Alsancak Börekçisi

Amsterdam Yazıları No Comments »

1977 yılında Amsterdam’da Kinker sokağında açılan börekçi ve baklavacının ilk altı ayının öyküsünden bir bölüm.

 

Sadık Yemni

Alsancak Börekçisi

 

 

  Yaz sabahları başkadır. Güneş tozlarını serpiştirirken insan uyku aramaz pek derdi dayım. Yediye on dört kala dükkânın kapısını açarken on dakika önceki mahmurluğumdan ciddi ölçüde sıyrılmıştım, ama saat çaldığı anda bütün dünyadaki saatlerini iki saat geri aldıracak tılsımlı bir sözcük arayışı uzak bir nabız gibi çalışmaya devam etmekteydi. Tabii bu sözleri sarfeden şahsın şu anda uykunun tatlı sarmalında dış halka olması da diğer bir etkendi.

  Elektrikli fırını çalıştıran düğmeyi çevirdim. Bunu hep bir fabrikada kart basmaya benzetmişimdir. Çalışma günüm kapıyı açmakla değil bu düğmeyi çevirmekle başlardı. Fırın 20 dakikada ısınıyordu İlk börek daima kıymalıdır. Pişmesi tam 22 dakika sürer. Ben kartımı bastıktan 42 dakika sonra inanılmaz lezizlikteki bir börek servise hazırdır.

  Fırın ısınana kadar standart şeyleri yaptım. Saçlarımı şampuanla yıkadım ve kıvırcıkları artsın diye mahsus yarı ıslak bıraktım. Sakal traşı oldum. Koltuk altlarımı sabunladım. Temiz bir beyaz tişört giydim. Ve son olarak da masaları sildim. Akşam ne kadar silinirse silinsin havada asılı duran un ve nişasta zerrecikleri sabahları çığ gibi inmiş olurdu kahverengi yüzeylere.

  İlk müşteriler fırından aç karnıma gurultu sonatı çaldırtan börek kokuları yükselirken damladılar. Pokerciler.  Harun, Süheyl baba ve terzi Mustafa. Amsterdam Türk kumar âleminin üç ünlü ismi. Üçü de pahalı kumaşlardan iyi dikimli takım elbiseliydiler. Sabaha kadar kumar oynadıklarını bilmesem arabayla bir gece yolculuğu yapmış üç işadamı sanabilirdim.

  Gelirken aldıkları Türk gazeteleri bir bahçe hortumu çapında burulmuş olarak bir masaya oturdular. Karınları açtı. Ayran ve böreklerini yedikten sonra evlerine yatmaya gideceklerdi. Gazeteleri yatağa gitmeden önce uyku getirici ve kalkınca da uyku açıcı olarak iki defada okuyacaklardı.

  Fırından çıkan mis kokulu böreği keskin bıçakla parçalara bölüp servisi yaptıktan sonra kendime de hizmet verdim. Bol karabiberli, soğanlı kıymanın çok iyi yağlandığı için katları yapışmayan kızarmış incecik yufkayla oluşturduğu koku baş döndürücü bir etkiye sahipti. Yaşları ellinin üstündeki üç kumarbaz ihtirasla lokmalarını çiğnerken o gün börek kıyması hazırlamam gerektiğini düşündüm. Üç kilo kıymaya, dokuz kilo soğan katarak yapılıyordu. Dokuz kilo soğanı kesmek ve iyice ölene kadar kıymayla karıştırmak bayağı gözyaşartıcı bir işti. 

  Kumarbazlar tıka basa haber yüklüydüler. Usul gereği işler nasıl gitti soruma üçü de kendi üslubuyle karşılık verdi. Terzi Mustafa, “1500’ü iyi ettim. Evvelsi gün aldığımla tapi olduk.” Dedi. İkinci mesleğiyle ilgili raporları rakam belirterek vermeyi severdi. 1500 gulden kaybetmişti bir gecede. Rakamlar üzerimde etkili oluyordu. Haftada yedi gün, günde on üç saat çalışarak 175 gulden kazanmaktaydım.

  Süheyl baba sağ işaret ve baş parmağıyla boğazına dokunmakla yetindi. Bu rakiplerinin kafasını kopardığı anlamına gelmekteydi. Istanbul ermenisi olan Harun daha içine kapanıktı. Bir skor belirtmedi. Yüzünün ifadesinden zararda olmadığını tahmin ettim. Ağır bir kaybın ertesinde geldiğinde masanın üzerinde duran elleri çok kıpırtılı olurdu.

