Sırsızlığa kaçış

Yazılar No Comments »

Sadık Yemni – www.sadikyemni.net

SIRSIZLIĞA KAÇIŞ The Big Brother (lütfen) Watch us Gizlimizin saklımızın kalmadığı, elektronik postalarımızdan, banka hesaplarımıza, el yazısıyla döktürdüğümüz mektuplarımızdan düşüncelerimize kadar, oramız buramız da dahil tek bir gizli ve saklı bir şeyimizin kalmadığı bir devre intikal etmekteyiz.  George Orwell bilindiği gibi ikinci dünya savaşının ardından, 1949’da yayımladığı 1984 adlı anti ütopik tarzdaki ölümsüz eserinde Batı dünyasının totaliter rejimlerin cenneti olabileceği konusunda bizleri uyarır. Totaliter rejimler tebalarını sürekli gözetim altında tutarlar. Şu anda tıpıtıpına Orwell’in 1984’de tanımladığı bir ortamda yaşamıyoruz, ama insanlık tarihinde fert, vatandaş, birey hiçbir zaman bu kadar ayrıntılı kayıt altında tutulmuş ve gözetlenmiş değildir.  Bu yeni bir durumdur. Yakın gelecekte durumun daha da ağırlaşacağı açıktır. Önce bir şey soracağım. İnternet kelimesini ilk kez ne zaman duydunuz? Benim ilk duyuşum 1971’dir. Birleşik devletlerdeki bir pilot şehirde ilk uygulamalar yapılmaktaydı. Kimin seksenli yıllarda evinde internete girebilecek güçte bilgisayarı vardı? Benim internete ilk girişim 1996’dır. Amsterdam’da.  Konuyu derinleştirmeden önce epey ilgi çekmiş iki filmden söz etmek istiyorum. İkisi de Amerika Birleşik Devletler yapımı haliyle.  The conversation – Konuşma – Yapımcı: Ford Francis CoppolaYıl: 1974Baş aktör Gene Hackman Harry Caul güvenlik uzmanı olarak ülke çapında tanınmaktadır. Bir gün büyük bir firmanın başı onu iki memurunun konuşmalarını dinlemesi için kiralar. Harry birkaç yıl önce bu tür bir iş almış ve sonra dinlediği sahısların cinayete kurban gittiklerini öğrenmiştir. Aynı şeyin yinelenmesinden korkar.  Bu sefer onu dinlemeye başlarlar. Bütün evin altını üstüne getirir saklı olan aparatı bulamaz. Ne yapar? Oturur trompet çalmaya başlar.   24 yıl sonra Tony Scott tarafından yapılmış olan Enemy of state, Devlet düşmanı adlı film bu filmin yeni koşullara göre uyarlanmış bir versiyonu gibidir. Will Smith, Gene Hackman başrolleri paylaşırlar.  Genç avukat rolündeki Will Smith eline kazayla politik bir cinayetle ilgili deliller geçirir. Ondan sonra amansız bir takip başlar. Zamanla daha da gelişmiş bir teknolojinin yardımıyla her yerde izlenir. Ta ki eski bir gizli servis dinleme uzmanı olan Gene Hackman yardımına gelene kadar. Harry Caul’un dönüşüdür adeta. Bu iki film bize yepyeni bir döneme girdiğimizi en iyi anlatan, eğlenceli, iyi kurgulu, heyecanlı yapıtlardır. Biraz tasavvufa kulak verelim. Bilindiği gibi Levh-i Mahvuz’da evrende olan bitenlerin tamamı kayıtlıdır. Buna tanrının hard diski diyebiliriz pekala. İslam’da Levh-i Mahvuz, Jung’ta Kolektif Bilinçaltı, Tibet Lamanizmin’de Akaşa olarak adlandırılan, dünyanın esiri, süptil anılarını saklayan büyük bir ana kayıt sistemi düşünelim. İşte bunlara, Akaşik kayıt ya da saklı kayıtta denir. Bu, her şeyin görülür, işitilir, duyulur, bilinir olmasının da bir açıklamasıdır.Biz bedenden ayrılsak bile yani beden kayıt sistemimizi bıraksak bile ana kayıtlar, astralimizde yani şuur dışımızda  zaten kayıtlıdır. Ve hiçbir şeyi kayıtlardan silmemize ya da yok etmemize imkan yoktur. Bu nedenle de tüm eylemlerimizden hatta düşüncelerimizden de sorumluyuz. Pozitif ya da negatif düşüncelerimiz, astral dünyada form tutacak kadar ısrarlı iseler, tepemizde dolaşan bir bulut gibi bizi izleyecekler ve bazı olayları reelkılacaklardır.
 İşte Jung, rüyalar kolektif bilinçaltından sembolleri günümüze taşıyor derken, hepimizde mutlaka bir yansıma bulan ‘Dünya Hafızası’nın sembolik anlatımlarını, kehanet rüyalarını ve sembolik rüyalarını işaret etmiş oluyordu. Bu çağın bir gereği olarak, bilimsel anlayışlarda da ruhsallığa bir geçiş var. Artık materyalistik ve mekanistik bir bilim anlayışı pek rağbet görmüyor.          
 Bilim ne diyor?Bilim adamları son araştırmalarında spiritüel ve bütüncül sonuçlar elde etmeye başladılar. Kuantum fiziği ve rölativite teorilerinin ilk katkılarıyla gerçekleşen büyük değişim diğer bilim dallarına da hızla ve holistik bir şekilde yayılıyor. Hatta belleğin beynin dışında olabileceği görüşü bile mevcut. İnsanlar belki de boşa yaşamamış olmak, ardında kayıt bırakma, bir çeşit ölümsüz özlemiyle hayal güçlerini hep bu alana yormuş durmuşlardır.  Bu yakınlarda son yılların çok moda olan bir haberiyle ilgili bir söyleşiyi okudum. ABD’nin ele geçirebildiği tüm elektronik postaları depoladığı belirtilmekte. Avrupa bundan korunmak için etkin tedbirler almış durumda. Tabii her devlet de kendi elektronik posta depolarını oluşturmakta.  Sadece elektronik posta mı? İnternetle işlem yapılan banka hesapları, kredi kartları da aynı durumda. Hackerlar elektronik ortamı harıl harıl tarayarak sövüşleyebilecekleri çaylakları aramaktalar. Bizleri, sizleri yani.  Ne yapalım? Elyazısı kullanarak klasik postalama yöntemine geri mi dönelim?  Bilgisayarlarımızı bu tür tasallutlara karşı koruma imkânımız yok mu? Gelin burada bir uzmanla yapılmış uzun söyleşinin bir kısmına kulak verelim.  ABD’nin bir numaralı bilgisayar güvenlik şirketi Hacker Safe’in Türkiye Temsilcisi İnan Taptık çok önemli uyarıda bulundu:Siz, dünyanın en önemli bilgisayar güvenlik firmalarından birinin temsilcisisiniz; e-mail’lerinizin okunmaması için siz nasıl tedbir alıyor* sunuz?
Ben okunduğunu biliyorum, onun için hiçbir şey yapmıyorum. Yazdığınız e-mail’in sadece siz ve gönderdiğiniz kişi tarafından okunması diye bir şey yok. Bütün e-mailler istenirse okunabilir. MSN’deki yazışmalar dahil…

* Sıradan bir vatandaşın e-mail’ini kim okur ki?
Okumaz, ama bir kopyasını saklar.
* Kim?
ABD.

