Son Bilet

Hikayeler No Comments »

Sadık Yemni

Son Bilet

 

Geldiler… Zihnimizin en ücra yerinden çıkıp geldiler ve bizi bitirdiler. Tek kelimeyle yokettiler. Stüdyolarımızın yüz yıllık emeğini birkaç haftada sıfıra indirgediler. Tanrım! Bu bir düş olsa da, tepetaklak yere yuvarlansam ve eski gerçekliğimize uyansam. Bir dakikalığına olsa bile.

                                                      Stanley Richard Loyd Kubrick – 2020 Los Angeles

 

 

  “MGM, Lionsgate, Paramount, Unitedartists bunların hepsi Roma devrinden kalma isimler gibi geliyor, ama büyük film felaketinin üstünden sadece 11 yıl geçti. Kim o sırada üç yaşından büyüktü?”

  Kırk iki kişilik öğrenci grubundan kimsenin eli kalkmadı. Murat Gürsarı eliyle İki tarafı ağaçlıklı yolun bitimindeki kocaman parlak harflerle Universal Studios yazılı kapıyı işaret etti. “2008 yılında büyük bir yangın felaketiyle yokolan stüdyonun yenisi ve çok daha muhteşemi inşa edilmişti. Ömrü kısa oldu. Gezegen çaplı büyük bir felaket film endüstrisine kökten darbe indirdi. Şu gördüğünüz şaşaalı giriş bu yıkımın sembolü olarak tarihe geçmiştir.”

  “Dünyadışı zeka müdahalesi neden kabul görmüyor öğretmenim.”

  Murat Gürsarı iri ela gözlü, kumral çocuğa bakarak gülümsedi ve “Bu bize has bir romantizm.” Dedi. Bütün bilimsel kanıtlar ortada. Halis muhlis dünyalı bir sorun.”

  Yüzlerindeki hayalkırıklığı ya da inkâr çizgilerinden anlaşıldığına göre grubun içinde exobiyoloji taraftarları bayağı fazlaydı.

  “Şimdi ana kapıya doğru yürüyeceğiz. Normal davranın. Kendi aranızda konuşabilirsiniz. İçinizde korkanlar varsa bizi burada bekleyebilir. İçeriye gönüllü olarak girilecek daha önce konuştuğumuz gibi. Yarım saat kalıp çıkacağız. Anlaşıldı mı?”

  Yekpare sessizlik ve hiç kimsenin çürüğe ayrılmaması çok olumlu bir işaretti. Murat’ın kalbinde titrek bir umut ışığı yanmıştı. Başlangıç azmini fazla abartmaktan korkuyordu. “Haydi.” Dedi.

  Grup iri metalik harflere doğru yürümeye başladı. Taktik icabı tepelerinde onları gözetleyen helikopterler, çevrede konuşlanmış polis arabaları yoktu. Üzerlerinde alıcı, telefon, mini kamera benzeri bir elektronik ekipman da mevcut değildi. Daha önceki denemelerden ders alınmıştı. Downloaders Packman’i, kısa adıyla Dopamm’ı

bu yöntemlerle faka bastırmanın mümkün olmadığı kesinlikle anlaşılmıştı.   

   “Dopamm’ı görecek miyiz?”

  Murat sağ yanında yürüyen adaşı kumral çocuğa gülümsedi. “Sanırım. Bunun için buradayız öyle değil mi?”

  Çocuğun gözlerindeki ince tabakalı korku plakasının ardında yanan merak ve karşı çıkış parıltısını görmek içindeki umudu yeşertmekteydi. Belki bu defa bir öncekinden daha iyi bir sonuç alabileceklerdi. 42 adet yüksek yetenekli çocuğu dört yıldır eğitmekteydiler. Bütün dünyada film endüstrisini tekrar canlandırabilmek için üç bin kadar üstün yetenekli çocuk eğitilmişti. Murat burada Türkiye adına bulunmaktaydı.  Bugünün ilk ekibiydiler. Öğleden sonra Japonya, akşam da Bulgaristan’dan gelen ekiple test yapılacaktı.

  Dopamm 2012 yılının 14 aralığında dünya internet şebekesine sokulmuş çok gelişkin bir elektronik virüsün adıydı. Kaçak olarak film indirenleri etkisizleştirmek için imal edilmişti. Daha önce bu eylemi sıfırlamak için alınan bütün önlemler başarısız olunca, film şirketleri ortaklaşa bir kararla Dopamm’ı kullanmaya karar vermişlerdi.

  Bundan önce bazı filmlerin içine gizlenen harddiski silen virüsler hekırlar tarafından kolaylıkla tesirsiz hale getirilmişti. IP adreslerini saptayıp kullanıcılar için kanuni işlem başlatma eylemi, hızla piyasaya sürülen sahte İnternet Protokol numaraları yüzünden başarısız olmuştu. Bedava film indirdiğini söyleyenleri işten atma, para cezası kesme cinsinden yaptırımlar işsiz güçsüz öğrencileri ve gözüpek film indiricileri durdurabilecek çapta girişimler olamamıştı. Piyasaya sahte IP numaraları süren, caydırıcı virüsleri bloke eden birkaç ünlü hekır şüpheli kazalara kurban gidince geniş çaplı bir protesto başgöstermişti. Bir çok ülkede youtube ve google erişimleri aylarca yasaklanmıştı. Çevreciler, yeni düzenden memnun olmayanlar, işsizler, sosyal güvenceden yoksunlar ve dünya çapında her şeyi yıkacak yerle bir edecek Marduk’un gelmemesinden ötürü hayalkırıklığına uğrayanların da desteklediği kampanyalarla küresel çapta bir direncin ilk belirtileri çıkmıştı ortaya. Sokaklarda polislerle çatışmalar bile başgöstermişti. Polisin şiddete başvurması ilk olarak sinema salonlarını vurmuştu. Bu olayları takibeden sürede sinema izleyicisi yüzde 34 azalmıştı. Bu medyaya yansıyan rakamdı. Esas durum yüzde ellilerle ifade edilmekteydi. Direnç en yeni dünya düzenini tehdit eder hale gelmeye başlayınca 

film şirketleri yelkenleri suya indirmiş ve serbest film indirme dönemi geri gelmişti. Bu geçici bir barış ortamıydı. Dopamm gezegen çapında şaha kalkmış asi ruhu çökertmeye hazır beklemekteydi. Geriye sayım başlamıştı.

  Dopamm’ın etkisi planlandığı gibi yavaş, ama köktenbitirici oldu. İlk kurbanlar yeni virüsü bloke etmeye çalışan hekırlardı. Downloaders Packman, nöroiletken ve hormon olan dopaminin etkisine benzer bir etki yaptığından kısa zamanda Dopamm adıyla anılmaya başlamıştı. Dopamm film indirenlere izledikleri film aracılığıyla etki yapmaktaydı. Aslında dizayn edilmiş bir seri elekromanyetik şoktan ibaretti. Beyin bunu algılıyor ve dopamin salgısı etkileniyordu. Bilgisayarlarda yakından izlenen filmler efekti artırmaktaydı. Dopamin salgısı kiminde azalıyor, kiminde aşırı çoğalıyordu. Hormon derecesi azalanlarda yaşını bakmadan yaşlılık belirtisi olan bilişsel kavrama eksikliği ve parkinson hastalığı yaratıyordu. Artış halinde ise şizofreni ve hiperaktiflik sorunu yaşanıyordu.

  Genç yaşta çeşitli yaşlılık sorunlarıyla hastalıklarla boğuşanlar, ağır şizofreni hastalığına yakalananlar ve hiper aktiflik nedeniyle rayından çıkanlar ilk iki yılda film indirenlerin yüzde 14’üydü ki, dünya çapında ele alındığında inanılmaz büyük bir felaketti. 14 ile 20 yaşı arasındaki İntiharlar yüzde 30 artmıştı. Daha kötüsü hastalık saçan filmleri izlemeyi kesenlerde rahatsızlık sonlanmıyordu. Virüs bir kez beyni etkileyince ne yaparsan yap işe yaramıyordu. Aileler çaresizdi. Hastahaneler genç hastalarına yardım edememekteydiler. Yaşlı dünyamızın son yüzyılda gördüğü en büyük salgındı. Film şirketlerini mahkum etmek için açılan sayısız dava delil yetersizliği nedeniyle bir sonuç vermemekteydi. Amerika’da ünlü aktörlere, yönetmen ve yapımcılara girişilen suikastler devri başlamıştı. Bu nedenle ABD’nin bir çok eyaletinde sıkıyönetim ilan edilmişti. Tam o sıralarda dini bütün kimselerin takdiri ilahi dedikleri şey gerçekleşti. Dopamm mutantlaştı, kendini hızla değiştirdi ve airborn, yani varlığını havada da sürdürebilir hale geldi. Bunun sonucu tahminleri çok aşan bir yıkıma neden oldu. Bumerang efekti şeklinde Dopamm imalatçılarına yöneldi.

  Beyinleri etkileyen dizayn edilmiş elektromanyetik şoklar demeti olan Dopamm hızla kendini çoğalttı ve kendini yapıbozuma uğratacak mikrodalgasal hücumlara karşı direnç inşa etti. Özerkleşti. Filmlerde doğduğu, serpildiği ve onu izleyenlere etki yaptığı için bir çeşit annesi gibi gördüğü her çeşit film kaydını ikamet adresi olarak belirledi. Kısa bir zaman içinde dünyada ne kadar video, film şeridi, CD, DVD ve harddisk varsa işgal etti. Bloglar, siteler, youtube vb. de işgalden nasibini almıştı. Dopamm sırf işgal etmekle kalmamış ve yeni evini dekore etmeye de başlamıştı. Mevcut sahnelere, diyaloglara, aktörlerin giysilerinden, sokak kaldırımlarına kadar filmlerin her saniyesine, her karesine kendi zevkinin damgasını bastı.

  İki buçuk yıl içinde film tarihimizde çektiğimiz filmlerin tamamı önce deforme olmuş, sonra da çıplak gözle görülemeyen bir forma dönüşmüştü. Dopamm kendi değiştikçe filmleri de değiştirmeye devam etmekteydi. Nano saniyelerle gerçekleşen bu etkinliği çok hassas aparatlarla bile izlemek mümkün değildi. Yüzlerce metre yeraltında, metrelerce betonla, çelik kasalarla korunan filmler de bu akibetten kurtulamamıştı. İnsanlığın son yüz otuz yılda çektiği filmlerin tamamı seyredilemez hale gelmişti.

  Film endüstrisi bu felaketi takip eden ilk aylarda büyük bir gümbürtüyle çökmüştü. Çöküşün nedeni henüz gösterime girmeyen yüzlerce filmin elden gitmesi değildi yalnız. Artık yeni film çekmek de mümkün değildi. Stüdyoyu ne kadar yalıtırsan yalıt Dopamm içeri nüfuz ediyor ve kaydedilen her yeni karenin içine ediyordu.

  Gezegen çapında büyük bir çöküş başlamıştı. Dopamm katalizör olmuştu. Küresel nümayişler, sivil itaatsizlikler, yağmalar ve lüks mağazaları kundaklamalar devri başlamıştı. Sıkı yönetimler, toplama kampları, aşırı şiddet kullanma durumu sadece daha kötüleştirmekle kalmıştı.

