı, kulaklığı dinledi. Hayır ses gelmiyordu. Umduğu gibi hiç ses gelmedi. “Hatlar kesikti” anlaşılan.Demek bunlar çok başarılı birir kopyadan başka bir şey değildi. Aldatmak için değil, ona güvenlik vermek için yapılmıştı.

Bu kadar üstün bir zekanın eşya kopyalamadaki eksikliği insan zihnini çağrıştırsa da Clarke burayı Bowman’ın eski yaşamını canlandıran bir tiyatro dekoru benzetmesiyle aşmayı dener. Bowman’ın karşılaştığı şeyler hep cansızdır. Tanrılaştığı için olmalı artık yalnızdır. Kevin’i bekleyen bir dizi şokun içindeyse saf insani duygular kıpırdaşmaktadır.

“Nerdeyiz Rheya?”“Evdeyiz.”“Evimiz neresi?”Kadının gözlerinden biri açılıp kapandı. Upuzun kirpikleri avucuma değdi. “Chris.”“Ne var?”“Mutluyum.”

2001 Bir Uzay Destanı filmi 1968’de yapıldı. Üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Şu ana kadar bir yeniden yapım lafı duymadım. 1972’de yapılan Solaris, 2002’de Soderbergh tarafından yeniden filme çekildi. Bir aşk hikayesi olarak bu defa. Solaris gezegenindeki zekayla iletişim kuramamanın bunaltıcılığı, onu bir türlü kavrayamamanın şaşkınlığı, insanın çok güvendiği zekasının(aydınlanma meşalesinin) yaya kalmasından duyduğu yitiklik duygusu, akılcı böbürlenmenin çöküşü falan gibi hep güncel kalan gerçeklikler, felsefik düğümler iyice arka planlara itilmişti.  George Clooney’e rağmen film kötü not aldı. Hak ettiği dereceyi yaptı yani.

 

Lem ve Tarkovski’nin Solaris’leri hâlâ klasik erişilmezliklerini koruyorlar.

Chris Kelvin’in zihnin sınırının azıcık berisinde geçirdiği serüven kaliteli bilimkurgu okumayı sevenler ve yazma planları olanlar için anıtsal bir yapıttır. 2001’in ana konusuysa bugünlerde daha çok bir Orta Doğu masalını andırmakta. 

 Alıntılar:Stanislaw Lem – Solaris  - Maya yayınları 1983

Arthur C. Clarke – 2001 Bir Uzay Destanı - Deniz Kitaplar yayınevi 1983

 

                         ————————————————————-

    

Entellektüellerin Bond’u

Yazılar No Comments »

Sadık Yemni

Entellektüellerin James Bond’u – Len Deighton

 

Len Deighton 1929 yılında Londra’da doğdu. Babası şoför, annesi de bir otelde ahçıydı. Bir süre demiryollarında katiplik yaptıktan sonra askerliğini hava kuvvetlerinde fotoğrafçı olarak katıldığı özel bir araştırma birliğinde bitirdi. Terhis olduktan sonra ilk olarak St Martin’s Sanat Okuluna, ardından burslu okuduğu Royal College of Art’a gitti. Arada garson olarak çalışırken ahçılığa merak saldı.  New York’ta bir süre illüstratör ve Londra’da bir reklam şirketinde sanat yönetmeni olarak çalıştı. Daha sonra yazmaya karar vererek Dordogne’ye gitti. İlk kitabı The Ipcress File 1962’de basıldı ve kendisine büyük bir ün sağladı.