* “Her işin altından ABD çıkar” diye mi, yoksa gerçekten ABD mi?
Gerçekten ABD. Çünkü dünyanın internet yapısına sahip olan ülkesi ABD. İnternetin doğduğu topraklar orası. Bu işi 1970’lerde çözdüler. Bütün standardı belirleyen de ABD.

* Avrupa?
Avrupa bu durumun farkına varıp, kendi internet omurgasına sahip çıktı. Devlet kurumlarının port’larını, IP’lerini kesinlikle dinlettirmiyor. Bunu vatandaşlarının, şirketlerinin kullandığı internet ortamına yaymaya çalışıyor.

* Onlar ABD’den kaçabildi yani?
Bir yere kadar. Çünkü bir Avrupalı Yahoo’ya ya da Gmail adresine e-mail attığı zaman yine yakalanıyor. Ne de olsa bu adreslerin hepsinin ana server’ı, hostingi ABD’de. Asıl posta kutusu orası.

* Peki ABD bu kadar bilgiyi ne yapıyor?
Aradıkları bazı belli kelimeler var. O yüzden sürekli tarama yapıyorlar. Mesela bir elektronik postanın içinde “El Kaide” kelimesi geçiyorsa o posta taramaya takılıyor. Taramadan kaçmak isteyenler kripto yöntemini kullanıyor, ama o da çözüm değil. Çünkü tarama sırasında ardışık kelime düzeneklerine sıklıkla rastlanırsa, sistem bunun bir kripto olduğunu anlayıp, onu da kenara ayırıyor. Tabii dünyada çözülemeyecek hiçbir kripto da olmadığı için kaçmak mümkün olmuyor.

* Böyle bir tarama imkanı varsa peki niye dünyanın e-mail’ini saklıyor?
Bu zararlı, bu zararsız diye ayırmaya vakti yok. Onun yerine saklayıp, bir gün lâzım olursa diye elinde tutuyor. Mesela sizin de şu anda e-mail kutunuzda sakladığınız e-mailler vardır. Oradan da bakabilirler.

* Yani aslında hepimizin e-mail kutusu onlar için istedikleri zaman açıp okuyabilecekleri bir defter gibi?
Kesinlikle, isterlerse sakladıkları yerden çıkartıp içine bakabiliyorlar.

* Demek ki kendimize ahım şahım internet şifreleri bulmamıza gerek yok; çünkü zaten o kapıdan girmiyorlar?
O kapıdan hacker’lar giriyor ki, onlar için de şifreyi kırmak küçük mesele. Kendi yazdıkları script’ler var ellerinde. Kaldı ki zaten hacker’lar da kontrol ettikleri bant genişliğinin bir kısmıyla e-mail trafiğini tarayabiliyorlar. İşlerine yarar bir şey bulurlarsa o zaman kapıdan içeriye girip, bilgiyi alıp, çıkıyorlar. * Telekom’un tamamının özelleştirilmesi sizce de hata mı oldu?
Valla şu anda internet alt yapısını özel bir şirkete bırakmış durumdasınız. Devletin otorite olması gereken yerde, özel sektördeki bir firma otorite konumunda. Tüm dünyada Telekom benzeri firmalar özelleştiriliyor, ama onların sadece tahsis ve dağıtımları özelleştiriliyor. Asıl giriş ve çıkışların yapıldığı, bilgilerin toplandığı yerler tamamen devletin elinde kalıyor. Bizde ise sistemin tamamı özelleştirilmiş durumda. Devletin üst kademesindeki kurumların kendilerine ait, Telekom’dan bağımsız bir hatları var. Ama dışarıdan birilerini aradıkları zaman sonuçta yine standart hatta bağlanıyorlar. Kaldı ki artık herkes cep telefonu kullanıyor. Ona bakarsanız onlar da özel şirketlerin elinde.
* En güvenliği olmayan bilgisayar?
Wireless, yani kablosuz internetten mümkün olduğu kadar kaçınmanız gerekiyor. Hakikaten güvenlik istiyorsanız bunu kullanmayacaksınız. Çünkü artık o bilgileriniz havada. Hacker’ların en çok izlediği bilgiler bu tür bilgilerdir.
* En güvenli bilgisayar?
Dünyanın ikinci büyük temel işletim sistemi LINUX’ı yazan Linus Torvalds der ki, “En güvenli bilgisayar fişi çekilmiş bilgisayardır.”
 Sadece bunlar değil. Düşüncelerimiz de tehlikede. İnsan beyni yaptığı işe, meşguliyetinin cinsine göre dalgalar yayınlamakta. Ders çalışma, yaratıcı yoğunluk, kösnül hayaller, öfke, intikam duyguları vb. bunların hepsi değişik frekansta dalgalar yayınlarlar. Bunu ölçebilen aparatlar yapımda çoktandır. Bazı prototipler şimdiden kullanıma girmiş durumda. Gelecekte böyle giderse gizli saklı düşüncemiz de kalmayacak.  Gözetleyici kameralar dış zarfımızı, X ışınlı dedektörler içimizi, otellerdeki gizli kameralar cıscıbıl halimizi, bazı mahrem eylemlerimizi ve saklı kalmasını istediğimiz hobilerimizi ifşa etmekte. Bütün bunların önemli bir kısmı da belki dünyevi! akaşik kayıtlara geçmektedir. İster kabul edelim, ister etmeyelim mahremden hızla uzaklaşıldığı, şahıs bilgilerinin aleyhte kullananılabileceği bir dünya var artık önümüzde. Peki buna karşı bir çözüm bulunabilecek mi? Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Aklımızın fişi çekik olmadığı sürece yeni ve güvenli mahrem alanlar mutlaka kurulacaktır.                   ————————————————— 

İhanet Hapı

Yazılar No Comments »