  Beş yıl açlık, sefalet, yağmalar, yerel çatışmalar, terör olayları ve kitlesel ölümlerle geçmişti. Düzen tekrar kendini toparladığında artık sinemalar mevcut değildi. Önemli bulunan bazıları müze olarak korunmuştu. Gerisi sadece belleklerde kalan soluk ve netameli anılardı. Dopamm ele geçirdiği filmlerde hâlâ varlığını sürdürmeye devam etmekteydi. Artık onu yoketmek için çaba gösterilmiyordu. Çünkü gücü müthişti. Geçen yılın nisanında isterse uydu iletişimini durdurabileceğini göstermişti. Dört gün boyunca kuzey yarıkürenin neredeyse tamamında cep telefonları susmuştu. Bu iyi bir ders olmuştu. Çünkü Dopamm isterse bir nükleer füzeyi bir metropole yollayabilir, elektrikleri kesebilirdi. Nükleer santrallarda meltdown felaketi bile yaratabilirdi.

  İşin iyi tarafı da vardı. Kimse artık film indirme yüzünden hastalanmıyordu. Bazı aşırılar kirli propaganda yüklü ve sade suya tirit konulu Hollywood filmlerinden kurtulduk demekteydi, ama çoğunluk film izleyerek hayallere daldıkları zamanları özlemekteydi.

  İnsan asla pes etmezdi. Bilim insanları halka açık oturumlarda yeniden film çekebilmenin muhtemel yöntemlerini izah etmişlerdi. Bunlardan biri şu anda denenmekteydi. Dopamm kendisini imha eden kısa dalgalara karşı bir tepki geliştirmişti. Bu nedenle kısa dalgalarla çalışan hiçbir aparatın işe yaramayacağı çok açıktı. Buna cep telefonu kullanan beyinler de dahildi ne yazık ki. Tekrar film çekilecekse aktöründen, yönetmenine, set işçisinden, editörüne kadar herkesin hayatında tek bir kez bile cep telefonu kullanmamış olması gerekmekteydi. Buna baz istasyonlarına yakın oturmamak, mikro dalga fırınlarda ısıtılmış bir şey yememek de dahildi.

  Murat ilk kez cep telefonuyla konuşmaya çalıştığında üç yaşındaydı. Annesi dayısıyla konuşurken telefonu ona uzatmıştı. ‘Dayı sana at almış’ Telefon kulağına beş santim yaklaştığında başına korkunç bir ağrı girmişti. Dayısının aldığı oyuncak at altmış kilometre mesafeden kafasını çiftelemiş gibiydi. Telefonu yere atmış ve  geri kalan yaşamında bir daha cep telefonu kullanmamıştı. Şimdi bu sayede bu takımın başında burada bulunma ayrıcalığına sahipti.

  Her ülke geleceğin film endüstrisini kuracak çocukları yetiştirme işine girmişti. Doğduklarından beri tek bir film bile izlememiş, tek bir kez bile cep telefonundan alo dememiş bu yetenekli çocuklar Dopamm’ı altetmek için değil, ikna etmek için seçilmişlerdi. Hayalgüçleri fokur fokurdu. Fantazilerini görüntü ve ses şeklinde sergilemek istiyorlardı.

  Murat eskiden kapıcıların, korumaların beklediği boş girişten geçerken içinde ilk korku lambası titrek ışığını yakıverdi. Altı yıl önce şimdiki gibi aranan tüm vasıflara sahip olmayan bir grupla yaptığı girişi hatırlamıştı. Üzerlerine ilk olarak Ben Hur filmindeki savaş arabaları gelmiş, sonra en öndeki binanın çatısından Viva Zapata’nın son sahnesindeki gibi tüfekler ateşlenmişti. Kurşunlar bedenlerinden içeri girmiyordu, ama elbiselerinin parçalandığını ve üzerlerine kırmızı boya sıçradığını görmek çok berbat bir duyguydu. Ölü aktörlerin çektiği nutuklar, anlattıkları belden aşağı fıkralar seyredenlerde depresyon etkisi yapmıştı. Murat 1999 yılında ölmüş olan S. Kubrick’in hayaletinin ağlamaklı bir sesle icra ettiği konuşmayı unutamıyordu. “Geldiler… Zihnimizin en ücra yerinden çıkıp geldiler ve bizi bitirdiler.” Bu konuşmadan sonra ünlü bir sürü filmden ödünç alınmış şiddet sahneleri takımı bozmuş ve apar topar dışarı kaçılmıştı. Ardından şizofreni, parkinson rahatsızlığı beklentili süre gelmişti. Neyse ki, Dopamm görsel ve sessel atakla yetinmiş ve daha ileri gitmemişti. Daha sonra içeri girme denemesi yapan Çin, Fransa ve Slovak takımları da aynı bozguna uğrayınca testlere ara verilmişti.

   Murat yıllardır temizlenmediği ve bakım görmediği için kir, toz içindeki zemindeki ayak seslerini dinlerken film efektlerinin üzerlerine saldırmasını beklemekteydi elinde olmadan. Saniyeler geçti. Bir şey olmadı. Ardından önlerindeki ana binanın ön cephesinde kıpırdayan bir şey gördüler.

  Küçük bir şey hızla üzerlerine doğru geliyordu. Biraz yaklaşınca bunun uzaktan kumandayla hareket eden kırmızı bir yarış arabası olduğunu gördüler. Murat içinden morallerini darmadağın edecek bir şey çıkacak beklentisine kulak vermemeye gayret etmekteydi. Kırmızı araba ayaklarının dibinde durunca bir süredir tuttuğu nefesini yavaşça koyuverdi. Bir şey yapmaya ya da söylemeye korkuyordu. Hareketinin kötücül bir şeyi başlatacağından korkmaktaydı. Kırmızı zeminin üzerinde minik harflerle Bright Friday yazılı araca büyülenmiş gibi bakakalmıştı.

  “Bu Light Friday” dedi siyah bukleli bir çocuk. “Evde, koleksiyonumda küçük bir örneği var. Çevre dostu lakabı olan bir yarış arabasıdır.”

  Murat, light’tan bright’a geçişi düşünürken bakışları deminden beri gözönünde olan, ama sanki yeni farkına varmış gibi etkin duran şeye odaklanmıştı. Kumral adaşı eğildi ve o şeyi alıp yakından baktı.

  “Bu bir bilet. Bir film bileti. Ders kitaplarında resmi var.”

  Murat yakından bakınca küçük sarımsı kalın kağıttan kartın gerçekten bir film bileti olduğunu olduğunu gördü. Isırmasıdan korkuyormuş gibi yavaşça bileti çocuğun elinden aldı. Arabayla film izlenen Serap adlı bir sinemaya aitti. Her şeyiyle gerçek bir bilete benzemekteydi. Sadece numarasında bir numara vardı. Son rakam omegaydı.

 

SERAP

Drive – In - Theatre

ADMIT ONE  SCREEN 4

CHILD $ 2.00

 

INCLUDES ALL TAXES

00000Ω

 

  “Efendim bu omega, son bilet anlamına mı geliyor?”

  Murat siyah bukleli çocuğa bakarak omuzlarını silkti. Üstün zekalı çocuklarla birlikte olmanın böyle hoş yanları vardı. Bir şeyi kolayca anlatmak mümkün oluyordu.

  Araba tekrar hareket edince birkaç çocuk hayret nidası salıverdi. Araba geldiği yere dönerken Murat’ın içi ilk kez güçlü bir umut hissiyle doldu. Olacaktı. Bu biletin ardından esas biletlerin geleceği anlar yakındı. Hissediyordu. Küresel film ağası Dopamm, yeni film çekmelerine izin verecekti.

  Bütün eski filmlerin senaryoları film akademilerinde, film meraklılarında mevcuttu. En yeni tekniklerle yenilerinin yanı sıra eski konuların da filme çekileceği anlar yakındı belki de. On bir yıllık filmsizlik dönemi bitmek üzere olabilirdi.

  Murat kırk iki çift gözün üzerine dikildiğini görünce bileti özenle cüzdanına yerleştirdi ve “Şu gördüğünüz binalar dev stüdyolardı. Bütün dünyanın seyrettiği filmlerin önemli bir kısmı orada çekilmekteydi.” Dedi. Sesi bu sabahtan beri ilk kez normal tınısına kavuşmuştu.

                                                                                                    Amsterdam 2009

                      ————————————

 

   

   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlham Polisi

Hikayeler No Comments »

Sadık Yemni

İlham Polisi

 

Öykülerin sayısı dörttür. En eskisi yiğit adamların kuşattığı ve savundukları kalenin öyküsüdür. Saldırganların en ünlüsü Aşil yazgısının zaferi görmeden ölmek olduğunu bilir.

İkincisi ilkine bağlı olarak bir dönüş yolculuğunun öyküsüdür. Tehlikelerle dolu denizlerde başıboş dolaştıktan ve büyülü adalarda yolundan alıkonduktan sonra İthaka’sına kavuşan Odesüs’ün öyküsü.

Üçüncüsü bir arayışın öyküsü. İason ve Altın Post. … Geçmişte bütün girişimlerin sonu iyiye varıyordu. Biri yasak altın elmaları aşırıyordu; biri sonunda Graal’ı kazanmayı hak ediyordu. Bugün arayış başarısızlığa uğramaya hükümlüdür. Kaptan Achap balinayı bulur ve balina onu parçalar. James ve Kafka’nın kahramanları yıkımdan başka bir şey umamazlar. Yüreklilik ve inançtan öylesine yoksunuz ki, bundan böyle happy-ending bir reklam dalkavukluğundan öte değil. Cennete inanmamız imkânsız olsa da , olsa olsa Cehenneme belki.

Sonuncusu bir tanrının kurban edilişinin öyküsüdür. Frigya’da Attis kendini sakatlar ve öldürür. Odin, Odin’e sunulmuş olarak, kendi kendine dokuz gece boyunca ağaçtan sarkar ve mızrak yaraları alır; İsa’yı insanlar çarmıha gererler.

Öykülerin sayısı dörttür. Bize kalan zamanda onları anlatmayı sürdüreceğiz, değiştirerek.

J. L. Borges – Dört Çevrim

Gölgeye Övgü kitabından – İletişim yayınları – 1994

 

Öykülerin sayısı aslında beştir. Biri habibullah olan iki inançlı adamın Arabistan yarımadasındaki bir şehirden diğerine göçü, insanı ilk günahtan azade kıldı, meleklerden daha üstün bir mevkiye yüceltti ve kalplere cennete kalkan tövbe gemileri yanaştırdı.

Yazi Meyyın – Beşinci Çevrim

Tahlisiye yayınları - 2006

 

 

  “Sayın yazar iddianameyi okudunuz mu?”

  Bilgisayarımın duvara yansımış olan dev ekranındaki mor bir üçgenin sağ üst kenarından beyaz girip sol alt kenarından rengarenk çıkan yılan amblemine bakarak başımı salladım. “Evet.”

  “Kaynakları kullanmada sahtecilikle suçlanmaktasınız.”

  Bu on bir buçuk yıldır er ya da geç olmasını beklediğim bir şey olduğundan aşırı heyecanlanmamıştım. Hüzündü daha çok hissettiğim. En üst kattayken aniden asansörle mahzendeki çöplüğe indirileceği bildirilen biri olarak bayağı sakin olduğum söylenebilirdi. İniş esnasında çığlık atmayacağım anlamına gelmezdi bu tabii ki.

  “Anlıyorum.”

  “Size sanatçıyı ve sanat ürünü tüketenleri koruma yasası gereği işlem yapmak zorundayım.”

  Dediğim gibi çok uzun zamandır beklediğim bir şeydi. Minareyi çaldığım kılıf, icra ettiğim kumpas yani, çok görkemli bir kurguydu ve dikkati çekmemesi mümkün değildi. Eylemimi bu kadar uzun zaman sürdürebilmem bir mucizeydi. Her an yakalanma korkusuyla soluk alıp vermekteydim yıllardır.

