TÖHAF’ın yitimi

Fikir Yongalama, Yazılar 3 Comments »

Sadık Yemni – www.sadikyemni.net

Zihinsel Kıyamet: TÖHAF’ın yitimi TÖHAF? Tam Özerk Hayal Film. Sizin film yapım şirketiniz.Tek kişilik bir ekibin planladığı, adım adım gerçekleştirdiği eşsiz filmler için uydurduğum bir terimdir. Yapımcı, yönetmen, oyuncular, stüdyo falan hepsi bir buçuk kilogramlık beynimizin içersindedir. Vücut ağırlığının %2’sini kaplayan beynimiz vücuda giren oksijenin %25’ini kullanır, ama bunun karşılığını da verir. Matematik, fizik formüllerini keşfeden, kalp buran müzik besteleri yapan, harika yapıları planlayan bu eşsiz aparat sayısız işlevlerinin yanı sıra bize film çekme imkânı da sunar. Beynimiz oksijenle çalışan dev bir stüdyoya sahiptir. Dünyamızda şu anda çeşitli yetkinliklerde altı küsur milyar şahsi film yapımcısı vardır. Şimdilik tek eksiği bu filmleri perdeye yansıtma ve başkalarıyla görsel olarak paylaşma şansı vermemesidir.  Peki, TÖHAF nasıl çalışır?  Film çekebilmek için önce bir fikir, sonra onun etrafında gelişen bir senaryo ve yapım aşaması gerekir.  TÖHAF  yapımlarında bu senaryolar 4 ana kaynaktan beslenirler.  1 - Rüyalar2 - Dedikodudan efsanelere, olmuş vakalardan çeşit çeşit                   uydurtulara kadar her çeşit anlatı. Sözel girdi yani.3 - Okuduğumuz kitaplar, öyküler.4 - Seyrettiğimiz filmlerin kaçak nüshaları. Ya da alengirli      yorumları. RüyalarBir çoğumuz gördüğümüz rüyaların bazılarını neredeyse ömür boyu belleğimizde saklar ve sık sık yeniden izleriz. Bazen hiç aklımızda değilken ekranda belirirler. Hiç tanımadığımız ve tanışmayacağımız kimselerin rol aldığı filmlerde çeşitli roller ediniriz. Ben on yaşındayken bir rüya görmüştüm. Falanca yerdeymişim diye başlayıp gözleri hevesle parlayarak elli yıl önce gördüğü bir rüyayı anlatan kimselere çok rasladım. Siz de öyledir mutlaka. Ben şahsen otuz kırk yıl önceki rüyalarımdan yirmi otuz tanesini istediğim an gözümün önüne getirebilirim. Ya da ansızın zihnimin ekranında belirdiğinde bu şu zamandı, ilkokuldaydım, lisedeydim falan diye hatırlayabilirim.  Rüyaların kaynağı psikolojide günlük olayların yorumları, beynini kendini irdelemesi, cemiyet hayatında bastırılmış duyguların dışavurumu şeklinde izah edilir kabaca. Dinde rüyalar üç kaynaklıdır. Nefis, şeytan ve Tanrı tarafından yollanan rüyalar şeklinde kategorize edilirler.  Bir gün rüyaları film şeklinde ekrana yansıtabildiğimiz bir an gelirse herkes kendi rüyalarının cdsini falan yapacaktır. Tabii o sıralarda cd diye bir şey olmayacaktır. Hatta belki bu kelimeyi hatırlayan da. Bazı teknik terimlerin hızla günlük sohbet dilinden uzaklaşması gibi cd’de tarihin tekno çöplüğünde yerini alacaktır. Tabii insanlık daha önce kendi kendini çöplüğe yollamazsa. O sıralardaki internet teknolojisiyle çocukluk rüyalarını birbirlerine yollayan 200 yaşlarındaki insanları hayal edin. Dikkat, bu sözlerim bile bir çoğunuzda TÖHAF hareketliliği yaratacaktır.  Anlatılar ve uydurtularBirisi size bir yerde, okulda mesela, teneffüsün, aranın son iki dakikasında aceleyle başından geçen bir şeyi anlatır. Sıradan bir durumdur. Bahsi edilen şahsı tanımıyorsunuzdur. Ama hemen ona bir tip verir. Giyimini kuşamını uydurursunuz. Bunu olayın geçtiği yere de yaparsınız. Sonra hangi parmak save/muhafaza et düğmesine basar bilinmez yıllarca beyninizin TÖHAF videoteğinde saklarsınız. O şahısla yollarınız ayrılır. Adını falan unutursunuz, ama size anlattığı minik hikayeden çektiğiniz film daha uzunca bir süre film arşivinizde barınır.  