 Okuduğum ilk polisiyeler A.C.Doyle’un Sherlock Holmes’i, Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı Cingöz Recai’leri, Arsen Lüpenler, Fantomalar ve de bir kısmı yerli yazarlarımızın eseri olan Mike Hammer’lardı. Pardayanlar’da da ortaçağa özgü kumpaslar, düğüm çözmeler, iz takipleri gırlaydı tabii. Bir de Edgar Allan Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti öyküsündeki Dupin’i ve Altın Böcek adlı öyküsü 12 13 yaşlarımın unutulmazlarıdır. Yazım üslubumdaki polisiye damarın oluşmasında çok ciddi katkıları olmuştur. Sherlock Holmes’in  ipuçlarını topladıktan sonra evine çekilerek icra ettiği kokainli ve kemanlı düşünce seansları, Arsen Lüpen’in 813’ündeki teknik düzenekler, usta hırsızlığının yanı sıra hızlı bir Fransız olarak Alsas-Loren meselesine sahip çıkması, Cingöz Recai’nin İstanbul’da çevirdiği fırıldaklar, Fantomanın ele geçirdiği kruvazörün toplarını Monaco sarayına çevirmesi belleğime unutulmaz izler kazımıştır.Edgar Allan Poe özellikle yukarıda sözünü ettiğim iki öyküsüyle beni çok derinden etkilemiştir. Yarattığı Dupin karakteri modern polisiyenin babası olarak görülür. Polisiyenin iyisinin olmazsa olmazları yetkin kurgu, akıcı dil ve gizem kurmadaki özgünlüktür. Altın Böcek bir definenin bulunuş bilmecesi üzerine kurulmuştur. Bana 13 yaşındayken gizli bir yazı yaratma  ilhamını vermiştir. Hâlâ zaman zaman kullan-maktayım.  O yaşlarda bile yerli yapım Mike  Hammer’lerin diğerlerinden daha farklı olduğunu sezerdim. Cinsellik ıtırlı sahneler daha bir ballı betimlenirdi. İyice göze batsın diye koyu renk basılırdı. Birbirinden şuh ve güzel kadınlarla al takke ver külah oynayan Mike Hammer’ın lise sıralarında utangaçlığı yüzünden mastürbasyonla idare ettiğini öğrenirdik. Kurgular da iyice yamuktu. Zincir şakırtıları, acaip ses efektleriyle sıhhatli kurbanlarına kalp krizi geçirterek öteki dünyaya yollayan seri katiller olurdu. Ama daha çok en sonlarda yoğunlaşan koyu renk basılmış satırları okumaya doyamazdım. Babam bir defa elimde bir Mike Hammer yakalamış ve anneme Ulan bu çocuk bunları mı okuyor? demişti.Birkaç yıl sonra pazar Agatha Christie’le, Carter Dickson’larla dolmuştu. Zekalarının yanı sıra bol bol silah ve yumruk kullanan Murat Davman’lar, Shell Scot’lar, James Bond’lar kitapçılarda ve filmlerde boy göstermekteydiler.  James Bond bütün diğer mesajlarının yanı sıra televizyonsuz bir âlemde dünyaya açılan pencerelerdi. Karayipler, New York, Istanbul, İsviçre, Monako, Tayland’ı 007’yle gezer dururdum. Ian Fleming, Rusya’dan Sevgilerle adlı kitabında Bond’un ilk kez müşerref olduğu Türkleri şöyle  betimler:Demek ki modern Türkler şu gördüğü esmer, çirkin, mütevazı duruşlu memurlardı. Bir müddet Bond onların kalın sesli harflerin ve U seslerinin bol olarak kullanıldığı konuşmalarını dinledi, uysal, terbiyeli duruşlarını yalanlayan canlı, kara gözlerini seyretti. Dağlardan henüz inmiş kızgın parlak, vahşi gözlerdi bunlar. Asırlardan beri davar sürülerini gözlemeye, tozlu bozkır ufuklarındaki en küçük hareketleri dahi sezmeye alışmış gözler. Bunlar eldeki bıçağı görmeden sezen, yiyecek kırıntılarını ve kuruşları santimine kadar sayan, satıcının titreyen parmaklarını farkeden gözlerdi. Sert, itimatsız, kıskanç gözler. Başak yayınları. 1965. Sayfa 83.Bir gün elime The Ipcress File (Ipcress Dosyası) adlı bir kitap geçti. 