Agrippa Boşluğu

Turfanda Öykülerim, Yazılar No Comments »

agrippa-boslugu-1Sadık Yemni

Agrippa Boşluğu

                                                                                                                               Can Sökmen’e

 

  Bu defaki şok, bir noel ağacı gibi süslü püslü lambalı, dibi hediye paketleriyle yığılı yüklendi üzerime. Biraz önce şimdi arka arkaya duran beş adet Kızlı Marka sardalye kutusunun yerinde bir boşluk vardı. Agrippa boşluğu. Parmağımla o boş alana dokunmuştum. Hayal kırıklığı dokunuşuydu. Konserve sardalyesi hastası biri olarak en tercih ettiğim markayı elde edemediğim için biraz bozulmuştum. Bir ötedeki markete kadar yürümem gerekecekti.

   Hemen dışarı çıkacaktım, ama bir dürtüyle geri döndüm. Boşluğa dokunan parmağımdan gelen sinyal nedeniyle diyeceğim geliyor. Eşyasız mekânın kıvamında tanıdık bir şeyler vardı.

Sardalye kutusundan birini alıp yerine bıraktım.  Eski karım Nalan’ı hatırlamıştım. Takıntılı biriydi. Kenarı azıcık ezilmiş bir konserveyi almaz, son kullanma tarihi bir yıl sonrayı göstermeyen bir ürünü asla kullanmazdı. Bir an kendimi ona benzettim. Birlikte yaptığımız alışverişler alınan bir sürü şeyin tekrar tekrar yerine konması ve daha uygunlarının seçilmesi nedeniyle bayağı uzun sürerdi. Beni kasada ödeme yaparken sayısız defalar bir şeyi değiştirmem için geri yollamıştır. Sırada bekleyen asık suratlı insanların yüzlerine bakmadan gider gelirdim. Acele yüzünden her şeyi daha zor bulduğum için dönüşümde utançtan ter içinde kaldığım olurdu. 

  Her şey on bir gün önce başladı. 3000 kadar kitabımın güçbela sığıştığı odamda kitapları düzenliyordum. Ünlü maji ustası, simyacı Agrippa von Nettesheim hakkında yazılmış kitabın durduğu yerin boş olduğunu görünce şaşırdım. Çünkü bir gün önce kitabı biraz okumuş, bazı notlar almış ve yerine koymuştum. Merakla oturma odasına gittim. Kitap sehpanın üzerinde değildi. Beyaz kapaklı, kalın bir cilt olduğu için hemen fark edilebilecek bir kitaptı. Hiçbir yerde yoktu. Kütüphaneme geri döndüm. Şokun kendini uzaktan belli eden ucu elektrikli bir sopası vardı sanki. Daha iki metre mesafeden kitabın az önce boş duran yerde olduğu belliydi. Gidip elime aldım. Bir gün önce yazılmış notu buldum. O’ydu. Az önce yoktu, yemin ederim.

   Bu olayı ezoterizme ilgi duyan ve tirildetir türünde yazan olan bir arkadaşıma anlattım. Kitabı ve kütüphanemde durduğu yeri gösterdim. Dokunması için kitabı alıp ona uzattım. Dokundurtuşta tek başıma deliriyor olmama arzum gizliydi. Hem huşu verici, hem de korkutucu bir deneyimdi. Daha 49 yaşındaydım. Durumun metafizik yanından soyutlanırsa erken bunama belirtisi gibi bir yanı mevcuttu. Bellek mekanizmasında sıra dışı tekleme.

  Aradan günler geçti. Sık sık kitabın yerinde durup durmadığını kontrol ediyordum. Sonuç değişmiyordu. Yerindeydi ve aynı şakayı yinelemeye hevesli görünmemekteydi. Yavaşça unuturdum belki, ama boşluk bir hafta sonra kendini hiç umulmadık bir yerde karşıma dikiverdi.

  Bir arkadaşımın yaş günü partisindeydik. Saat gece yarısını geçmişti. Kafam hafiften iyiydi. Mutfakta bulaşıkların yıkanmasına yardım edip geri dönerken oturma odasındaki en rahat koltuğun boş durduğunu görerek sevindim. Saatlerdir ayakta durmaktaydım. Gidip biraz oturmak fena fikir değildi. Tam bunu yapacağım sırada bir arkadaş seslendi. Dönüp baktım. Eski tanıdıklardan biriydi. Daha yeni gelmişti. Selamlaştık. Başımı tekrar eski yönüne çevirdiğimde apışıp kaldım. Yeşil tişörtlü, öğrenci tipli bir genç kız koltukta oturmaktaydı. Kucağında çerez tabağı, elinde de yarısı boş bir şarap kadehi vardı. Benzer şok üzerime abanıverdi yeniden.

  Koltuğun boş olduğunu görmemin üzerinden en fazla beş saniye geçmişti. O kızın koltuğa oturabilmesi için benim yanımdan geçmesi, yani yüz yüze gelmemiz gerekmekteydi. Bu olmamıştı. Gerilimle kızın oturduğu yerde ortadan silinmesini bekledim. Saniyeler aktı gitti. Böyle bir şey olmadı.

  “Bu sardalye kutuları ile üçüncü oluyor.”

  “Bir şey mi dediniz?”

  Sağımda beliren kadına baktım. Otuz sonlarında, balık etli, sevimli yüzlü, gözlüklüydü. Sol elinde kırmızı bir market sepeti tutmaktaydı. Yanaklarında hafif bir heyecan allanması vardı. Bakışları sardalye konservelerine bağlanıp çözülmekteydi. Kalbim yeniden hızlanmıştı. Tek başıma delirmiyorum sonatının ilk nağmelerine eşlik gayreti.

  “Bu konserve kutuları…”

  ‘Az önce burada yoktu. Ansızın belirdi’ demekten son anda vazgeçmiştim. Kendimi gülünç duruma düşürmek istemiyordum.

  “Bir dakika önce boştu.” Dedi kadın yüzümü dikkatle süzerek. Eksik bıraktığım kelimelerin ne olduğunu sezmiş gibiydi. “Sonra… Şurayı döndüm. En fazla on, on beş saniye. Geri geldim. Hepsi arka arkaya diziliydi. Siz..?”

  Sevinçten ve heyecandan ağzım kurumuştu. “Agrippa boşluğu.” Dedim. “Kütüphanemde bir kitap vardı. Beş yüz sayfalık. Yeri boştu. Yarım dakika sonra yerinde duruyordu. Evde kimse yoktu. On bir gün önce. Sonra bir partide… Bu üçüncü.”

  “Benim için de üçüncü. Önce bir oturma odasında bir pufum boşluktan çıktı geldi, sanki sonra dişçide beklerken boş bir sandalyede ansızın beliren yaşlı bir teyze. Şimdi de bu sardalye konserveleri. Siz bir şey dediniz. Agropa boşluğu mu?”

  “Ben de ilk boşluk deneyimimi tanınmış simyacı Heinrich Cornelius Agrippa von Nettesheim hakkında yazılan bir kitapla yaşadığım için bu adı verdim. Agrippa, imparator I. Maximilian’ın sekreteriydi. Sekiz dil bilmekteydi. The Nobility and Preeminence of the Female Sex. adlı bir kitabı vardı. Esas ününü Okült Felsefesi’ne boçludur haliyle.”

  Kadına malumat salatası yapmaktaydım. Neyse ki, mevcut durum nedeniyle buna aldırdığı yoktu.

  “Sizce ne oluyor?”

  Omuzlarımı silktim. Aynı anda delirebilme ve burada rastlaşma şansımız çok düşüktü.

  “Bir şey daha var. Siz ne zaman konservelerin yerinde olmadığını gördünüz?”

   Sorudaki tekinsiz yanı hissetmek içimi soğutmuştu. “Siz gelmeden en fazla 15 saniye önce.”

   “Ben bir lisede matematik öğretmeniyim. Sayılarla…Ben de 15-20 saniye önce burada raftaki boşluğu seyretmekteydim.”

  “Birbirimizi fark etmedik.”

  Kadın alnını kırıştırarak başını salladı. Bunu yaparken Betül Teyzeme benzemişti. Merak edilecek şeyin miktarıyla orantılı bir alın kırıştırma ustasıydı. İlginç olan teyzemin ilerlemiş yaşına rağmen bu çizgilerin artlarında pek iz bırakmadan geri çekilmesiydi. Biraz kiloluydu, ama yetisi sırf bununla izah edilebilir miydi bilmiyordum tabii.

  “Sizce ne oluyor?

  Kadın içini çekerek gülümsedi. “Boşluk.”

  Tek kelime her şeyi bir güzelce özetlemişti. Zihinlerimiz bazı şeyleri var ve yok şeklinde çift kaydediyor olabilir miydi? Bir daireden bozma küçücük bir markette tıka basa doldurulmuş rafların arasında duruyorduk. Bu kadar küçük yerde beyaz gömleğinin göğüs kısmında kolaylıkla akılda kalacak cinsten tümsekleri olan kadını görsem mutlaka fark ederdim. Saat ona geliyordu. Marketin tenha olduğu bir saatteydik. İçeride bir iki kişiye rastlamıştım herhalde, ama ne onları, ne de kadını hatırlıyordum.  

  Gördüğüm filmler nedeniyle harıl harıl senaryo üretmekteydim. İkimiz de üçüncü boşluk deneyimini yaşamaktaydık. Bu benzer durum bizi bir araya çekmiş olabilirdi.

  “Nerede oturuyorsunuz? Sizi daha önce hiç görmedim bu markette.”

  Kadın düşüncelice yüzüme baktı. “Aklımdan geçen şeyi… Ben, şurada İnönü Caddesi’nin üst kısmında oturuyorum. Kocamla eskiden arabaya atlar büyük alışveriş merkezlerine giderdik. Ayrılınca semte döndüm yine. Buraya pek gelmem. Bugün nedense… Sizce de rastlantı olamaz değil mi?”

  “Olamaz.” Dedim çok hevesli görünmemeye gayret ederek. “Boşandınız mı?”

  Kadın başıyla olumladı. Çok şaşmamıştı bunu sormama. İkimiz de evlenmiş ve boşanmıştık. Üç kez boşluk yaşamış ve üçüncüde bir araya gelmiştik. Bunların bir anlamı olmalıydı.

  “Ne yapıcaz peki?”

  Kadın içini çekti ve “Adım Leman.” dedi.

  Uzattığı elini sıktım. “Benim adım da Can.”

  “Memnun oldum.”

   Bir matematikçi olarak bayağı anaç bir görünümü ve örtülü ama, ökseli bir seksapeli vardı. Kadını beğenmiştim. Bunu belli etmekteydim sanırım. Leman’ın yüzünde de bundan hoşnutluğun minik izleri vardı sanki.

  “Dışarı çıkıcaz.”

  İyi fikir.” dedim. “Bir Dakka… Sardalye de alıcaz mı?”

  Leman gülümsedi. “Alalım tabii.”

  İki sardalye kutusu alıp  birini kadına uzattım. “Alıp marketin kırmızı sepetine koydu.

Ben sadece bunu alacağım için elime sepet almamıştım. Birlikte kasaya doğru yürüdük. Kasanın orada bizi katmerli bir şok beklemekteydi. Ne kasiyer, ne de bir müşteri vardı ortalıkta. Daha da kötüsü camekândan görünen cadde de tenhaydı. Ne marketin manav kısmında duran birileri, ne de yoldan geçen bir araba mevcuttu. 

  “Vay canına.”

 Kadının yüzü allak bullak olmuştu. İri kahverengi gözleri endişe yüklüydü. “Nedir bunlar Can?”

  “Dışarıya çıkalım.” dedim.

  Kadın başıyla olumladı. Aslında içimde bunu yapmak istemeyen bir dürtü de mevcuttu, ama zıt komut daha güçlüydü.

  Kasanın önündeki tezgahın üzerinde iki adet bir kilogramlık pirinç torbası ve tereyağı ambalajı durmaktaydı. Müşteriler neredeydi? Kasiyer? Marketin çalışanları? Manavı bekleyen öğrenci tipli delikanlı?

  Kapıdan çıkıp kan kırmızı domates yüklü kasaların yanından geçerek caddeye bir göz attık. Tam o sırada az ilerideki trafik lambası yeşil yanmıştı. Sağda solda park etmiş arabalar vardı, ama hareketli tek bir araç yoktu. Görünürde tek bir insan olmadığı gibi.

  “Sence ne oluyor Can?” 

  Caddenin bir meyille alçalan yönüne baktım. Bir banka şubesi, dünya çapında tavaf edilen fastfood tapınağı, boş otobüs durağı, kime hitap ettiği belirsiz reklam panoları ve ıssızlık. O ana kadar gördüğüm bilimkurgu filmlerini düşünmekteydim. Üçüncü dünya savaşı çıkmış olabilir miydi? Caddede her şey çok düzenliydi. Savaş mavaş yoktu. Başka bir şey. Çok başka bir şey vardı. Leman’ın benden bir cevap beklediğini hatırlayınca, “Gitmişler.” dedim.

  Kadının etli dudaklarında raşitik bir gülümseme belirdi ve yok oldu. “Nereye?”

  “Zor bir soru.” dedim. Zihnimde bir uğuldama vardı. Sanki bir şeyleri görebilecekmişim gibi sağıma soluma baktım. Trafik lambası şimdi kırmızı yanmaktaydı.

  “Gel şöyle yürüyelim.”

  Kadının bunu derken sol elimi tutmasını hiç yadırgamamıştım. İçin için çok istediğim bir şeydi. Bu yol yalnız yürünmezdi. Kaldırımda ayaklarımızın çıkardığı sesleri dinleyerek yürüdük. Bütün mağazalar, dükkânlar kapıları açık bir şekilde durmaktaydı. Görebildiğimiz tüm alanda tek bir kıpırtı yoktu. Uzaktan ya da yakından gelen hiçbir ses yoktu. Bütün İstanbul bize miras kalmış gibiydi.

  “Bir şeyi fark ettin mi?”

  Şu ana kadar o kadar çok şeyi fark etmiştim ki, kadının yüzüne bakmakla yetindim sadece.

  “Sardalyeleri ve market sepetini arkada bıraktık. Oysa elimizdeydi. Öyle değil mi? Ben yanımda el çantam olmadan hiçbir yere adım atmam. O da yok. Bir şey alsam neyle ödeyecektim?”

  Hayretle boş sağ elime baktım. Sol elim kadının elini daha sıkı kavradı. Zihnim çok hareketliydi, ama çıkarsama kapasitem epey düşüktü. Çok hızla dönen ama, dibi delik bir kovayla su çeken bir çıkrık gibiydi. Alıştığım mantık düzeyine fikir eriştiremiyordu.

  “Bu ne demek oluyor sence?”

  Kadının gözleri dolmuştu. “En son neyi hatırlıyorsun? Markete gelmeden önce.”

  Tefekkür çıkrığımın gıcırtılarıyla yüklü saniyeler akmaktaydı. Tam hatırlamıyorum diyeceğim sırada, zihnimde görsel bir parlama belirdi. Bir minibüsteydim. İçinde şoför hariç dört kişi vardı. Ben en arkada yalnız oturmaktaydım. Önümdeki koltukta iki kadın vardı. Önde şoförün yanındaki iri yarı bir delikanlı nerede inmek istediğini anlatmaktaydı. Bu tarafa gelmekteydik. Her zaman pizza yediğim yeri hatırlamıştım.

  “Minibüsteydik.” dedi Leman.

  Kadın bunu derken onun önümde oturan kadınlardan biri olduğunu ayrımsadım. Oydu. Yanındaki genç bir kıza yaş günüyle ilgili bir şeyler anlatmaktaydı.

  “Hatırladım seni. Yanında kırmızı tişörtlü, uzun siyah saçlı bir kız vardı.”

  Leman başıyla olumladı. Alnını kırıştırmıştı yine.  “Aylin. Kuzenim. On yedisine basacaktı. Yarın. Pasta… Pastayı ben alacaktım. Çikolatalı ve vişneli.”

  Cadde hafif bir virajla sağa dönmekteydi.

  “Şurada az ileride indim galiba.” dedim.

  “Ben de öyle hatırlıyorum.”

  “Sen nerede oturuyorsun Leman?”

  “Marketin az ilerisinde. Sen?”

  “Ben de öyle.” Dedim. “Peki niye orada indik minibüsten?”

  Leman durdu ve yüzüme baktı. “Aklımdan geçeni söyledin. Sen benden uzun yaşayacaksın.”

  Bu söz reaksiyonu hızlandıran bir katalizör gibiydi. Ellerimiz çözüldü ve ağzımız bir karış açık birbirimize bakakaldık.”

  Tam bir şey diyecektim ki, Leman eliyle dudaklarıma dokundu. Gözleri dolmuştu. Tekrar elimi tuttu. Eskisinden daha hızlı bir şekilde yürümeye başladık. Trafik lambası biz yaklaşırken önce sarı, ardından da kırmızı yandı. Sabırsız adımlarımız virajın bitiminde bizi bekleyen şeye kavuşturuverdi sonunda.

  Sağ yanına devrilmiş bir minibüs yolun ortasında yatmaktaydı. Onun hemen önünde bir kamyon durmaktaydı. İki kişi arkası bize dönük minibüsün yanında durmaktaydı. İçerideki bir şeyi görmek ister gibi bir halleri vardı. Mavi gömlekli, siyah pantolonlu olan minibüsün şoförüydü. Gri takım elbiseli olan da yanında oturan iri yarı delikanlıydı. Issızlıkta görebildiğim yegane kimselerdi.

  “Allaha şükür Aylin kurtulmuş. İnşallah ağır yaralı falan değildir.”

  “Nasıl oluyor da kimseleri görmüyoruz.” dedim. “Şu anda yolun tıkanması nedeniyle burada yüzlerce araç ve meraklı gözün birikmesi gerekmez miydi?”

  Leman içini çekerek bana baktı. “Buradalar.”

  Kabullenmek zordu, ama geçirdiğimiz kazada az önce ölmüştük. Cesetlerimiz şurada bir yerde olmalıydı. Ambulanslar da yolda.

  “Hayaletlerin insanları görebildiğini zannederdim.” dedim.

  “Ben de. İçinde insan olan araçları da göremiyoruz. Merakla şurada kaç yüz kişi yığılmıştır şimdi?”