Mitolojilerin, eski masalların, din kitaplarında bahsi geçen vakaların, efsanelerin yazısız ortamdaki gücü, zamanımıza kalmasındaki becerileri  beynimizin biraz da bu işleviyle yakından ilintilidir sanırım.  Meddahlar, divan şairleri ve halk ozanları bu sözünü ettiğim videoteğin belki genetik olarak bile aktarabildiğimiz ana kıpırtılarını canlı tutan kimseler olmuşlardır.  Öyküler ve romanlarÖyküler ve özellikle romanlarla TÖHAF etkinliğimiz çok ciddi bir sıçrama yapmıştır diye düşünmekteyim. Masallar ve kısa öykülerle beslenen hayal gücümüz, kılı kırk yaran, ayrıntı bolluğu taşıran, karmaşık kurgulamayla senfonik anlatım dorukları sunan romanla karşılaşınca TÖHAF kendini buna uyarladı. Ünlü, ama henüz filmleşmemiş romanlara bakalım. Marques’in Yüz Yıllık yalnızlığı’nı okuyan herkes beynindeki TÖHAF stüdyosunda bu harika öykünün filmini çekti. Herkesin kendi Yüzyıllık yalnızlık Filmi var. Bu filmleşmesi çeşitli açılardan zor olan roman bir gün ekranlara çıkarsa, kendi çektiğimiz film nedeniyle bizi hayal kırıklığı beklemektedir. Ben şahsen şu ana kadar önceden kitabını okuyup ta, kitaptan bile daha iyi dediğim çok az örneğe raslamışımdır. Bunlardan biri Boyalı kuş romanıyla ünlü olan Jerzy Kosinski’nin Being there adlı kitabı çok sıradan olmasına rağmen, 1979’da filme çekildiğinde Peter Sellers’in harika oyunculuğuyla da bence hoş bir toplumsal taşlama filmi haline dönüştü.  Thor Heyerdahl’ın ünlü Kon Tiki adlı kitabını düşünün. Çocukken, gençken, biraz daha az gençken beş altı kez okumuşluğum vardır. Yıllar önce ellili yıllarda yapılmış bir belgeselini de izlemiştim. Ama TÖHAF’la yarattığım Kon Tiki filminin şimdilik mavi gezegenimizdeki yegane sahibiyim.   Edgar Allan Poe gibi erken yaşlarda tanıyıp çok sevdiğim yazarın bir çok öyküsü çizgi roman ve film olmuştur. Örneğin William Wilson rolünde Alain Delon’u bile benim TÖHAF kalitemle başaçıkabilir görmemiştim. Büyük çocuk aklımla.  Kendi yazdığım romanlarım var malum. Muska örneğin. Tutkulu Muska okurları Türk sinemasının son yıllardaki atağına rağmen bu öykünün yeterli kalitede perdeye aktarılabileceğinden şüphe ettiklerini bana defalarca söylemişlerdir. TÖHAF’la çektikleri kendi filmleri var da ondan. İnsan bir romanı ne denli haz alarak okursa beynin yarattığı film de o denli kaliteli olur. Film versiyonları ya da nüshalarıÇok sık duyduğunuz bir şey vardır. Özellikle macera filmlerinde. Oğlan ya da kız bir yerde hata yapıyor, halbuki arkaya doğru kaçacağı yerde bulunduğu yerde dursaydı ya da falanca şahsa güvenmeseydi şeklinde yorumlar yapılır. Sonra kafamızda o filme başka yönlenmeler verecek değişiklikler yaparız. Bayağı ısrarlı film tamircileri tanıdım. Bunlar bir yerden başlayarak filmin sonunun değiştirecek değişiklikleri yapıp bitirirler. Ve sanki öyle bir film varmış gibi anlatırlar. İki adet sonu olan bir filmdir artık gördükleri. Ve tabii bize seyrettirdikleri de. Beynimizin TÖHAF etkinliği bu denli karmaşık, becerikli ve şaşırtıcı bir şeydir.  Kanunsuz film kopyacıları nedeniyle Hollywood’un krize girebileceği bugünlerde sık sık dile getirilmekte. Benim korkum başka.  Umarım antidepresan kullanımı, afazi, çağımıza has imge bombardımanı, Hollywood’un imal ettiği birbirinden kötü ve yanlı filmler ve de özellikle kasıtlı bilgi kirliliği atmosferi bu eşsiz yetimizi köreltmez.  TÖHAF yetimizin evrenin manasını derinden sezmeye yönelen bir pırıltı olduğunu, diğer farkındalıklarla ilişki kurabildiğini, yani sezildemliğimizin asal bir bileşeni olduğunu düşünmekteyim.  Hepinize iyi yapımlar diliyorum sevgili TÖHAFzade dalgaboydaşlarım.                                                                  ———————– 