Sadık Yemni – www.sadikyemni.net

Kahverengi Hap Hapı yutma diye argo bir deyim vardır. Olumsuz anlamda kullanılır. İnsan hastalanınca iyileşmek için hapı yutmaz mı? O halde hapı yuttuk denince neden bir şeylerin ters gittiğini düşünürüz? Bizi hap yutacak hale getirecek bir rahatsızlıktır sözü edilen mecaz olarak. Ya da yıllar öncesinden ünlü Matrix filmindeki kırmızı ve mavi haplara bilinci örtülü bir göndermedir. Olur ya! Matrix filmini hepiniz görmüşsünüzdür. Wachowski kardeşlerin 1999’da yeni milenyum öncesi dünyayı sarstıkları film. Konusu filmi görmeyenlerin kulağına bile çalınmıştır bir yerlerde. Tek bir film yeterdi, ama para hırsıyla üç ayrı film yapıldı. Diğer iki bölüm ilkinin tadını veremedi. Çünkü bütün felsefe cephanesi birinci filmde patlatılmış ve tüketilmişti.  Matrix üzerine çeşitli yorumlar yapıldı. Filozoflar dış dünya gerçekliğini sorguladılar. Din bilginleri mitolojik terimleri hıristiyanlığın, budizmin ve hıristiyanlığın başlangıcındaki sırları bilen mezheplere gönderme olarak yorumladılar. Bu filmlerin kaçınılmaz olarak iğneleyici, batıcı, alaycı, rahatsız edici  ve nüktedan şekilde verilen politik yankıları da mevcuttur. Dünyanın nasıl yönetildiğini açımlamaktadırlar. Filmin konusu özetle şöyledir: Bilgisayar hackerı Thomas Anderson dünyada sıradan bir yaşam sürmekte ve 1999 yılında yaşadığını sanmaktadır. Gizemli Morpheus’la tanışınca gerçeğin farklı olduğunu fikrine toslar. Aslında 200 yıl ötededirler ve akıllı makineler dünyada kontrolu ele geçirmişlerdir. Bilgisayarlar 20. yüzyılın sahte bir kopyasını oluşturmuşlardır. Aslında insanlar küçük hücrelerde hapistirler. Bütün bu sahte hayat ve makineler varlıklarını onların ürettiği biyo enerji vasıtasıyla sürdürülebilmektedir. Anderson, Neo yani Yeni lakabıyla makinelerin ürettiği insan kılıklı ajan Smithlerle mücadele etmeye başlar. Dünyayı yeniden insanların idaresine kavuşturmaktır amacı. Bu mega bütçeyle üç bölüm halinde gösterilen film çok ilgi gördü. İnsanlar Matrix’in ana öyküsünde ve Anderson’un mücadelesinde neyi ilginç bulmuşlardı? Film tekniği gerçekten harikaydı. Bu tek başına yetmezdi. Bu öyküde bizi çeken neydi? Kırk yıl kadar geriye gidelim.    Ünlü Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem meslekdaşlarından birkaç on yıl önce 1964’te yayımlanan summa techonologiae adlı kitabında Phantomat(benim serbest çevirimle düşomat ya da hayalmatik) adlı sanal gerçeklik yaratan bir makineden söz etti. Phantomat’ın içinde yeni bir hayat seçmek mümkündü.  İnsan böyle bir şeyi arzu eder mi? İster. Tanrım beni baştan yarat arzusunun şarkılara, romanlara ve operalara konu olmuş çok güçlü ve yaygın bir duygu olduğu unutulmasın.  Düş otomatı bize sufistlerin daima aradıkları şeyi vermekteydi. Materyal dünyadan ve ölümlülükten sıyrılma. Sonsuza dek sanal bir âlemde varolmak. Uyusam uyanmasam derler sıkıntıda olan kimseler. Bunla ölüp gitmekten çok rüyalara dalıp, hayalmatiğe kapılıp eskisinden çok daha olumlu bir gerçekliğe, daha keyifli, katlanılır bir hayata ulaşma özlemini kastederler. Matrix filminde Anderson böyle bir imkânı kırmızı ve mavi haplar yardımıyla elde edecektir. Uyku tanrısı Morpheus kendisine hapları uzatır. Maviyi alırsa eski mutlu sorunsuz, ama sanal olan hayatına dönecektir. Kırmızı hapı yutarsa gerçekliği adım adım tanıyacak ve insanların yeniden normal hayata kavuşmaları için mücadele edecektir. Tabii ki kırmızı hapı seçer. Neo bir seçilmiştir. Bir tür Mesihtir. Kurtarıcıdır.  Matrix yapılmadan önce bu konuları işleyen bazı filmler vardı. Matrix’in yapılabilmesinde etkin olmuşlardır. Bunlardan biri Matrix’ten sadece bir yıl önce gösterime giren The Dark City’dir. Karanlık Şehir adlı öykü Matrix’i izleyicilere hazırlayan en önemli filmdir desek sanırım abartma olmaz.  Öyküsü kısaca şöyledir: Filmin kahramanı John Murdock vahşice işlenmiş cinayetlerin katili olarak aranmaktadır, ama hafızasını kaybettiği için hiçbir şey hatırlamamaktadır. Kim olduğunu öğrenmek ve hafızasını yeniden kazanmak için verdiği uğraşlar sonucunda, insanın düşünce yapısının ne olduğunu inceleyip beynine hákim olmak üzere gizli deneyler yürüten yaratıklarla karşılaşır. Bütün şehir, yaşamı sandığı her şey bir simülasyondan ibarettir. Bir diğer film de 13 kat, The Thirteenth Floor’dur.  