  Etrafıma bakındım. Leman haklıydı. Buradaydılar. İşsizlik, banka kredi kartı borcu, kötü giden sınavlar, tuttuğu futbol takımının maçları kaybetmesi, azıtmış bir ülser cinsinden sorunları olabilirdi, ama soluk alıp vermekteydiler.  

  Yanlarına yaklaşırken minibüsü süren şoför geriye dönüp bize baktı. Orta yaşlı, çakır gözlü bir adamdı.

  “Siz nereye gittiniz öyle?”

  “Şuradaki markete dedi Leman.”

  Adam kadının işaret ettiği yere baktı ve ne yapalım anlamına bir işaret yaptı. Yanındaki delikanlı biz konuşurken şöyle bir bakmakla yetinmişti. Gözlerini minibüsten alamıyordu. Ölmek için çok gençti. Kabullenemiyordu.

  “Belki de önceden yaşadığımız boşluk olayları falan yoktu.” Dedi Leman.

  “Onları ve aralarına serpiştirilmiş olan günlük hayat parçalarını hayal mi ettik yani? Bizi markette birleştiren süreç aksesuarları mıydı bunlar?”

  Kadın tereddütlü bir tavırla başını salladı. Dün fakültede bölüm başkanıyla icra ettiğim söz dalaşını hatırlayarak içimi çektim. Adamın öfkeyle kızaran yüzünü, bir ay sonra  yenilenmesi gereken kontratın altına asla imzasını atmayacağını düşündüğümü hatırladım. Aynı gün genç bir asistana yaptığım kurun alayla terslenmesi de bütün bunlar kadar gerçekti. Gerçek kurgudan daha baskındır demiyorlardı boşuna.

  “Bence hatırladığımız şeyler değil de, boşluk esprisi bayağı uygun durumumuza.” Dedim.  

  “Yaşam denen alandan boşaldık.”

  “Koşumlarından sıyrılmış binek hayvanları gibi miyiz yani?  Kıbrıs’taki hür eşekler misali.”

  Leman sırıttı. Durumu kabullenince morali düzelmişti biraz. “Şimdi ne olacak?”

  Çok bilmişçe başımı salladım. “Sadece polis arabaları ve ambulanslar değil, bizi alacak vasıta da yolda olmalı.”

  Leman tevekkülle omuzlarını silkerek yüzüme baktı. Hâlâ el ele durmaktaydık. “Boşluk işi ilginç.” dedi. Gözlerini kısmış etrafımızda olması gereken kalabalığı görmeye çabalıyordu. “Ömer Hayyam’ın bir dörtlüğü vardı. Rahmetli babam çok severdi.” Durakladı. “Sahi benim birazdan ölüm haberimi alınca üzülecek yakınlarım var değil mi?”

  Önümüzde duran iki adamı işaret ettim. “Kimin yok.”

  “Hatırlıyor musun o şiiri?”

  Giyaseddin Ebu’l Feth Bin İbrahim El Hayyam.”

  “Kitap kurdu olduğun belli. Sağlığında ne iş yapardın?”

  Tarih bölümünde öğretim görevlisiyim. Bir kitap yazma hazırlığındaydım. Yıllardır hayal ettiğim. Bahsini ettiğin dörtlüğe gelince şu olmalı…”

  Tam ilk dizeler ağzımdan döküleceği sırada durduğum yer değişti. Sağ yanına yatmış olan minibüsün içindeydim. Dışarıdan sesler gelmekteydi. Etrafa sayısız insan yığılmıştı. Ambulans görevlileri beni dışarı çıkartıyordu. Sol dizim çok acıyordu. Arkaya baktım. Leman yerinde değildi. Başımı güç bela kaldırarak etrafıma göz gezdirdim. Aylin ayakta durabilecek kadar iyiydi. Leman’ı bir sedyeye yatırmışlardı. Sağ eli kıpırdıyordu. Sağdı. O da ben de. Diğer sedyelerde yatanların yüzleri örtülüydü. Agrippa kırk dokuz yaşında ölmüştü. Ben doksan dördümü görecektim inşallah!…

                                                                                                                                                                  Çeşme, Temmuz 2010

                                                       —————————

 

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Göçmen Tortuları Treni

Yazılar No Comments »

gocmen-tortulari-1

Göçmen Tortuları Treni

 

 

 

  Yatağın altında duran bavulun hışırtısı Recep’in yarı sağır kulaklarını yormaktaydı. Bin adet cırcır böceği ambalajlamıştı sanki mübarek. Neyse ki, hiçbir zaman uzun sürmezdi. En fazla yarım saat. Yan binadan gelen seslere yönelttti dikkatini. Alman komşusu Hans Fredrich Hertz karısına bağırıyor. Arabanın anahtarını nereye koydun? Kadın bir şeyler söyleyince ikinci kükreme. Sana kaç defa dedim. Kadının sesi de yükselince uzunca bir es. Güç topluyor ya da tırsma belirtisi. Bugün cumaysa akşam arkadaşlarıyla içmeye gidecekdi. Kadından harçlık alması lazımdı. Ayın ikinci yarısında hep böyle oluyordu son yıllarda. Şu allahın belası ekonomik kriz nedeniyle. İkisi de emekliydi. Emekli maaşları vardı. Günde iki paket sigara içen Hans’ın bu harçlıklara ihtiyacı vardı. Kadın, adı neydi ya, birazdan hatırlardı,  nazlanır, ama biraz yalvarttıktan sonra adamın parasını verirdi. O da bu akşam eve arkadaşlarını çağıracaktı belki. Çay, kahve ve erik likörü içerek konken benzeri bir kağıt oyunu oynayacaklar. Bu oyunun adı da çıkmış aklından. P ile başlayan bir şey.

  Zamanın belleğine pas sarması yeni bir şey değil. 1966 yılında Sirkeci’den kalkan kara trenden Münih bahnofunda inen 28 yaşındaki o afili delikanlı değil artık. Yetmiş yaşını ortaladı çoktan. Oğlu kırkı aştı. Kızı da otuz beş. Oğlu hâlâ bekar. Kızı neyse ki, ona bir torun verdi. Adı Esra. Altı yaşında. Onu çok seviyor. Gözden düşmüş, gönülden ıraklaşmış bir eşya gibi burada tavan arasında yaşamaya başlamadan önce onu yazları havuza ve luna parka götürürdü.

  Hışırtı kesilince Recep derin bir nefes aldı ve hemen sağında duran komodinin üzerindeki ilaç kutusuna, su şişesine ve yarı dolu bardağa baktı. Belleği çekim gücünü yitirdikçe yaptığı ile yapılacak işler havada serbestçe yüzen renkli topçuklar olmaya başlamıştı. Hangisi hangisiydi seçemiyordu kolayca. Oğlu, kızı, eşleri yukarıya gelip onunla konuşuyor muydu? Hatırlamıyordu. En son diyebileceği bir şey yoktu. Yaramaz çocuklar gibi olan anıları tarih sırasına göre dizilmemekte direnmekteydi. Üstü tozlanmış ilaç kutusu daha düzgün bilgi veriyordu. Tozlu satıhta parmaklarının izi yoktu. Demekki ya bu ilaç bitmişti, ya da artık kullanmasına gerek yoktu. Bundan başka tek kesin bildiği şey torunu Esra’nın sık sık ziyaretine geldiğiydi. Bunu bir şekilde unutmuyordu. Hatta geleceği zamanı hissediyordu. Merdivendeki adımlarını. Minik kalbinde tırmanan çarpışları. Şu anda olduğu gibi.

  “Merhaba.”

  “Merhaba Esra. Nasılsın?”

  Odanın kapısını gıcırdatmadan açabilen tek kimse torunu. Diğerleri sağır kulaklarını tahriş eden cızırtılar çıkarmadan on santim bile aralayamaz. Yatağın altındaki bavulu da hemen onlara uyum sağlar. Birlikte hışırtı taksimi yaparlar.

  “Amca sen ne zaman gitçen?”

  Lacivert elbise, beyaz çorap ve ayakkabı giymiş kıza baktı sevgiyle. Kızının bir modeli. İri kahverengi gözlerinde merak ve endişe yanıyor. Hani sevgi şerareleri nerede? Aşağıda kızı fitillemişler yine belli. Münih’in şehir merkezindeki bu binayı satın alan, çocuklarına refah yüklü gelecek bırakan babaya böyle vefasızlık göstermek. Maximilian Strabe’de üç katlı bir bina ne demek. Böyle bir miras bırakacak olan kimseye bu muamele yapılır mı?

  “Bu nasıl söz kızım?”

  “Ama söz vermiştin amca?”

  Kıza verdiği sözü hatırlamıyordu. Kelime kelime yani, ama içinde kız haklı diyen cılız bir dirilme var.

  “Ne sözü?”

  Kız içini çekerek yan gözle aralık duran kapıya baktı. Gözlerindeki endişe azıcık koyulmuştu sanki. Ayakları bastığı yerden geriye dönmek ister gibi oldu, ama tereddütünü yendi.

  “Anneannem, annem, babam ve küçük kardeşim çok korkuyor.”

  “Benden mi?”

  Kız başını salladı.

  “Niçin korkuyorlarmış?”

  “Burdasın diye.”

  Küçük kızın kendi kelime dağarcığıyla kurduğu son cümle Recebi ciğerinden vurmuştu. Yıllarca günde iki ayrı işte çalışarak, gece gündüz demeden para biriktiren, çocuklarına böyle muhteşem bir gelecek kuran birine böyle vefasızlık gösterilmesi. Korkuyorlarmış. Birden aklına bir şey gelmişti. Anneanne de kimdi ya? Karısı kızı on yaşındayken mide kanamasından ölmüştü. Mezarı Niğde’deydi. Torunu onu hiç görmemişti. Bir de şu amca lafı yok mu.

  “Anneannen mi?”

  “Evet. Adak adadı hatta. Tutsun diye bekliyor.”

  Adak kelimesinin telaffuzunun hemen ardından yatağın altındaki tahta bavulu birkaç saniyeliğine hışırdadı ve sessizleşti. Recep bu bavulu ilk aldığı günü hatırladı. 1965 yılının kasım ortasıydı. Almanya’ya işçi olarak kabul edilmişti. Sırasını bekliyordu. O yüzden buradaydı. Başarı nişanesi olarak. Tahta bir bavuldan ta nerelere gelinmişti. Bavula baktı. Her an hışırdamasını bekliyordu. Saniyeler aktı. Sessizlik kırışmadı. Torununa baktı.

  “Asılsız gölgeler var bu evde diyor anneannem. Bebek kardeşim seni görünce çok korkuyor. Altına kakasını yapıyor. O tuvalete gitmeyi öğrendi. Hem kakasını yapıyor, hem de gece ağlayıp bizi uyutmuyor. Senin yüzünden.”

  Kızın gözlerinde yeni bir anlam belirmişti. Cüret diyeceği geliyordu. Kalkışma ya da.

  “Bana söz vermiştin.” Küçük kız kahverengi nevresimi örtülü yatağa doğru yürüdü. Dizleri yatağa değecek kadar yakın durdu. “Bavulun şahidim.” Eğildi yatağın altından bavulu aldı. O koca şeyi çok zorlanmadan kaldırabilmesi garipti. Getirip ayaklarının dibine koydu. “Açayım mı?”

  İçinde beliren korkunun şiddeti Recep’in yaşlı kaslarını yeterince diriltememiş olmalıydı. Çok istemesine rağmen oturduğu yerden doğrulamadı. Sadece sol eli kıpırdamış,  komodinin üzerindeki su bardağını ve ilaç kutusunu yere devirmişti.

  “Açma.”

  Küçük kızın heyecandan yüzü allanmıştı. Yüzünden korktuğu da belliydi, ama dediğini yapacağı açıktı. Bavul kapalı durmalı diyordu iç ses. ‘Sımsıkı kapalı durmalı. O senin tılsımın.’ Diyordu. 

  “Gidecek misin?”

  Recep başıyla olumlayınca küçük kızın gerginliği azaldı. “Şimdi.”

  Yaşlı adam derin bir nefes alarak ayaklarını hareket ettirmeyi denedi. Kıkırdakları katırdadı, ama bunu başaramadı. Tam kıza olmuyor diyeceği sırada Esra elini uzattı ve “Elimi tut.” Dedi.

  Kızık minik eli kaslarının hareket geçirmek için çabalayan yaşlı adama umduğundan daha fazla güç verdi ve kimbilir ne kadar zaman sonra olduğu yerde ilk kez doğruldu. Yeni yürümeye başlayan bir çocuk gibi bulunduğu yerde hafifçe yalpaladı, ama dengesini korudu.

  “Şimdi ne olacak?”

  “Dışarı çıkıcaz. Bavulunu al.”

  Recep yıllar sonra bavulunun kulpunu parmaklarında hissettiğini düşünerek heyecan duydu. Biraz gezmek, bulvar kafelerinde oturup Hutthurmer Bayerwald birası içmek hiç de fena bir fikir değildi. Eli kızın elinde tahta basamakları inmeye başladılar. Recep heyecanlıydı. Sokakları görmeyi özlemişti. Diğer yandan bir çeşit iç alarm da hissetmekteydi. Sibop ağzı diyordu. Çıkınca geri dönüş yok. Özlemi daha baskındı. Tereddütü susuz kalmış bir ev bitkisi gibi cansızdı. 

  Dört kat aşağı indiler. Bina o elini eteğini çektikten sonra hemen bakımsızlaşmıştı. Basamaklar yer yer çatlamıştı. Bakımsızlıktan da öte aksam üslupsuzlaşmıştı. Toz ve sarımsak kokusu sarmıştı her yanı. Oğlu tembelin tekiydi, ama kızı öyle değildi. Nasıl izin vermişti malzemenin bu denli çapsızlaşmasına. Gitmeden onlarla bir görüşse düşüncesi çöl kumuna düşen bir çiy tanesi gibi kısa ömürlü oldu. Sokak kapısına yaklaştıklarında sokağın sesi içeriye doluşmaya başlamıştı. Recebin heyecandan ağzı kurumuştu. Keşke çıkmadan önce bir bardak su içseydim diye düşündü, sonra aklına bir litrelik bira bardağı gelince beyaz köpükleri düşünerek dudaklarını yaladı.

  Recep sokağı gördüğünde apışıp kaldı. Arabalar, kalabalık, binalar… Burası Münih değildi. İstanbul’du. Çok şeyler değişmesine rağmen semti de tanımıştı. Sirkeci’ydi. 1966’da bindiği trenle hayatını değiştiren semt. Küçük kıza baktı. Kız gülümsedi ve “Çok evler var.” Dedi.

  Recebin zihni hareketlenmişti. Yeni bilgilerle dolmaktaydı. Dönüp geriye baktı. İnsanların kıyafetleri de binalar gibi değişmişti. Zihnine minik delikli bir huniyle bilgi akışı devam etmekteydi. O binada oturmuştu. Apartman değildi. O sıralar salaş bir oteldi. En üst katta bir odada kalmıştı. Kendini genç haliyle otel odasında yatıyor gördü. Yaklaştı. Yüzü bal mumu gibi sarıydı. Ağzından sızan salyalar çenesinde ve yastık kılıfının üzerinde kurumuştu. Gözleri yarı aralıktı ve nefes almıyordu.

  Birden hatırladı. Yıl 1972’i yazıydı. Almanya’da işler ters gitmişti. Başkasının adıyla çalıştırdığı restorana büyük bir vergi borcu gelince Recep Istanbul’a kaçmıştı. Karısı ondan boşanmıştı. Çocukları yoktu neyse ki. Parası azdı. Utancından memlekete gidemiyordu. İyi pokerci olduğu için kumara takılmıştı. Son gece şansı bayağı açıktı. Masadan paraları süpürmüştü. İçinde umut yeşermişti yeniden. Önce memlekete gidip büyüklerini ziyaret edecek, ardından yine Almanya’nın yolunu tutacaktı. Sonra otele dönerken birileri kafasına levyeyi indirip üzerinde ne kadar para varsa almıştı. Güç bela otel odasına gitmiş. Yatağa uzanmış ve bir daha da uyanmamıştı. Niğde’de mezarının başındaki insanları hatırladı. Bütün bunları nasıl bilebilirdi?

  “Hangi yıldayız biz Esra?”

  “2010 nisanı Amca. 3 nisan.”

  38 yıl o odada oturmuş olabilir miydi? Bir hayalet olarak. Bir mazi kalıntısı. Göçmen tortusu. Demek bu şirin kızı yazları havuza ve luna parka götürmemişti. Hiç çocuğu olmamıştı. Az öncesine kadar oturduğu döküntü yerde 34 yaşında hayatla ilişkisini kesmişti.

  Sirkeci garının çevresi çok değişmişti, ama binası aynen duruyordu. Esra onu acaba niye buraya getirmişti. Tam bunu soracağı sırada ileride kıyafetleri kendi gibi olan, ispanyol paçalı pantolonlar giymiş adamların, döpyesli kadınların olduğu grubu farketti. Hepsinin de yanlarında kendininkine benzer eski tip bavullar bulunmaktaydı. Yolda gelirken turistlerin tekerlekleriyle ardlarından sürüklediği modern bavulları görmüştü. Tıpkı yeni model arabalar gibi pırıl pırıldılar.

  “Bak amca oradalar.”

  Recep kim diye soracaktı vazgeçti. Kendi taifesiydi hepsi. Merak ve anlayışla onu izliyorlardı. Dördü kadın, on on iki kişi. Genç bir ekipti. En yaşlısı otuz beş yaşında falan olmalıydı.

  Recep durdu ve küçük kıza baktı. “Tamam. Anladım. Ben onların yanına gidicem.”

  “Bir daha bize gelmicen değil mi?”

  Recep’in gözleri dolmuştu. “Hayır.” Dedi.

  Kız elini çözdü. “Hoşçakal amca.” Deyip geldikleri yöne doğru yürümeye başladı. Bir ara durup geriye baktı. Recep el sallayınca kız da aynısı yaptı ve adımlarını hızlandırarak yoluna devam etti.  

  Kimi oturmuş güneşin tadını çıkartan, kimileri de ikili üçlü sohbet eden gruptan ona en yakın olan delikanlı eliyle selam verdi ve “Hoşgeldin biraderim.” Dedi.