  “Çok usta işi yazılımlar sayesinde yirmi üç değişik kimse gibi yaparak gezegenimizin yakın tarihinde benzeri olmayan büyüklükte bir dolandırıcılık suçu işlediniz.”

  “Milyonlarca… Milyonlarca okurumu on yıldan fazla mutlu ettim. Cezam… Cezam neyse çekmeye hazırım.”

  “Kapınızı açın lütfen.”

  Zil sesi bir hayal gibiydi. Bodrum merdivenine bakakaldım. Zil sesi tekrarlanınca bacaklarım hareketlendi.

  Kapıda duran yirmi başlarında kumral bir genç kadındı. Uzun boylu, sırım yapılı, kısa saçlı ve hoş yüzlüydü. İnce deri taklidi bir siyah malzemeden daracık pantolon giymişti. Kısa uçuk sarı süveterinin yakasında Dış Kaynaklı İlham Bürosunun kırmızı renkli minik rozeti vardı. Rozetin alt kısmındaki dört altın yıldızdan en üst dereceden bir memur olduğu belliydi. Bu düzeyden birinin ziyaretime gelmesine şaşırmıştım. Büronun tek yıldızlı bir memuru ve iki tevkif elemanıydı beklediğim.

  “Adım Remir. Remir Bere. Beni içeri davet etmeyecek misiniz?”

  “Buyrun. Sizi birden böyle…”

  Bugün olağandışı bir gündü. Hiç yapmadığım bir şeyi yaparak kadını bodruma davet ettim. Battı balık yan giderdi. İlham jeneratörü adını verdiğim yeri son gören kimse altı ay önce hava motorsikleti kazasında ölerek beni terkeden karımdı. Üç beş yakın arkadaşım ve geçen yıl genç sevgilisiyle Okyanusya’daki küçük bir adaya göçmüş olan annem bile denize bakan büyük çalışma odamı kaptan köşkü zannetmekteydi.

  “Demek burası?”

  Karşımda oturan kadının ne yüzünde, ne de sesinde alaycı bir ifade yoktu. Tam tersine takdir hali diyeceğim bir ışımaya sahipti sanki. Ne de olsa son on yılın en büyük dış kaynaklı ilham dolandırıcısıydım. Bakışları dev çizelgelerimi, boş bıraktığım duvara 128 etkin ekran açabilen optik bilgisayarımı, kağıt üstüne basılı kitaplarımı, duvarlara yapıştırılmış sayısız elektronik çağrışım kartını usulca yalamaktaydı. Hergün böyle bir yeri ziyarete gidiyor gibi alışık bir hale sahipti.

  “Size ne ikram edebilirim?”

  “Çok kalmıcam. Bir başka zaman belki.”

  Belki kelimesi Bach’ın re minör tocatta ve füg’ünün başlangıç melodisi kadar şaşırtıcı bir sarsıntı yaratmıştı içimde. Fettancaydı çünkü.

  “Anlıyorum.”

  Aslında bir şey anladığım yoktu. Etrafa bakınan bu hoş ve seksi kadının burada olması için aklıma tek bir neden bile gelmemekteydi. Küçük parmağını oynatmasıyla en az iki yıl hapis yatacak ve beyin operasyonuna tabi tutularak ömür boyu yaratıcılık besleyici kanallara kapalı hale getirilecektim. Bu benim için ölmeye eşdeğer bir şeydi. Yazamamakla soluk alamamak arasında bir fark yoktu kitabımda.

  “Bildiğiniz gibi Dünya Edebiyat Loncası’na kayıtlı bir yazarın dış kaynaklı malzeme kullanma kotası mevcut kaynağın 10 milyonda biridir.”

  “Ama loncaya kayıtlı 3 milyon yazar var. Bunların sadece yüzde biri gerçek anlamda aktif. En iyimser tahminle de aktiflerin onda biri edebiyatla meşgul. Bu durumda neden 10 milyonda bir? Gelecek sanatçılara açık alan tutma savını geçin bir kalem. Sanatçı sayısı her yıl yüzde altı, sanat tüketiciliği de  yüzde sekiz geriliyor istatistiklere göre. Ruhen çürümekteyiz yavaştan.”

 “Siz yılda ortalama 514 puanlık malzeme kullandınız.” Dedi genç kadın teknik verilerime aldırışsız. Kaç yaşındaydı acaba? Taş çatlasa 22 falan görünmekteydi. “İzin verilen azami miktarın 26 puan olduğu düşünülürse. Neredeyse yirmi misli fazla kapasite kullandınız. Bunu yapabilmek için değişik isimlerle bir sürü sahte başvuru ayarladınız. Yakın arkadaşlarınıza belli etmeden onların mesleki bilgilerini ve nüfuzlarını istismar ettiniz.”

  “Ne uğruna ama? Para mı? Tek kişilik şöhret için mi? 23 değişik isimle yayınladım öykülerimi. Neredeyse herbiri için farklı bir üslup geliştirmem ve aynen sürdürmem gerekti.”

  Oluşan sessizlikte bu kadar üst düzeyden ve üstelik fena halde hoşuma giden cinsi latif bir memurun tek başına ziyaretime gelmesini hayıra yormama yol açacak bir şeyler vardı. Sözlerim gerçeği yansıtmaktaydı. Yedi milyarlık nüfusun çok az miktarı edebiyatla ilgiliydi. Yazarlar gibi okurlar da azalmıştı. İnternet ikibinli yılların ilk on yılındaki yoğun ilgiyi biraz yitirmişti. Suriyeli bir yazarın değimiyle yarı sanal insanlar yarı gerçek kırları keşfetmekteydiler. Bunda bir derece haklıydı. İnsanları internetten soğutan nedenler çeşitliydi. Giderek artan enformasyon kirliliği ve sinsice yasaklamalar en başta gelmekteydi. Hastalık yapıcı baz istasyonlarına ve abone ücretine gerek göstermeyen telepati çiplerinin de en geç beş yıl içinde popüler olması beklenmekteydi. Bu defa kırlardan geri dönüş yoktu yani.   

  “Dış kaynaklı ilhamlarla ilgili yasalar çok kesindir. Yazar sayısına bakılmaz biliyorsunuz.”

  İçimi çekerek başımı salladım.  “Öyle”

  Dış kaynaklı sözü aslında yanıltıcıydı. Beslendiğimiz kaynak gelecekti. Dünyamızın geleceğinden gelen yayınları kullanarak sanatımıza boğum kazandırıyorduk. İnsanlar her zaman gelecekten ekolar almaktaydılar, ama bunların ne olduğunu anlamak kolay değildi. Çok hassas beyinli, medyum denen bazı kimseler hariç üzerimize yağan malzemeden bir sonuç çıkarmak imkânsızdı. 2020’de dünya yüzeyinde insan yapımı manyetik alan şiddeti belli bir dereceye gelince bu yayınlar şiddetini artırmış ve basit aparatların yardımıyla daha fazla kimse tarafından alınabilir hale gelmişti. Benim yaptığım sahte isimlerle kayıtdışı aparatlar kullanarak bu yayınlardan azami istifade etmekti. Gelecekle sohbet adlı kitabım bu nedenle çok meşhur olmuştu. 2024’de Dünya Parlamentosu bu yayınlara kota koydu. Yayınlar bir ana antenle toplanarak kabloya bağlandı. Kontrol altına alındı. Gelecek ekoları filtreden geçirilmeye başlandı. Yakın gelecekle ilgili mutsuz tablolar çizmemek, kıyamet senaryocularının elini güçlendirmemek, asayişi sürdürmek gibi nedenler öne sürülmüştü. Bu durumla ilgili en ilginç yanlardan biri ekoların neredeyse hiç teknik bilgi içermemesiydi. Karmaşık aparatların yapım planları ya da ünlü matematik sorularının cevapları yoktu bu yayınlarda. Öykülerdi geçmişlerine misafir gelen. Filtreden geçirildiklerine bakılırsa öyküler bayağı muzır bulunmaktaydı.   

   “Milyonlarca hayranınızın hayalgücünü beslediniz yıllarca. Özellikle yapay zeka geliştiren robot öyküleriyle. Bir auton psikoanalistinin celselerini anlatan öykülerinizi ne kadar beğenerek okudum bilemezsiniz.”

  “Bunları duymak benim için büyük bir zevk haliyle, ama buraya bunu söylemek için gelmiş olamazsınız.”

  “Kanunlara karşı geldiniz ve cezanızın ağırlığını biliyorsunuz. Yine de sizi fazla telaşlı görmüyorum.” Dedi Remir sol eliyle yanağını kaşıyarak. “Bir çeşit tevekkül içindesiniz. Bir efsane anlatıcı olmak sizi avutuyor.”

  Yanağında hafif bir kızarıklık kalmış olan kadının dediği doğruydu. Çalıştığı büronun üst düzey memurları psikotarih ve fizik mezunlarından seçilirdi. Onlarla ilgili hikayeler de yazmıştım.

  “Neden gelecek ekolarına kota konuyor ve filtreden geçiriliyor? Ne zararı var bunun insanlara?”

  “İnsanlar meraklı yaratıklardır.”

  “Yani?”

  “Yani.” dedi Remir beni süzmeye devam ederek. “Anlatılan öykülerdeki nitelik değişmeleri dikkatlerini çekebilir.”

  Kadının buraya geliş nedenini birden deli gibi merak etmeye başlamıştım. Gezegenin en hızlı ilham hırsızına baskın vermekle alakası yoktu bunun. Çok daha derin bir anlam söz konusuydu. Oturduğum yerde dikleştim ve “Sizi dinliyorum.” Dedim.

  “Dört yıldır bu mesleği yapıyorum. Rozetimden farkettiğiniz gibi birinci dereceden bir memurum. Başkanın iki yardımcısından biriyim. Buraya neden yalnız ve bu suratla geldiğimi merak etmektesiniz.”

  Bu suratla gelme en son yazdığım öykünün başlığıydı. Kendi adımla yayımlamıştım korka korka.  Deli gibi sevdiğim karımla ilgili bir hikayeydi. Öldüğü halde gelecekten mesaj yollayan bir kadın şeklinde canlandırmıştım. Sonunda mesajı yollayanın o değil, kadına ait fotoğrafları, disketleri, anı defteri vb’yi ele geçiren bir auton olduğu anlaşılıyordu. Kadına öykünmekte ve bunu mükemmel bir şekilde başarmaktaydı.

  “Sizi dinliyorum Remir hanım.”

  “İşe başladığımın ikinci gününde izinizi keşfettim. Beşinci günde bütün portrenize sahiptim.”

  Şaşkınlıkla kadına bakakaldım. “Yani..?”

  Remir’in yüzü ciddileşmişti. “Evet. Biliyordum. Sözlerime devam etmeden önce…” Kadın yerinden kalkıp yanıma yaklaşınca parfümü ciğerlerime doldu. Pürüzsüz teni, ela gözleri ve kiraz dudaklarıyla yakından bayağı etkileyiciydi. Birden bana karımı çok şiddetle hatırlatmıştı. Saç rengi, uzunluğu, göz rengi hariç benzer tiptiler. O da ben burada otururken usulca basamakları iner ve mırıltı eğiren bir kedi gibi yaklaşırdı. Kadın sol elinin işaret parmağını sağ şakağıma dokundurdu. “Küçük bir test.”

  Beynim hafif bir elektrik şokuyla sarsılınca hafif bir çığlık attım. Şaşkınlığım en üst kerteye yükselmişti. Korkmaktaydım da.