Kahverengi Hap

Fikir Yongalama, Yazılar No Comments »

Hapı yutma diye argo bir deyim vardır. Olumsuz anlamda kullanılır. İnsan hastalanınca iyileşmek için hapı yutmaz mı? O halde hapı yuttuk denince neden bir şeylerin ters gittiğini düşünürüz? Bizi hap yutacak hale getirecek bir rahatsızlıktır sözü edilen mecaz olarak. Ya da yıllar öncesinden ünlü Matrix filmindeki kırmızı ve mavi haplara bilinci örtülü bir göndermedir. Olur ya!

Matrix filmini hepiniz görmüşsünüzdür. Wachowski kardeşlerin 1999’da yeni milenyum öncesi dünyayı sarstıkları film. Konusu filmi görmeyenlerin kulağına bile çalınmıştır bir yerlerde. Tek bir film yeterdi, ama para hırsıyla üç ayrı film yapıldı. Diğer iki bölüm ilkinin tadını veremedi. Çünkü bütün felsefe cephanesi birinci filmde patlatılmış ve tüketilmişti.

Matrix üzerine çeşitli yorumlar yapıldı. Filozoflar dış dünya gerçekliğini sorguladılar. Din bilginleri mitolojik terimleri hıristiyanlığın, budizmin ve hıristiyanlığın başlangıcındaki sırları bilen mezheplere gönderme olarak yorumladılar. Bu filmlerin kaçınılmaz olarak iğneleyici, batıcı, alaycı, rahatsız edici ve nüktedan şekilde verilen politik yankıları da mevcuttur. Dünyanın nasıl yönetildiğini açımlamaktadırlar.

Filmin konusu özetle şöyledir: Bilgisayar hackerı Thomas Anderson dünyada sıradan bir yaşam sürmekte ve 1999 yılında yaşadığını sanmaktadır. Gizemli Morpheus’la tanışınca gerçeğin farklı olduğunu fikrine toslar. Aslında 200 yıl ötededirler ve akıllı makineler dünyada kontrolu ele geçirmişlerdir. Bilgisayarlar 20. yüzyılın sahte bir kopyasını oluşturmuşlardır. Aslında insanlar küçük hücrelerde hapistirler. Bütün bu sahte hayat ve makineler varlıklarını onların ürettiği biyo enerji vasıtasıyla sürdürülebilmektedir. Anderson, Neo yani Yeni lakabıyla makinelerin ürettiği insan kılıklı ajan Smithlerle mücadele etmeye başlar. Dünyayı yeniden insanların idaresine kavuşturmaktır amacı.

Bu mega bütçeyle üç bölüm halinde gösterilen film çok ilgi gördü. İnsanlar Matrix’in ana öyküsünde ve Anderson’un mücadelesinde neyi ilginç bulmuşlardı? Film tekniği gerçekten harikaydı. Bu tek başına yetmezdi. Bu öyküde bizi çeken neydi? Kırk yıl kadar geriye gidelim.