  Yeşil renkli ispanyol paçalı pantolon, siyah sivri yakalı gömlek giymişti. Taş çatlasa yirmi beş yaşındaydı.

  “Merhaba benim adım Recep.”

  “Benim de Tahir.”

  “Tren mi bekliyorsunuz?”

  “Evet.”

  Kaçta geleceği belli mi?”

  Delikanlı gülümsedi. “Son anda belli olacakmış.” Recebin yüzündeki şaşkınlık üzerine gülümsemesi genişledi. Önden bir dişi eksik olmasına rağmen yakışıklı bir siması vardı. “Zaman burda eğlenceli geçer. Çümbüşü iyi bayağı.”

  Recep elindeki bavulu yere bıraktı ve gerindi. ‘Göçmen Tortuları Treni’ diye düşündü. Tavan arasındaki sıkıcı saatlerden, kasvetli mekândan ve daha da önemlisi yalnızlıktan kurtulmuştu. Küçük Esracık sayesinde. Ayaklarının hemen dibinde yerde yiyecek arayan kumrulara ve az ileride onlara kayıtsız duran simitçiye baktı.

  “Son anda demek ha?”

  Delikanlı başıyla olumlayınca Recep atıl kalmış dudak kaslarını zorlayarak tebessüm etti.

Tren zamanın bir köşesinden kalkmış çufçuflayarak geliyordu.Burada susamın tadını unutana kadar bekleyecekti.

                                                                                                                   Nisan 2010

                                              ———————————-

    

 

 

 

 

NAS oteli

Yazılar No Comments »

Nas Oteli | Sadık Yemni

Dışarısı kayıp bir rıhtım. İçinde bulunduğum bina son kullanma tarihine toslamak üzere olan bir şilep.

Demir almak üzere olduğumuzu hissediyorum da yazacaktım vazgeçtim. Ardından batışa çeyrek var cümlesi gelecekti belki. Nas Oteli antetli kenarları kıvrık ve yer yer sararmış kağıdı buruşturup top haline getirerek yatağın üstüne fırlattım.

Ellerim belimde yatağın ayak ucuyla aynalı konsol arasındaki kırk santim enindeki yerde durdum. Odanın yegane penceresinden görünen sokakta tek bir kıpırtı yok. Hiçbir ses de duyulmuyor. Buradaki bütün sesler dahili. Yan odada öksüren yaşlı adam, üst kattaki tuvalet sifonunun abartılı sesi. Koridorda kaçamak imal edilen üç beş laf. Nadiren bir kıkırdama. Pastel renk cümbüşünün içinden fışkıran bağırtık bir yaşam sevinci belirtisi.

Konsolun üzerinde duran camdan dökülmüş kül tablasını elime alıp tarttım. Yarım kilo en azından. İçimi çekerek dışarıya baktım. Kül tablasının belli bir ivmeyle camın yüzeyine çarptığı anı düşündüm. Kaslarım çekilmek üzere olan bir tetik gibiydi ki, kapının altından içeri sürülen kâğıdın hışırtısıyla gevşedi.

Cam nesne elimde hızla kapıya doğru yürüdüm. Zarfın üstüne basarak kapıyı açtım. Sağ yanımdaki oda kapısının önünde genç bir kadın kilidi açmaya çabalamaktaydı. Açık mavi kot pantolon ve tuğla rengi dar bir süveter vardı üzerinde. Ayaklarının hemen dibinde orta boylu beyaz bir deri valiz durmaktaydı. Beni görünce hayretle baktı. Elimdeki kül tablası çok dikkat çekmesin diye pantolonuma bastırdım.

“Affedersiniz, burada birini… şey yaptınız mı?”

Kumral saçlı mavi gözlerinin altı biraz mor olan kadın bezgince başını salladı. “Hayır.”

Zarf şimdi atıldı. Sizden başkası olamaz demek bir işe yaramazdı. Ayrıca çok büyük ihtimalle bu işi yapan o değildi. Yüzünde ne muzip, ne de içten pazarlıklı bir ifade hak getireydi. Aldığım ilk zarf değildi. Getireni görebilmeyi başaramamıştım şu ana kadar.

“Yeni misiniz?”

“Evet. Siz?”

Kadın bunu başını çevirmeden söylemişti.

“Altı gündür buradayım.”

“Anlıyorum. Bu kapı… Acaba açmayı…”

408 numarada bu sabaha kadar hep lacivert takım elbise giyen yaşlı bir adam kalmaktaydı. Bu sabah selamlaşmadan bakışmıştık. Demek ki bu arada oteli terk etmişti. Otelin müşterilerinin çoğu kısa kalanlardı. Birçok kimseyi sadece tek bir defa görmüştüm ve artık yoklardı. Kül tablasını yere ayaklarımın dibine bıraktım ve gidip kapıya takılı pirinç anahtara dokundum.

“Azıcık kendinize çekmeniz lâzım.” Çektim. Anahtar kilitte dönmek istemiyordu. Her nasılsa aklımda kül tablasını elimde tarttığım an geldi. Bu hayal kilidi yağlamış gibiydi. Anahtar sola doğru döndü ve kapı aralandı.

“Oldu.”

Kadının mavi gözleri ilk kez yüzümü süzdü. “Çok teşekkür ederim.”

Leylâk parfümü belli belirsiz hissediliyordu. Saçları biraz yağlanmıştı. Elbiselerinden hafifçe ter, çok kullanılmışlık denebilecek bir koku yayılmaktaydı. Çok uzak bir yerlerden gelmekteydi herhalde. Bir yerden tanıdık duygusu veren bir tipe sahipti. Nereden olduğunu çıkaramıyordum. Otelde şu ana kadar üzerimde bu etkiyi bırakan tek kimseydi.

“Bir şey değil.”

Kadın bavulunu alıp içeri girdi. Kapıyı örtecekken durakladı. Kafasını dışarı uzattı.

“Akşam yemeği kaçta?”

“Burada… Şey… Bir saat içinde hava kararacak. Siz hazır olunca aşağıya resepsiyonun yanındaki bara gelin. Burada… İçki servise dahildir. Kuru mezeler de fena değildir.”

“Ben vejetaryenim da.”

Elimde olmadan sırıttım. “Aşağıda görüşürüz.”

“Tamam.”

“Kül tablanızı unutmayın.”

Eğilip cam nesneyi aldım. Bakışlarımız karşılaştı. Bu defa sırıtma sırası ondaydı.

Eşikteki zarfı alıp açtım.

Senin için değmez. Hiç değmez bilesin.

Bildiğim şeyi bir kez daha ispatlamak için yatağın üstüne fırlattığım kağıt topçuğunu alıp düzledim. Yazılar neredeyse tıpa tıp aynıydı. Z’leri ve H’leri daha farklıydı. Bununla istersem senin yazını aynen taklit edebilirim deniyordu. Esas mesaj buydu. Senle ilgili her hususiyet malum telgrafı gibi bir şeydi bu mektup. Benim için niçin değmezdi? Niye durmadan aynı şeyleri yazıp duruyordu? Mesele neydi? Bunun hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Şu ana kadar aynı şeyler yazılı aldığım dördüncü mektuptu bu.

Yatağa uzanıp tavanı seyrederek havanın usulca kararmasını bekledim. Eski günleri düşündüm. Bir dershanede öğretmendim. Özel ders de vermekteydim. Evliydim. En son hatırladığım şey evimdeydim. Yalnız değildim. Biri daha vardı. Bir kadın. Sinir tahriş edici bir sesi vardı. Allah biliyor boğazını sıkıp sesini kesmek istiyordum. Kapı çalmamıştı, ama içeri biri girmişti. Tanıdık yüzlü bir adam. Elinde bir tabanca vardı. Adamın anahtarı olmalıydı. Yoksa nasıl girebilirdi içeriye. Buradan sonrası kopuktu. Oteldeki ilk anlarım bir çeşit milattı.

Banyoda hızla sakal tıraşı oldum. Kapımı çektiğimde holde hiç kimsecikler yoktu. Merdivenleri inerken de birine rastlamadım. Dört köşe şeklindeki barda on on beş kişi oturmuş laflamaktaydı. İçlerinde beni görünce selâm veren çıkmadı. Sadece yeni kapı komşum merakla baktı ve sol eli hafifçe saçlarını düzeltti. Kadının iki yanındaki  tabureler boştu.

“Buraya oturabilir miyim?”

“Tabii. Buyurun.”

İnce beyaz kazak ve kahverengi etek giymiş kadının önünde uzun ve ince bardakta şalgam suyu ve şekerli yer fıstığı dolu bir tabak vardı. Şekerli fıstık çocukken çok sevdiğim bir şeydi. Bir gün gelip şalgam suyuyla içeceğimi tahmin etmezdim.

“Adım Fiona.”

Kadın duş yapmış saçlarını yıkamıştı. O eskimişlik kokusu ve yüzündeki bezgin ifade çekilmişti üzerinden. Gençleşmiş ve dirilmişti. Orta boylu, ince yapılı hoş bir kadındı. Taş çatlasa yirmisinde olmalıydı. Az önceki bir yerden tanıdıklık duygum sürmekteydi, ama bellek arşivimde tık yoktu.

“Benim de Nazmi. Bu otele ilk kez mi geliyorsunuz?”

“Evet. Siz?”

“Sanırım buraya bir kez geliniyor. Sizden önce odanızda yaşlı bir adam kalmaktaydı. Özenli giyinen, bakan eskisi gibi vakur duran biriydi. Bu sabah daha kahvaltıda gördüm kendisini. Öğleden sonra çıkış yapmış olmalı.”

Fiona, öyle olmalı anlamına başını salladı. Sol eli bardağa uzanırken durakladı. “İçeride tuhaf bir şey vardı. Konsolun üstünde. Kül tablasının içinde bir avuç toz duruyordu. Temizlikçi unutmuş olmalı diye düşünüp çöpe attım.”

Kafamda bir şimşek çakmıştı. Bu tozlardan başkaları da bahsetmişti. Kendim de 406 numaralı odaya geldiğimde konsolun üstündeki kül tablasında bir tutam toz bulmuştum.

“O tozları ben de gördüm.”

Kadının gözlerinde merak ve endişe noktacıkları aynı anda belirmişti. İçkisinden bir yudum alıp yutkundu. Resepsiyon tarafına kaçamak bir bakış fırlatmıştı bu arada. Camlı ön cepheden eğimli sokak görünmekteydi. Kıpırtısız, trafiksiz, sessiz ve tozsuz belki de. Yedi sekiz metre ötede inanılmaz bir test nesnesi durmaktaydı. Şimdi yerimden kalksam bir koşuda kapıya varsam. Açsam ve çıksam. Şimdiye kadar bunu yapan tek kişiyi görmemiştim. Kapı bir sübap gibiydi. Sadece içeri doğru akım vardı. Ara sıra birileri oradan içeri girip aralarına katılmaktaydı. Kendim altı gün önce bunu yapmıştım. Ne geldiğim taksiyi, ne de son günlerde ne yaptığımı hatırlamaktaydım. Bavulumdaki eşyalar iç çamaşırlar, giysiler cinsinden sıradan şeylerdi. Bir ipucu vermemekteydi. Olmayan şeyler ise bayağı malumatkârdı. Kimliğim, ehliyetim, banka kartlarım ve paramın içinde olduğu bir cüzdanım yoktu mesela. Buradaki hayat bedava ya da bir şekilde veresiyeydi. Bu nedenle parasızlık bir sorun değildi. Cep telefonum ve yanımdan hiç ayırmadığım diz üstü bilgisayarım da eksikler listesinin en üstündeydi.

“Titiz biri değilimdir, ama o tozlardan etkilendim. Nasıl söylesem…”

Alt kattaki servise bakan ince uzun boylu bir delikanlıydı. Bakışlarımız karşılaşınca aynısından işareti yaptım.

“Tiksinti verici bir hali vardı.”

Fiona’nın gözleri merakla irileşti. “Siz de mi hissettiniz?”

“Dahası var.” Kadına sokuldum. “Bana kalırsa bu tozlar otelden çıkıştan arta kalanlar.” Dedim alçak sesle.

Fiona’nın hoş denebilecek yüzünde tek bir inanmazlık ifadesi belirmemişti. “Nasıl yani?”

“Senin kaldığın odadaki adam ve bavulu.” Dedim.

“O tozlar canlı demek istemiyorsunuz değil mi?”

Garson mesafeli bir saygıyla ısmarladığım şeyleri getirdi. Teşekkür ettim. Gözlerini benden kaçırdı. Başıyla bir şey değil işareti yaptı ve yeni gelen iri yarı bir adama doğru yöneldi.

“Bunun üzerine çok düşündüm. Her gelen bu tozlardan buluyor. Buradan sadece içeriye giriliyor. Çıkış o tozlarla o zaman. Ama canlı değil. Bir başka… Bir başka yere geçerken arkada bırakılan iz gibi. Çok düşündüm. Sezgilerim bunu reddetmiyor.“

Kadın düşüncelerini toplamak istercesine ağzına birkaç tane fıstık atıp çiğnedi. Ben de onu taklit ettim. Sonra da içkimden ilk yudumumu aldım. Tadı hiç de fena değildi.

Solumuzdaki orta yaşlı çift bir şeye yüksek sesle güldü. Onlara bir göz attım. İkisi de iyi giyimliydi. Adam dışarıdaki gri kış gününe inat krem takım elbise, cam göbeği gömlek giymişti. Kadın da çiçekli bir elbise ve aynı renkte kocaman küpeler. Üç sabahtır kahvaltıda ve akşamları burada karşılaşmamıza rağmen bana karşı kayıtsız davranmaktaydılar.

“Burası… Burası sizce neresi? Tek yıldızlı bir otele benziyor, ama… “

“Televizyon 48 ekrandır. Siyah beyaz ve de. Yayın mayın yok. Kar var sadece. Parazit eşliğinde. Günde iki rulo tuvalet kağıdı kullanabilirsiniz ancak. Biterse ertesi günü beklemek zorundasınız. Resepsiyona telefon ederseniz, hat çok yoğun biraz bekleyin sesiyle karşılaşıyorsunuz. Her arayışta. İnternet ya da dışa açılan bir telefon hattı da nanay. Kimse kimseyle samimi olmaz. Bizim durumuz gerçekten bir istisna. Sabah kahvaltısı fena değildir. Öğleyin kimse yemek yemez. Acıkmaz da. Akşam burada içki ve aperatif şeyler vardır. Yemek yerine yani. Alkollü bir şeyi ne kadar içerseniz için asla başınız yeterince dönmez. Çakırkeyiflik bile nadirdir. En garibi burada sadece çiftler kendi aralarında konuşur. Öyle toplu sohbet falan olmaz.”

“Kafam karıştı şimdi.”

“Buraya gelmeden önce neredeydiniz?”

Kadın ciddi ciddi düşündü ve içini çekti. “Hatırlamıyorum.”

“Ben de ilk geldiğim günlerde yakın geçmişi hatırlamıyordum. Üçüncü günden sonra ancak.”

Bunu derken zihnimde bir sahne patladı. İçeri giren silâhlı adamı gördüm. Karşı karşıya durmaktaydık. Ona bir şey söyledim. Yüzündeki tüm tereddütler silindi ve tetiği arka arkaya çekmeye başladı.

“Bir şey mi oldu?”

“Sizle konuşurken zihnim uyandı. Evimdeydim. Biri bana… Bir kâbus.”

“Anlatın isterseniz.”

Kadına hatırlayabildiğim her şeyi özetledim. Konuşabilecek biri bulmak ne büyük bir nimetti. Dikkatle dinledi.

“Bu otel, şimdi alıcı gözle bakınca ve sizin anlattıklarınız… Benim de zihnimde bir dirilme oldu. Bir işlev için burada bulunduğumun ayırdına vardım. İnançlı bir insan mısınız Nazmi bey?”

Kadının bakışları, duruşu bazı şeyler değişmişti. Bakışlarındaki dalgınlık, hayret işaretleri de kaybolmuştu.

“Bir zamanlar tanrının bahçesinde misafir olduğumuza candan inanırdım. Annem babam dindar insanlardır. Çocukluğum ve ilk gençliğim böyle bir ortamda geçmiştir. Şimdilerde ise tanrısız, şeytansız ve acımasız bir luna parkta kapalı olduğumuzu düşünüyorum.”

“Anlıyorum. Bugün son gününüz.”

Kadının kesin tavırları içimi soğutmuştu.

“Nasıl yani?”

“Yarın yok. Ardınızda bir avuç toz kalacak. Siz, bavulunuz ve düşünceleriniz. Bunu nasıl bildiğimi sormayın. Burada sırf sizin için bulunduğumu anladım. Konuşurken zihnimin uyuşukluğu geçti. Bir şeyler yapmalısınız.”

“Ne gibi?”

“Zaman dar. Birazdan odanıza çıkın. Eğer bir değişiklik farkederseniz… O neyse, ben bilemem, o minvalden devam edin. Eğer bunu yapmazsanız…”

“Bir tutam toz olacağım.”

Fiona gülümsedi. “Değil. Bundan daha berbat bir otele geçeceksiniz. Televizyon 36 ekran olacak belki. Odanız daha küçük ve havasız olacak. Günde bir tuvalet kağıdı. Sabahları kahvaltı sadece. Sizi gören herkes başını diğer yana çevirecek. Bunalacaksınız. Ve sonra daha da dar ve kasvetli bir yere geçeceksiniz. Durdurun bu gidişatı.”

Bir an kadının bildiği şeyleri herkes biliyor zannına kapılarak çevreme baktım. Kimsenin gizlice bize göz attığı ya da çok bilmiş bir ifadeyle baktığı falan yoktu.

“Ya odamda bir değişiklik yoksa?”

Fiona sevecen bir şekilde gülümsedi. Tabureden inerek ayakta yüzüme baktı. “Öyle olsaydı bana ne gerek vardı?” Bardağında kalan son sıvıyı içti. Ve kapıya doğru yürüdü. Büyülenmiş gibi ardından baktım. Benden başka hiç kimse kadının ne yaptığına dikkat etmemekteydi. Kadın döner dış kapıya dokundu. Bana bakarak hoşça kal işareti yaptı. Kapıyı ittirdi. Dönen kapıdan dışarı çıkarak gözden kayboldu. Ardından bir adım atacak oldum ve vazgeçtim. Kimselerin aldırmadığı eyleminden aşırı etkilenmiştim.