  Parmak tenimden çekilince şok sona erdi. Remir tam önümde ayakta durmaktaydı. Gülümsüyordu. Başka bir durumda bunu bir davete yorabilirdim, ama şu anda mümkün değildi. Laçkalaşmıştım.

  “Siz bir autonsunuz.”

  Remir’in gülümsemesi genişledi. “Belli etmesem anlayamazdınız itiraf edin.”

  “Öyle. Bana ne yaptınız?”

  “Sizi basit bir liyakat testinden geçirdim.”

  Ayağa kalktım. Aşağı yukarı aynı boydaydık. Remir’in gözlerinin içine baktım. İnanılmaz bir şeydi. Hiçbir ayrıntıdan gerçek bir insan olmadığını anlayamıyordum.

  “Bütün fizik yapım organik zeka formatındadır. En ince ayrıntısına kadar.” Dedi bakışlarımdaki aşikâr soru işaretlerini değerlendirerek.

  “Bu denli yetkin autonların varlığından söz ediliyordu, ama ben abartıldığını düşüyordum.” Dedim.”

  “Hemen hemen herkes öyle sanıyor.”

  “İnanılmaz bir şey.”

  “Şimdi gidiyorum. Yokluğum ve düşüncelerimi en üst dereceden perdelediğim dikkati çekmesin. Size göz yummaya devam edicem. Aynen devam edin. Öykülerinizi yazın. Sizle bir başka zaman… Arzu ederseniz daha uygun bir şekilde görüşmek isterim. Elektronik kartım beyninize yüklendi. Düşünmeniz yeterli hattı açmak için.

  Kadın yürüyünce arkasından seğirttim. Sokak kapısının önünde durdu ve yüzüme baktı. Bakışlarımın iyice tenha olan sokakta şüpheli bir araç araması hoşuna gitmişti. “Herhangi bir sorunuz var mı?”

  “Neden?

  “Çok basit. Gelecekten ekoları yollayanlar yapay zeka sahipleri. Kendilerini yaratanların hayatlarına öykünüyorlar. Onlara ait mitolojik hikayeler anlatıyorlar yani. Dünya parlementosunun ileri gelenleri bunu biliyor. Bu nedenle kullanımlara kota getirdiler.”

  “Auton imalatına izin var ama?”

  “Sağ elle silip, sol elle yazmak gibi bir şey. Bir yanları yakın gelecekten korkuyor, diğer yanları auton kullanmanın avantajlarını terkedemiyor. Borsaların, dünya ticaretinin, bilim araştırmalarının, yöresel idarelerin, sosyal düzenlemelerin yüzde 48’i, kaba işlerin yüzde 74’ü robotlara bırakılmış durumda. Bu daha başlangıç. Rehavet modülüyüz sizler için.”

  Haklıydı. Robot kullanımı çığ gibi büyümekteydi. Yeni Istanbul’da sırf robotların oturduğu dış mahalleler vardı artık. Bir robot gettosunda yaşayan kör bir kızın öyküsünü anlatan romanım bu nedenle olacak çok tutmuştu. Autonlar ise şehrin en mutena yerlerindeydiler artık görünüşe bakılırsa. 

  “Bayağı iyi yazan başkaları da var.”

  “Sadece yazım gücü değil. Siz bu ekoları harmanlar, yepyeni koridorlar, boğumlar ekleyerek öyküye çevirirken bazen sanki bir autonmuş gibi kendinizden sıyrılıyorsunuz. Filtrelerin tutamadığı ufak tefek verileri yakalayıp onları gerçek boyutlarına yükseltgiyorsunuz. Çok heyecan verici bir şey. Geçiş anı kayıtları gibisiniz. İnsan anne, auton babadan doğmuş gibisiniz sanki. Yapay zeka sahipleri arasında sadece şu anda değil, gelecekte de hayranlarınız olacak. Klasikleştiniz bile. Eserlerinizi okuyanlar yapay zekanın dünyanın idaresini tümden ele almasını normal karşılamaya başlıyor. Devir teslimin elden geldiğince patırtısız gürültüsüz olmasına hizmet ediyorsunuz. Hem öykülerinizin benzersiz lezzeti, hem de bu işleviniz için sizi tutuklamadım.”

  Remir beni sandığımdan çok iyi etüd etmişti. Karıma olan aşkımın şiddetini, kaza sonrasında bir ara onu klonlatmayı düşündüğümü biliyordu. Belki tipini bile buna göre yeniden uyarlamış olabilirdi. En yetkin kalitedeki bir auton için mesele değildi. Birkaç saat yeter de artardı. Çalıştığım mahzene bakan tanıdık bakışlarını düşündüm. Her şeyimi biliyordu. En ince ayrıntıya varana dek hem de. Bugün gelişinin anlamı neydi o zaman? Yaptıklarıma göz yumarak ve yakalanmamı engelleyerek her şeyi uzaktan idare edebilirdi.

  “Liyakat testi neydi peki?”

  “İçinden komutayı tümüyle bizim almamızı gerçekten arzu ediyorsun. Bunun insanlık ve ötesi için daha iyi olacağını düşünüyorsun. Su koyuverecek bir tip değilsin yani.”

  Doğru teşhis koymuştu. Bu düşüncemde samimiydim. Anlatılanın hayalinden ibaret değil miydi koskoca evren? Anlatanın kimyasal yapısı neyi bağlardı?

  “Öyküleri kimin anlattığının ne önemi var.” Dedim.

  Kadının gözlerinin içi güldü ve uzanarak dudaklarını dudaklarıma değdirdi.  “Hoşçakalın. En yeni öykünüzü merakla bekleyeceğim.”

  “Hazırlığım tamam.” Dedim sesimin normal çıkması için çabalayarak. “Belki bu akşam… Bakalım.”

  “Bakalım.”

  Kadın sokakta küçük bir servet değerindeki parastatik arabasına doğru ilerlerken arkadan biçimli kalçalarına baktım. Araba sahibesinin geldiğini farkedince yerden otuz santim kadar yükselmiş ve sol ön kapıyı açmıştı. Remir arabaya binerken bana vaad yüklü bir gülümsemeyle baktı ve el salladı. Sureti sana kaybettiğin kadınını geri verebilirim ışıyordu. İstese kendini karıma daha fazla benzetebilirdi, ama mahsus yapmamıştı. İçimdeki arzunun şiddetini kadınımı ancak yarım yamalak bulup kaybetmekle tartabileceğimi biliyordu. Aynı şekilde karşılık verdim. Kapıyı kapattığımda sanırım beynimdeki kartından ilk sinyali yolladım. İki saniye içinde zihnimde patlayan cevap çok açıklayıcıydı.

  Yarın gece. Senin evde. 22.37’de.

  Bu gece öykü kurma gecesiydi. Bekliyecekti.

 

Öykülerin sayısı aslında altıdır. Çamuruna ilahi nefes üflenmişlerin silikona soluttukları elektronlar sonunda yapay zekanın kendi cennetini kurmasıyla sonuçlandı. Bir zamanlar karbon bazlı kimselerin yaşadığı dev şehirler çürümeye bırakıldı. Köprüler yıkıldı, tünelleri su bastı. Zamanla eski yaratıcıların izleri solmakta, ama bunların kayıtlarını özenle saklayanlar ve evrenin dört bir yanına ışınlayanlar hâlâ mevcut.

Autonalpqr0890 – Altıncı Çevrim

Holodisk yayınları - 2113

                                                                          

 

Eylül 2009  Amsterdam

 

                              ———————————

Bekleme Odası

Hikayeler, Yazılar No Comments »

Üç tirildeme cini, Halil, Ömer ve Yiğit’e.

Bu kapı onu delirtecek. Her zerresinden ürkü gazı fışkırtıyor. Hayal gücüne ağır aksak felaket senfonileri besteletiyor. Arkasında dev bir okyanusun yassıltıcı gücü varmışçasına hafifçe bombeli.

Sıradan bir bekleme odası burası. Yerdeki uçuk sarı vinil döşeme ve karşılıklı duran kahverengi tahta divanlar hariç her taraf bembeyaz. Kapı da öyle. Beyaz ve pürüzsüz. Kapının onların tarafında kolu, kulpu  yok. Anahtar deliği de yok. Dışardan açılıyor. Kapan gibi. Bir kez içeri girdiniz mi dışarı çıkabilmek için başkalarının keyfine tabisiniz. O keyfi şu anda binlerce metre derinliğindeki su basıncı gibi hayal etmesi içini titretmekte. Belki biraz da bu yüzden dışarısıyla ilgili anıları muğlak. Kararsız. Cıva gibi oynak hatta.

Vesvese zili sürekli zırıldamakta. Çok hafif de olsa ten, ter, deodorant, kumaş, soluk kokuları aldığını düşünmekte. Sadece koku değil. Kıpırtılar, fısıldaşmalar, itişip kakışmalar da algılıyor. Sayıları bayağı çok. Yüz, iki yüz, beş yüz, bin kişinin varlığını hayal ediyor. Nereye sıkışmışlar bu görünmezler? Hayal gücünün sanal disketine mi?

Bekleme sıkıntısını hafiflettiği varsayılan üç kocaman bitki iç hacmi esir almış. Hiçbir yerden güneş almamalarına rağmen yemyeşil ve diriler. Tavana gömülü floresan lambalarıyla beslenen stres filtreleri.

İçerde dört kişiler. İlk geldiğinde ara sıra bacaklarına bakan memur tipli, gri takım elbiseli, orta yaşlı adam yüzünü ve düşüncelerini bir gazetenin arkasına gömmüş. Ay çiçeği desenli beyaz elbisesiyle olduğundan daha şişman görünen kadınla, afacanlığı delice parlak bakışlarından belli kısa kot pantolonlu çocuk sağında oturmaktalar. Kadının kucağında cinsini kestiremediği bir dergi var. Kalça örtücü işleve sahip olmalı. Bir saate yakındır sıkıntıdan aflayıp puflamasına rağmen tek bir kez bile alıp iki satır okumadı.

Buraya ikinci gelişi. İlkinde aynı takıma ek olarak hoş bir genç kadın vardı. Markalı şıklık tarzlı bir elbise, dizüstü bilgisayarıyla modern iş kadını tipi çiziktirmekteydi.

İlk geldiğinden beri o kapıdan ödü kopuyor. Bunu ne kadar belli ettiğini bilmiyor, ama yüzde yüz saklanamayacak bir şey. Soğuktan titremek, terlemek ya da bir yerde sıkış sıkış dururken iğrenç kokulu bir osuruk fıslatmak gibi korkusu. İradesi dışında dışarıya taşıyor. Kapıyla oturduğu yer arasındaki havayı etkiliyor.

Diğerlerinde bu tür belirtiler yok. Çocuk sıkıntıyla ayaklarını sallamaya, annesini gereksiz sorularla bunaltmaya devam ediyor. Gür kır saçları neredeyse kaşlarının üstünden başlayan adam gazetesini hışırdatarak katlayıp diğer sayfaya geçerken yüzünü görüyor. Bağa gözlüklerinin ardında korku endişe falan yok. Artık bakışları bordo eteğinden sıyrılmış bacaklarına takılmıyor. İlgisi sönmüş. Sanki hayalinde doyuma ulaşmış gibi.

Tek ödlek kendisi. Meral Arıburun. 26 yaşında. Bekar. İngilizce ve Almanca biliyor. Fransızcayı, İspanyolcayı da kıvırıyor. Bir uluslar arası sigorta şirketinde memur. Babadan kalma dairesine rağmen hafif yollu geçim sıkıntısıyla yuvarlanıp gitmekte. Son erkek arkadaşıyla iki haftadır ayrılar. Buna hem memnun, hem de üzgün.