Matrix’le neredeyse aynı zamanda (1999) gösterime girdi. İki bin küsurlu yıllardaki bir bilişim uzmanı 1930’larda geçen bir simülasyon yaratır. Zaman zaman oraya yolculuk yaparak gönül eğler. Yarattığı sanal gerçeklik öyle güçlüdür ki, can verdiği sanal kahramanlar da zekaları sayesinde simülasyonlar yaratırlar.  Simülasyonlar niçin büyük bir titizlilikle planlanır? Bu mükemmellik arzusu neyi amaçlamaktadır. Kusursuz bir dünya mümkün müdür? Matrix filminden iyi tanıdığımız ajan Smith bir sahnede şöyle der: “Birinci Matrix’in içinde kimsenin acı çekmediği, herkesin mutlu olduğu mükemmel insani bir dünya olarak tasarımlandığını biliyor muydun? Sonuç bir felaket oldu. İnsanın kozaların içindeki enerji kaynağı olarak kullanılması, çalıştırılması yani, Matrix programının hedefi değildi. Hedef mükemmel bir dünya yaratmaktı. Kimbilir kaçıncı kez insanlığın mükemmel bir dünya arayışı hüsranla sonuçlanmakta. Şimdi zamanımıza hepimizin ittifakla kırmızı hap kürü yaptığını düşündüğü anlara bir bakalım. İngiliz felesefecisi John Gray Matrix filminin çağrıştırdığı durumlar üzerine çok güzel bir deneme yazmıştır. Zamanımızı çok iyi gören bu denemeden önemli bulduğum birkaç önermeye bir göz atalım.  Şu sıralar politikaya inanç önemli ölçüde yokolmuş ve teknoloji dönüştürülmüş dünya rüyasını tek başına ifade eder hale gelmiştir. Çok az kimse refahın daha adil bölüştürülmesiyle açlık ve fakirliğin bertaraf edileceğine inanmaktadır. Politikayla ne Irak’ın işgalini engelleyebildik, ne de açlık sorununu. Anenevi şekilde süren sosyal kontrol bitip gittiğinde cürümle mücadele için yerine video kameralarını ikame ettik. Terörizme destek veren ülkelere karşı akıllı bombalar, hayal kırıklığı ve depresyon gibi insani tepkilere karşı prozak. Çevreye kafayı takmamak için de walkman ya da MP3.  Matrix insanın daha iyi bir dünya için doğallıktan uzaklaşmış istek ve arzularının en gelişmiş teknolojiyle kaçtığı bir rotadır. Matrix kendini sonsuza kadar yenileyebilecek şekilde  inşa edilmemiştir. Er ya da geç kader ya da zaman nedeniyle yokolup gidecektir. Matrix üzerine yapılan yorumlardan birinde sistem içinde arıza yaratacak bir kaynağa değinilir. Bu insani serbest iradedir. Kozada yaşayanlar bir sanrı içinde yaşarlar. Ama bir kez bunun sanrı olduğunu keşfederlerse karşı çıkabilirler. Aslında gerçekliğin, problemlerimizin çoğunun çözümsüz durduğu bir pazarı yoktur.  Matrix filmleri teknolojik sihirin harika bir sanat ürünüdür. Eğer bir mesajları varsa, bu teknolojinin sihir olmadığıdır. Teknoloji gerçekte insan hayatını değiştiremez. Matrix filminde Morpheus’un hovercraftındaki asilerden birinin adı Cypher’dır. Zamanla insan ve makine arasıhdaki bitmez tükenmez savaştan yorulmuştur. Bu gerçeği hiç bilmediği, kozasında mutlu hayatını sürdürdüğü anları özlemektedir. Sonunda aşırı yorulur ve ajan Smith’le bir anlaşma yapar. Neo’nun yerini ele verecek, bunun karşılığında sorunsuz eski durumuna, mavi hap yuttuğu zamanlara dönebilecektir. Arkadaşlarına ihanet eder. Çok kayıplar verdirir ve kendi de telef olur gider.  Az önce sözünü ettiğim yazar Lem insanların rüyalar âlemini kargaşa ve kavgalarla dolu gerçek dünyaya tercih edeceklerinden korkmaktaydı. Bu korkuyu simgeleyen Cypher ihaneti karşılığında sadece eski konumuna dönmeyi isterken, bildiği gerçekliği de tümden unutmak ister.  Bu mümkün müdür? Şu anda dünyanın her yerinde kitlesel medya tarafından oluşturulmuş illüzyon içinde yaşamayı seçenler vardır. Bunlar sanıldığı gibi tümden mavi hap yutanlar değildirler.  Zamanımızda mavi hap konumunda kalmak iyice zorlaşmıştır. Kitle iletişim araçları bizi yamulmuş, anlamı dönmüş de olsa gerçeklikle bombalarlar. Bu nedenle kursaklarımızdan geçen artık kahverengi bir haptır. Yaşanan illüzyonun gerçek olmadığını, sonsuza kadar devam etmeyeceğini biliriz, ama mış gibi yaparız. Bir sabah mış gibi gerçekliğine uyanacağımızı hayal eder dururuz. Cypherlık yaparak gerçekliği görmezden gelmeye çabalarız. Markalı giysiler, yeni arabalar, hızlı bir bilgisayarla  kaçış yolunda tutunmaya çabalarız.   Sonra bir an gelir, illüzyon çöker ve kaba gerçeklik acımasızca üzerimize abanır.  Başta çevre felaketleri olmak üzere bir çok acil sorun bize kırmızı hap sunmak üzere sırasını beklemektedir. Külyutmazlık formatı kaçınılmazdır yani.           ———————————————– 