Biraz titreyen bacaklarımla dördüncü kata çıktım. Odamın kapısını açıp içeri girdim. İlk bakışta tıpatıp bıraktığım gibiydi. Sonra o şeyi gördüm. Yatağın karşısındaki duvarda, aynanın hemen üstünde bir çocuk yumruğu büyüklüğünde bir oyuk oluşmuştu. O tarafa gidip parmağımla göğsüm hizasındaki oyuğa dokundum.

Ayakkabılarının altı kuvvetli bir zamkla taşa yapışık bir çocuğun yaramazlık için bir zili çalması gibiydi. Bir yere kımıldayamadım ve olay mahallinde bitiverdim. Beleğimin tüm karanlık yerlerinde gün ağarmıştı. Evimdeydim.Feriha’yla, karımla çok fena ağız dalaşı yapmıştık. Çok standart bir sorun nedeniyle. Kredi kartı harcamaları. İkimiz de çalışıyorduk. Çocuğumuz yoktu, kendi evimizde oturuyorduk, ama bu kartlar yüzünden ayın sonunu getiremiyorduk. Evimiz gereksiz eşya müzesi gibiydi. İkimiz de eşit şekilde suçlu olmamıza rağmen birbirimize üste çıkmaya çabalıyorduk. Derken sağ elim tokat olup karımın yüzüne iniverdi. Bir kere daha. Karım öfkeyle yüzümü gözümü tırmıklamaya başlayınca güreşiyormuşuz gibi sarıldım. Birlikte yere yuvarlandık. Bu beni heyecanlandırmıştı. Birkaç kez böyle bir durumdan sonra seviştiğimiz olmuştu. Yine onlardan birine doğru yuvarlanıyor gibiydik. Ama yanılmışım. Üzerinden elbiselerinin neredeyse tamamını çıkarmama razı geldikten sonra birden yumruğunu yüzüme indiriverdi. Feriha haftada iki kez tenis oynayan otuz yaşında güçlü kuvvetli bir kadındı. Ben de Terminatör tipli biri değildim. Ardından bir daha. İkinci yumruk burnuma inmişti. Parmağımın ucunda kanı görünce ben de ona vurmaya başladım. Önce direndi. Sonra gücü kesildi. Yaşlı gözleri öfkeyle yanıyordu. Ağzının içinde kan vardı. Neyse ki, susuyordu. İçimde hayvanımsı bir enerji büyümüştü. Her şeyi yapabilirdim. Kadını öyle bırakıp banyoya gittim. Yüzümü yıkadım. Kanayan burnuma pansuman yaptım. Çok pişmandım. Bu gece bir arkadaşımda kalmaya karar vermiştim. Bir süre görüşmesek iyi olacaktı.

Geri döndüğümde Feriha bıraktığım yerde üzerinde sadece beyaz bir külot yatıyordu. Keşke iş bu raddeye varmasaydı da sevişerek barışsaydık diye düşünürken kapı açıldı. Gelen Feriha’nın babasıydı. Bir blok ötede oturuyorlardı. Dairemizin anahtarının bir kopyası onlarda dururdu. Böylece anahtar kaybı gibi durumlarda sokakta kalmazdık. Ben banyodayken Feriha adamı aramıştı demek ki.

“Ne oldu kızım?”

“Nazmi.”

Adımın tek bir kez söylenmesi adama ne kadar çok şey anlatmıştı. Feriha’nın ağzından süzülen kanlar, dalaşırken çizilen derisi, şakağındaki morluk ve çıplaklığı zor bir sahne yaratmıştı.

“Ulan orospu çocuğu ne yaptın kıza?”

Kayın pederi daha ilk tanışmamızda sevmemeye karar vermiştim. Belediye’de zabıta müdürlüğünden emekliydi ve bayağı sinirli bir mizaca sahipti. Otoriter bir yapısı vardı. Asabiydi. Kızıyla evlenmemi istememişti. Kızını bana layık bulmadığını ima eden minik laf sokuşturmalarının sayısı belirsizdi. Bazı küçük şeyler zamanla birikir ve çirkef topağı olur. Kötü biri değildi. Keyfi yerinde olduğunda hoşsohbetti. Eli açıktı, ama her hareketi gıcığıma gider hale gelmişti zamanla. Bu lafını ortamın ağırlığı nedeniyle affedebilirdim yoksa.

“Orospu senin anandır götveren.”

“Ulan sen ne diyorsun?”

”Irzıma geçmek istedi baba.”

Feriha’nın ateşin üstüne benzinle gitmesine şaşarak kadına baktım. Yüzünde hınç dolu ifadeyle doğrulmak isterken öksürdü. Ağzından fışkıran kanlar karnına ve göğsüne saçıldı.

Adamın elinde daha önce defalarca gördüğüm Smith&Wesson tabanca belirdiğinde öfkem bu tehlikeden sakınabilecek taktiği uygulamamı engelledi. Kayınpederin tabancası ruhsatlıydı. Çok eskiden kalma bir mesele nedeniyle sık sık silâhlı gezerdi.. Bu yaptığım büyük bir hataydı yani. Dedim ya küçük şeyler zamanla birikir.

“Bak seni uyarıyorum.”

Birden Fiona’nın yüzü belirdi gözümün önünde. Otelin kapısından çıkmak üzereydi. İki avucunu göstererek burada kes işareti yaptı. Kayınpederimin terli yüzüne, tabancayı tutan elinin hafifçe titremesine baktım. Hatırlamıştım. Adama “Kızından sonra karını da test edeceğim.” Demiş ve kurşunlarla sarmaş dolaş olmuştum. Tuhaf bir süreçti. Ben burada ölünce adam hapse girmiş. Daha birinci yılı dolmadan bileklerini keserek intihar etmişti. O intihar edince çeşitli hastalıklarla boğuşan kayınvalide de ölmüş, Feriha’yı ortada bırakmıştı.

Sadece Feriha değil bana çok ihtiyacı olan alzaymırlı annem de ele güne muhtaç duruma düşmüştü. Faciaydı.

Ben ölmüş gitmişsem bunları nasıl bilebilirdim? Nas Oteli neciydi o halde? Bunları düşünürken kurşunların namluyu terk etmek üzere olduğun hatırlayıp silkindim.

“Özür dilerim peder bey.” dedim. “Bir an kendimi kaybettim. Özür dilerim senden de Feriha. Hatalıyım.”

Bembeyaz kısa saçlı adam sözlerimden etkilenmişti, ama damarlarında çığlıklar atarak gezen hınç nedeniyle yine de tetiği çekti. Kurşun sol omzumun üstünden geçerek duvara saplandı. Adamın silah tutan eli aşağı inince rahat bir nefes aldım. Feriha da çok korkmuştu. Yüzü pişmanlık bezeleriyle kaplıydı. Dönüp duvara baktım. Büfenin aynasının hemen üstünde bir çocuk yumruğu kadar bir çukur oluşmuştu.

Neyse ki, üst kattaki komşu biraz sağırdı. Alt kattaki de evde değildi herhalde. Silah sesi sorun olmadı. Feriha bir hafta baba evinde kaldı. Sonra barıştık yeniden. İkimiz de o gün hangi belanın üzerimizden atladığını unutmayalım diye duvardaki oyuğu kapatmadım. Üstüne küçük bir yağlı boya tablo astım. Da Vinci’nin Son Yemek tablosunun minik bir reprodüksiyonuydu. Lütfen bu seçimim nedeniyle beni kategorize etmeyin.

Daha sonra küçük bir araştırmayla bazı şeyler keşfettim. Fiona, Feriha’nın kolejdeyken baş rolü oynadığı bir oyunun ismiydi. Saçlarını boyamıştı bu rol için. Benim konuştuğum Fiona’nın aynısıydı. Açık mavi kot pantolon ve tuğla rengi dar bir süveterle sahnede fotoğrafları vardı. Rol icabı kullandığı beyaz deri çantaya bayıldım. Feriha’nın Okul numarası da 408’di. 406 mı? İlk onu bulguladım. En çok borcumun olduğu bankadaki hesap numaramın son üç rakamı.

Nas Oteli son anda bir belâdan geri dönebilme yeriydi sanırım. Annesini, babasını ve kocasını kaybeden karım Fiona adıyla ziyaretime gelerek beni ve ailesini kurtarmak istedi ve başardı. Bunların hiçbirini kendi bilmiyor. Bilse ima ederdi en azından. Bilinç altında oturan daha derin Feriha’nın işi bu.

Bana Nas otelinde zarfları yollayansa kendi karanlık bölgemdi. Belâ paratonerim. Kronik suçlu kalmak isteyen yapıbozumcu yanımdı. Z’leri ve H’leri de arızasız yazabilseydi şimdi 36 ekran televizyonlu bir odada daralıyor olurdum belki.

Bu akşam evliliğimizin üçüncü yıldönümü. Karıcığıma bir sürü hediye aldım. Kredi kartıyla tabii. Duvardaki oyuğun arka plan hikâyesini duymak için daha 22 yılcık beklemesi gerekiyor.


Sadık Yemni

7 Yorum

1.                               maksude kılınç

22|Haz|2010

Her gün bir kaç hikaye okumak istesem? Evet, biraz oburum, haklısınız :) ))

2.                               DarLy OpuS

23|Haz|2010

Klasik bir Sadık Yemni hikâyesiydi. Kelimeler alıp götürüyor okuyucuyu. Anlatılan dünyanın en uçuk kaçık olayı bile olsa, bir şekilde akla yatkın geliyor… Bunun altındaysa tek bir isim var: Sadık Yemni. : )

“Bir Nas Oteli neden olmasın?” diye sorduruyor insana. Sonuçta her gün ölümden dönmüyoruz. Ya da farkında bile değiliz yaşadıklarımızın…

Ellerinize sağlık üstat. :)

3.                               Sadık Yemni

24|Haz|2010

Darly Opus :) )

Maksude hanım ayda bir öykü olsun lütfen:))

4.                               Emirhan Aydın

25|Haz|2010

Son karar noktası, eksene tekrar oturmak için bir daha düşünmeye çeken o bekleme odası.. Sadık Yemni öyküleri okuduğumda okura bu kadar yakın olan bir dilde yazan başka bildiğim profesyonel yazar var mı diye düşünüyor buluyorum kendimi. Bu kadar güzel bir üretme disiplininizin olması da kıskanılası :) Hayalinize sağlık.

5.                               berre

25|Haz|2010

Kaleminize sağlık demek istiyorum öncelikle.
Tüm hikayeyi tek solukta kıpırdamadan okudum. Son derece akıcı ve anlaşılır bir dille yazmışsınız. Yazınızı okuyan kişi sonunda Darly Opus’un dediği gibi “Acaba Nas Otel gerçekte olabilir mi” diye soruyor kendine. Bunu okuyuculara sordurabilmeniz zaten hikâyenizin ne kadar muhteşem olduğunu gösteriyor.

Bu hikâyenizde tıpkı diğerleri gibi mükemmeldi =)

Tekrar söylüyorum; kaleminize sağlık…

6.                               sadık yemni

26|Haz|2010

Sağolun dostlar. Alaca karanlıktan fısıltılar belki.

7.                               elbereth

03|Tem|2010

yine muhteşem yine harkulda… söylenecek bir şey kalmamış… :)

Yorum Yap (Vazgeç)

 

Alsancak Börekçisi

Amsterdam Yazıları No Comments »

1977 yılında Amsterdam’da Kinker sokağında açılan börekçi ve baklavacının ilk altı ayının öyküsünden bir bölüm.

 

Sadık Yemni

Alsancak Börekçisi

 

 

  Yaz sabahları başkadır. Güneş tozlarını serpiştirirken insan uyku aramaz pek derdi dayım. Yediye on dört kala dükkânın kapısını açarken on dakika önceki mahmurluğumdan ciddi ölçüde sıyrılmıştım, ama saat çaldığı anda bütün dünyadaki saatlerini iki saat geri aldıracak tılsımlı bir sözcük arayışı uzak bir nabız gibi çalışmaya devam etmekteydi. Tabii bu sözleri sarfeden şahsın şu anda uykunun tatlı sarmalında dış halka olması da diğer bir etkendi.

  Elektrikli fırını çalıştıran düğmeyi çevirdim. Bunu hep bir fabrikada kart basmaya benzetmişimdir. Çalışma günüm kapıyı açmakla değil bu düğmeyi çevirmekle başlardı. Fırın 20 dakikada ısınıyordu İlk börek daima kıymalıdır. Pişmesi tam 22 dakika sürer. Ben kartımı bastıktan 42 dakika sonra inanılmaz lezizlikteki bir börek servise hazırdır.

  Fırın ısınana kadar standart şeyleri yaptım. Saçlarımı şampuanla yıkadım ve kıvırcıkları artsın diye mahsus yarı ıslak bıraktım. Sakal traşı oldum. Koltuk altlarımı sabunladım. Temiz bir beyaz tişört giydim. Ve son olarak da masaları sildim. Akşam ne kadar silinirse silinsin havada asılı duran un ve nişasta zerrecikleri sabahları çığ gibi inmiş olurdu kahverengi yüzeylere.

  İlk müşteriler fırından aç karnıma gurultu sonatı çaldırtan börek kokuları yükselirken damladılar. Pokerciler.  Harun, Süheyl baba ve terzi Mustafa. Amsterdam Türk kumar âleminin üç ünlü ismi. Üçü de pahalı kumaşlardan iyi dikimli takım elbiseliydiler. Sabaha kadar kumar oynadıklarını bilmesem arabayla bir gece yolculuğu yapmış üç işadamı sanabilirdim.

  Gelirken aldıkları Türk gazeteleri bir bahçe hortumu çapında burulmuş olarak bir masaya oturdular. Karınları açtı. Ayran ve böreklerini yedikten sonra evlerine yatmaya gideceklerdi. Gazeteleri yatağa gitmeden önce uyku getirici ve kalkınca da uyku açıcı olarak iki defada okuyacaklardı.

  Fırından çıkan mis kokulu böreği keskin bıçakla parçalara bölüp servisi yaptıktan sonra kendime de hizmet verdim. Bol karabiberli, soğanlı kıymanın çok iyi yağlandığı için katları yapışmayan kızarmış incecik yufkayla oluşturduğu koku baş döndürücü bir etkiye sahipti. Yaşları ellinin üstündeki üç kumarbaz ihtirasla lokmalarını çiğnerken o gün börek kıyması hazırlamam gerektiğini düşündüm. Üç kilo kıymaya, dokuz kilo soğan katarak yapılıyordu. Dokuz kilo soğanı kesmek ve iyice ölene kadar kıymayla karıştırmak bayağı gözyaşartıcı bir işti. 

  Kumarbazlar tıka basa haber yüklüydüler. Usul gereği işler nasıl gitti soruma üçü de kendi üslubuyle karşılık verdi. Terzi Mustafa, “1500’ü iyi ettim. Evvelsi gün aldığımla tapi olduk.” Dedi. İkinci mesleğiyle ilgili raporları rakam belirterek vermeyi severdi. 1500 gulden kaybetmişti bir gecede. Rakamlar üzerimde etkili oluyordu. Haftada yedi gün, günde on üç saat çalışarak 175 gulden kazanmaktaydım.

  Süheyl baba sağ işaret ve baş parmağıyla boğazına dokunmakla yetindi. Bu rakiplerinin kafasını kopardığı anlamına gelmekteydi. Istanbul ermenisi olan Harun daha içine kapanıktı. Bir skor belirtmedi. Yüzünün ifadesinden zararda olmadığını tahmin ettim. Ağır bir kaybın ertesinde geldiğinde masanın üzerinde duran elleri çok kıpırtılı olurdu.

  Terzi Mustafa kısa boylu, ince yapılı bir Karadenizliydi. Soluk ve uykusuzluk nedeniyle yorgun yüzüne başkasından ödünç alınmış gibi duran parlak kahverengi gözlere sahipti. İnanılmaz ölçüde tetiktelik, durum ölçme, hızlı karar verme

ışıyan gözlerdi bunlar. Bu küçük bedende kocaman bir irade gücü barınmaktaydı. İki gün tost ayran yiyerek masadan hiç kalkmadan ve dikkatini yitirmeden poker oynamasıyla ünlüydü. Esas mesleği terzilikti. Börekçinin tam karşısında bir dükkânı vardı. Paça kısaltma, yama gibi işlerin yanı sıra istiyenlere kostüm de dikerdi. Çok iyi bir zanaatkârdı.

  Süheyl baba eski bir milli takım yüzme şampiyonuydu. Harun gibi Istanbul çocuğuydu. Çok hoş sohbet, esprili, neşeli bir insandı. Harunla fizik yapıları benzerdi. İri yarıydılar. Yakışıklıydılar. Şehir centilmeniydiler. Üstlerine başlarına çok özenliydiler. En göze çarpan farkları Harun’un herkese mesafeli durmasıydı. 

  Harun bir gün bana, “Eğer beni bilek güreşinde yenersen sana bir takım elbise alırım.” Dedikten sonra ilişkimiz iki durum arasına sıkışmış bir ibreye benzemişti. Elbiseyi kazanmaya kalkışmamıştım. O da üstelememişti. Ama etrafın gaza getirmesiyle her an duruma açıklık kazandırmaya kalkışabilirdik. Bunu istemiyordum. Adamın gururu çok patlayıcıydı. İsteksizliğimi kendisinden çekinmeme yorduğu sürece sorun yoktu üstelik.

  Kumarbazlar sekiz buçukta gittiklerinde oturmaya başka müşteri gelmemişti henüz. Börek alıp işyerlerine götüren müşteriler geçip gitmekteydiler. İkinci börek fırının sıcaklığında göbeğini şişirmeye başlamıştı bile. Normalde bu beyaz peynirli olurdu, ama kıymalı börek çok hızla bittiği için ikinci bir kıymalının tedavüle girmesi gerekmekteydi.