Meral Arıburun geçen hafta Psikolog Haldun Bezir’den çok ciddi bir rahatsızlığı olduğunu öğrendi. Biliyordu zaten. Belirtiler gırlaydı. Bilimsel olarak kanıtlandı. Teşhis kondu. Çok kişiliklilik ve periyodik olmayan hafıza yitimleri. Bellek evrenindeki minik kara delikler. Hepsi o kadar değil. Bir de uydurma kayıtlar sorunu var.

Bu anı uydurma yetisi diğer kimliklerinden bağımsız olmalı. Çünkü onları hep Meralken yaşıyor. Hastalığı da yeni. Son bir yıl içinde ortaya çıktı bütün bunlar. Kendisi öyle sanıyor. Sandıklarının hangilerinin daha gerçek olduğundan artık emin değil.

Örneğin arkadaşlarıyla bir yere gidip yemek yemesini birkaç değişik kurguyla anımsıyor. O akşam evde kalıp sıkıntıdan patladığı ya da ilginç bir kitapla hoşça zaman balyaladığı kaydı da mevcut. İşyerinde hastalığı sorun olmuyor. Çalışması normal seyrini sürdürüyor. Patron memnun. Diğer yandan işten atılmanın eşiğinde.

Böyle giderse yakında delirecek. Bundan emin. Dayanma gücü iyice azaldı. Düşleri bir eziyet. El ele tutunmuş sayısız

düş hayatlar ziyaretine geliyorlar geceleri. Hep genç kadın değil. Çocuk da oluyor. Yaşlı da. Her yaştan ve meslekten erkek de.

Kelime dağarcığı inanılmaz zengin. En zor kelimeleri bile biliyor artık. Dili lehçe kaynıyor. Dini bir gevşek bir bütün. Haç, Davut yıldızı ve hilâli aynı anda özümsemiş gibi. Buda’nın öğütleri her saniye aklında.  Birinden birine yönelmesi otomatik olarak gerçekleşmekte. Mezhep farklılıklarını bile hissedebiliyor. Derinlerde bir yerde bunu tahammül edilmez bulan bir yanı var. Çok uzakta ve güçsüz bir muhalefet. Aynı ta-katsız karşı koyma kadınlığına da hırlıyor. Belki bu nedenle sık sık memelerini yokluyor, küçük çanta aynasıyla uzun uzun çıplak kalçalarını seyrediyor.

Çok kişilik barındırma sorunu geceleri seri rüya bağlamaları çalıyor. Bu cümbüşlü gece etkinliğinin en yıpratıcı tarafı karabasan basamaklarıyla çıktığı bitimsiz merdiven. Her basamak yıkım, korku, göz yaşları, ilenme, kin ve nefretle yüklü. Sabaha karşı ter içinde tir tir titreyerek uyanıyor.

İşe nasıl gittiğini son zamanlarda hiç anımsamıyor. Gidiyor ve geliyor. Minibüs, vapur, otobüs, taksi hatta uçak. Bunların hepsini kullanıyorum duygusu hakim. Çark dönüyor ama. Yüzü aynada biraz solgun. Yalnız görünümü normal ve sıhhati yerinde. Kendini her nasılsa halsiz hissetmiyor. Ne yediğini ne içtiğini hatırlamıyor. Motor teklemeden çalıştığı sürece bu tarafı kafasına takması gereksiz. Alışkanlıkla fizik bedeni için gerekenleri yapıyor. Besliyor, temizliyor ve dinlendiriyor. Ay başı bezlerini doğru zamanlarda kullanıyor. Çamaşırlarını yıkıyor, ütülüyor. Gereksiz gördüğü kılları sürekli teninden arındırıyor. Oturması kalkması uyumlu. Başkaları gibi davranmayı kıvırıyor. İspanyolca ve Fransızcanın yanı sıra başka dilleri de kıvırdığı gibi. Kâbus basamaklı gece merdivenine rağmen kendini zinde hissediyor. Buna seviniyor. Daha iki adet 13 yılcık kopartabildi hayattan. En az altı olmalı diyor içindeki yaşama sımsıkı sarılma merkezi.

Haldun bey çok anlayışlı ve babacan bir kimse. Geçen sefer bayağı vakit ayırdı kendisine. Hiç acele etmeden bütün hikayesini dinledi. Teşhisi masanın üzerine rengarenk çiçeklerle yüklü bir vazo gibi koydu. İncitmeden ve umut kandili yakarak.

Çok şahsiyetlilik durumu ve bellek motorunda tekleme. Sağaltılması çetrefilli, ama pekala mümkün. Size bağlı dedi beş altı kez. İlaç kullanmaya gerek yoktu. Çözüm beyninin ücra köşelerinde keşfedilmeyi bekleyen bir adacıktı. Bugün oraya  bir yolculuk yapılacak.

İnanması zor gelecek belki. Tek bir hipnoz seansıyla Meral hanım. Size bağlı. Dizginler hâlâ sizde. Çıkın o adaya artık. Ayağınızı değdirmeniz yeterli. Bütün bu sıkıntılarınız bir anda sonlanacak. Normal yaşama paraşütle ineceksiniz. Tek bir temas Meral hanım. Karayı ayak uçlarınızda hissetmeniz kafi. Bir saniye kafi. Hatta yarım. İnancınızı pekiştirmek için size gelecek sefer hipnoz tedavisi uygulayacağım. Tek celsede boşanacaksınız bu kurgusal cehennemden.

Hangi eğitim derecesine sahip emin değil, ama doktorun bütün sözlerini çok iyi kavradı. Kavrama yetisi çok üstün. Sıkıntıdan patlayan çocuğun bunaltısını sanki oymuş gibi hissediyor. Kaslarındaki enerjiyi kullanmak isteyen, beyni heyecanlı serüvenleri özleyen bir yerinde duramamazlık büklümü.

Hipnozla tedavi başarılı olursa kapının arkasındaki muazzam basınç çekilecek. O zaman kapıyı açıp çıkabilir. Zaten çıkıyor ama, bunu ne zaman yaptığını, eve kadarki yolculuğunun evrelerini anımsayamıyor. Ne yediğini, uykusu gelene kadar ki, zamanı nasıl atlattığını da bilmiyor artık. Arkadaşlarıyla hâlâ görüşüyor mu? Ailesi var mı? Varsa neredeler? O gece basamaklarının ağır yükü nedeniyle olmalı bellek bandı geri sardırtmıyor kendini.

Yakın geçmişiniz rahatsızlığınızın ipoteği altında demişti doktoru. Daha eski anıları da kirlenmiş durumda. Geçmişin derinliklerine dalmak istediğinde başka kimselere ait geçmişler tarafından istilaya uğramakta. Mesela sekiz yaşındayken salıncaktan düşmesi. İlk kez ay başı olması. İlk öpücük, sevişme gibi anıları iyice bulaşık. Anımsadığı kimselerden kimin öz annesi, babası, varsa kardeşleri olduğunu seçemiyor.

Erkek kimliklerinin bazıları çok rahatsızlık verici. Tenine içerden yöneltilen kösnültü çiği yağıyor sürekli. Nefret, şiddet uygulama, dövme, yaralama, bereleme, kırbaçlayarak, taşlayarak öldürme niyetleriyle karman çorman bir cinsel taciz tehditi hissedip bunalıyor sürekli.

Bu nedenle birazdan elinden geleni yapıp o adacığı bulacak ve ayağını basarak kurgusal cehennem için imzaladığı sözleşmeyi iptal edecek. Bunu hemen yapmazsa dayanma gücünün takattan kesileceğini ve artık mücadele etmek için erkesi kalmayacağını biliyor. Bir yanı ölsem de kurtulsam demekle birlikte, esas hakim güdü şimdilik bu beladan yırtmak. Baskın güdüyü besleyen damarı yeni idrak etti. Merak.

Aslında nasıl biri olduğunu ölesiye merak etmekteydi. Isırdığı elma parçasını yutmadan tükürürse cennete geri alınacağını uman Havva tarafına baskın çıkıyordu.

“Meral hanım.”

Meral heyecanla doğruldu. Gazete okuyan adam gazetesini on beş santim aşağı kaydırarak bakarken, yanındaki kadın anlamadığı bir şeyler mırıldandı. Bunlara bir anlam vermeğe çalışırken kumral saçlı, iri siyah gözlü çocuk eliyle zafer işareti yaptı. Sol eli ondan bağımsız çocuğa aynı işaretle karşılık verirken iki şeyi birden farketti. Solaktı ve hemşire buraya ilk geldiğinde tanıdığı o şık kadındı. Hemşireler öyle pahalı  elbiseler alabilecek kadar kazanabiliyorlar mıydı? Kadına doğru yürürken dikkatle baktı. O’ydu. Beyaz üniformayla bile havalı bir hali vardı.

“Merhaba.”

“Hoş geldiniz Meral hanım. Nasılsınız?”

Gözü kadının omuzunun arkasında görünen upuzun koridorda, “Gördüğünüz gibi.” kelimelerini sarfetti. Hayalde konuşuyor sanki. Hiç eşyasız bembeyaz yüzeyli mekândan etkilenmişti. Hani okyanus neredeydi? Kapkara soğuk suların intikamcı basıncı neyi bekliyordu?

“Bugün çok uyumculsunuz Meral hanım. Bu taraftan lütfen.”.

Meral belleğinde bu koridoru daha önce katettiğine dair tek bir kayıt kıymığı bulamamaktan şaşkın kadınla beraber yürümeye başladı. Ayakkabılarının çıkardığı sesler, ikisinin genişliğindeki en, başlarından yarım metre yukarda biten yükseklik, pürüzsüz beyaz yüzeyler. Hani deja vü duygusu nerede? Niye sadece reja vü var? Oturma odasında hissettiği basıncın kaynağı buradan sayısız geçişlerini unutturtan Lethe spreyi tanecikleri mi? Doktor Haldun beye giden yol burasıysa en az bir kez geçmiş olması gerekmez mi? Belki de her seferinde değişik yollardan götürüyorlardı. Sağaltıcı etki yapması için. Taktik ya da. Sonuçta her şey hastanın iyileşmesi için değil mi? Kobaysa ya? Nihai amacı meçhul bazı deneylere de malzeme olmaktaysa?

“İyi geçmiş olsunlar.”

Meral seksen metre tahmin ettiği koridoru ansızın bitirmenin hayretiyle kadına baktı. Diğer uçtaki kapıyı aralamıştı. Burası koridorla taban tabana zıt bir yerdi. Renkler beyaz teşkil etmekten sıyrılmışlardı yeniden. Altı metre kenarlı kare şeklinde bir muayenehaneydi. Rahat bir deri divan. Aynı cinsten koyu kahverengi iki koltuk. Aşağıdan tavana doğru aydın-latma. Duvarlarda boy boy yağlı boya tablolar. Bir masa, ayaklı bir portatif büfede çeşit çeşit içecekler, bardaklar. Yeni çekilmiş kahvenin enfes kokusu belli belirsiz sigara kokusuyla çok hoş bir kokteyl yapmıştı. İçerde kimse yoktu, ama bir ara varolanlardan arta kalan şeyler gırlaydı. Masanın üzerindeki kahverengi deri kapaklı kalın defter. Eski tip bir lacivert dolmakalem. Kalem hâlâ kullanıcısının sıcaklığını taşıdığı duygusunu vermekte.

“Teş… teşekkür ederim. Siz kalmıyor musunuz?”

“Hayır. Buyrun. Oturun. Hemen gelecekler.”