Akbabanın bugünleri

Yazılar No Comments »

Sadık Yemni – www.sadikyemni.netAkbaba’nın bugünleri    Higgins: Bu basitçe ekonomik bir durum. Bugün petrol tamam. On, on beş yıl sonra yiyecek, Plutonyum. Belki daha önce bile. Sen halkın ne yapacağını düşünüyorsun?Joe: Onlara sordun mu?Higgins: Şimdi değil. Sırası geldiğinde. Kaynaklar tükendiğinde. Sor bakalım motorları durduğu zaman. Açlığın ne olduğunu bilmeyenler aç kaldığında sor. Bir şeyi bilmen lazım. Bize onlara sormamızı istemeyecekler. Bize bunları temin edin diyecekler.                                                        Akbabanın üç günü 1975 yapımı, Sydney Pollack’ın yönettiği Akbaba’nın üç günü(three days of the condor) filmini geçenlerde yeniden izledim. Joe Turner(Robert Redford) araştırma uzmanı olarak çalıştığı CIA’ya ait bürodaki herkes bir baskınla öldürülür. Şans eseri kurtulan ve tek başına kalan Turner evine bile gidemez duruma gelir. İronik bir şekilde CIA’nın katilleri peşindedir. Zor kullanarak Kathy (Faye Dunaway) adlı bir genç kadının evine sığınır. Ne olup bittiğini anlamaya çalışır. Bu üç günün hikayesidir film ve otuz küsur yıl sonra dahi hâlâ heyecanla seyredilebilmektedir.  Daha da ilginci, filmin konusu inanılmaz günceldir.  Hemen öncesinde de 2007 yılı çıkışlı Son Ültimatom (The Bourne ultimatum) izlemiştim.  Serinin yeni bölümünde Jason Bourne, yeni bir gelecek bulabilmek için kendi geçmişindeki izleri yakalamaya devam eder. Gerçek Jason Bourne‘i bulma çabasına devam ederken Moskova‘dan Paris, Londra, Tanca (Fas) ve New York‘a uzanan geniş bir alanda seyahat etmek; sürekli manevralarla her an peşinde olan yüzlerce polisi, federal ajanları ve Interpol ajanlarını safdışı etmek zorunda kalıyordu. Serinin önceki iki filmi olan “The Bourne Identity” (2002) ve “The Bourne Supremacy” (2004) dünya çapında büyük ilgi görmüş, toplam gişe hasılatları yarım milyar doları aşmıştı. Robert Ludlum’ün okuyucuları bilirler, Bourne’nun ilk kitabı Bourne kimliği başlığıyla 1980’de yayımlandı. Ludlum 2001 yılında öldükten sonra çeşitli yazarlar yarım kalan çalışmalarını tamamlayıp onun adıyla piyasaya çıkardılar. Bunların en ünlüsü filmlerinin çok iyi iş yapması nedeniyle Eric Van Lustbaders’ın yazdığı Bourne dizisi oldu.  Akbabanın üç günü’nde Joe Turner CIA adına sivil bir büroda çalışan bir entelektüeldir. Büro arkadaşlarının neden katledildiğini hemen anlayamaz. Kathy’e durumunu şöyle izah eder.Joe : Dinle, ben CIA için çalışıyorum. Casus değilim. Ben kitap okurum. Biz dünyada basılmış her şeyi okuruz. Biz bunların konularını bilgisayara işleriz. Bilgisayar bunları kontrol eder ve güncel CIA planları ve operasyonlarına karşı bir şey olup olmadığını saptar. Biz serüvenleri, romanları ve gazeteleri okuruz. Kim böyle bir mesleği icat etmiştir?Filmde yüksek tempolu gerilimin arasına sıkıştırılmış nefis bir romans mevcuttur.  Kathy ve Joe arasındaki konuşmalara kulak verelim biraz. Kathy: Sen bana şahsi sorular sorabiliyorsun.  Bu silah sana bana kaba davranma hakkı veriyor.Joe: Kabaca. Sana kaba mı davrandım?Kathy: Evet. Ne yapıyorsun evimde?Joe: Ben… Ben…Kathy: Her şeyimi ele geçirdin. Güç kullanarak…Joe: Tecavüz ettim mi peki?Kathy: Gece henüz genç.             *Kathy: Sen… Çeşitli ve çok hoş kalitelere sahipsin.Joe: Ne gibi kaliteler?Kathy: İyi bakan gözlerin var. Nazik değil, ama yalan söylemeyen. Onlar çok bakmıyorlar, ama hiçbir şeyi de kaçırmıyorlar. Bu tür gözleri kullanabilirdim.*Kathy: Bazen beni sevmeyen fotoğraflar çekerim. Ama onları hoşuma giden şekilde çekerim. Öyle olmalı. Bu fotoğrafları atacağım.Joe: Bu fotoğraflara bakmak hoşuma gidiyor.Kathy: Biz birbirimizi iyi tanımıyoruz.Joe: İyi tanıdığın biri var mı?Kathy: Seni çok iyi tanımak istediğimi düşünmüyorum. Senin çok yaşayacağını düşünmüyorum.Joe: Bakarsın seni şaşırtırım.         Joe Turner ve Jason Bourne tip olarak çok farklıdırlar. Joe Turner zekası ve mantığıyla olayı kavramaya çalışırken, belleği yenilenmeye başlayan Bourne ortalığı kırıp dökmeğe başlar. Bourne filmlerinde Akbaba’nın üç günü’nde olan nerd (kamil aydın) atmosferi, romansı ve harika zekice düşünülmüş diyalogları bulmak imkânsızdır.  Sevdiği kadın bile öldürülmesi üzerine intikam alması için vardır sanki.  Amatör Joe Turner’in içinde bulunduğu hassas durum Joubert (Max von Sydow) adlı kiralık katil tarafından dostça bir uyarı şeklinde şöyle dile getirilir. Joe: New York’a geri dönmek istiyorum.Joubert: Orada pek bir geleceğin yok. Şöyle olacak. Yürüyor olacaksın. İlkbaharın ilk güneşli gününde belki. Ve bir araba yanına yaklaşacak ve kapısı açılacak, tanıdığın biri, güvendiğin hatta, arabadan çıkacak. O sana gülümseyecek ve gülümsemeye devam edecek. Sana arabaya binmeni teklif edecek. Ve… (Joe’ya tabancasını geri verir) o gün için.Joe Turner iyice çaresiz durumdadır. New York Times gazetesine giderek her şeyi anlatmaya karar verdiğini CIA ajanı Higgins’e (Cliff Robertson) açacaktır. Öncesinde şu konuşma cereyan eder. Higgins: Bu basitçe ekonomik bir durum. Bugün petrol tamam. On, on beş yıl sonra yiyecek, Plutonyum. Belki daha bile önce. Sen halkın ne yapacağını düşünüyorsun?Joe: Onlara sordun mu?Higgins: Şimdi değil. Sırası geldiğinde. Kaynaklar tükendiğinde. Sor bakalım motorları durduğu zaman. Açlığın ne olduğunu bilmeyenler aç kaldığında sor. Bir şeyi bilmen lazım. Bize onlara sormamızı istemeyecekler. Bize bunları temin edin diyecekler.Joe: Siz ne tip bir insansınız yahu? Siz yalan yüzünden foyanızın ortaya çıkmamasını gerçeği anlatmak şeklinde algılıyorsunuz. Filmin son sahnesinde arka planda gazete binasını görürüz. Kalabalık bir caddedir. Higgins bu son çareye başvuracağını söyleyip ondan ayrılarak kalabalığa karışmak üzere olan Joe Turner’in arkasından şöyle seslenir. Higgins:Hey, Turner! Onların öykünü basacaklarını nereden biliyorsun? Şimdi yürüyebilirsin. Ama nereye kadar eğer yayınlamazlarsa.Joe: Yayınlayacaklar.Higgins: Nereden biliyorsun?Jason Bourne Kondorun üç günü filmini izleyip ders aldığından olacak kimliğini ve dönen dolapları keşfettikten sonra gazetelere gitmeye kalkışmaz. Kendine Kathy cinsinden biri de bulamayacağını iyi biliyordur sanki. Jason Bourne son filminde Fas’ta evlerin damlarından atlar, zıplar, dövüşür, silah kullanır ve sonunda şahsi zaferini kazanır. Tek kişilik ordudur. Kendi adına hareket eder. Tek başınadır ve bu nedenden öykünün inandırıcılığı sıfırın sağına yapışmış durumdadır. Aksiyon filmi olarak başarılıdır, ama Bourne’u ciddiye almanız mümkün değildir. Özellikle filmde bir çizgi roman kahramanı gibidir.  Birkaç yıl içinde Bourne dizisinin dördüncü kitabı ve filmi de piyasalara arzı endam edebilir. O da kasaları doldurma başarısı kazanabilir, ama öykünün inandırıcılık yanı su aldığı için giderek batan bir sandala benzemeye devam edecektir.                    ——————————————–   

Son kullanma tarihimiz

Yazılar No Comments »