  Gece bakarada büyük paralar dönmüştü. Haarlemli Feyyaz yüz yirmi beş bin gulden kaybetmişti. Adamı tanıyordum. Sigaradan bıyıkları sararmış ufak boylu bir toptancıydı. Türkiye’den Hollanda’ya taş getirmekteydi. Taşlar epey kâr bırakmaytaydılar demekki. Da Costa sokağındaki evden bozma salaş kumarhenede bir gece adamın cebinden bir demet binlik çıkardığını hâlâ unutamıyordum. Rahat yüz adettiler.

  Bu tür yerlerde kurulan bakara masalarında dönen para miktarını hep duyar ve atmasyon sanırdım. Gözümle görünce

apışıp kalmıştım. Uyuşturucu ve kaçak işçi ticaretinden elde edilen rakamların anaforlandığı sakat mekânlardı.

 

*

 

  “Dün olanları duydun mu?”

  “Hayır.”

  “Haberler müthiş.”

  Taki’nin içeriye girişi çok şey vaadediciydi. Böyle gözleri parlayarak biti kanlı girişlerin tek bir anlamı olurdu. Taki yeni ve iddialı bir film kurmuştu. Saat öğleni biraz geçmekteydi. Dayım ve ortağı Mustafa gelmişlerdi. Zulada yeterli börek olduğu için Mustafa iyi giyimliydi. Bugün çalışmayacaktı. İki işsiz müşterimiz Hayrettin abi ve eskici Kemal usta on iki ile dört buçuk arası kahveleşen mekânın en gözde masası olan cam kenarını kapmışlardı. Dört saatte iki kahve içer bütün sohbetlere ihtirasla katılırlar, gelenlerin getirdiği gazeteleri okurlar ve beşe doğru işten çıkıyormuş gibi bir aceleyle evlerine yollanırlardı.

  “Bir kıymalı, bir ayran.”

  Taki yegane boş masaya otururken herkesi selamladı ve birkaç laf teatisinde bulundu. Dinleyici sayı ve kalitesinden memnun bir hali vardı.

  “Ne oldu ya gene?”

  Taki börekçi Mustafa’nın zarfını hemen kapmadı. Sabırsızlık ortamı yaratmak istiyordu. Genel olarak herkes İstanbul dumu olan Taki’nin uydurduğu palavraları keyifle dinlerdi. Öyküdeki mantık hatalarına pek aldırılmaz, hoş vakit geçirme seansı olarak değerlendirirlerdi. Dinleyiceler arasında sıkça o sıralardaki Amsterdam’da kalbür üstü durumda olan Türkler bulunmaktaydı. Ünlü Türk restoranların sahipleri, ilk seyehat acentasının ortakları bu öğleden sonrası yoğunluğuna sıkça katılırlardı. Bu nedenle bu koskoca dünyada Taki’nin en yeni palavralarına beğeni testi yaptıracağı daha uygun bir yer mevcut değildi.

  Diğer palavracılar da bu uygun ortamı sıkça kullandıkları için bayağı ünlenmiştik. Öğlen on ikiyle dört arası dükkânda yer bulmak mümkün olmazdı. Arka bölmeden ekstra sandalyeler çıkarılarak yapılan takviyeler bile bazen az gelirdi.

  Istanbul rumu olan Taki böreğinden bir yudum alarak hızlı hızlı çiğneyip yuttu. Üzerine çevrilen bakışlardan hoşnuttu. Ela gözlerinde muzip bir ışıltıyla bana bakıp gülümsedi. 

  “Biberi fazla gene.”

  “Biberi boş ver de, anlat bakalım. Gene ne oldu?”

  Gene kelimesindeki baskıya aldırışsız Taki ağzına bir lokma daha attı. Taki hızlıca bir tempoyla porsiyonu bitirene kadar

pek az konuşulmasından, sabırsızlık ortamından hoşnut ağzını peçeteyle sildi. Az önceki şakacı sıradanlığı yokolmuştu birden. Yüzü ciddileşmişti.

  “Taradılar. Dün iki serseriyi içeri almadım. Sakat tiplerdi.

Nereden bileyim. Gidip aletleri alıp gelmişler. Allahtan son anda farkettim. İçeri kaçtım. Kapıdan girip rasgele taradılar. Bar mahvoldu. Bir iki kişi de yaralandı. Üzerimde delikli demir vardı. Ama iki otomatiğe karşı durmak mümkün değildi.”

  Üzerimde tabanca vardı derken özellikle bana bakması üzerine ciddiyetle başımı sallayarak destek verdim. İki hafta kadar önce bir tabanca getirip bana göstermişti. Parabellum’du sanırım. Palavralarına aksesuvar desteği kurmayı ihmal etmemesi namını bayağı ciddiye aldığının bir işaretiydi. 

  “Sonra ne oldu?”

  Börekçi Mustafa, Taki palavra savururken lafa limon sıkanlara çok illet olur ve bunu anında belli ederdi. Ona göre bu tür kimseler dükkânımızın esin kısmetiydiler. Bir çeşit eğlence memurlarıydılar. Taki anlatmasına kısa bir ara verince Mustafa muhtemel bir alayı engellemek için devreye girmişti.

  Taki sessizlikteki derinlikten mutlu devam etti.

  “Tabanca elimde mutfağın köşesindeki sütunun arkasnda bekledim. Yaklaşırlarken bir ikaz atışı yapınca afalladılar. Neyse ki, risk almadılar ve çekip gittiler. Beş dakika kadar sonra polis geldi. Tabii ben tabancayı zulaya koymuştum bu arada. O kahverengi takım elbisem var ya, kan içinde kaldı. Genç bir kız yazık. Ölmüş hastahanede. Büroda eşkallerini verdim. Binerler yakında tepelerine.”

  Son vardı.

 

sessizlik patlayıcı sırıtma salvolarına ve karşı çıkmalara gebeydi, ama kimse ilk olmayı göze alamadığından sustular. Bugün bütün gazetelerin ön sayfasında olması gereken bir haberi Taki her nasılsa örtbas edilmiş bir sansasyon kıvamında sunuyordu bizlere.

  “Geçmiş olsun.”

  “Sağol.”

  Mustafa’nın geçmiş olsun demesi bu iş burada bitti anlamına geliyordu. Taki minnetle Mustafa’ya bakarak vakurca gülümsedi. Yabancısı olduğu bir kasabanın belediye başkanından destek gören mütevazı bir uzakbatı kovboyunu andırmaktaydı bu haliyle.

  Taki’nin belleği ya biraz zayıftı, ya da şizofren bir yanı böyle olmasında bir mahzur görmüyordu. Sözünü ettiği kahverengi takım elbisesini tanıyorduk. Üç gün sonra giyip dükkâna gelirken bu ayrıntıyı unutmuş gibiydi sanki. Mustafa elbiseyi kuru temizleyiciden mi aldın deyince, yanaklarında oluşan minik allanmalar bu tarafı işaret etmekteydi.

  Kerk sokağında o sıralarda Amsterdam’ın ünlü diskosu olan Homolulu’da kapıcılık yapan Taki’nin en büyük rakibi yan sokakta bir konfeksiyon atelyesi çalıştıran Agop’tu. Agop The spy who loved me filmini izledikten sonra askerliğini denizaltı kaptanın ikinci yardımcısı olarak yaptığını söyleyecek ve bir dizi denizaltı serüveni anlatacaktı. Bu yönüyle o da Taki’yle bir benzerlik göstermekteydi. Sanırım iç Anadolu kökenli bir Ermeniydi. Askerliğini piyade olarak yapmıştı. Roger Moore o filmi yapana kadar kendisinden sayısız askerlik öyküsü dinlemiştik. O film ve Barbara Bach’ın endamı kendisini öylesine etkilemişti ki, bütün anlattıklarına bir sünger çekmiş ve askerlik anılarını karadan denize indirmişti. Bunda öyle kararlıydı ki, sonradan birisi yahu sen askerliğini piyade olarak yapmamış mıydın dediğinde o geçti artık diyerek postasını koyacaktı. Alsancak Börekçisinin hayallere özerklik ve sınırlı kalıcılık tanıyan mutena bir havası

vardı.

 

 

 

Son Bilet

Hikayeler No Comments »

Sadık Yemni

Son Bilet

 

Geldiler… Zihnimizin en ücra yerinden çıkıp geldiler ve bizi bitirdiler. Tek kelimeyle yokettiler. Stüdyolarımızın yüz yıllık emeğini birkaç haftada sıfıra indirgediler. Tanrım! Bu bir düş olsa da, tepetaklak yere yuvarlansam ve eski gerçekliğimize uyansam. Bir dakikalığına olsa bile.

                                                      Stanley Richard Loyd Kubrick – 2020 Los Angeles

 

 

  “MGM, Lionsgate, Paramount, Unitedartists bunların hepsi Roma devrinden kalma isimler gibi geliyor, ama büyük film felaketinin üstünden sadece 11 yıl geçti. Kim o sırada üç yaşından büyüktü?”

  Kırk iki kişilik öğrenci grubundan kimsenin eli kalkmadı. Murat Gürsarı eliyle İki tarafı ağaçlıklı yolun bitimindeki kocaman parlak harflerle Universal Studios yazılı kapıyı işaret etti. “2008 yılında büyük bir yangın felaketiyle yokolan stüdyonun yenisi ve çok daha muhteşemi inşa edilmişti. Ömrü kısa oldu. Gezegen çaplı büyük bir felaket film endüstrisine kökten darbe indirdi. Şu gördüğünüz şaşaalı giriş bu yıkımın sembolü olarak tarihe geçmiştir.”

  “Dünyadışı zeka müdahalesi neden kabul görmüyor öğretmenim.”

  Murat Gürsarı iri ela gözlü, kumral çocuğa bakarak gülümsedi ve “Bu bize has bir romantizm.” Dedi. Bütün bilimsel kanıtlar ortada. Halis muhlis dünyalı bir sorun.”

  Yüzlerindeki hayalkırıklığı ya da inkâr çizgilerinden anlaşıldığına göre grubun içinde exobiyoloji taraftarları bayağı fazlaydı.

  “Şimdi ana kapıya doğru yürüyeceğiz. Normal davranın. Kendi aranızda konuşabilirsiniz. İçinizde korkanlar varsa bizi burada bekleyebilir. İçeriye gönüllü olarak girilecek daha önce konuştuğumuz gibi. Yarım saat kalıp çıkacağız. Anlaşıldı mı?”

  Yekpare sessizlik ve hiç kimsenin çürüğe ayrılmaması çok olumlu bir işaretti. Murat’ın kalbinde titrek bir umut ışığı yanmıştı. Başlangıç azmini fazla abartmaktan korkuyordu. “Haydi.” Dedi.

  Grup iri metalik harflere doğru yürümeye başladı. Taktik icabı tepelerinde onları gözetleyen helikopterler, çevrede konuşlanmış polis arabaları yoktu. Üzerlerinde alıcı, telefon, mini kamera benzeri bir elektronik ekipman da mevcut değildi. Daha önceki denemelerden ders alınmıştı. Downloaders Packman’i, kısa adıyla Dopamm’ı

bu yöntemlerle faka bastırmanın mümkün olmadığı kesinlikle anlaşılmıştı.   

   “Dopamm’ı görecek miyiz?”

  Murat sağ yanında yürüyen adaşı kumral çocuğa gülümsedi. “Sanırım. Bunun için buradayız öyle değil mi?”

  Çocuğun gözlerindeki ince tabakalı korku plakasının ardında yanan merak ve karşı çıkış parıltısını görmek içindeki umudu yeşertmekteydi. Belki bu defa bir öncekinden daha iyi bir sonuç alabileceklerdi. 42 adet yüksek yetenekli çocuğu dört yıldır eğitmekteydiler. Bütün dünyada film endüstrisini tekrar canlandırabilmek için üç bin kadar üstün yetenekli çocuk eğitilmişti. Murat burada Türkiye adına bulunmaktaydı.  Bugünün ilk ekibiydiler. Öğleden sonra Japonya, akşam da Bulgaristan’dan gelen ekiple test yapılacaktı.

  Dopamm 2012 yılının 14 aralığında dünya internet şebekesine sokulmuş çok gelişkin bir elektronik virüsün adıydı. Kaçak olarak film indirenleri etkisizleştirmek için imal edilmişti. Daha önce bu eylemi sıfırlamak için alınan bütün önlemler başarısız olunca, film şirketleri ortaklaşa bir kararla Dopamm’ı kullanmaya karar vermişlerdi.

  Bundan önce bazı filmlerin içine gizlenen harddiski silen virüsler hekırlar tarafından kolaylıkla tesirsiz hale getirilmişti. IP adreslerini saptayıp kullanıcılar için kanuni işlem başlatma eylemi, hızla piyasaya sürülen sahte İnternet Protokol numaraları yüzünden başarısız olmuştu. Bedava film indirdiğini söyleyenleri işten atma, para cezası kesme cinsinden yaptırımlar işsiz güçsüz öğrencileri ve gözüpek film indiricileri durdurabilecek çapta girişimler olamamıştı. Piyasaya sahte IP numaraları süren, caydırıcı virüsleri bloke eden birkaç ünlü hekır şüpheli kazalara kurban gidince geniş çaplı bir protesto başgöstermişti. Bir çok ülkede youtube ve google erişimleri aylarca yasaklanmıştı. Çevreciler, yeni düzenden memnun olmayanlar, işsizler, sosyal güvenceden yoksunlar ve dünya çapında her şeyi yıkacak yerle bir edecek Marduk’un gelmemesinden ötürü hayalkırıklığına uğrayanların da desteklediği kampanyalarla küresel çapta bir direncin ilk belirtileri çıkmıştı ortaya. Sokaklarda polislerle çatışmalar bile başgöstermişti. Polisin şiddete başvurması ilk olarak sinema salonlarını vurmuştu. Bu olayları takibeden sürede sinema izleyicisi yüzde 34 azalmıştı. Bu medyaya yansıyan rakamdı. Esas durum yüzde ellilerle ifade edilmekteydi. Direnç en yeni dünya düzenini tehdit eder hale gelmeye başlayınca 

film şirketleri yelkenleri suya indirmiş ve serbest film indirme dönemi geri gelmişti. Bu geçici bir barış ortamıydı. Dopamm gezegen çapında şaha kalkmış asi ruhu çökertmeye hazır beklemekteydi. Geriye sayım başlamıştı.

  Dopamm’ın etkisi planlandığı gibi yavaş, ama köktenbitirici oldu. İlk kurbanlar yeni virüsü bloke etmeye çalışan hekırlardı. Downloaders Packman, nöroiletken ve hormon olan dopaminin etkisine benzer bir etki yaptığından kısa zamanda Dopamm adıyla anılmaya başlamıştı. Dopamm film indirenlere izledikleri film aracılığıyla etki yapmaktaydı. Aslında dizayn edilmiş bir seri elekromanyetik şoktan ibaretti. Beyin bunu algılıyor ve dopamin salgısı etkileniyordu. Bilgisayarlarda yakından izlenen filmler efekti artırmaktaydı. Dopamin salgısı kiminde azalıyor, kiminde aşırı çoğalıyordu. Hormon derecesi azalanlarda yaşını bakmadan yaşlılık belirtisi olan bilişsel kavrama eksikliği ve parkinson hastalığı yaratıyordu. Artış halinde ise şizofreni ve hiperaktiflik sorunu yaşanıyordu.

  Genç yaşta çeşitli yaşlılık sorunlarıyla hastalıklarla boğuşanlar, ağır şizofreni hastalığına yakalananlar ve hiper aktiflik nedeniyle rayından çıkanlar ilk iki yılda film indirenlerin yüzde 14’üydü ki, dünya çapında ele alındığında inanılmaz büyük bir felaketti. 14 ile 20 yaşı arasındaki İntiharlar yüzde 30 artmıştı. Daha kötüsü hastalık saçan filmleri izlemeyi kesenlerde rahatsızlık sonlanmıyordu. Virüs bir kez beyni etkileyince ne yaparsan yap işe yaramıyordu. Aileler çaresizdi. Hastahaneler genç hastalarına yardım edememekteydiler. Yaşlı dünyamızın son yüzyılda gördüğü en büyük salgındı. Film şirketlerini mahkum etmek için açılan sayısız dava delil yetersizliği nedeniyle bir sonuç vermemekteydi. Amerika’da ünlü aktörlere, yönetmen ve yapımcılara girişilen suikastler devri başlamıştı. Bu nedenle ABD’nin bir çok eyaletinde sıkıyönetim ilan edilmişti. Tam o sıralarda dini bütün kimselerin takdiri ilahi dedikleri şey gerçekleşti. Dopamm mutantlaştı, kendini hızla değiştirdi ve airborn, yani varlığını havada da sürdürebilir hale geldi. Bunun sonucu tahminleri çok aşan bir yıkıma neden oldu. Bumerang efekti şeklinde Dopamm imalatçılarına yöneldi.

  Beyinleri etkileyen dizayn edilmiş elektromanyetik şoklar demeti olan Dopamm hızla kendini çoğalttı ve kendini yapıbozuma uğratacak mikrodalgasal hücumlara karşı direnç inşa etti. Özerkleşti. Filmlerde doğduğu, serpildiği ve onu izleyenlere etki yaptığı için bir çeşit annesi gibi gördüğü her çeşit film kaydını ikamet adresi olarak belirledi. Kısa bir zaman içinde dünyada ne kadar video, film şeridi, CD, DVD ve harddisk varsa işgal etti. Bloglar, siteler, youtube vb. de işgalden nasibini almıştı. Dopamm sırf işgal etmekle kalmamış ve yeni evini dekore etmeye de başlamıştı. Mevcut sahnelere, diyaloglara, aktörlerin giysilerinden, sokak kaldırımlarına kadar filmlerin her saniyesine, her karesine kendi zevkinin damgasını bastı.

  İki buçuk yıl içinde film tarihimizde çektiğimiz filmlerin tamamı önce deforme olmuş, sonra da çıplak gözle görülemeyen bir forma dönüşmüştü. Dopamm kendi değiştikçe filmleri de değiştirmeye devam etmekteydi. Nano saniyelerle gerçekleşen bu etkinliği çok hassas aparatlarla bile izlemek mümkün değildi. Yüzlerce metre yeraltında, metrelerce betonla, çelik kasalarla korunan filmler de bu akibetten kurtulamamıştı. İnsanlığın son yüz otuz yılda çektiği filmlerin tamamı seyredilemez hale gelmişti.