  Terzi Mustafa kısa boylu, ince yapılı bir Karadenizliydi. Soluk ve uykusuzluk nedeniyle yorgun yüzüne başkasından ödünç alınmış gibi duran parlak kahverengi gözlere sahipti. İnanılmaz ölçüde tetiktelik, durum ölçme, hızlı karar verme

ışıyan gözlerdi bunlar. Bu küçük bedende kocaman bir irade gücü barınmaktaydı. İki gün tost ayran yiyerek masadan hiç kalkmadan ve dikkatini yitirmeden poker oynamasıyla ünlüydü. Esas mesleği terzilikti. Börekçinin tam karşısında bir dükkânı vardı. Paça kısaltma, yama gibi işlerin yanı sıra istiyenlere kostüm de dikerdi. Çok iyi bir zanaatkârdı.

  Süheyl baba eski bir milli takım yüzme şampiyonuydu. Harun gibi Istanbul çocuğuydu. Çok hoş sohbet, esprili, neşeli bir insandı. Harunla fizik yapıları benzerdi. İri yarıydılar. Yakışıklıydılar. Şehir centilmeniydiler. Üstlerine başlarına çok özenliydiler. En göze çarpan farkları Harun’un herkese mesafeli durmasıydı. 

  Harun bir gün bana, “Eğer beni bilek güreşinde yenersen sana bir takım elbise alırım.” Dedikten sonra ilişkimiz iki durum arasına sıkışmış bir ibreye benzemişti. Elbiseyi kazanmaya kalkışmamıştım. O da üstelememişti. Ama etrafın gaza getirmesiyle her an duruma açıklık kazandırmaya kalkışabilirdik. Bunu istemiyordum. Adamın gururu çok patlayıcıydı. İsteksizliğimi kendisinden çekinmeme yorduğu sürece sorun yoktu üstelik.

  Kumarbazlar sekiz buçukta gittiklerinde oturmaya başka müşteri gelmemişti henüz. Börek alıp işyerlerine götüren müşteriler geçip gitmekteydiler. İkinci börek fırının sıcaklığında göbeğini şişirmeye başlamıştı bile. Normalde bu beyaz peynirli olurdu, ama kıymalı börek çok hızla bittiği için ikinci bir kıymalının tedavüle girmesi gerekmekteydi.

  Gece bakarada büyük paralar dönmüştü. Haarlemli Feyyaz yüz yirmi beş bin gulden kaybetmişti. Adamı tanıyordum. Sigaradan bıyıkları sararmış ufak boylu bir toptancıydı. Türkiye’den Hollanda’ya taş getirmekteydi. Taşlar epey kâr bırakmaytaydılar demekki. Da Costa sokağındaki evden bozma salaş kumarhenede bir gece adamın cebinden bir demet binlik çıkardığını hâlâ unutamıyordum. Rahat yüz adettiler.

  Bu tür yerlerde kurulan bakara masalarında dönen para miktarını hep duyar ve atmasyon sanırdım. Gözümle görünce

apışıp kalmıştım. Uyuşturucu ve kaçak işçi ticaretinden elde edilen rakamların anaforlandığı sakat mekânlardı.

 

*

 

  “Dün olanları duydun mu?”

  “Hayır.”

  “Haberler müthiş.”

  Taki’nin içeriye girişi çok şey vaadediciydi. Böyle gözleri parlayarak biti kanlı girişlerin tek bir anlamı olurdu. Taki yeni ve iddialı bir film kurmuştu. Saat öğleni biraz geçmekteydi. Dayım ve ortağı Mustafa gelmişlerdi. Zulada yeterli börek olduğu için Mustafa iyi giyimliydi. Bugün çalışmayacaktı. İki işsiz müşterimiz Hayrettin abi ve eskici Kemal usta on iki ile dört buçuk arası kahveleşen mekânın en gözde masası olan cam kenarını kapmışlardı. Dört saatte iki kahve içer bütün sohbetlere ihtirasla katılırlar, gelenlerin getirdiği gazeteleri okurlar ve beşe doğru işten çıkıyormuş gibi bir aceleyle evlerine yollanırlardı.

  “Bir kıymalı, bir ayran.”

  Taki yegane boş masaya otururken herkesi selamladı ve birkaç laf teatisinde bulundu. Dinleyici sayı ve kalitesinden memnun bir hali vardı.

  “Ne oldu ya gene?”