Sadık Yemniwww.sadikyemni.netSon kullanma tarihimiz Son kullanma tarihi günlük dilimize göreceli olarak yeni girmiştir, oysa evrenin oluşumundan bu yana, yıldızlar da dahil, bir çok şey tükenmekte ve kullanılmaz hale gelmektedir.  Yeni zamanlarda özellikle şehirlerde aldığımız paketlenmiş bütün mamüllerin bir yerinde en son ne zamana kadar kullanılabileceği yazılıdır. Bu olmadığında şikayet ettiğimiz ya da o ürünü almadığımız yıllardayız artık.  İnsan kaç yıl yaşarsa yaşasın son kullanma tarihinin her an çıkıp gelebileceği bilincinde olan bir yaratıktır. Karga, kaplumbağa, çınar ağacı bu bilince sahip değildir deriz ve onların bizden çok yaşamalarını için için kıskanırız. Hatta son kullanım tarihimiz olduğunu keşke bilmeseydik deriz. Bunu bilmeden uçak ya da elektriği keşfetmek mümkün olamazdı. Belleğimizin kalibresidir bizi ölümlü yapan.  Dinler, beden kullanımını sonlansa da, hiçbir yerinde tarih kayıtlı olmayan ruhun, sonsuz varlığından sözederler.  Sonsuz varolmak, algılamayı bir şekilde sürdürebilmek insanın en şiddetli dürtüsü ve en ateşli eğilimidir. Ünlü bilimkurgu yazarı İsaac Asimow’un 1979’da yayımladığı bir kitabının adı çok ilginçtir. A choice of catastrophes, kadastrofların, yani felaketlerin seçimi. Daha rahat bir deyişle felaket bol seç beğen al.  Ünlü yazar kitabın girişinde beş çeşit ana felaket sayar. Bunlara değinmeden önce komedi ve trajedi için söylediklerine kulak verelim.  Kadastrof sözcüğü Yunanca’dan gelir. Alt üst etmek demektir. Bu sözcük önceleri çarpıcı bir sonu betimlemek için kullanıldı. Tabii bu son acıklı olduğu kadar mutlu da olabilirdi.  Komedide sonuç mutlu biter. Bir sürü yanlış anlamadan ve üzüntüden sonra her şey altüst olur ve aşıklar ansızın barışıp birleşir. Demek ki, komedinin katastrofu kavuşma ya da evlenmedir. Trajedide sonuç üzücüdür. Bitip tükenmek bilmeyen boğuşmalardan sonra her şey altüst olur, olayın kahramanı kaderin ve koşulların kendisini yenilgiye uğratmış olduğunu görür. O halde trajedinin kadastrofu kahramanın ölümüdür.  Trajediler genellikle komedilerden daha çarpıcı olduğundan ve daha kolay hatırlanabildiğinden kadastrof  sözcüğü mutlu sonlardan çok trajik sonlar için kullanılmıştır. Biz bu kitapta kadastrof sözcüğünü felaket anlamında kullanacağız. Ama neyin sonu? Tabii ki, bizim sonumuz, insan türünün sonu. Eğer insanlık tarihini trajik bir oyun olarak kabul edersek, insanlığın ölümü hem eski, hem de bugünkü anlamıyla felaket olacaktır. Ama insanlık tarihihinin sona ermesine neden olacak şey nedir? Felaket Top 5’ine bir göz atalım şimdi. 1 – Birincisi tüm evrenin özellikleri yaşama izin vermeyecek şekilde değişebilir. Evren ölümcül bir hal alırsa ve her bir noktası yaşanmaz bir duruma gelirse, artık insanlık da varlığını sürdüremez. Bir çeşit kıyamet halidir yani. Bu durum birinci grup felaketler olarak adlandırılabilir. 2 – Doğallıkla ille de evrenin tümünün insanlığı sona erdirecek şekilde değişmesi gerekmez. Evren şimdi olduğu kadar sakin kalabilir, ama güneşte bir takım değişiklikler olabilir ve güneş sistemi yaşanmaz hale gelir. Bu durumda evrenin geri kalan kısmı sükunet içinde varolmaya devam etmesine rağmen insan yaşamı sona erebilir. Buna ikinci grup felaketler diyeceğiz. 3 – Elbette güneşin her zaman olduğu gibi ışımaya devam etmesine karşın, yeryüzü yaşamı olanaksızlaştıracak bir değişim geçirebilir. Bu durumda güneş sistemimizin olağan dönüşünü sürdürmesine rağmen insan yaşamı sona erebilir. Buna da üçüncü grup felaketler diyeceğiz.  4 – Ve yeryüzü ılık ve hoş bir yer kalmasına karşın, diğer türler varlıklarını sürdürürlerken, insanoğlunu yokedecek bir şeyler olabilir.  Bu durumda evrim devam eder ve yeryüzü değişik bir yaşam yüküyle gelişimini sürdürür;ama biz olmadan. dördüncü grup felaketlerdir bunlar.  5 – Bir adım daha ileri gidip insan yaşamının süreceğini, ama uygarlığı tahrip edecek, teknolojiyi yolundan alıkoyacak ve insanlığı belirsiz bir süre için ilkel bir yaşama mahkum edecek bir şeyler olabileceğini söyleyebiliriz. Bu da beşinci grup felaketlerdir.  Hemen farkettiğiniz gibi felaketleri birden beşe giderken daha az kozmikleşmekte, ama daha ani ve tehlikeli olmaktadır. Yaşamın kitlesel olarak son kullanma tarihine varması için bir çok olasılık var.  Bir başka sefere dördüncü ve beşinci grup felaketlere değinmek üzere büyültecimizi üçüncü grup felaketlere yaklaştıralım. Gazeteler, dergiler, belgeseller ve hatta sinema filmleri sayılar, grafikler ve teknik kehanetlerle tıka basa dolu. ·         Meteoroloji kayıtlarının tutulduğu 1850’den buyana en sıcak 12 yıldan 11’i, 1995’ten sonra oldu. 2007’nin en sıcak yıl olması bekleniyor. Yaz tatili planlarımızı gözden mi geçirsek acaba?

* 2100 yılına kadar ortalama sıcaklık en az 3 derece artacak. Kabus senaryosuna göre 6 derece de artabilir.

* Karbondioksit oranı hiç artmayacak olsa bile 2100’e kadar deniz seviyesi 43 santimetre yükselecek. Karbondioksit artışı günümüzdeki gibi devam ederse denizler 80 santim yükselecek. Bu durumda İstanbul, Venedik ve Londra gibi kentlerin büyük bölümü sular altında kalacak.

* Kuzey buz denizi yazları eriyecek. Grönland adası üzerindeki buz tabakası tamamen ortadan kalkacak.

* 100 yılda atmosferde karbondioksit oranı yüzde 44 artacak. Şu an dünyayı kirletmeyi bıraksak bile kısır döngü yüzünden küresel ısınmanın etkilerini hafifletmek neredeyse imkansız.

* Kış aylarında kuzey yarımküreye ılıman hava taşıyan Gulf Stream su akıntısı zayıflayacak.

* Avrupa, tıpkı 2003 yılında binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan yaz aylarındaki gibi sıcak hava dalgalarının etkisi altına girecek. Avrupa’nın güneyinde ise kar yağışı tarihe karışacak.

* Sıcak ve uzun yaz aylarından sonra ise Kuzey Avrupa’da sert hava koşulları hakim olacak. Özellikle Amerika kıtasını vuran kasırgaların sayısı ve gücünde ciddi artış yaşanacak. Bu listeyi istediğimiz kadar uzatmak mümkün. Çevre haberlerinin bizi eskisinden daha az etkilemeye başladığı da gerçeğin diğer bir yanı.  1973 yapımı bir film var. Zamane  filmlerine göre biraz ağır tempolu ve modası geçmiş, yani son kullanım tarihi yaklaşmış gibi görünebilir, ama bence yukarıda sözünü ettiğimiz şeyler nedeniyle seyretmeye değer. Adı Soylent Green. Serbest çeviriyle Kirli Toprak Yeşili diyorum. Charlton Heston, Edward G. Robinson ve Joseph Cotton’lı bir klasik bilim kurgu filmi. Tanıtımında şöyle deniyordu.  Yıl 2022. İnsanlar hâlâ aynılar. Gereksinimlerini temin için her şeyi yapıyorlar. Tek gereksinimi oldukları şey SOYLENT GREEN. Aşırı kalabalıklaşmış fütüristik dünya. Hava ve sular aşırı kirlenmiştir. New York’un nüfusu 40 milyona varmış ve halkın yarısı işsiz. Bir polis dedektifi üst düzey bir cinayeti araştırırken insanları açlıktan kurtaran mucizevi soylent green gıdasının kaynağını keşfedecektir.  Dünyada sera etkisi yüzünden hemen hemen hiç tarım yapılamadığından elverişsiz yaşam koşulları nedeniyle kitlesel olarak ölen, bazen de öldürülen insanlardan imal edilen yiyeceklerle beslenmektedirler. Kaynağı sır tutulan Soylent Green vitaminli ve proteinli bir insan özüdür yani.  Yıl 2007, bu tür filmler o kadar hayalci görünmüyorlar artık.  Öyle değil mi?Bir şeyi unutmadan söyleyeyim: İklimin elverişsiz şekilde değişmesi üçüncü grup felaketleri meydana getiren beş farklı ana nedenden sadece biridir.                        —————————————–   