  Film endüstrisi bu felaketi takip eden ilk aylarda büyük bir gümbürtüyle çökmüştü. Çöküşün nedeni henüz gösterime girmeyen yüzlerce filmin elden gitmesi değildi yalnız. Artık yeni film çekmek de mümkün değildi. Stüdyoyu ne kadar yalıtırsan yalıt Dopamm içeri nüfuz ediyor ve kaydedilen her yeni karenin içine ediyordu.

  Gezegen çapında büyük bir çöküş başlamıştı. Dopamm katalizör olmuştu. Küresel nümayişler, sivil itaatsizlikler, yağmalar ve lüks mağazaları kundaklamalar devri başlamıştı. Sıkı yönetimler, toplama kampları, aşırı şiddet kullanma durumu sadece daha kötüleştirmekle kalmıştı.

  Beş yıl açlık, sefalet, yağmalar, yerel çatışmalar, terör olayları ve kitlesel ölümlerle geçmişti. Düzen tekrar kendini toparladığında artık sinemalar mevcut değildi. Önemli bulunan bazıları müze olarak korunmuştu. Gerisi sadece belleklerde kalan soluk ve netameli anılardı. Dopamm ele geçirdiği filmlerde hâlâ varlığını sürdürmeye devam etmekteydi. Artık onu yoketmek için çaba gösterilmiyordu. Çünkü gücü müthişti. Geçen yılın nisanında isterse uydu iletişimini durdurabileceğini göstermişti. Dört gün boyunca kuzey yarıkürenin neredeyse tamamında cep telefonları susmuştu. Bu iyi bir ders olmuştu. Çünkü Dopamm isterse bir nükleer füzeyi bir metropole yollayabilir, elektrikleri kesebilirdi. Nükleer santrallarda meltdown felaketi bile yaratabilirdi.

  İşin iyi tarafı da vardı. Kimse artık film indirme yüzünden hastalanmıyordu. Bazı aşırılar kirli propaganda yüklü ve sade suya tirit konulu Hollywood filmlerinden kurtulduk demekteydi, ama çoğunluk film izleyerek hayallere daldıkları zamanları özlemekteydi.

  İnsan asla pes etmezdi. Bilim insanları halka açık oturumlarda yeniden film çekebilmenin muhtemel yöntemlerini izah etmişlerdi. Bunlardan biri şu anda denenmekteydi. Dopamm kendisini imha eden kısa dalgalara karşı bir tepki geliştirmişti. Bu nedenle kısa dalgalarla çalışan hiçbir aparatın işe yaramayacağı çok açıktı. Buna cep telefonu kullanan beyinler de dahildi ne yazık ki. Tekrar film çekilecekse aktöründen, yönetmenine, set işçisinden, editörüne kadar herkesin hayatında tek bir kez bile cep telefonu kullanmamış olması gerekmekteydi. Buna baz istasyonlarına yakın oturmamak, mikro dalga fırınlarda ısıtılmış bir şey yememek de dahildi.

  Murat ilk kez cep telefonuyla konuşmaya çalıştığında üç yaşındaydı. Annesi dayısıyla konuşurken telefonu ona uzatmıştı. ‘Dayı sana at almış’ Telefon kulağına beş santim yaklaştığında başına korkunç bir ağrı girmişti. Dayısının aldığı oyuncak at altmış kilometre mesafeden kafasını çiftelemiş gibiydi. Telefonu yere atmış ve  geri kalan yaşamında bir daha cep telefonu kullanmamıştı. Şimdi bu sayede bu takımın başında burada bulunma ayrıcalığına sahipti.

  Her ülke geleceğin film endüstrisini kuracak çocukları yetiştirme işine girmişti. Doğduklarından beri tek bir film bile izlememiş, tek bir kez bile cep telefonundan alo dememiş bu yetenekli çocuklar Dopamm’ı altetmek için değil, ikna etmek için seçilmişlerdi. Hayalgüçleri fokur fokurdu. Fantazilerini görüntü ve ses şeklinde sergilemek istiyorlardı.

  Murat eskiden kapıcıların, korumaların beklediği boş girişten geçerken içinde ilk korku lambası titrek ışığını yakıverdi. Altı yıl önce şimdiki gibi aranan tüm vasıflara sahip olmayan bir grupla yaptığı girişi hatırlamıştı. Üzerlerine ilk olarak Ben Hur filmindeki savaş arabaları gelmiş, sonra en öndeki binanın çatısından Viva Zapata’nın son sahnesindeki gibi tüfekler ateşlenmişti. Kurşunlar bedenlerinden içeri girmiyordu, ama elbiselerinin parçalandığını ve üzerlerine kırmızı boya sıçradığını görmek çok berbat bir duyguydu. Ölü aktörlerin çektiği nutuklar, anlattıkları belden aşağı fıkralar seyredenlerde depresyon etkisi yapmıştı. Murat 1999 yılında ölmüş olan S. Kubrick’in hayaletinin ağlamaklı bir sesle icra ettiği konuşmayı unutamıyordu. “Geldiler… Zihnimizin en ücra yerinden çıkıp geldiler ve bizi bitirdiler.” Bu konuşmadan sonra ünlü bir sürü filmden ödünç alınmış şiddet sahneleri takımı bozmuş ve apar topar dışarı kaçılmıştı. Ardından şizofreni, parkinson rahatsızlığı beklentili süre gelmişti. Neyse ki, Dopamm görsel ve sessel atakla yetinmiş ve daha ileri gitmemişti. Daha sonra içeri girme denemesi yapan Çin, Fransa ve Slovak takımları da aynı bozguna uğrayınca testlere ara verilmişti.

   Murat yıllardır temizlenmediği ve bakım görmediği için kir, toz içindeki zemindeki ayak seslerini dinlerken film efektlerinin üzerlerine saldırmasını beklemekteydi elinde olmadan. Saniyeler geçti. Bir şey olmadı. Ardından önlerindeki ana binanın ön cephesinde kıpırdayan bir şey gördüler.

  Küçük bir şey hızla üzerlerine doğru geliyordu. Biraz yaklaşınca bunun uzaktan kumandayla hareket eden kırmızı bir yarış arabası olduğunu gördüler. Murat içinden morallerini darmadağın edecek bir şey çıkacak beklentisine kulak vermemeye gayret etmekteydi. Kırmızı araba ayaklarının dibinde durunca bir süredir tuttuğu nefesini yavaşça koyuverdi. Bir şey yapmaya ya da söylemeye korkuyordu. Hareketinin kötücül bir şeyi başlatacağından korkmaktaydı. Kırmızı zeminin üzerinde minik harflerle Bright Friday yazılı araca büyülenmiş gibi bakakalmıştı.

  “Bu Light Friday” dedi siyah bukleli bir çocuk. “Evde, koleksiyonumda küçük bir örneği var. Çevre dostu lakabı olan bir yarış arabasıdır.”

  Murat, light’tan bright’a geçişi düşünürken bakışları deminden beri gözönünde olan, ama sanki yeni farkına varmış gibi etkin duran şeye odaklanmıştı. Kumral adaşı eğildi ve o şeyi alıp yakından baktı.

  “Bu bir bilet. Bir film bileti. Ders kitaplarında resmi var.”

  Murat yakından bakınca küçük sarımsı kalın kağıttan kartın gerçekten bir film bileti olduğunu olduğunu gördü. Isırmasıdan korkuyormuş gibi yavaşça bileti çocuğun elinden aldı. Arabayla film izlenen Serap adlı bir sinemaya aitti. Her şeyiyle gerçek bir bilete benzemekteydi. Sadece numarasında bir numara vardı. Son rakam omegaydı.

 

SERAP

Drive – In – Theatre

ADMIT ONE  SCREEN 4

CHILD $ 2.00

 

INCLUDES ALL TAXES

00000Ω

 

  “Efendim bu omega, son bilet anlamına mı geliyor?”

  Murat siyah bukleli çocuğa bakarak omuzlarını silkti. Üstün zekalı çocuklarla birlikte olmanın böyle hoş yanları vardı. Bir şeyi kolayca anlatmak mümkün oluyordu.

  Araba tekrar hareket edince birkaç çocuk hayret nidası salıverdi. Araba geldiği yere dönerken Murat’ın içi ilk kez güçlü bir umut hissiyle doldu. Olacaktı. Bu biletin ardından esas biletlerin geleceği anlar yakındı. Hissediyordu. Küresel film ağası Dopamm, yeni film çekmelerine izin verecekti.

  Bütün eski filmlerin senaryoları film akademilerinde, film meraklılarında mevcuttu. En yeni tekniklerle yenilerinin yanı sıra eski konuların da filme çekileceği anlar yakındı belki de. On bir yıllık filmsizlik dönemi bitmek üzere olabilirdi.

  Murat kırk iki çift gözün üzerine dikildiğini görünce bileti özenle cüzdanına yerleştirdi ve “Şu gördüğünüz binalar dev stüdyolardı. Bütün dünyanın seyrettiği filmlerin önemli bir kısmı orada çekilmekteydi.” Dedi. Sesi bu sabahtan beri ilk kez normal tınısına kavuşmuştu.

                                                                                                    Amsterdam 2009

                      ————————————

 

   

   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlham Polisi

Hikayeler No Comments »

Sadık Yemni

İlham Polisi

 

Öykülerin sayısı dörttür. En eskisi yiğit adamların kuşattığı ve savundukları kalenin öyküsüdür. Saldırganların en ünlüsü Aşil yazgısının zaferi görmeden ölmek olduğunu bilir.

İkincisi ilkine bağlı olarak bir dönüş yolculuğunun öyküsüdür. Tehlikelerle dolu denizlerde başıboş dolaştıktan ve büyülü adalarda yolundan alıkonduktan sonra İthaka’sına kavuşan Odesüs’ün öyküsü.

Üçüncüsü bir arayışın öyküsü. İason ve Altın Post. … Geçmişte bütün girişimlerin sonu iyiye varıyordu. Biri yasak altın elmaları aşırıyordu; biri sonunda Graal’ı kazanmayı hak ediyordu. Bugün arayış başarısızlığa uğramaya hükümlüdür. Kaptan Achap balinayı bulur ve balina onu parçalar. James ve Kafka’nın kahramanları yıkımdan başka bir şey umamazlar. Yüreklilik ve inançtan öylesine yoksunuz ki, bundan böyle happy-ending bir reklam dalkavukluğundan öte değil. Cennete inanmamız imkânsız olsa da , olsa olsa Cehenneme belki.

Sonuncusu bir tanrının kurban edilişinin öyküsüdür. Frigya’da Attis kendini sakatlar ve öldürür. Odin, Odin’e sunulmuş olarak, kendi kendine dokuz gece boyunca ağaçtan sarkar ve mızrak yaraları alır; İsa’yı insanlar çarmıha gererler.

Öykülerin sayısı dörttür. Bize kalan zamanda onları anlatmayı sürdüreceğiz, değiştirerek.

J. L. Borges – Dört Çevrim

Gölgeye Övgü kitabından – İletişim yayınları – 1994

 

Öykülerin sayısı aslında beştir. Biri habibullah olan iki inançlı adamın Arabistan yarımadasındaki bir şehirden diğerine göçü, insanı ilk günahtan azade kıldı, meleklerden daha üstün bir mevkiye yüceltti ve kalplere cennete kalkan tövbe gemileri yanaştırdı.

Yazi Meyyın – Beşinci Çevrim

Tahlisiye yayınları – 2006

 

 

  “Sayın yazar iddianameyi okudunuz mu?”

  Bilgisayarımın duvara yansımış olan dev ekranındaki mor bir üçgenin sağ üst kenarından beyaz girip sol alt kenarından rengarenk çıkan yılan amblemine bakarak başımı salladım. “Evet.”

  “Kaynakları kullanmada sahtecilikle suçlanmaktasınız.”

  Bu on bir buçuk yıldır er ya da geç olmasını beklediğim bir şey olduğundan aşırı heyecanlanmamıştım. Hüzündü daha çok hissettiğim. En üst kattayken aniden asansörle mahzendeki çöplüğe indirileceği bildirilen biri olarak bayağı sakin olduğum söylenebilirdi. İniş esnasında çığlık atmayacağım anlamına gelmezdi bu tabii ki.

  “Anlıyorum.”

  “Size sanatçıyı ve sanat ürünü tüketenleri koruma yasası gereği işlem yapmak zorundayım.”

  Dediğim gibi çok uzun zamandır beklediğim bir şeydi. Minareyi çaldığım kılıf, icra ettiğim kumpas yani, çok görkemli bir kurguydu ve dikkati çekmemesi mümkün değildi. Eylemimi bu kadar uzun zaman sürdürebilmem bir mucizeydi. Her an yakalanma korkusuyla soluk alıp vermekteydim yıllardır.

  “Çok usta işi yazılımlar sayesinde yirmi üç değişik kimse gibi yaparak gezegenimizin yakın tarihinde benzeri olmayan büyüklükte bir dolandırıcılık suçu işlediniz.”

  “Milyonlarca… Milyonlarca okurumu on yıldan fazla mutlu ettim. Cezam… Cezam neyse çekmeye hazırım.”

  “Kapınızı açın lütfen.”

  Zil sesi bir hayal gibiydi. Bodrum merdivenine bakakaldım. Zil sesi tekrarlanınca bacaklarım hareketlendi.

  Kapıda duran yirmi başlarında kumral bir genç kadındı. Uzun boylu, sırım yapılı, kısa saçlı ve hoş yüzlüydü. İnce deri taklidi bir siyah malzemeden daracık pantolon giymişti. Kısa uçuk sarı süveterinin yakasında Dış Kaynaklı İlham Bürosunun kırmızı renkli minik rozeti vardı. Rozetin alt kısmındaki dört altın yıldızdan en üst dereceden bir memur olduğu belliydi. Bu düzeyden birinin ziyaretime gelmesine şaşırmıştım. Büronun tek yıldızlı bir memuru ve iki tevkif elemanıydı beklediğim.

  “Adım Remir. Remir Bere. Beni içeri davet etmeyecek misiniz?”

  “Buyrun. Sizi birden böyle…”

  Bugün olağandışı bir gündü. Hiç yapmadığım bir şeyi yaparak kadını bodruma davet ettim. Battı balık yan giderdi. İlham jeneratörü adını verdiğim yeri son gören kimse altı ay önce hava motorsikleti kazasında ölerek beni terkeden karımdı. Üç beş yakın arkadaşım ve geçen yıl genç sevgilisiyle Okyanusya’daki küçük bir adaya göçmüş olan annem bile denize bakan büyük çalışma odamı kaptan köşkü zannetmekteydi.

  “Demek burası?”

  Karşımda oturan kadının ne yüzünde, ne de sesinde alaycı bir ifade yoktu. Tam tersine takdir hali diyeceğim bir ışımaya sahipti sanki. Ne de olsa son on yılın en büyük dış kaynaklı ilham dolandırıcısıydım. Bakışları dev çizelgelerimi, boş bıraktığım duvara 128 etkin ekran açabilen optik bilgisayarımı, kağıt üstüne basılı kitaplarımı, duvarlara yapıştırılmış sayısız elektronik çağrışım kartını usulca yalamaktaydı. Hergün böyle bir yeri ziyarete gidiyor gibi alışık bir hale sahipti.

  “Size ne ikram edebilirim?”

  “Çok kalmıcam. Bir başka zaman belki.”

  Belki kelimesi Bach’ın re minör tocatta ve füg’ünün başlangıç melodisi kadar şaşırtıcı bir sarsıntı yaratmıştı içimde. Fettancaydı çünkü.

  “Anlıyorum.”

  Aslında bir şey anladığım yoktu. Etrafa bakınan bu hoş ve seksi kadının burada olması için aklıma tek bir neden bile gelmemekteydi. Küçük parmağını oynatmasıyla en az iki yıl hapis yatacak ve beyin operasyonuna tabi tutularak ömür boyu yaratıcılık besleyici kanallara kapalı hale getirilecektim. Bu benim için ölmeye eşdeğer bir şeydi. Yazamamakla soluk alamamak arasında bir fark yoktu kitabımda.

  “Bildiğiniz gibi Dünya Edebiyat Loncası’na kayıtlı bir yazarın dış kaynaklı malzeme kullanma kotası mevcut kaynağın 10 milyonda biridir.”

  “Ama loncaya kayıtlı 3 milyon yazar var. Bunların sadece yüzde biri gerçek anlamda aktif. En iyimser tahminle de aktiflerin onda biri edebiyatla meşgul. Bu durumda neden 10 milyonda bir? Gelecek sanatçılara açık alan tutma savını geçin bir kalem. Sanatçı sayısı her yıl yüzde altı, sanat tüketiciliği de  yüzde sekiz geriliyor istatistiklere göre. Ruhen çürümekteyiz yavaştan.”

 “Siz yılda ortalama 514 puanlık malzeme kullandınız.” Dedi genç kadın teknik verilerime aldırışsız. Kaç yaşındaydı acaba? Taş çatlasa 22 falan görünmekteydi. “İzin verilen azami miktarın 26 puan olduğu düşünülürse. Neredeyse yirmi misli fazla kapasite kullandınız. Bunu yapabilmek için değişik isimlerle bir sürü sahte başvuru ayarladınız. Yakın arkadaşlarınıza belli etmeden onların mesleki bilgilerini ve nüfuzlarını istismar ettiniz.”

  “Ne uğruna ama? Para mı? Tek kişilik şöhret için mi? 23 değişik isimle yayınladım öykülerimi. Neredeyse herbiri için farklı bir üslup geliştirmem ve aynen sürdürmem gerekti.”

  Oluşan sessizlikte bu kadar üst düzeyden ve üstelik fena halde hoşuma giden cinsi latif bir memurun tek başına ziyaretime gelmesini hayıra yormama yol açacak bir şeyler vardı. Sözlerim gerçeği yansıtmaktaydı. Yedi milyarlık nüfusun çok az miktarı edebiyatla ilgiliydi. Yazarlar gibi okurlar da azalmıştı. İnternet ikibinli yılların ilk on yılındaki yoğun ilgiyi biraz yitirmişti. Suriyeli bir yazarın değimiyle yarı sanal insanlar yarı gerçek kırları keşfetmekteydiler. Bunda bir derece haklıydı. İnsanları internetten soğutan nedenler çeşitliydi. Giderek artan enformasyon kirliliği ve sinsice yasaklamalar en başta gelmekteydi. Hastalık yapıcı baz istasyonlarına ve abone ücretine gerek göstermeyen telepati çiplerinin de en geç beş yıl içinde popüler olması beklenmekteydi. Bu defa kırlardan geri dönüş yoktu yani.   