  Taki börekçi Mustafa’nın zarfını hemen kapmadı. Sabırsızlık ortamı yaratmak istiyordu. Genel olarak herkes İstanbul dumu olan Taki’nin uydurduğu palavraları keyifle dinlerdi. Öyküdeki mantık hatalarına pek aldırılmaz, hoş vakit geçirme seansı olarak değerlendirirlerdi. Dinleyiceler arasında sıkça o sıralardaki Amsterdam’da kalbür üstü durumda olan Türkler bulunmaktaydı. Ünlü Türk restoranların sahipleri, ilk seyehat acentasının ortakları bu öğleden sonrası yoğunluğuna sıkça katılırlardı. Bu nedenle bu koskoca dünyada Taki’nin en yeni palavralarına beğeni testi yaptıracağı daha uygun bir yer mevcut değildi.

  Diğer palavracılar da bu uygun ortamı sıkça kullandıkları için bayağı ünlenmiştik. Öğlen on ikiyle dört arası dükkânda yer bulmak mümkün olmazdı. Arka bölmeden ekstra sandalyeler çıkarılarak yapılan takviyeler bile bazen az gelirdi.

  Istanbul rumu olan Taki böreğinden bir yudum alarak hızlı hızlı çiğneyip yuttu. Üzerine çevrilen bakışlardan hoşnuttu. Ela gözlerinde muzip bir ışıltıyla bana bakıp gülümsedi. 

  “Biberi fazla gene.”

  “Biberi boş ver de, anlat bakalım. Gene ne oldu?”

  Gene kelimesindeki baskıya aldırışsız Taki ağzına bir lokma daha attı. Taki hızlıca bir tempoyla porsiyonu bitirene kadar

pek az konuşulmasından, sabırsızlık ortamından hoşnut ağzını peçeteyle sildi. Az önceki şakacı sıradanlığı yokolmuştu birden. Yüzü ciddileşmişti.

  “Taradılar. Dün iki serseriyi içeri almadım. Sakat tiplerdi.

Nereden bileyim. Gidip aletleri alıp gelmişler. Allahtan son anda farkettim. İçeri kaçtım. Kapıdan girip rasgele taradılar. Bar mahvoldu. Bir iki kişi de yaralandı. Üzerimde delikli demir vardı. Ama iki otomatiğe karşı durmak mümkün değildi.”

  Üzerimde tabanca vardı derken özellikle bana bakması üzerine ciddiyetle başımı sallayarak destek verdim. İki hafta kadar önce bir tabanca getirip bana göstermişti. Parabellum’du sanırım. Palavralarına aksesuvar desteği kurmayı ihmal etmemesi namını bayağı ciddiye aldığının bir işaretiydi. 

  “Sonra ne oldu?”

  Börekçi Mustafa, Taki palavra savururken lafa limon sıkanlara çok illet olur ve bunu anında belli ederdi. Ona göre bu tür kimseler dükkânımızın esin kısmetiydiler. Bir çeşit eğlence memurlarıydılar. Taki anlatmasına kısa bir ara verince Mustafa muhtemel bir alayı engellemek için devreye girmişti.

  Taki sessizlikteki derinlikten mutlu devam etti.

  “Tabanca elimde mutfağın köşesindeki sütunun arkasnda bekledim. Yaklaşırlarken bir ikaz atışı yapınca afalladılar. Neyse ki, risk almadılar ve çekip gittiler. Beş dakika kadar sonra polis geldi. Tabii ben tabancayı zulaya koymuştum bu arada. O kahverengi takım elbisem var ya, kan içinde kaldı. Genç bir kız yazık. Ölmüş hastahanede. Büroda eşkallerini verdim. Binerler yakında tepelerine.”

  Son vardı.

 

sessizlik patlayıcı sırıtma salvolarına ve karşı çıkmalara gebeydi, ama kimse ilk olmayı göze alamadığından sustular. Bugün bütün gazetelerin ön sayfasında olması gereken bir haberi Taki her nasılsa örtbas edilmiş bir sansasyon kıvamında sunuyordu bizlere.

  “Geçmiş olsun.”

  “Sağol.”

  Mustafa’nın geçmiş olsun demesi bu iş burada bitti anlamına geliyordu. Taki minnetle Mustafa’ya bakarak vakurca gülümsedi. Yabancısı olduğu bir kasabanın belediye başkanından destek gören mütevazı bir uzakbatı kovboyunu andırmaktaydı bu haliyle.

  Taki’nin belleği ya biraz zayıftı, ya da şizofren bir yanı böyle olmasında bir mahzur görmüyordu. Sözünü ettiği kahverengi takım elbisesini tanıyorduk. Üç gün sonra giyip dükkâna gelirken bu ayrıntıyı unutmuş gibiydi sanki. Mustafa elbiseyi kuru temizleyiciden mi aldın deyince, yanaklarında oluşan minik allanmalar bu tarafı işaret etmekteydi.