Kadın koyu krem renkli kalın tahta kapıyı örtüp kendisini odayla başbaşa bırakınca kapının onun tarafından açılamayacağını farketti. Çevresine bakındı. Deja vü’den hâlâ tık yoktu. Haldun beyle bir kez görüştüğünü hatırlıyordu, ama bunun nerede yapıldığına değin tek bir anı yongası mevcut değildi.

Odadaki eşyaları, birbirinden ilginç tabloları seyrederken koridorda başka kapı olmadığını düşündü. Hemşire nereden gelip gitmekteydi acaba? Mutlaka hastalara kapalı alanlar vardı. Bunlar ustaca kamufle edilmişlerdi haliyle.

İlgisini tablolara verdi yeniden. Onlarda beyninin hareketlendiren bir ışıma vardı. Her duvarda bir tablo asılıydı. Ebatları farklıydı. Kapının olduğu taraftaki yerin az olmasına rağmen en büyüğüydü mesela. Hepsi de aynı yere ait tablolardı. Göl kenarında bir kasaba. Ağaçlar içinde iki katlı evler. Parke taşlı yollar. Kediler, köpekler, çocuklar ve uçurtmalar. Göl ufkunda batan güneşin kızıllığı. Biraz amatörlük yansıtsalar da ruha hitap eden bir derinlikleri vardı.

Büfenin alt bölmesindeki çelik bir kova içinde soğutulmuş bir beyaz şarap şişesi durmaktaydı. Eğilip mantarı açılmış ve kolaylıkla çıkacak şekilde geri yerleştirilmiş şişeyi boynundan kavradı ve azıcık kaldırdı. Uçuk yeşil etikette enli bir fıçının içinde ayaklarıyla üzüm ezmekte olan iki genç kadının resmi vardı. Onları açık ve net görebilmesine rağmen yazıları sökemedi. Yazıldığı dili ya da alfabeyi bilmemesi mümkün müydü. Kültürlü benleri neden susuyorlardı? Sanki daha önce hiç kimsenin duymadığı bilmediği bir dilde yazılmışlardı. Dünyalı olmayan bir alfabeyle mesela. Artık dünyalı olmayan ya da. Saçmalıyordu iyice.

“İyi günler Meral hanım. Bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

Bunu diyen kapının ağzında duran orta boylu, altmış başlarında yaşamının son elli yılını çok meşgul geçirmiş tipli bir adamdı. Beyaz önlüklüydü. Tepesi iyice açılmış saçları pamuk gibi bembeyazdı. Yanında genç bir kadın meslekdaşı durmaktaydı. O da beyaz önlük giymişti. Uzun boylu, ciddi yüzlü, boyama kızıl saçlı biriydi.

Meral yarısına kadar dolu şişeyi yerine bırakarak doğrulurken, “Nasıl söylesem.” dedi.

Haldun beyin yüzü anlayışla doldu. “Merak etmeyin. Dün söz verdiğim gibi bugün belki sorunlarınız bitecek. Size uzman psikolog meslekdaşımı tanıştırayım. Meral Boztura.”

Kadın bordo eteğini, siyah buluzunu ve yüzünü ölçüp biçerek gülümsedi. Bir şey söylememiş, elini sıkmaya falan kalkışmamış, sadece gözlerini açıp kapatarak merhaba yollamakla yetinmişti. Aşinalık yüklü bakışları bedenini kendi tipiyle kıyaslamaktaydı. Kadınlar bunu çok ayrıntılı bir şekilde yapma hassasıyla doğarlardı. Erkekler boya, omuzlara bakmakla yetinirken onlar göz açıp kapayana kadar inanılmadık ölçüde ayrıntı bolluğu gözlemleyebilirlerdi.

Meral bir yanıt uçurmak yerine ellerini kalça hizalarında iki yana açarak ben hazırım, ne yapmam gerekiyor işareti verdi.

“Şu divana uzanın.”

Meral, Haldun beyin dediğini yaptı Adaşı masanın arkasına geçmiş ve koltuğa oturarak defteri açmıştı. Dolmakalemin ısısı ona aitti demekki.

Haldun bey nereden aldığını göremediği alçak bir tabureyle baş ucuna yakın oturdu.

“Şimdi sizi hipnotize edeceğim. Yaşamınızı altüst eden o gece merdivenine gideceğiz. Rahatsızlığınızın kaynağı orada üslenmiş. O habis üsse yönelecek ve tamamen size bağlı olarak sorun yaratan şeyi defetmeye çalışacağız. Hazır mısınız?”

Gece merdivenine hipnoz yardımıyla yönelmek elinde tırnak makasıyla bir Bengal kaplanının kafesine girmeğe benziyordu. Ayak ucu kara mermere değdiğinde cehennem uyandı. Haykırışlar, ağıza alınmayacak sövgüler, küfür fısıltıları, öfkeli, kindar, çığrından çıkmış tehdit sözcükleri, ağlamaklı yalvar yakarlar, acıyla bağırmalar.

Bu koroya katılanları görmüyordu rüyalarında. Görüyor ve unutuyordu belki. Şimdi iyice tanışacaklardı. Hipnoz unutma lüksünü iptal etmişti.

Ayağı ikinci basamağa değdiğinde bir stadyum gördü. Tam ortasında durmuş bakmaktaydı. Stad bomboştu. Hava açık ve güneşliydi. Bakımlı çimler ve boyaları yeni kurumuşçasına canlı, vaadleri daha da parlak reklam panoları gerçekliği doğala boyamaktaydılar. Bu mükemmel görünümü bozan tek şey kokuydu. İçinden bir ses çiriş diyordu.

Çiriş böyle mi kokar ulan. Çiriş değil bu. Sirke ile marine edilmiş bir şey.

Üzüme haksızlık etmeyelim. Bu o da değil.

Kim biliyor?

Ben biliyorum.

Neymiş peki?

Öd kokusu. Öd keseleri patlamış burada. Bir sürüsü, aynı anda. Kese kağıdı gibi caartt.  O kokuyor böyle umarsızca iğrenç.

Doğru. Doğru.

Sesler kokunun niteliği konusunda anlaşınca sessizlik geriye döndü. Saniyeler uçuşup gitti. Bir şey olmayınca ayağı üçüncü basamağa doğru harekete geçti.

Bu defa uçuk pembe badanası iyice eskimiş, çıplak duvarlı  bir odadaydı. Tek kişilik uyduruk bir yatak, iki sandalye ve  kare şeklinde küçük bir masadan ibaretti eşyası. Yerde kenarları kıvrılmış eski ve pis bir kilim seriliydi. Sabahın ilk dakikaları olmalıydı. İçerde eşyanın ancak seçilebileceği kadar ışık mevcuttu. Yatakta biri yatmaktaydı. Orta boylu, ince yapılı, beyaz atlet, erguvan renkli şortlu bir erkek. Cenin gibi kıvrılmış uyuyordu. Örtündüğü beyaz pike ayak ucu tarafından yere düşmüştü. Masanın üzerinde birkaç dergi, bir deri cüzdan, metal kayışlı kol saati, anahtarlar öbeği, iki cep telefonu ve kimlik belgelerinin yanı sıra küçük bir cam şişe vardı. Sekiz santim yüksekliğinde, bir buçuk santim çapındaki, plastik tıpalı silindir şişe dörtte üçüne kadar renksiz bir sıvıyla doluydu. Az önce tamamen kesilmiş sesler tek bir ağız-dan, Öd yağı özü. Bir damlası için bir ölü lazım. Bir santimetre küp on üç damla. Şişede kırk iki santimetre küplük sıvı var. Ne eder? Ne eder? dediler.

Aklı adamda olduğu için bir türlü 42 ile 13’ü çarpamıyordu. İstemi dışında o mekândan sıyrılırken adamın göremediği yüzünde merdivenin şimdiye kadar asla çıkmadığı son basamağıyla ilgili bir belirti bulunduğunu düşündü. Onu bilse belki… Belki ne? İç sesler niye suskunlar? Zihni çabalarken kopuverdi odadan.

Stada yukardan bakıyordu şimdi. En az elli metre yüksekteydi. Spotların ışıltısı altında apaçık duran manzara korkunçtu. Bir kaza olmuştu. Tribünlerin bir kısmı çökmüştü. Yan yana iki göçme vardı. Göçük alanları tütmekteydi. Yangın da çıkmıştı demekki. Bulunduğu yerden bile yanan etlerin kokusunu almaktaydı. Çimlik alan rasgele savrulmuş sayısız insan eşyasıyla doluydu. Şapkalar, yiyecek içecek maddeleri, çantalar, flamalar, pankartlar ve daha bir yığın şey. Onlarca sedye gidip gelmekteydi. Büyük bir felaket olmuştu. Yüzlerce kişi ölmüştü besbelli. Dışarda polis ve askerin kurduğu kordon görülmek-teydi. Sayısı belirsiz ambulans, askeri araç, polis arabası görüyordu. Havada helikopterler vızır vızırdı.

“Ne diyorsunuz Meral hanım?”

Meral hipnozdan birden kopmanın sersemliğiyle doktorun yüzüne baktı ve “Bir stadyum.” dedi. “Çok ölü vardı. Kese kağıtları patlamıştı. Öd yağı özü kolleksiyoncusu. Yataktaydı. Yüzünü şey edemedim.”

“Buldunuz onu. Sonunda.”

Meral en üst basamak, kurtuluş adası laflarını telaffuz etmekten son anda vazgeçti. Farkında olmadan sol eli kalçalarına giderek donunun üstünden orasını yokladı. Sonra aynı eli şaşkınlıkla bir karış açılan ağzını örttü. Bilincinde bir şey kımıldamıştı. O yatakta gördüğü adamla ilgili.

“Buldunuz değil mi?”

Bilincinin daha fazla dirilmesinden korkan yanı bilmezden gelmek istiyordu. Reddetmek, buradan kaçmak. Bir yol bulup kendi gerçekliğine dalmak arzusundaydı.

“Neyi?”

“Yatakta gördüğünüz adamın adı Ahmet Balerkır. 28 yaşında. Evli. Dört yaşında bir kızı var. Mesleği araba tamirciliğiydi. Askerden sonra aklını çeldiler. İran’a gitti. Orada Kum kentinde terörist eğitimi aldı. Beynini yıkadılar. İngiliz konsolosluğunu bombalanma eylemine gözlemci olarak katıldı. Örgütten kaçan iki kişinin infazını de seyrettirdiler. Henüz şahsi bir vukutatı yok. İlk ve tek işini becermesine saatler var.”

Meral daha fazla bilmeye korkmaktaydı, ama merak eden yanını durdurması mümkün değildi.

“Bunun benim hastalığımla ne ilgisi var?” diye sordu.

“Ahmet Balerkır sizsiniz.” dedi masanın arkasında oturan adaşı.

“Hayır. O benim… O benim…”

Meral devam edemedi. Nefesi sıkışmıştı. Ben şizofrenim. Bir çok şahsiyetim var demeye dili varmıyordu. Uyanan bilinci haklılar diye haykırmaktaydı. Nasıl olurdu peki?

“Siz Ahmet Balerkırsınız. Şu anda uyumaktasınız. Uyuyabilmek için uyku ilacı aldınız. Birkaç saat ya da birkaç dakika sonra uyanacaksınız. O akşam yapacağınız eylem için bütün hazırlıklar tamam. Çok masraflı, uzun zamandır planlanan dünya çapında ses getirecek bir eylemin kilit şahsiyetisiniz. Istanbul’daki uluslar arası futbol maçlarından birine içi tepeleme bomba yüklü küçük bir uçakla sabotaj yapacaksınız. Pilot sizsiniz. İçinde devletin en ileri gelenleri, tanınmış yabancı konuklar, turistler  bulunan 546 kişi ölecek. Binlerce kişi yaralanacak.”