1965 ya da 1966’ydı. Kahramanı Harry Palmer adlı biriydi. Silah taşımayan, yumruk kullanmayan, yemek pişirmeyi seven, mali sıkıntı içinde yüzen bir İngiliz gizli servis ajanıydı. Bilginleri kaçırıp beyinlerini yıkayan bir şebeke anlatılmaktaydı. Ipcress, İnsan Psikonevrozu Kondisyonel Refleks Sürati kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş bir başlıktı çeviriye göre. Aslının farklı olduğu hemen görülecek. Induction of Psycho-neuroses by Conditioned Reflex with Stress. Ani Tehlike adıyla basılan kitap yayımlandığı yıllarda stres kelimesiyle henüz tanışmıyor olmamızın da bir rolü olmalı mutlaka. . Bu başlık James Bond’un Royal Kumarhanesi(2006’da en yeni versiyonu en yeni Bond aktörüyle birlikte gösterime girdi) için de kullanılmıştı. Harry Palmer, soğuk nane Holmes, Viktoryan koket bayan Marple, kendi gri hücrelerine kara sevdalı Poirot, yumruğuna tükürmüş kaslı, aşırı testosteron yüklü hafiyeler ve üçüncü dünyayı çok aşağı gören ve sımsıkı bir soğuk savaş sembolü olan James Bond’dan çok farklıydı. Daha altmışlı yılların başında, dünya Küba kriziyle falan topyekün imha tehlikesi geçirirken Harry Palmer üstlerinin iradesi dışında Sovyet albayı Stok’la ortak menfaat alanlarında işbirliği yapabiliyordu. Harika bir mizah yeteneği, içleri özeleştiri ve ince alay yüklü diyaloglar, ilerici politik görüşlerin yumaklandığı çözümlemeler ve vuruşmadan yaratılan gerilim sanatıyla bezeli metinleri okumak  bana yepyeni bir bakış yolu çizmişti. Harry Palmer dizisinde yer alan ikinci kitap 1966’da gene Başak yayınları tarafından Canavar Dişi başlığıyla basılan  Horse Under Water(1963)’dı.  Harry Palmer Portekiz’de batık bir denizaltıda bulunan ünlü Weiss listesini, Nazilerle işbirliği yapmaya hazır kimselerin listesini bulmaya yollanır ve çok daha karmaşık bir oyunun içine gömülür. Onu Berlin’deki Cenaze, Funeral in Berlin (1964), Milyarlık Beyin, Billion Dolar Brein(1966), Casus Hikayesi, Spy Story(1974), Pırıl Pırıl Küçük Casus,Twinkle Twinkle Little Spy (1976) gibi polisiye-casusluk türünün klasiği denebilecek kitaplar izledi. İkinci dünya savaşı ve sonrasının politik ve ideolojik satranç oyunlarını derin araştırmalarıyla geniş bir yelpazeden okurlarına sunan yazarın Pırıl Pırıl Küçük Casus’u .bildiğim kadarıyla Türkiye’de basılmadı.  Harry Palmer dizisini 1983 –1996 yılları arasında yayımlanan dokuz kitaplık Bernard Samson dizisi takip etti. Bu dizinin ilk üç kitabı İngiltere’de televizyon dizisi yapıldı. Avrupa’da ve Amerika’da gösterime girdi. Bu dizinin ilk kitabı olan Berlin Oyun, Berlin Game adlı kitabı Türkiye’de Kelebek Yayınları tarafından Gecenin Gözleri başlığıyla 1985’de basıldı.   Harry Palmer dizisinden The Ipcress File, Funurel in Berlin ve Billion Brain filme çekildi ve genç aktör Michael Caine’in parlamasında çok ciddi bir rolü oldu. O yılların süper bir dedektif filmi olarak damgalandı.  Yazarın bunların dışında da romanları var. Bunların bazıları bizde de yayımlandı. İkinci dünya savaşındaki bombardıman pilotlarının yaşamını anlattığı Elveda Miki, Goodbye Mickey Mouse(1982) Kelebek yayınları tarafından 1984’de, İngilizlerin 1943’de Almanya’ya yaptıkları bir hava hücumunu anlattığı Baskın, Bomber(1970) Babil yayınevi tarafından, film dünyasıyla ilgili deneyimlerini kurguladığı harika bir kitap olan Artist, Close up, E-yayınları tarafından 1972’de, Dünkü Casus, Yesterday Spy(1975) güneş yayınları tarafından 1990 yılında basıldı.   1995 yılında, The Ipcress File’dan tam otuz yıl sonra artık Sir ünvanlı olan Michael Caine, Midnight in St. Petersburg  ve Bullet to Beijing filmleriyle iki kez daha Harry Palmer rolüne çıktı. Aradan çok zaman geçmiş, Berlin duvarı yıkılmıştı. İlgi Orta Doğu’ya yönelmişti. Avrupa dergileri ve  gazetelerinin bazıları Entellektüellerin James Bond’u başlığını kullandılar, ama esas revaçta olan diğer Bond’lardı. www.sadikyemni.net                             ——————————————————————————————down, Deighton moved to the Dordogne where he started work on his first book, The Ipcress file. was time to settle down, Deighton moved to the Dordogne where he started work on his  

2010 Sadık Yemni. Bulk email software .