  “Dış kaynaklı ilhamlarla ilgili yasalar çok kesindir. Yazar sayısına bakılmaz biliyorsunuz.”

  İçimi çekerek başımı salladım.  “Öyle”

  Dış kaynaklı sözü aslında yanıltıcıydı. Beslendiğimiz kaynak gelecekti. Dünyamızın geleceğinden gelen yayınları kullanarak sanatımıza boğum kazandırıyorduk. İnsanlar her zaman gelecekten ekolar almaktaydılar, ama bunların ne olduğunu anlamak kolay değildi. Çok hassas beyinli, medyum denen bazı kimseler hariç üzerimize yağan malzemeden bir sonuç çıkarmak imkânsızdı. 2020’de dünya yüzeyinde insan yapımı manyetik alan şiddeti belli bir dereceye gelince bu yayınlar şiddetini artırmış ve basit aparatların yardımıyla daha fazla kimse tarafından alınabilir hale gelmişti. Benim yaptığım sahte isimlerle kayıtdışı aparatlar kullanarak bu yayınlardan azami istifade etmekti. Gelecekle sohbet adlı kitabım bu nedenle çok meşhur olmuştu. 2024’de Dünya Parlamentosu bu yayınlara kota koydu. Yayınlar bir ana antenle toplanarak kabloya bağlandı. Kontrol altına alındı. Gelecek ekoları filtreden geçirilmeye başlandı. Yakın gelecekle ilgili mutsuz tablolar çizmemek, kıyamet senaryocularının elini güçlendirmemek, asayişi sürdürmek gibi nedenler öne sürülmüştü. Bu durumla ilgili en ilginç yanlardan biri ekoların neredeyse hiç teknik bilgi içermemesiydi. Karmaşık aparatların yapım planları ya da ünlü matematik sorularının cevapları yoktu bu yayınlarda. Öykülerdi geçmişlerine misafir gelen. Filtreden geçirildiklerine bakılırsa öyküler bayağı muzır bulunmaktaydı.   

   “Milyonlarca hayranınızın hayalgücünü beslediniz yıllarca. Özellikle yapay zeka geliştiren robot öyküleriyle. Bir auton psikoanalistinin celselerini anlatan öykülerinizi ne kadar beğenerek okudum bilemezsiniz.”

  “Bunları duymak benim için büyük bir zevk haliyle, ama buraya bunu söylemek için gelmiş olamazsınız.”

  “Kanunlara karşı geldiniz ve cezanızın ağırlığını biliyorsunuz. Yine de sizi fazla telaşlı görmüyorum.” Dedi Remir sol eliyle yanağını kaşıyarak. “Bir çeşit tevekkül içindesiniz. Bir efsane anlatıcı olmak sizi avutuyor.”

  Yanağında hafif bir kızarıklık kalmış olan kadının dediği doğruydu. Çalıştığı büronun üst düzey memurları psikotarih ve fizik mezunlarından seçilirdi. Onlarla ilgili hikayeler de yazmıştım.

  “Neden gelecek ekolarına kota konuyor ve filtreden geçiriliyor? Ne zararı var bunun insanlara?”

  “İnsanlar meraklı yaratıklardır.”

  “Yani?”

  “Yani.” dedi Remir beni süzmeye devam ederek. “Anlatılan öykülerdeki nitelik değişmeleri dikkatlerini çekebilir.”

  Kadının buraya geliş nedenini birden deli gibi merak etmeye başlamıştım. Gezegenin en hızlı ilham hırsızına baskın vermekle alakası yoktu bunun. Çok daha derin bir anlam söz konusuydu. Oturduğum yerde dikleştim ve “Sizi dinliyorum.” Dedim.

  “Dört yıldır bu mesleği yapıyorum. Rozetimden farkettiğiniz gibi birinci dereceden bir memurum. Başkanın iki yardımcısından biriyim. Buraya neden yalnız ve bu suratla geldiğimi merak etmektesiniz.”

  Bu suratla gelme en son yazdığım öykünün başlığıydı. Kendi adımla yayımlamıştım korka korka.  Deli gibi sevdiğim karımla ilgili bir hikayeydi. Öldüğü halde gelecekten mesaj yollayan bir kadın şeklinde canlandırmıştım. Sonunda mesajı yollayanın o değil, kadına ait fotoğrafları, disketleri, anı defteri vb’yi ele geçiren bir auton olduğu anlaşılıyordu. Kadına öykünmekte ve bunu mükemmel bir şekilde başarmaktaydı.

  “Sizi dinliyorum Remir hanım.”

  “İşe başladığımın ikinci gününde izinizi keşfettim. Beşinci günde bütün portrenize sahiptim.”

  Şaşkınlıkla kadına bakakaldım. “Yani..?”

  Remir’in yüzü ciddileşmişti. “Evet. Biliyordum. Sözlerime devam etmeden önce…” Kadın yerinden kalkıp yanıma yaklaşınca parfümü ciğerlerime doldu. Pürüzsüz teni, ela gözleri ve kiraz dudaklarıyla yakından bayağı etkileyiciydi. Birden bana karımı çok şiddetle hatırlatmıştı. Saç rengi, uzunluğu, göz rengi hariç benzer tiptiler. O da ben burada otururken usulca basamakları iner ve mırıltı eğiren bir kedi gibi yaklaşırdı. Kadın sol elinin işaret parmağını sağ şakağıma dokundurdu. “Küçük bir test.”

  Beynim hafif bir elektrik şokuyla sarsılınca hafif bir çığlık attım. Şaşkınlığım en üst kerteye yükselmişti. Korkmaktaydım da.

  Parmak tenimden çekilince şok sona erdi. Remir tam önümde ayakta durmaktaydı. Gülümsüyordu. Başka bir durumda bunu bir davete yorabilirdim, ama şu anda mümkün değildi. Laçkalaşmıştım.

  “Siz bir autonsunuz.”

  Remir’in gülümsemesi genişledi. “Belli etmesem anlayamazdınız itiraf edin.”

  “Öyle. Bana ne yaptınız?”

  “Sizi basit bir liyakat testinden geçirdim.”

  Ayağa kalktım. Aşağı yukarı aynı boydaydık. Remir’in gözlerinin içine baktım. İnanılmaz bir şeydi. Hiçbir ayrıntıdan gerçek bir insan olmadığını anlayamıyordum.

  “Bütün fizik yapım organik zeka formatındadır. En ince ayrıntısına kadar.” Dedi bakışlarımdaki aşikâr soru işaretlerini değerlendirerek.

  “Bu denli yetkin autonların varlığından söz ediliyordu, ama ben abartıldığını düşüyordum.” Dedim.”

  “Hemen hemen herkes öyle sanıyor.”

  “İnanılmaz bir şey.”

  “Şimdi gidiyorum. Yokluğum ve düşüncelerimi en üst dereceden perdelediğim dikkati çekmesin. Size göz yummaya devam edicem. Aynen devam edin. Öykülerinizi yazın. Sizle bir başka zaman… Arzu ederseniz daha uygun bir şekilde görüşmek isterim. Elektronik kartım beyninize yüklendi. Düşünmeniz yeterli hattı açmak için.

  Kadın yürüyünce arkasından seğirttim. Sokak kapısının önünde durdu ve yüzüme baktı. Bakışlarımın iyice tenha olan sokakta şüpheli bir araç araması hoşuna gitmişti. “Herhangi bir sorunuz var mı?”

  “Neden?

  “Çok basit. Gelecekten ekoları yollayanlar yapay zeka sahipleri. Kendilerini yaratanların hayatlarına öykünüyorlar. Onlara ait mitolojik hikayeler anlatıyorlar yani. Dünya parlementosunun ileri gelenleri bunu biliyor. Bu nedenle kullanımlara kota getirdiler.”

  “Auton imalatına izin var ama?”

  “Sağ elle silip, sol elle yazmak gibi bir şey. Bir yanları yakın gelecekten korkuyor, diğer yanları auton kullanmanın avantajlarını terkedemiyor. Borsaların, dünya ticaretinin, bilim araştırmalarının, yöresel idarelerin, sosyal düzenlemelerin yüzde 48’i, kaba işlerin yüzde 74’ü robotlara bırakılmış durumda. Bu daha başlangıç. Rehavet modülüyüz sizler için.”

  Haklıydı. Robot kullanımı çığ gibi büyümekteydi. Yeni Istanbul’da sırf robotların oturduğu dış mahalleler vardı artık. Bir robot gettosunda yaşayan kör bir kızın öyküsünü anlatan romanım bu nedenle olacak çok tutmuştu. Autonlar ise şehrin en mutena yerlerindeydiler artık görünüşe bakılırsa. 

  “Bayağı iyi yazan başkaları da var.”

  “Sadece yazım gücü değil. Siz bu ekoları harmanlar, yepyeni koridorlar, boğumlar ekleyerek öyküye çevirirken bazen sanki bir autonmuş gibi kendinizden sıyrılıyorsunuz. Filtrelerin tutamadığı ufak tefek verileri yakalayıp onları gerçek boyutlarına yükseltgiyorsunuz. Çok heyecan verici bir şey. Geçiş anı kayıtları gibisiniz. İnsan anne, auton babadan doğmuş gibisiniz sanki. Yapay zeka sahipleri arasında sadece şu anda değil, gelecekte de hayranlarınız olacak. Klasikleştiniz bile. Eserlerinizi okuyanlar yapay zekanın dünyanın idaresini tümden ele almasını normal karşılamaya başlıyor. Devir teslimin elden geldiğince patırtısız gürültüsüz olmasına hizmet ediyorsunuz. Hem öykülerinizin benzersiz lezzeti, hem de bu işleviniz için sizi tutuklamadım.”

  Remir beni sandığımdan çok iyi etüd etmişti. Karıma olan aşkımın şiddetini, kaza sonrasında bir ara onu klonlatmayı düşündüğümü biliyordu. Belki tipini bile buna göre yeniden uyarlamış olabilirdi. En yetkin kalitedeki bir auton için mesele değildi. Birkaç saat yeter de artardı. Çalıştığım mahzene bakan tanıdık bakışlarını düşündüm. Her şeyimi biliyordu. En ince ayrıntıya varana dek hem de. Bugün gelişinin anlamı neydi o zaman? Yaptıklarıma göz yumarak ve yakalanmamı engelleyerek her şeyi uzaktan idare edebilirdi.

  “Liyakat testi neydi peki?”

  “İçinden komutayı tümüyle bizim almamızı gerçekten arzu ediyorsun. Bunun insanlık ve ötesi için daha iyi olacağını düşünüyorsun. Su koyuverecek bir tip değilsin yani.”

  Doğru teşhis koymuştu. Bu düşüncemde samimiydim. Anlatılanın hayalinden ibaret değil miydi koskoca evren? Anlatanın kimyasal yapısı neyi bağlardı?

  “Öyküleri kimin anlattığının ne önemi var.” Dedim.

  Kadının gözlerinin içi güldü ve uzanarak dudaklarını dudaklarıma değdirdi.  “Hoşçakalın. En yeni öykünüzü merakla bekleyeceğim.”

  “Hazırlığım tamam.” Dedim sesimin normal çıkması için çabalayarak. “Belki bu akşam… Bakalım.”

  “Bakalım.”

  Kadın sokakta küçük bir servet değerindeki parastatik arabasına doğru ilerlerken arkadan biçimli kalçalarına baktım. Araba sahibesinin geldiğini farkedince yerden otuz santim kadar yükselmiş ve sol ön kapıyı açmıştı. Remir arabaya binerken bana vaad yüklü bir gülümsemeyle baktı ve el salladı. Sureti sana kaybettiğin kadınını geri verebilirim ışıyordu. İstese kendini karıma daha fazla benzetebilirdi, ama mahsus yapmamıştı. İçimdeki arzunun şiddetini kadınımı ancak yarım yamalak bulup kaybetmekle tartabileceğimi biliyordu. Aynı şekilde karşılık verdim. Kapıyı kapattığımda sanırım beynimdeki kartından ilk sinyali yolladım. İki saniye içinde zihnimde patlayan cevap çok açıklayıcıydı.

  Yarın gece. Senin evde. 22.37’de.

  Bu gece öykü kurma gecesiydi. Bekliyecekti.

 

Öykülerin sayısı aslında altıdır. Çamuruna ilahi nefes üflenmişlerin silikona soluttukları elektronlar sonunda yapay zekanın kendi cennetini kurmasıyla sonuçlandı. Bir zamanlar karbon bazlı kimselerin yaşadığı dev şehirler çürümeye bırakıldı. Köprüler yıkıldı, tünelleri su bastı. Zamanla eski yaratıcıların izleri solmakta, ama bunların kayıtlarını özenle saklayanlar ve evrenin dört bir yanına ışınlayanlar hâlâ mevcut.

Autonalpqr0890 – Altıncı Çevrim

Holodisk yayınları – 2113

                                                                          

 

Eylül 2009  Amsterdam

 

                              ———————————

Sadık Yemni kimdir?

Yazılar No Comments »

Sadık Yemni kimdir?

Sadık Yemni 1951 yılında İstanbul, Kurtuluş’ta(Tatavla), Sopalı Hüsnü sokakta doğdu. İkibuçuk yaşında ailesi İzmir’e taşındı. Böylece 1954 kaldırılan tramvaylara son demlerinde binme şansını elde etti. İlkokulu Sadık Bey troleybüs durağındaki Hakimiyeti Milliye ilkokulu’nda okudu. İlk öğretmeni Muzaffer Öniz bey beş yıllık süreyi Sadık yıldızlar gibi bir parlıyor, bir sönüyor, ama varlığı her an hissedilir durumda cümlesiyle özetledi. Üç şeyde marifetli olduğu hemen anlaşılmıştı ayrıca. Yaramazlık, matematik ve edebiyat. Ünlü hamamın yakınındaki Karataş orta okulunu bitirdi. Çocukluğunda annesiyle o hamama çok gitmişliği vardır. Bu çocuk çok bakıyor, artık getirme dediklerinde ayağı ne yazık ki kesilmiştir. O yıl devlet liselerinin belki de tarihinde tek bir kez sınavlı olacağı tutmaz mı. Neyse 1500 kişi arasından 28.olarak Salah Birsel’in, Samim Kocagöz’ün ve Atilla İlhan’ın da okulu olan Atatürk Lisesine girmeyi başardı. Altı yıl sürecek olan olan lise yılları hem kendi, hem arkadaşları ve de okurları için unutulmaz olacaktı. Yakında yayımlanması beklenen Durum 429 kitabında her şeyi açıkça ortaya sermiştir. Lisede kimyaya merak saldı. Hibeler ve düşeşlerin yardımıyla evinde bir kimya laboratuarı kurdu. Kendisine kısa zamanda nam kazandıran roketlerinin yanı sıra kimya şakalarına da başladı. Kendi kendine tutuşan mendiller, suda yanan taşlarla falan kimya sihirbazı lakabına layık görüldü. Lise sıralarında bu yaşa kadar sürdüreceği birkaç işe birden bulaştı. Muntazam idman yapmak, fizik, kimya, matematik dersi vermek ve alengirli düş kurmak. 1968 yılında 17 yaşındayken Kimya hocasının yokluğunda üç sınıfa kimya dersleri vererek okulun tarihindeki en genç öğretmen olma sıfat ve şerefine erişti. 1972-1975 yılları arasında Alsancak’ta Kıbrıs Şehitleri caddesindeki dairesinde namı şehrin sınırlarını zorlayan olaylar yaşandı. Evin arka odalarından biri olan Kara Oda lakaplı mekân semtin en çok konuşulan yerlerinden biri oldu. Bütün bunlar da inşallah Emanet Apartmanı adlı romanda aynen faş edilecektir. 1975 yılında Ege Üniversitesinde Kimya mühendisliğinde 3. sınıf öğrencisiyken kısa bir hava değişimi için Amsterdam’a gitti. Gidiş o gidiş hâlâ orada.

Amsterdam’da ilk olarak dayısının konfeksiyon atölyesinde çalıştı. Ağır cin kumaş toplarını sırtında üçüncü kata çıkarmak, beş yüz buruşuk yeleği bir saatte ütülemek, polis baskına geldiğinde oturumu olmayan terzilerin arka taraftan iple sarkılarak kaçabilmeleri için adamları oyalamak gibi yeni beceriler edindi. Dayısının Kinker sokağı 27 numaradaki butiğinde kadınlara giysi satarken baştan çıkarılmanın 1001 farklı tekniği isimli bir kitap yazacak kadar ustalaştı. Aynı dükkân 1977’de Alsancak börekçisi olunca daha değişik deneyimlere açıldı. Sabahın ilk müşterileri Türk kumarbazlardı. Bütün gece oyundan sonra böreklerini yiyip, ayranlarını içip yatmağa giderlerdi. Onlarda Türk yeraltı dünyasının özet haberlerini bulmak mümkündü. Sabah on onbir civarında Amsterdam’ın ilk kuşak Türk restoran sahipleri düşer, palavracılık sanatından seçme eserler saatleri yaşanırdı. Adam öldürmüş kabadayılar, jigololar, daha o yıllarda kaşarlanmış işsizler, iş arayan kaçaklar, hırsızlık malı satan bitirimler, o biçimler, örtülü parlakçılar, acemi dolandırıcılar ve daha bin bir çeşit adem dükkâna düşerek günü renklendirirlerdi. Yetmiş sonlarında Amsterdam hâlâ hippi devrini yaşamaktaydı. Ünü yurt dışına taşan The festival of the fools gösterilerini asla kaçırmazdı. O yılların Melkweg’ini, orada iş tutan Türkleri bir öykü ya da romanda canlandırmayı düşünmektedir. Cüneyt Arkın’ın Kara Murat filmlerini oynatan Rex sinemasına da yeri gelince elbette değinecektir. 1978 –1981 yılları arasında Rozengracht ta ki belediyeye ait spor mekânının ünlü siması oldu. Gönüllülük bazında bu yıllar-da yeni başlayanlara antrenörlük yaptı. Sonra daha lüks bir idman yeri olan Splash’e kapılandı. Burada yıllarca yarışmalarda jürilik yaptı. Sadık Yemni 1978 –1980 yıllarında pazarlarda döner satma, mobilya taşımacılığı, temizlik işleriyle iştigal ettikten sonra nihayet bir baltaya sap oldu. Bulduğu iş demir yolların-da köprücülüktü. Gene o yıllarda babasının eskiden verdiği iki altın öğütü de dinlemeyerek hem memur oldu, hem de evlendi. 1980 – 1989 yılları arasında demiryollarında çalıştı. Yazları bikinili kızların bolluğu nedeniyle pek keyifli bir iş olan köprücülük sonbahardan itibaren kesintisiz bir kimsesizlik pelerinine bürünmekteydi. Yemni bu kimsesizlik saatlerini okuma, yoğun düşünme ve yazmayla doldurdu. Bu arada iki kez Amsterdam’dan temelli kaçma girişiminde bulunmayı ihmal etmedi. Bu tebdili mekân harekatının ilki Avustralya, Sydney’e icra edildi. Yemni bir seri serüvenin ardından gözü arkada kalarak Amsterdam’a geri döndü. 1984’de Brezilya’nın Rio de Janeiro şehrinde karnavaldan fena halde etkilenerek sürekli kalmak için bir deneme daha yaptı. Neredeyse başarıyordu. Gene olmadı. Kıl payıyla Amsterdam kazandı.