TRIO DURUMLARI

Yazılar No Comments »

Sessiz Amerikalı ve Trio Durumu Graham Greene (1904 – 1991) Henry Graham Greene 1904’de Berkhamsted, Hertfordshire’de doğdu. Altı kardeşten dördüncüsüydü. Gençliğinde çok duyarlı ve utangaçtı. Sporu sevmezdi ve Rider Haggard ve R. M. Ballantyne türü yazarların serüven öykülerini okumak amacıyla okulu sık sık ekerdi. Bu eserler üzerinde çok etkili olmuş ve yazım üslubunu şekillendirmesinde rol oynamıştır. Birkaç intihar girişiminden sonra on beş yaşında okulu bırakan Greene’i tedavi eden psikoloğu onu yazmaya özendirdi ve edebiyat çevrelerine tanıştırdı. Daha sonra modern tarih öğrenimi gören Green bu yıllarını sarhoşluk ve borç harçla geçirdiğini yazacaktır otobiyografisinde. Bir ara Komunist partiye üye olan yazar çok seyahat etti ve ve dünyanın sorunlu olarak tanımladığı yerlerinde  geçen eserler verdi. Indochina savaşı sırasındaki Vietnam, Mau Mau yıkımı sırasındaki Kenya, Stanilist Polonya, Castro’nun Kübası ve Duvalier’in Haitisi bunların arasındadır. İngiliz Gizli servisiyle ilişkisi üzerine çok spekülasyon yapılmış olan Greene İkinci Dünya savaşı sırasında MI6 için çalışırken gizli servisin başı Kim Philby’le yaşam boyu arkadaşlık kurduğunu basına açıklayacaktır.    Quiet American adlı kitabı 1955’de yayımlandığında anti-Amerikancılık yapmakla suçlandı ve bu Amerikalılardan, özellikle Reagan’dan gıcık kapmasına yol açtı. Fidel Castro ve manuel Noriega türünden Orta Amerikalı politikacılarla ilişkiler kurdu. Panama diktatörü General Omar Torrijos’la olan arkadaşlığı General’i tanımak adlı bir kitap yazmaya yöneltti. Arka kapaktan özet Alden Pyle çevresindekilerin saf, utangaç ve sessiz bir adam olarak tanıdığı genç bir Amerikalıdır. Fransız ordusu ile Vietminhler kıran kırana savaşırken Pyle, ‘Üçüncü Güç’ün bölgeye demokrasiyi getireceğine dair ütopik bir inançla General The’ye mali yardım sağlamaktadır. Deneyimli gazeteci Thomas Fowler, karısını İngiltere’de bırakıp Saygon’a yerleşmiş ve Phoung adlı Vietnamlı bir kıza aşık olmuştur. Pyle’ın izlediği politikaların sonucunda yapılan korkunç bir hata toplu katliama yol açınca Fowler, tarafsızlığını daha fazla koruyamaz. Ancak Fowler’ın olaya karışma nedenleri polis teşkilatında şüpheler uyandırır. Ne de olsa Pyle, Fowler’ın aşık olduğu kadını elinden almıştır.   İki emperyal ve Phuong  Fowler, eski, deneyimli ve biraz da yorgun bir emperyaldir.  Pyle, genç, çocuksu, hevesli yeni emperyali sembolize eder. Fowler  Phoung adlı yerli bir kadında sembolleşen üçüncü dünyayı  Pyle’la kaptırmamak için ahlaki bir bahane bulur. Kıskançlık daha çok metafordur. Avanta anaforunu gizlemek için ortaya salınmıştır. Üstlerinin kuklası da olsa Amerikalı daha dürüsttür. Tehlike anında Fowler’ın hayatını kurtarmakta tereddüt etmez. İngiliz bunu bir çeşit hakaret ve alçalma olarak algılar. Bu tavrı İngiltere’nin artık Amerika’nın hamisinde, liderliğinin gölgesinde kalacağı devrin geldiğini muştular. Phuong çocuksu, saf, kendini üsluplu bir şekilde peşkeş çektiren, bir üçüncü dünyalı, oryantal bir ruhtur. Biraz da bitmemeye kararlı gibi görünen savaş ortamı nedeniyle kendini garantiye almak için bir Batılıyla evlenmeye şartlanmıştır. Fowler sadece memleketteki henüz evli olduğu karısı nedeniyle değil, kadının İngiltere’de mutsuz olacağını düşündüğü için de Phuong’u oraya götürmeyi istemez. Oysa bir göçmen ülkesi olan Amerika Pyle’ın gözünde kadın için ideal bir yerdir.  İngiliz tarafsızlık adı altında savaşta pasif kalırken Amerikalı büyük bir gayretle doğru bildiği şeyleri yapmaktadır. Amerika yavaşça büyük bir kıyıma neden olacağı ve ağır bir hezimet yaşayacağı savaşa doğru çekilmektedir. Pyle öncüdür.  Her gece çektiği afyon sayesinde Saygon’daki yaşamına tahammül edebilen Fowler’ı için için çileden çıkartan bir haldir bu. Dünyaya kendi menfaatine uygun bir şekil verme serüveninde ipler başkasının eline geçmiştir. Kendisi yaşlanmakta ve yolunu yalnızlık beklemektedir. Bu nedenle Phuong türünde genç, güzel, kendisine ömür boyu hizmet edecek, aşkını sunacak, emansipe olmamış, doğası bozulmamış  bir kadına ihtiyacı vardır. Aynı şeyi bir İngiliz kadınla gerçekleştirmesi mümkün değildir. Amerikalının değiştirmek istediği dünya Phuong türü kadınların varlığını da sona erdirecektir. Pyle’ın sonunu getiren süreçte bunların da rolü vardır. Amerikalının Phuong’a aşık olduğunu itiraf ettiği sahneye bir bakalım. “Bundan sonraki hamlen ne olacak?”Doğrulup sırtını sandıklara dayadı. “Şimdi sen öğrendiğine göre her şey değişmiş görünüyor. Ona evlenme teklif edeceğim, Tom.”“Bana Thomas desen daha iyi olur.”“Aramızda bir seçim yapmak zorunda kalacak, Thomas. En adil çözüm bu.”Öyle miydi gerçekten? İlk kez hissettim yalnızlığın vaat ettiği soğukluğu. Olanlar akıl almaz şeylerdi, ama yine de. Zavallı aşık olabilirdi ben de zavallı bir adamdım. Oysa onun elinde saygınlığın sonsuz serveti vardı. Pyle soyunurken gençliği de var diye düşündüm. Pyle’ı kıskanmak ne acıydı.  “Onunla evlenemem.” Dedim. “Memlekette karım var. Beni asla boşamaz. Kilisesine çok bağlıdır bilirsin.”—-“Thomas bu olayı kabul etmenle ilgili ne düşünüyorum biliyor musun?  Müthişsin, müthiş!”“Teşekkür ederim.”“Sen dünyayı benden çok görmüş bir insansın. Boston biraz sıkıcıdır, biliyor musun? Hatta adın Lovell ya da Cabot bile olsa bile. Bana öğüt vermeni isterdim, Thomas.”“Ne hakkında?”“Phuong.”“Yerinde olsam vereceğim öğütlere pek güvenmezdim. Ben taraf tutarım. Onu elimden kaçırmak istemiyorum.”“Senin dürüst, katıksız dürüst bir insan olduğunu biliyorum. Sonra ikimiz de kızın iyiliğini düşünüyoruz.”Birden onun bu çocuksuluğuna isyan ettim. “Onun iyiliği beni ilgilendirmiyor. “ dedim. “Onun iyiliğini sen düşünebilirsin. Ben onun vücudunu istiyorum. Yatakta onu yakınımda istiyorum. Onun çıkarlarını gözetmektense onunla yatıp onu hırpalamayı tercih ederim.”  “Ah.” Dedi karanlıkta zayıf bir sesle. “Sen yalnızca onun iyiliğini düşünüyorsan, Tanrı aşkına rahat bırak kızı. Diğer bütün kadınlar gibi o da esaslı bir…” Bir havan mermisinin düşmesi Pyle’ın Boston kulaklarını kaba bir Anglosakson sözcüğünden kurtardı. “Ben de bedene düşkün bir insanım , Thomas. Ancak Phuong’u mutlu etmek için her zevkimden seve seve vazgeçerdim.”“Ama mutlu o.”“Olamaz… bu durumda mutlu olamaz. Çocuk sahibi olmaya ihtiyacı var. ““Sen onun ablasının anlattığı saçmalıklara gerçekten inanıyor musun?” “Bir abla kimi zaman daha iyi bilir.”“Senin daha çok paran olduğu için bir fikri sana satmaya çalışıyordu o, Pyle. Bunu gerçekten başardı demek.”“Benim aylığımdan başka param yok.”“Eh, hiç olmazsa döviz kuru daha yüksek.” Sessiz Tanık Vigot Fowler’ın Pyle olayını araştıran Fransız polis Vigot’la konuşmaları da çok şey açıklar durumdadır. Fransızlar Vietnam’da kaybeden taraftır artık. Bu nedenle belki de Pyle’yi tanımlayan ve kitaba başlık olan Sessiz Amerikalı deyimini tedavüle Vigot sokar. Sonunda sessiz bir işbirliğini vurgulayan sahne bunu destekler gibidir.   Trio Durumları 1991 de vefat eden G. Greene Irak işgalini ve bunda İngilizlerin, Blair’in oynadığı trio rolünü göremedi. Yalnız Sessiz Amerikalı adlı kitap elli küsur yıl sonra dahi hem eğlencelidir, iyi kurgulanmıştır, hem de bize bugünlerin gözde dümenlerini faş eden pasajlarla yüklü olması açısından bilinç parlatıcı bir özelliğe sahiptir.  The Quiet American’ın Mehmet Harmancı’nın keyifli diliyle yapılan çevirisi Everest yayınları tarafından 2003’de basıldı. 1955’de ilk kez yayımlanmasından 50 küsur yıl sonra kitabın verdiği mesajın zerre kadar eskimediğini görmek şaşırtıcı gelmemeli. Ne de olsa uzun soluklu hesaplar bunlar.  Politik polisiye yazmak isteyenler için ideal bir adrestir Graham Greene. Len Deighton, John le Carre ve daha bir çok tanınmış yazara esin kaynağı olmuştur.  www.sadikyemni.net                    ———————————– 