Ünlü Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem meslekdaşlarından birkaç on yıl önce 1964’te yayımlanan summa techonologiae adlı kitabında Phantomat(benim serbest çevirimle düşomat ya da hayalmatik) adlı sanal gerçeklik yaratan bir makineden söz etti. Phantomat’ın içinde yeni bir hayat seçmek mümkündü.

İnsan böyle bir şeyi arzu eder mi? İster. Tanrım beni baştan yarat arzusunun şarkılara, romanlara ve operalara konu olmuş çok güçlü ve yaygın bir duygu olduğu unutulmasın.

Düş otomatı bize sufistlerin daima aradıkları şeyi vermekteydi. Materyal dünyadan ve ölümlülükten sıyrılma. Sonsuza dek sanal bir âlemde varolmak. Uyusam uyanmasam derler sıkıntıda olan kimseler. Bunla ölüp gitmekten çok rüyalara dalıp, hayalmatiğe kapılıp eskisinden çok daha olumlu bir gerçekliğe, daha keyifli, katlanılır bir hayata ulaşma özlemini kastederler.

Matrix filminde Anderson böyle bir imkânı kırmızı ve mavi haplar yardımıyla elde edecektir. Uyku tanrısı Morpheus kendisine hapları uzatır. Maviyi alırsa eski mutlu sorunsuz, ama sanal olan hayatına dönecektir. Kırmızı hapı yutarsa gerçekliği adım adım tanıyacak ve insanların yeniden normal hayata kavuşmaları için mücadele edecektir. Tabii ki kırmızı hapı seçer. Neo bir seçilmiştir. Bir tür Mesihtir. Kurtarıcıdır.

Matrix yapılmadan önce bu konuları işleyen bazı filmler vardı. Matrix’in yapılabilmesinde etkin olmuşlardır. Bunlardan biri Matrix’ten sadece bir yıl önce gösterime giren The Dark City’dir. Karanlık Şehir adlı öykü Matrix’i izleyicilere hazırlayan en önemli filmdir desek sanırım abartma olmaz. Öyküsü kısaca şöyledir: Filmin kahramanı John Murdock vahşice işlenmiş cinayetlerin katili olarak aranmaktadır, ama hafızasını kaybettiği için hiçbir şey hatırlamamaktadır. Kim olduğunu öğrenmek ve hafızasını yeniden kazanmak için verdiği uğraşlar sonucunda, insanın düşünce yapısının ne olduğunu inceleyip beynine hákim olmak üzere gizli deneyler yürüten yaratıklarla karşılaşır. Bütün şehir, yaşamı sandığı her şey bir simülasyondan ibarettir.

Bir diğer film de 13 kat, The Thirteenth Floor’dur. Matrix’le neredeyse aynı zamanda (1999) gösterime girdi. İki bin küsurlu yıllardaki bir bilişim uzmanı 1930’larda geçen bir simülasyon yaratır. Zaman zaman oraya yolculuk yaparak gönül eğler. Yarattığı sanal gerçeklik öyle güçlüdür ki, can verdiği sanal kahramanlar da zekaları sayesinde simülasyonlar yaratırlar.

Simülasyonlar niçin büyük bir titizlilikle planlanır? Bu mükemmellik arzusu neyi amaçlamaktadır. Kusursuz bir dünya mümkün müdür?

Matrix filminden iyi tanıdığımız ajan Smith bir sahnede şöyle der: “Birinci Matrix’in içinde kimsenin acı çekmediği, herkesin mutlu olduğu mükemmel insani bir dünya olarak tasarımlandığını biliyor muydun? Sonuç bir felaket oldu.”

İnsanın kozaların içindeki enerji kaynağı olarak kullanılması, çalıştırılması yani, Matrix programının hedefi değildi. Hedef mükemmel bir dünya yaratmaktı. Kimbilir kaçıncı kez insanlığın mükemmel bir dünya arayışı hüsranla sonuçlanmakta.

Şimdi zamanımıza hepimizin ittifakla kırmızı hap kürü yaptığını düşündüğü anlara bir bakalım. İngiliz felesefecisi John Gray Matrix filminin çağrıştırdığı durumlar üzerine çok güzel bir deneme yazmıştır. Zamanımızı çok iyi gören bu denemeden önemli bulduğum birkaç önermeye bir göz atalım.