  Kerk sokağında o sıralarda Amsterdam’ın ünlü diskosu olan Homolulu’da kapıcılık yapan Taki’nin en büyük rakibi yan sokakta bir konfeksiyon atelyesi çalıştıran Agop’tu. Agop The spy who loved me filmini izledikten sonra askerliğini denizaltı kaptanın ikinci yardımcısı olarak yaptığını söyleyecek ve bir dizi denizaltı serüveni anlatacaktı. Bu yönüyle o da Taki’yle bir benzerlik göstermekteydi. Sanırım iç Anadolu kökenli bir Ermeniydi. Askerliğini piyade olarak yapmıştı. Roger Moore o filmi yapana kadar kendisinden sayısız askerlik öyküsü dinlemiştik. O film ve Barbara Bach’ın endamı kendisini öylesine etkilemişti ki, bütün anlattıklarına bir sünger çekmiş ve askerlik anılarını karadan denize indirmişti. Bunda öyle kararlıydı ki, sonradan birisi yahu sen askerliğini piyade olarak yapmamış mıydın dediğinde o geçti artık diyerek postasını koyacaktı. Alsancak Börekçisinin hayallere özerklik ve sınırlı kalıcılık tanıyan mutena bir havası

vardı.

 

 

 

Kod Amsterdam

Amsterdam Yazıları, Yazılar No Comments »

Duvarın ardından sesler

Belçikalı mısın?
Değilim.
Amerikalı mısın?
Hayır.
Nerelisin peki?
Türküm.
Özür dilerim, doluyuz, yerimiz yok.

Yıl 1980. Yer Amsterdam. Bir fitnes salonu yöneticisi beni böyle bir nedenden ötürü müşteri olarak kabul etmiyor. O sırada konuşmamıza tanık olan iki kişi (ikisi de genç kadın) adamı kınıyorlar. Ben üstelemiyorum.

Yıl 2006. Çeyrek asır devrilmiş gitmiş. Yanında neleri sürüklemiş götürmüş. Avrupa’da demokrasi ve insan hakları uygulamalarından en övgüyle söz edildiği ülkelerde bu imajla çelişen gelişmeler yaşanmakta.

2 kasım 2004 yılında Amsterdam’da ünlü yönetmen Theo van Gogh’un Hollanda’da doğmuş büyümüş, görünürde uyum sorunu olmayan bir Faslı genç tarafından öldürülmesi tetik görevini gördü. Bir sürü cami ve Türk okulları kundaklandı. Parklarda modern görünümlü Türk kızları erkekler tarafından dövüldü. İş başvurularında isimleri Ahmet, Mehmet olanlar şartları uyduğu halde daha artan bir oranla reddedilmeye başlandılar. Beyin kanaması geçiren bir tanıdığım kimlik tespitinde Türk olduğunu söylemesi üzerine yerli arkadaşlarının gözü önünde ambülans görevlileri tarafından çok hor bir muameleye tabi tutuldu. Sokaklarda Hollandacadan başka bir dil konuşulmasın diye bir fetva verildi. Örnekler binleri aşmış durumda. Yan yana dizsek oradan AİHM’e yol olur. Kısacası esmer tenli, müslüman kökenli yabancıların üzerine amansız bir hışım abanmış durumda.

Başlangıcı bayağı görsel bir efekti andırmaktaydı. Sokaklarda bir anda bakışlar bozuldu. Ansızın olduğu için gün ışığında patlayan bir kâbus bombası gibiydi. Bundan esinlenerek Önce Bakışlar Bozuldu başlıklı bir yazı bile yazdım. Muhabbet Evi romanıma giriş epigrafi aldım. O denli şoke ediciydi. Oktay Akbal’ın Önce Ekmekler Bozuldu adlı kitabını hatırlatıyor bana şu anda. Medya hem reyting, hem de güdüm nedeniyle ateşin üstüne körükle gitti. Hollandalı aydınların çoğunluğu Avrupa ve Amerika dışındaki dünyayı pek iyi tanımadıklarını belli eden yazılar ve konuşmalar döktürerek buna önayak oldular. Kâmil(progressive) entelektüeller var güçleriyle bu kampanyaya karşı çıktılar, ama sesleri yeterince etkin olamadı. Sıradan bir Hollandalının her an bir terör kurt adamına dönüşebilecek müslümanlardan korkmaması artık neredeyse mümkün değildi.