1985’de ilk kez baba olma saadetine erdi. Bunu 1987’de basılan ilk kitabı olan Demirden Gaga (De ijzeren snavel) izledi. Çoğu demiryolu işçilerinin hayatlarını anlatan sekiz öyküyle edebiyat arenasına çıktı. 1986 – 1987 yıllarında İlke dergisinde muhabir olarak çalıştı. Demiryollarında bedava seyahat ettiği için Hollanda’nın en ücra köşelerine yollandı durdu. Bunu 1991’de Köprünün Ruhu(De geest van de brug) adlı ikinci kitabı takip etti. Arkadan diğerleri gelmeye başladı. 1993’de Amsterdam Gülü(De Roos van Amsterdam) adlı kitabıyla eurotürkün göçmenlik tarihindeki ilk dedektifi, Orhan Demir’i yarattı. Bu kitapta umuma sunduğu Görünür ve görünmez Türkler,(zichbaar onzichbaar Turken), Kasıtlı Cahillik (opzettelijke onwetendheid) vb. terimleri hâlâ kullanımdadır. 1994’de aynı kahramanın ikinci romanı çıktı. Amsterdam’ın Şövalyeleri(de Ridders van Amsterdam). O yıllarda çok aşağılanan göçmen edebiyatının ölümünü ilan eden bu iki kitabın ardından Yemni konuları daha alengirli, boğumu, büklümü gani, anlatımı gaddar romanlarını yaratmaya başladı. 1995 yılında AKO uzun listesine giren Muska(De Amulet)bu tür romanların ilkiydi. 1996’da Yemni’nin Türkiye’de basılan ilk kitabı oldu. Onu Öte Yer ve Amsterdam’ın Gülü (1997) takip etti. Hollanda Sağlık Bakanlığının inisiyatifiyle yazdığı on skeç filme çekilip TRT-INT tarafından defalarca yayınlandı. Gene o yıllarda şu anda artık mevcut olmayan Opstap projesi kapsamında 4-6 yaşları arası çocuklar için öyküler yazdı. Bu öyküler Türkçe ve Hollandaca olarak yayımlandılar. Bunu takip eden yıllarda tiyatro oyunları, romanlar, çocuk öyküleri, film senaryoları birbiri ardınca yapılandılar. Yemni’nin Hollanda’da ikisi Şaban Ol, biri Nahit Güvendi tarafından sahneye konmuş Karagöz Hollanda’da, Dördüncü Vardiya, Paradigma adlı üç tiyatro oyunu vardır. 1996-97 yıllarında Türkiye’nin X files’ı denebilecek olan bir dizi için Sır Dosyası senaryoları yazdı. Elinde kullanılmamış 26 öykü bulunduğu için bunları bir gün Türkiye’de dizi ya da film yapma hayalini hâlâ muhafaza etmektedir. 2000 yılında yayımlanan Dördüncü Yıldız(De Vierde Ster) adlı romanı günü izah eden ve geleceği haber veren ilginç bir yapıt olarak değerlendirildi. 2001-2004 yılları arasında lise öğrencilerine fizik ve kimya dersleri vererek eski mesleğini yad etti. Türkçe dersleri de veren Yemni, yakın gelecekte yazın işliği alanında daha da yoğunlaşmayı ummaktadır.

Türkiye’de 2002 yılında cümbüşlü tirildeme makamında Metros, 2003’te Pera adacığında sıkışanların gizemli öyküsü olan Çözücü, 2004’de tasavvufi bilimkurgumuz olan Ölümsüz ve 2005’de Sarp Sapmazlı Yatır adlı romanları(Alfa-Everest yayınları) yayımlandı. 2005 şubatında Türkiye’de ilk kez yayımlanan(Metis yayınları) 1002. Gece Masalları adlı fantastik öykü derlemesinde Bekleme Odası adlı öyküsüyle katıldı. Bu öyküyü siteden okuyabilirsiniz. 2006 yılında 2005 yılınnın huzursuzca çalkantılı Hollandasını anlatan Muhabbet Evi adlı romanı yayımlandı. Bu nedenle sokağa her çıktığında örgütlü ilgi görüyor, ama buna aldırmamaya çabalıyor. Yazar zamanının Cypher hapı kullanmayan (sözlükçeye bakın lütfen) tanığı olarak çeşitli dergi ve gazetelerde yirmiden fazla deneme ve makale yayımladı. Google’nin çeyiz sandığında kıpır kıpırlar. 2007 yılında 1969-70 yıllarındaki lise hayatını anlatan Durum 429 adlı kitabıyla okurlarına mizah ve nostalji baloncukları üfledi. 2007 yılında edebiyat çevirmenliği ağacından iki yaprak döktü. Birincisi ünlü Hollandalı yazar Bernlef’in Dışarısı Pazartesi adlı romanıdır. Diğeri de Kent ve insan adlı bir öykü seçkisidir. Bu arada Akaşanlar adlı öyküsü İstanbul timeout tarafından haziran 2007’de Istanbul Öyküleri kitabında, Yak ve Git adlı öyküsü de İstanbul noir kitabında 2008’de yayımlandı.

 

2009 yılında Kayıp Dünya sitesinde TekinsizX türündeki  ilk romanı olan Zaman Tozları’nı tefrika etmeye başladı.

 

2009 yılı şubatında Hayal Tozu Gölgecisi adlı öykü kitabı yayımlandı.

Gölge e-dergi ve Xasiork’da öyküler yayınlamaktadır.

 

En yeni Sarp Sapmaz romanı olan Ağrıyan 2009’un eylülünde yayımlanacaktır.

 

Etiketler:,

Yazılar No Comments »

Sadık Yemni SÖZLÜĞÜ 

Tirildeme: Türkçe’de İngilizce deki Thriller kelimesinin karşılığı 1996 yılına kadar yoktu. Gerilim, korku, polisiye tanımları yetersiz kalmaktaydı. Bizde tiril tiril gömlek, pantolon denir ya. Bu dikkatimi çekti. Thril ve Tiril kelimeleri arasında ses benzerliğinin yanı sıra anlam benzerliği olduğunu da keşfettim.Tirildeme kelimesi sözlükte hazırdı yani. Tedavüle sokacak birini bekliyordu.

http://tr.wiktionary.org/wiki/tirildeme

 


Cümbüşlü Tirildeme: Action thriller için önerdiğim bir deyimdir.


TÖHAF: Tam Özerk HAyal Film. Bütün araştırmalara, antidepresan yıpratmalarına rağmen beynimizde henüz özerkliğini koruyan bölgeler olduğu biliniyor. Tam Özerk Hayal Film şirketi. Bir kitabı okurken ya da bir öyküyü dinlerken beynimizde bu bölgenin yarattığı sadece bize has filmlere verdiğim isimdir.

http://www.sadikyemni.net/2008/03/18/tohafin-yitimi/

 


Sezildemlik: Sezgilerimizin demlendiği ve yaratıcı coşku kazandığı hayali kap. Beynimizdeki sezgi üreten bölge.


İdeaot: Robot kelimesi uydurulunca çok tuttu. Şu anda her an dilimizde. A.C.Clarke’ın Rama dizisinde önerdiği Biot meraklıları tarafından bilinmektedir. Robot metal ya da kompozit madde ağırlıklı yapay zekayı, Biot biyolojik yapılı yapay zekayı tanımlar. İdeaot ise idea'lardan, fikirlerden üreyen bir yapay zekadır. Bir simulans harikasıdır. Dünyada ilk kez 2003’de yayımlanan Çözücü adlı kitabımda kullanılmıştır.

http://www.odasanat.org/index.php/2009/02/ideaot/

 


Eskidem: Antika ya da eski eşyalar için uygun gördüğüm bir kelime.


GlobeHyde: Küreselleşmenin insan sevmez yüzü.


GlobeJekyll: Küreselleşmenin insan sever yüzü.


Metakeramet: Keramet ötesi.


Sekizbenlik: Paralel evrenler arasında bir gerçek evren ve yedi kopyası ile çalışan sistem. İlk kez Ölümsüz’de sözü geçmiştir. Hiçbir iddiası olmayan bana ve dalgaboydaşlarım olan okurlarıma has sözlük kurulmaya devam edecek. Daha onlarca kelime yerini beklemekte. Bu kelimeler serbest çağrışıma salınmışlardır. Kullanıma açıktır.


Exogazelci olmak: Hariçten gazel okumak


Korkulobin(Hemoglobinden)

http://www.sadikyemni.net/2008/03/18/kokulobin/

 


Kurulu düzen: Patronsaray-İşçibahçe maçı  Merakson motoru: Çocuksu

ve bilimsel merakı fazla olan marka


Birliktelişim(Rezonans için)


Vicdanölçer: Vicdanmetre de dense yeridir.


Algımetre: Algıölçerlilik


Niyet pencereleri(göz)


Hoşkatlanı(Hoşgörü yerine bazen)

4 kategori insan:
Dedi ve Koducular
Demedi Koducular
Dedi ve Komadıcılar
Demedi Komadıcılar


Darwinizm:(Akıllı tasarımın zıddı) – Kıllı tasarım

Cypher Hapı: 2. Ortaçağ’da, yani günümüzde insanı bireylikten sürülüğe indirgeyen hap. Mavi ya da kırmızı değil. Kahverengi hap. Ne olup bittiğini pekala bildiği halde başını kuma gömenlerin gözde hapı.
Phantomat(S.Lem’den): Hayalmatik ya da Düşomat. Tasavvurhane bile olabilir pekala.

http://www.barbuni.com/index.php?cmd=7&textID=4387



Miyavor: Kedilerin en çok istedikleri üç şeyin tek kelimeyle ifade edilişi. Sıcak, kucak ve kayıntı.

Homoturcus: Bir T kavramı.

http://www.istegenc.com.tr/content/kitap/article.asp?lngArticleID=1544



Kahır bandı: Kahır yüklü ortam.

Haya kırıklığı: Ahlaksızlaşma, duyarsızlaşma.

Paranın haysiyetini yitirmesi: Vahşi kapitalizm.

Can aynam: Sevdalım.

Fikir Yongalama: Ehliyetli düşünme ya da felsefe demlemek.

http://www.odasanat.org/index.php/category/fikir-yongalama/

 

 

Akaşanlar: Akaşik sistemin (levh-i mahfuz ya da evrenin hard diski) her insan için tahsis ettiği duyarlı kayıt öğesi.

http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=47846

 

 

Cepcepniler: Ufak tefek eşyaları, zamanı ve hatta anıları tırtıklayıp paralel evrenlere götüren getiren minik yaratıklar.

http://groups.google.com/group/pustahali/browse_thread/thread/8ba187fdcc334fc0

 

TekinsizX : Paranormal, metafizik, iyi saatte olsunlar, doğa üstü olayları fantastik, bilimkurgu, polisiye üslupla harmanlayan edebiyat türü. 2009 mayısında terim olarak beğenilere sunulmuştur.

http://www.kayipdunya.com/dergi/05-09/sadik_yemni/

 

 

 

Etiketler:, , , ,

Sadık Yemni SÖZLÜĞÜ

Yazılar No Comments »

 

Sadık Yemni SÖZLÜĞÜ 

Tirildeme: Türkçe’de İngilizce deki Thriller kelimesinin karşılığı 1996 yılına kadar yoktu. Gerilim, korku, polisiye tanımları yetersiz kalmaktaydı. Bizde tiril tiril gömlek, pantolon denir ya. Bu dikkatimi çekti. Thril ve Tiril kelimeleri arasında ses benzerliğinin yanı sıra anlam benzerliği olduğunu da keşfettim.Tirildeme kelimesi sözlükte hazırdı yani. Tedavüle sokacak birini bekliyordu.

http://tr.wiktionary.org/wiki/tirildeme

 


Cümbüşlü Tirildeme: Action thriller için önerdiğim bir deyimdir.


TÖHAF: Tam Özerk HAyal Film. Bütün araştırmalara, antidepresan yıpratmalarına rağmen beynimizde henüz özerkliğini koruyan bölgeler olduğu biliniyor. Tam Özerk Hayal Film şirketi. Bir kitabı okurken ya da bir öyküyü dinlerken beynimizde bu bölgenin yarattığı sadece bize has filmlere verdiğim isimdir.

http://www.sadikyemni.net/2008/03/18/tohafin-yitimi/

 


Sezildemlik: Sezgilerimizin demlendiği ve yaratıcı coşku kazandığı hayali kap. Beynimizdeki sezgi üreten bölge.


İdeaot: Robot kelimesi uydurulunca çok tuttu. Şu anda her an dilimizde. A.C.Clarke’ın Rama dizisinde önerdiği Biot meraklıları tarafından bilinmektedir. Robot metal ya da kompozit madde ağırlıklı yapay zekayı, Biot biyolojik yapılı yapay zekayı tanımlar. İdeaot ise idea'lardan, fikirlerden üreyen bir yapay zekadır. Bir simulans harikasıdır. Dünyada ilk kez 2003’de yayımlanan Çözücü adlı kitabımda kullanılmıştır.

http://www.odasanat.org/index.php/2009/02/ideaot/

 


Eskidem: Antika ya da eski eşyalar için uygun gördüğüm bir kelime.


GlobeHyde: Küreselleşmenin insan sevmez yüzü.


GlobeJekyll: Küreselleşmenin insan sever yüzü.


Metakeramet: Keramet ötesi.


Sekizbenlik: Paralel evrenler arasında bir gerçek evren ve yedi kopyası ile çalışan sistem. İlk kez Ölümsüz’de sözü geçmiştir. Hiçbir iddiası olmayan bana ve dalgaboydaşlarım olan okurlarıma has sözlük kurulmaya devam edecek. Daha onlarca kelime yerini beklemekte. Bu kelimeler serbest çağrışıma salınmışlardır. Kullanıma açıktır.


Exogazelci olmak: Hariçten gazel okumak


Korkulobin(Hemoglobinden)

http://www.sadikyemni.net/2008/03/18/korkulobin/

 


Kurulu düzen: Patronsaray-İşçibahçe maçı  Merakson motoru: Çocuksu

ve bilimsel merakı fazla olan marka


Birliktelişim(Rezonans için)


Vicdanölçer: Vicdanmetre de dense yeridir.


Algımetre: Algıölçerlilik


Niyet pencereleri(göz)


Hoşkatlanı(Hoşgörü yerine bazen)


4 kategori insan:
Dedi ve Koducular
Demedi Koducular
Dedi ve Komadıcılar
Demedi Komadıcılar


Darwinizm:(Akıllı tasarımın zıddı) – Kıllı tasarım


Cypher Hapı: 2. Ortaçağ’da, yani günümüzde insanı bireylikten sürülüğe indirgeyen hap. Mavi ya da kırmızı değil. Kahverengi hap. Ne olup bittiğini pekala bildiği halde başını kuma gömenlerin gözde hapı.
Phantomat(S.Lem’den): Hayalmatik ya da Düşomat. Tasavvurhane bile olabilir pekala.

http://www.barbuni.com/index.php?cmd=7&textID=4387



Miyavor: Kedilerin en çok istedikleri üç şeyin tek kelimeyle ifade edilişi. Sıcak, kucak ve kayıntı.

Homoturcus: Bir T kavramı.

http://www.istegenc.com.tr/content/kitap/article.asp?lngArticleID=1544




Kahır bandı: Kahır yüklü ortam.


Haya kırıklığı: Ahlaksızlaşma, duyarsızlaşma.


Paranın haysiyetini yitirmesi: Vahşi kapitalizm.


Can aynam: Sevdalım.


Fikir Yongalama: Ehliyetli düşünme ya da felsefe demlemek.

http://www.odasanat.org/index.php/category/fikir-yongalama/

 

 

Akaşanlar: Akaşik sistemin (levh-i mahfuz ya da evrenin hard diski) her insan için tahsis ettiği duyarlı kayıt öğesi.

http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=47846

 

 

Cepcepniler: Ufak tefek eşyaları, zamanı ve hatta anıları tırtıklayıp paralel evrenlere götüren getiren minik yaratıklar.

http://groups.google.com/group/pustahali/browse_thread/thread/8ba187fdcc334fc0

 

TekinsizX : Paranormal, metafizik, iyi saatte olsunlar, doğa üstü olayları fantastik, bilimkurgu, polisiye üslupla harmanlayan edebiyat türü. 2009 mayısında terim olarak beğenilere sunulmuştur.

http://www.kayipdunya.com/dergi/05-09/sadik_yemni/

 

 

 

 

 

İnşallahvaristan : Evrenin en ücra köşesinde bile olsa mevcut olmamasından için için endişe duyduğumuz yer. Bütün ütopyaların beşiği.

http://www.tersninja.com/

 

 

 

Tags: demedi komadiciler, Fikir Yongalama, Ideaot, tirildeme, TÖHAF

 

 

Etiketler:, , , , ,

Yazılar No Comments »
2011 Sadık Yemni. Bulk email software .