Şu sıralar politikaya inanç önemli ölçüde yokolmuş ve teknoloji dönüştürülmüş dünya rüyasını tek başına ifade eder hale gelmiştir. Çok az kimse refahın daha adil bölüştürülmesiyle açlık ve fakirliğin bertaraf edileceğine inanmaktadır. Politikayla ne Irak’ın işgalini engelleyebildik, ne de açlık sorununu.
Anenevi şekilde süren sosyal kontrol bitip gittiğinde cürümle mücadele için yerine video kameralarını ikame ettik. Terörizme destek veren ülkelere karşı akıllı bombalar, hayal kırıklığı ve depresyon gibi insani tepkilere karşı prozak. Çevreye kafayı takmamak için de walkman ya da MP3.
Matrix insanın daha iyi bir dünya için doğallıktan uzaklaşmış istek ve arzularının en gelişmiş teknolojiyle kaçtığı bir rotadır.
Matrix kendini sonsuza kadar yenileyebilecek şekilde inşa edilmemiştir. Er ya da geç kader ya da zaman nedeniyle yokolup gidecektir.
Matrix üzerine yapılan yorumlardan birinde sistem içinde arıza yaratacak bir kaynağa değinilir. Bu insani serbest iradedir. Kozada yaşayanlar bir sanrı içinde yaşarlar. Ama bir kez bunun sanrı olduğunu keşfederlerse karşı çıkabilirler.
Aslında gerçekliğin, problemlerimizin çoğunun çözümsüz durduğu bir pazarı yoktur.
Matrix filmleri teknolojik sihirin harika bir sanat ürünüdür. Eğer bir mesajları varsa, bu teknolojinin sihir olmadığıdır. Teknoloji gerçekte insan hayatını değiştiremez.

Matrix filminde Morpheus’un hovercraftındaki asilerden birinin adı Cypher’dır. Zamanla insan ve makine arasıhdaki bitmez tükenmez savaştan yorulmuştur. Bu gerçeği hiç bilmediği, kozasında mutlu hayatını sürdürdüğü anları özlemektedir. Sonunda aşırı yorulur ve ajan Smith’le bir anlaşma yapar. Neo’nun yerini ele verecek, bunun karşılığında sorunsuz eski durumuna, mavi hap yuttuğu zamanlara dönebilecektir. Arkadaşlarına ihanet eder. Çok kayıplar verdirir ve kendi de telef olur gider.

Az önce sözünü ettiğim yazar Lem insanların rüyalar âlemini kargaşa ve kavgalarla dolu gerçek dünyaya tercih edeceklerinden korkmaktaydı. Bu korkuyu simgeleyen Cypher ihaneti karşılığında sadece eski konumuna dönmeyi isterken, bildiği gerçekliği de tümden unutmak ister.

Bu mümkün müdür?

Şu anda dünyanın her yerinde kitlesel medya tarafından oluşturulmuş illüzyon içinde yaşamayı seçenler vardır. Bunlar sanıldığı gibi tümden mavi hap yutanlar değildirler.

Zamanımızda mavi hap konumunda kalmak iyice zorlaşmıştır. Kitle iletişim araçları bizi yamulmuş, anlamı dönmüş de olsa gerçeklikle bombalarlar. Bu nedenle kursaklarımızdan geçen artık kahverengi bir haptır. Yaşanan illüzyonun gerçek olmadığını, sonsuza kadar devam etmeyeceğini biliriz, ama mış gibi yaparız. Bir sabah mış gibi gerçekliğine uyanacağımızı hayal eder dururuz. Cypherlık yaparak gerçekliği görmezden gelmeye çabalarız. Markalı giysiler, yeni arabalar, hızlı bir bilgisayarla kaçış yolunda tutunmaya çabalarız.

Sonra bir an gelir, illüzyon çöker ve kaba gerçeklik acımasızca üzerimize abanır.

Başta çevre felaketleri olmak üzere bir çok acil sorun bize kırmızı hap sunmak üzere sırasını beklemektedir.

Neolaşmak yani külyutmazlık kaçınılmazdır yani.

2010 Sadık Yemni. Bulk email software .