Meral doğru söylüyorlar fikrinin baskısına rağmen inkâr etmek için toparlandı, divandan kalkarak arkasını onlara döndü. Göl ufkunda batan güneş tablosuna baktı ve merdiven kaynaklı rüyalarını hatırladı. Kadın cinselliğine öfkeli, ondan çok korkan, bastırmak isteyen, nefret eden, engizisyon ruhlu, Pol Pot zihniyetli erkek kişiliklerini düşündü. O halde nasıl olur da kadın kimliğiyle ortaya çıkardı? Meral Arıburun kimdi?

“Meral Arıburun benim.” dedi kızıl saçlı doktor düşüncelerini okuyabildiğini belli edercesine. “Stadyumda, karnımda üç aylık bebeğim, kocam ve 14 yaşındaki kuzenimle birlikte parçalanarak öldük. Mesleğim sigortacılıktı.”

“Ben de o akşam oradaydım Ahmet bey. Yanımda canım gibi sevdiğim 18 yaşındaki küçük oğlumla. O benim gibi hemen ölmedi. Uzun uzun can çekişti.”

Genç kadın suretli varlık yanakları ıslak geri döndü. İkisinin de doğru söylediğini hissetmekteydi. “Neden… Neden kadın oldum peki? Sonra, şey… Ahmet’in eylemini henüz gerçekleştirmediğini söylediniz.”

Haldun bey işin en zor kısmına geldik anonslayan derin bir iç geçirmeyle yüzünü süzdü. “Size dürüstçe bildiğimiz her şeyi anlatacağız. Ahmet Balerkır bir olasılıkla şu anda uyuyor. Eğer eylemini henüz gerçekleştirmediyse biz korkunç bir ölümle terki hayat ettiğimizi nasıl bilebiliriz?” Eliyle kapıyı işaret etti. “Hepimiz buradayız. Nasıl öldüğümüzü tek tek anımsıyabiliyoruz. İçimizde yahudi, hıristiyan, budist, taoist, hindu da var. Yaşlısı, genci, kadını, erkeği, eşcinseli hepimiz buradayız. Kapının arkasında ağır bir basınç hissederek bunaldığınızı anımsayın. Hissettiniz onları.”

Kadın suretindeki Ahmet utançla, pişmanlıkla yüzlerine bak-tı. “Şu anda nerdeyiz o halde?”

“O kadar düşündük taşındık kesin bir çözüm bulamadık.” dedi kadın. “Başlangıçta bütün mekân bekleme odası o koridor ve şu odadan ibaretti. Penceresiz olarak gödüğünüz gibi. Bizler de bu mekâna sıkışmıştık. Size karşı görünmezdik, ama algılanabiliyorduk. Dışarda ne vardı, dışarsı var mıydı bilmiyorduk. Yalnız zamanla bazı değişiklikler oldu. Belirtileri, kanıtları tekrar tekrar gözden geçirdik. Üzerinde hepimizin uzlaştığı senaryolardan biri şöyle: Siz tek motorlu uçakla eyleminizi gerçekleştirdiniz. Biz öldük. Blok olarak buraya alındık. Tüm anılarımız, bilincimiz yerinde olarak. Bilinci bulanık tek kimse sizsiniz. Sadece bu kadar olsaydı, bir çeşit cehenneme kapatıldığımızı düşünebilirdik. Alev alev yanan bir cezahane yeri fikri kısa menzilli zihinler içindir. Esas cehennem bilincinize çıkış noktası, istencinize serbesti tanımayan tekdüzeliktir. Ne kadar zamandır burada olduğumuz hakkında bir fikrimiz yok, ama artık canımız sıkılmıyor. Çünkü yepyeni bir habitatımız ve umudumuz var.”

“Nasıl yani?”

“Bu sizin buraya ikinci gelişiniz değil.” dedi Haldun bey. “Daha önce 1617 kere geldiniz. Her gelişte başka bir kimlikle. Başka dinden, başka cinsten, meslekten biri olarak. Birkaç yüz kere öncesinde bendiniz mesela. Kim olursanız olun bütün ayrıntılarıyla aynı kalmak üzere Ahmet Balerkır’ın terör eylemini anlatmaktaydınız. Sizi bu sayede tanıyoruz. 1617 de nereden çıktı peki diyeceksiniz. İzah edeyim. Siz bir kurbanın kimliğine büründüğünüzde, geri kalanlar o şahsı derinden hissediyorlar. Sonra birden stadyumda kurban olmayan tiplere de bürünmeye başladınız. Bunları da derinden hissederek aramıza aldık. Böylece suretlendiler. Çeşitli ülkelerden gelmekteler. Hepsi de terörzede. Acımasız şiddetin kurbanı olmuşlardı ve sizi çok iyi tanıyorlardı. Kısacası 546. gelişiniz sonuncu olmadı. Aramızda uzun uzun konuştuk. O statta 546 kişi öldük, ama şu anda yaklaşık on beş bin canız. Giderek artıyoruz.”

“O merdivenin basamakları hiç tükenmeyecek yani.”

“Evet. Eğer bunu durduracak bir hareket yapmazsanız sonsuza kadar hastamız kalacaksınız. Biz karakter bolluğuyla dolup taşarken, yeni bir dünyanın bütün deneyimlerine açıkken, siz giderek daha çok korkan, asla ölemeyeceği için inanılmaz azaplar çeken birine dönüşeceksiniz. Biz deneyimlerimiz renklendikçe yeni mekânlar oluşturacağız. Şimdiden oturduğumuz Göl kenti görmenizi isterim. Meyva ağaçlarının bolluğunu, hektarlarca bağlık alanlarımızı, nergisli gölümüzün karşı kıyısında gü-neşin batışının seyre doyum olmayan letafetini hayal edin. Tablolar bir fikir vermektedirler umarım. Bizim evrenimiz genişlerken sizinki bundan ibaret kalacak ve yavaş yavaş daralacak. Yüz küsur önceki gelişinize göre tavanlar yarım metre alçaldı. Odalar da üçte bir oranında küçüldü.”

Ahmet söylenenlerin her kelimesinin doğru olduğunu hissediyordu. Bilinci yerine gelmişti bu arada. Uçakla işini bitirince şehit olacağını ve cennetle mükafatlandıracağını düşünmekteydi. Cennet yerine buraya sıkışmıştı. Kabir azabı gibi bir şeydi yaşadığı. Belki şeytan gözümü boyuyor düşüncesi çok cılız bir etki yarattı zihninde. Göl kenti düşündü. Cennette şeytanın işi neydi?

“Peki ne yapmam lazım?”

“Uçağı bir düzlüğe indirip polise teslim olun.” dedi Haldun bey. “Hepsini ele verin.”

“Beni de, ailemi de öldürürler. Kızım ve karım ellerinde rehin.”

“Belki yapabilirler. Başka çaremiz yok.

“Nereye saklansam bulurlar. Her yerde nefesleri var.”

“En kötü ihtimalle bizim Göl kente gelirsiniz. Ailenizle beraber olacağınızı unutmayın. Şimdi onları bir daha göremeyecek durumdasınız. Evlerimiz çok güzel. Erik rakılarımızın ve özellikle şaraplarımızın tadına doyum olmuyor.”

“Sonra?”

“Sonra bakarsınız sizi öldürenler düşer tek tek bekleme odasına. Kadın olarak, katolik olarak, yahudi olarak. Onlara eylemlerini sıfırlama imkânı da verilmeyebilir pekala. Milyonlarca ruhu taşıyarak, korkuyla, azapla betonların arasında sıkışıp kalırlar. Ölmek yok. Hurili, Nurili, şarap ırmaklı cennet yok. Tekrar tekrar azap çekme, herkes olma hali sürüp gidecek. Kula  dünyayı tanrı gözüyle göstermedir belki bu. Sonu gelecek mi bilemeyiz. Belki bengi dönüştür. Fasit dairedir.”

Cennet senin sırtında yükseliyor Ahmet.

Ahmet’in içinde şeytan kandırıyor, sıyrıl ondan diyen yan dirilmeye çalışıyor, ama başaramıyordu. Doktorun sözlerinden olumlu etkilenmişti. Cennet senin sırtında yükseliyor diyen fısıltılardan da. Bir yol varsa eylemini hiçe boyamak istiyordu.

“Sizce bu mümkün mü?”

Doktor başını çevirip arkaya bakınca Meral hanım tekerlekli sandalyesini ayaklarıyla idare ederek yanına geldi. On yaşında bir çocuk gibi çevikti hareketleri.

“İki başat savımız var Ahmet bey.” dedi. “Birincisi eylem işlendi bitti. Geriye doğru çalışan bir karma sistemi iş başında. Kuvantum tekinsizliklerini düşünün.  Pekala böyle olabilir. İkincisi; cürüm henüz işlenmedi. Siz uyuyorsunuz. Biz de uyuyoruz. Sizin beyniniz yıkanmasına rağmen duyduğunuz güçlü pişmanlık bir sinyal çekti. Bu sinyal bir sistemi uyandırdı. Artık ahlâki uzay mı demeli. Evrensel pişmanlık yasaları, sigortaları mı demeli. Her neyse. Bizleri uykumuzda size bağladı. Birlikte burayı kurduk. Cürüm henüz işlenmedi. Felek hepimize bir şans veriyor. Bizim görevimiz bütün yaşam şekillerini, ruh hallerini size tanıtarak nefret ettirildiğiniz şeylerin asılsızlığını kanıtlamak. Modernitenin hepimizin malı olduğunu göstermek. Terör ister refah ülkelerinin kumpaslarından, ister diğer taraftan kaynaklansın bu tür bir karşılık buluyordur belki. Kabul edilebilir şartlarda nefis ve vatan savunması dışında yapılan her türlü şiddetin, eziyetin etkilediği böylesi alanlar mevcut olabilir pekala. Zihinselliğin en yani tanımı gereği bu tür uzayları düşlemek artık saçmalamakla eşdeğer tutulmuyor. Kesilmeye götürüldüğünü hisseden besi hayvanlarının etlerine ruhi durumlarımızı bile etkileyen zararlı hormonlar salgıladıkları tezini hatırlayın. Yani so-nuçta biz şiddetin anlamsızlığını içselleştirmeyi başabilirsek her şey bir rüyadan ibaret olacak. Sabah kaldığımız yerden devam edicez. Bütün bu yaşadıklarımızın örtülü bilinciyle tabii. Bu bilinç bizi birbirimize karşı muazzam anlayışlı yapacak. Bunun için muhtaç olduğumuz tek şey birbirimizin dilinden anlamaktı. Haldun bey de bu ikinci olasılığa daha çok şans tanımakta.”

Haldun bey düşünceli düşünceli başını salladı. “Ya da hep beraber öldük. Burayı kurduk. Bir amaç olmalı. Belki geriye kayan zaman dalgalarında sörf yapıyoruzdur. Belki ikinci kez uyanacaksınız. İkinci bir şans verilecek size. Belki bunu gerçekleştirebilecek kozmik haller mevcuttur. Bu bilinçle uyanacak ve gerekeni yapacaksınız.”

“Demin kabul edilebilir şartlarda nefis ve vatan savunması dediniz.”

Haldun bey, “Evet, ama sizin meseleniz bu kalıba uymuyor.” dedi.

Bunun üzerine defalarca düşündüğü belliydi.

“Benim acım vardı. Haysiyetimin ayaklar altında çiğnendiğini düşünüyordum. Hegemonyalara karşı çıkmaktaydım. Sapık falan değildim. Değilim yani. Kutsal bir amaç söz konusuydu.”