Bu kampanya aylar sonra hız kestiğinde umulan etki yaratılmıştı. Komşusundan korkan, paranoya içinde kıvranan ve bundan ötürü nefret duyan bir halk tipi davranış girmişti yürürlüğe. Kısaca NEP* (Nefret Endişe Paranoya) adını verdiğim bu etki ırkçılığı körükledi. Dünya olaylarına akılcı bakışın önüne girdaplı duygulardan bir set çekti.

NEP durumu sürüyor. Her an daha sancılı ve geri çevrilemez bir hale dönüşebilir. Avrupa’ya Türkiye’den bakanların bazılarının bu ayrımcılıkta bir türlü modern yaşama eklemlenmemek için direnen insanları suçlu gördüklerini bilmekteyim. Bu bakış hatalıdır. Bir ülkeyi idare edenler vatandaşlarının, göçmen toplumun eğitiminden sorumludurlar. Uyum sorununa yıllar önceden daha kalıcı ve etkin çözümler bulunabilirdi.
Kaldı ki, yakın tarihte Avrupa’da uyum sorunu bulunmayan farklı insanların kıyıma uğadığını da bilmekteyiz. Modern topluma, şehir adabına uyumda yavaş ve isteksiz davrananların sayılarının artması, bunların büyük şehirlerin demografik yapısında etkili olmaya başlamaları tek neden değil, daha çok bir yan etken, bazı hallerde bir çeşit katalizördür. Duyguların NEP’e dönüşmesini kolaylaştıran bir etkendir.

Temel neden nostaljidir. Geçmişin, refah devletinin, ayrıcalıklı insan modelinin sonsuza dek sürdürülemeyecek bir hale gelmesinden yabancıları sorumlu tutmanın akılla mantıkla bir ilişkisi yoktur. Dünyada neler olup bittiğini anlamamaktır. Avrupalının kibiri Slavoj Zizek’ten ödünç aldığım bir terimle yaralıdır. Bu yaralı bereli kibir gözlerini kamaştırmakta ve içinde harika çözüm yolları barındıran o muhteşem Avrupa mirasının yeniden sorgulanmasını zorlaştırmaktadır.

Irkçılığı körükleyen şeyler kriz ve savaş zamanlarındaki duygu patlamalarıdır. Şu anda Hollanda’da liberal geçinen hükümet bir metal para gibi iki yüzü olduğunu kanıtlamıştır. Bir yüzde liberal hoşgörü, diğer yüzde şiddetli sorunlara yol açabilecek sağ populizm. Şu anda ikincisi ağır basmaktadır. Halka yakın geleceğin akılcı çözüm modelleri değil, kibrinin cerahatına merhem olacak sözler edilmektedir. Bazı Avrupa filozoflarına göre yer yer postfaşist rüzgarlar esmektedir.

Yalnız son zamanlarda Hollandalı kâmil entellektüeller arasında bir toparlanma da söz konusu. Avrupalılık yeni bakışla gündemde. Dünya politikasında Avrupa’nın daha etkin bir rol oynamasını isteyenlerin sayısı artıyor. Umarım bu cephenin yükselişi sürecek ve ülke politikasında etkin olacaktır.

Irkçılık eskiden bir mutlak üstünlük ve kültürce erişilmezlik kanılarından beslenirdi. Şu anda ise ırkçılığın ana nedeni egoizmdir. Dünyada az olan, herkese yetmeyecek olduğu düşünülen bir şeylerin paylaşımına duyulan isteksizliktir. Bu nedenle Amerika’nın Meksika sınırına, İsrail’in Filistinliler için inşa ettiğine benzer duvarların örülmesi(taş beton yerine elektronik gözler, polis güçleri vb’de olabilir) söz konusudur. Bu yönde bir politik irade hasıl olmuştur.

Bu tür duvarları düşününce aklıma iki şey geliyor. 1 – Orta vadede aslında kimlerin duvarların arkasında kalacağı. 2- E. A. Poe’nun Kızıl Ölümün Maskesi adlı öyküsü. Malum bir yerde veba patlak verir. Zengin efendi şatosunun içine yiyecek içecek yığar ve kapıları mühürletip kapatır. Dışarıda halk vebadan kırılırken içerdekiler balolar düzenleyerek vur patlasın, çal oynasın eğlenirler. Bir gece maskeli baloda birisi Kızıl Ölümün Maskesini takarak onlara kaçınılmazdan haber getirir.

Küreselleşme son tahlilde temel insanlık sorunlarını görmezden gelip kaçılacak yerlerin giderek azalması bitmesi süreci, yani bir çeşit duvar ve sınır kırıcı dalga değil midir?

2010 Sadık Yemni. Bulk email software .