Haldun bey bakınca Meral hanım, “Hislerinizi çok iyi anlayabilecek durumdayız..” dedi. “Yalnız şu anda nerde olduğumuzu da unutmayın.”

Ahmet’in bir yanı neden olacağı felaketi engellemeyi istiyordu. Başka beyinlerle bağlı zihni çıkmaz sokakları görüyordu yalnız.

Şarabın etiketi okunmuyordu. Bunu düşün. Okunamıyordu, yani…

“Beynim yıkandı dediniz. Daha önce öylelerini gördüm. Robot gibiler. Dönmezler yollarından.”

Meral hanım anlayışla gülümsedi. “Şu üzerinizdeki bordo etek bakireliğimin son gününde giydiğim etek.” Parmağıyla üzerindeki belli belirsiz lekeleri işaret etti. “Sevgilimle arabada sevişmiştik. İnanılmaz güzeldi. Hatıra olarak saklamıştım.”

Ahmet bunun konumuzla ne alakası var diye düşünürken Haldun bey söze karıştı. “Daha önceki gelişlerinizde bu kadar anla-yışlı ve bilinçli değildiniz. Çeşitli dinlere mensup ruhlarla tanıştınız. İsa, Musa, Buda sevgisini de hissettiniz. Yeni dillerle dallandınız budaklandınız. Sayısız alışkanlıkların burgusunda savruldunuz. Yeniden çocuk oldunuz. İçinizde cumburloplu merak ve katışıksız yaratıcı zeka kükredi. Kadın olup erkeklerle seviştiniz. Başka erkek karakterlerinizde özgür seksin tadını çıkardınız. Eşcinselliğin, fetişizmin ne olduğunu kavradınız. Bunlar sizi ve de bizi tabii olgunlaştırdı. Şu andaki dünyamız için çok gerekli bir olgunluk bu. Eğer eylemi engelleyebilirseniz bizi sabah anlayış havarileri olarak sokağa salacaksınız. Herkes için yaşanabilir dünya bu iki sütun üzerinde yükselecek. Anlayış ve sevgi. Yoksa… Biliyorsunuz.”

Ahmet ödünç Meral kimliğinden tamamen sıyrılınca bambaşka bir ruh haline geçeceğini hissediyordu. Eğer 1617 kere gelişi bir işe yaramamışsa ümit yoktu. Belki sabah olmuştu. 1618. sonuncuydu. Kalkmak üzereydi.

“23. gelişinizi asla unutamayacağız.” diye devam etti Haldun bey. “Tavanlar iki metre daha yüksek, odalar at koştur. Şurda kocaman bir büfe durmaktaydı. Neyse… Eşcinsel bir kimlikteydiniz. Üzerinizde daracık ipekten pembe bir pantolon, çıplak teninize giydiğiniz tek düğmeli yeşil bir yelek vardı. Size hipnozla esas meseleyi açıkladığımızda, bu ilkiydi, gazaba geldiniz. Şeytana tapanlar olduğumuzu, hepimizin kellesini ko-partacağınızı haykırdınız. Bağırdınız, çağırdınız. Saatlerce sakinleşmediniz. Bir ara iyice çığrından çıkıp bize saldırdınız. Sehpadaki tirbuşonla. Neyse ki, sadece zihin güçlerimiz değil, tabiri caizse fizik güçlerimiz de seri bağlamalı. Buna rağmen sizi güç bela sakinleştirebildik. İtişir kakışırken pantolonunuzun arkası paramparça oldu. Öfkeden tir tir titriyordunuz. Ağıza alınmayacak küfürler savurmaktaydınız. Tam sakinleştiniz derken tekrar dellendiniz ve … Ve makatınızdan çıkardığınız ay başı tamponunu ağzınıza atıp çiğnemeye başladınız. Ardından kustunuz ve kusukların içinde debelendiniz. İbranice, Aramca, Latince sövgüler ve tehditler savurdunuz. İlk defalarda buna benzer bir sürü olay oldu. Bir ara devlet büyüğüydünüz. Korumalarıma parçalatacağım sizleri tehditiyle ter ter tepindiğiniz sahne şu anmış gibi gözümüzün önünde. Bu rahatça konuşabileceğimiz anlara kolay gelmedik.”

Etiket okunamıyordu. Cennet senin omuzlarında. Etiket oku…

Ahmet hayal meyal anımsamaya başlamıştı olayı. Elinde tirbuşon varmışçasına sağ avucuna baktı. Meral hanım dostça bir tavırla terlemiş elini tuttu. İri kahve rengi gözleri anlayış ve sevgi ışıyordu.

“Belki Rab, Yahova ve Allah bize acıdı. Bir dilek kabulü süresi ihsan etti. Semavi dinler ağacının en cılız, en az yapraklı, ama en yüksek dalları yaratmıştır belki bu âlemi. Yüksek anlayış uzayı terennümü.”

Meral suretli Ahmet kendini çok yorgun hissetmeye başlamıştı birden. Çökercesine divana oturdu. Kayıyordu. Kayıyordu yavaşça buradan. Bedeni divan denizinde batan bir kadırga gibiydi. 1618. gelişi de hezimetle sonuçlanmaktaydı. Öfke, nefret ve kin sarımlı bobinlerden fışkıran kara enerji tarafından sarmalanmaktaydı. Muhteşem bir zihnin güzide yeri hızla uzaklaşmaktaydı tabanlarının altından.

Ahmet Balerkır gözlerini açtığında 1618 ziyaretten arta kalan izlenimler iyice arkalara çekilmişlerdi. İçinde pişmanlık, ölüm korkusu lambaları yanmaktaydılar, ama bunlar çok uzaklarda ve soluktular. İradesi kara enerji üreten bobinlerin komutundaydı.

Doğrulurken yatak gıcırdayınca odanın kapısı açıldı. Kendisini uçağın havalanacağı ana kadar izlemekle görevli dava arkadaşı, harekat şefi Samsame İsmet kapının ağzında belirdi. Arkasında yaveri Cemal durmaktaydı. Silahlıydılar. İsmet uzanıp ışığı yakan düğmeye bastı. Tavandaki floresan lamba biraz titredikten sonra yandı.

“Nasıl iyi uyudun mu?”

“İyi.” dedi Ahmet.

İsmet’in kurnaz gözleri yüzünde davadan dönme, zayıflık, pişmanlık, panikleme belirtileri aradı. Bunları göremeyince sert ifadeli yüzü hafifçe yumuşadı. Rahatlamıştı açıkça.

“Çay hazır. Giyin de kahvaltı edelim.”

“Tamam.”

Duvara gömülü duran dolaptan elbiselerini alıp giyindi. Bunu yaparken tereddüt yaratan arka plan düşüncelerinden iyice sıyrıldı. Bobinlerin gücü müthişti. Kahraman olacaktı. Devrim gerçekleşince meydanlara, medreselere adını vereceklerdi. Çocuğu okutulacak, karısı aç açıkta konmayacaktı. Ve de yeri cennet mekândı.

Güvenlik nedeniyle bir ay önce ayrıldığı kızını, karısını özleyen yanını sertçe kapattı. Zaaftı bu. Şeytanın dürtmesiydi. Çabuk çabuk fatiha süresini mırıldandı.

Çoraplarını, ayakkabılarını giyerken en sonuncu eteklikli hali çok belli belirsiz bir esinti şeklinde aklının önünden geçti gitti. Dünyanın iyice sapıttığını düşündü. Her yer sapıklık kaynıyordu. Acilen köklerine kibrit suyu dökülmeliydi.

Mokasen ayakkabılarını giyince masanın üzerinden cüzdanını alıp sağ arka cebine koydu. Saatini az kalsın sol bileğine takacaktı. Göt temizleme eline öfkeyle baktı. Sonra kayışı sağ bileğine taktı. Telefonlar, uçuş brövesi ve sahte nüfus cüzdanına parmaklarıyla dokunarak içini çekti. Saat dokuzu geçiyordu biraz. Sabahtı daha. İcraatına saatler vardı. Buna sevinen yanından korkarak arka arkaya besmele çekti.

Gözleri tuğlayla örülü pencereye takıldığında beyninin çok uzak bir bölgesinde karıncalanma hissetti. Saniyeler aktı gitti. Çok uzakta ve atıldı her neydiyse. Kavranır bir düşünceye dönüşemedi. Örülü pencereye bakmaya devam ederek sokaktan gelen sesleri duymayı umdu. Sık sık övünerek belirttikleri gibi ev çok iyi yalıtılmıştı. Tık yoktu.

Tam kapıyı açacakken durakladı. Niye durakladığını bilmiyordu. Masaya doğru yürüdü. Sol eliyle masanın üzerinde bir şey arandı. Boş yüzeyde gezinen eli bir an durakladı. Bir şey hissetmişti. Küçük bir cam tüp sanki. İçinde çok özel bir şey olan. Hayalde gibi parmaklarıyla o şeyi kavradı. Cam ya da mika. Silindir şeklinde. Ucu? Ağzı? Plastik tıpası var. Tıpayı açınca kokuyu aldı. Şişenin ucunu görmemesine rağmen tıpayı yıldırım gibi kapattı. Kara enerji üreten bobinlerin etki alanında yalıtık bir bölge bulunmuştu.

Günaha girme ya da çığrından çıkma korkusu engellerini kolayca aşarak orada durdu bir süre. Huşu halindeydi. Gözlerinin önünde bir hayal uçuştu. Bir oda. Pembe pantolonlu, yeşil yelekli biri küçük bir eğeyle tırnaklarını eğeliyordu. Başkaları da vardı. Bir doktora ait bekleme odasıydı sanki. Ağır makyajına rağmen adamın yüzünü tanımıştı.

Kapı tekrar açıldığında şaşkınlıkla boş avucundaki şişeyi görmeye çabalamaktaydı.

“Geliyor musun?”

Doğal bir şekilde tübü hâlâ hissetmekte olan elini sol cebine soktu ve başıyla olumladı. Konuşursa sesinden faça vereceğinden korkmuştu. İsmet yüzünü uzun uzun inceledi. Bunu yapmaya yetkisi olduğunu belli edercesine küstah ve tehdit ediciydi halleri. Hepsi bu değildi. Bir şey daha vardı. Yüzünde bir şey görmüştü sanki. Gıcık kapacağı bir gelişme. Misyonla ilgili değildi sanki. Şahsi bir şey. Şaşkınlık, hatta korku veren bir şey. Birden tırnak eğeleyenin yüzünü anımsadı. İsmet’e bakarak sırıtmış olabilirdi. Gözünün önünde tövbe etmelerine rağmen iki gencecik insanı boğazlarını keserek katletmiş sert huylu, acımasız biriydi. Grup içinde Samsameydi bu nedenle lakabı. Samsameydi orda oturan tip. Valla oydu, billa oydu.

Ahmet güçlükle yüzünü düzeltti. “Bir dakikada hazırım.”

Samsame İsmet sırıtmasını sinir sisteminin aşırı yüklenmesine vermiş olmalıydı. Uyduruk bir anlayış ifadesiyle başını salladı ve “Çay hazır.” deyip gitti.

Kapı kapanınca Ahmet boş elini cebinden çıkartarak burnuna yaklaştırdı.  Amber kokusunu ciğerlerine çekti. Koku beynini etkilemeye başlamıştı. Gönülden bir besmele çekerek çayını içmeye gitti. En yeni düşünceleri demlenmekteydi bu arada.

Amsterdam, 2005

2010 Sadık Yemni. Bulk email software .