Korkulobin

Yazılar 1 Comment »

Sadık Yemniwww.sadikyemni.net

Korkulobin Korktum, kanım dondu, dehşete kapıldım, bende hoşafın yağı kesildi, dizlerimin bağı çözüldü, tüylerim diken diken oldu, ödüm patladı, kalbim duracak sandım, içim buz gibi oldu, katıldım kaldım valla, kesseler kan akmazdı deriz çeşitli nedenlerle. Kanımızdaki hemoglobinin yapısındaki demir oksijeni bağlayarak hücrelere taşır. Demirin yerine korkuyu ikame edelim bir an. Korkulobin beyin hücrelerimize buz gibi ve kıvıl kıvıl dehşeti aktarma işini üstlenmiştir.    Korku bizim için ikinci bir nabızdır desek abartma olmaz. Bazen gümbür gümbür hissederiz. Bazen de toprağın yüzlerce metre derinlerinde yatan bir göl gibi sessizleşir. Hep vardır ama. Dünya yaşamı korku solumaktır. Sadece savaşlardan, terörizmden, işsizlikten, açlıktan, yalnız kalmaktan, bir yakınımızı kaybetmekten, yaşlanmaktan değil; kozmik felaketlerden, ani ekolojik sistem değişikliklerinden, teknik arızalardan da korkarız. Bunun yanına ahiret korkusunu, cinleri, hayaletleri ve uzaydan gelecek kötücül yaratıkları da ekleyince toplumsal korku çeyiz sandığımızın tıka basa dolu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.   Masallarımız, öykülerimiz, romanlarımız ve filmlerimiz korku tiryakiliğimizi besleyen sayısız esin malzemesiyle yüklü olarak bu sandıkta yer almaktadırlar.  Dünyamızdaki televizyon yayınları yetmiş yıla yakındır uzayın dört bir yanına yayılmaktadır. Bu kadar zamanda çoktan bazı tanıdık yıldızların bulundukları yere vardılar. Bu yayınları alabilecek derecede teknik gelişime sahip kimseler bizim korku dağarcığımız üzerine epey bilgiye sahiptirler şu anda. Belki bu nedenle bile bizim bu taraflara gelme fikrinden vazgeçmiş olabilirler.  Gelin aralıksız yayınlarla kâinatın dört bir yanına yolladığımız korku filmlerimize soğukkanlı bir bakış atalım.  Korku filmleri, horror tarzı filmlerimiz adet olarak epey fazla. Bu sınırlı alanda ancak en belli başlı olanlarına, çığır açanlarına, refah toplumlarının bilinçaltını en yetkin bir şekilde aynalayanlarına değinebileceğiz. Çok geri gitmeyelim; hani her şeyin daha pembe renkli göründüğü rivayet edilen altmışlara bir uzanalım.    60 - Tirildeme, gerilim filmlerinden tanıdığımız yönetmen Alfred Hithcock 1960 yılında ünlü Psyhco filmini yaptı. Bomba gibi patlayan film inanılmaz bir  ilgi gördü. Bu türün baş klasiği olarak zihinlerimize kazındı. Sayısız film ve kitaba esin kaynağı oldu. Baskın karakterli annesinin etkisinde kalan Norman Bates’in işlettiği motelde icra ettiği cinayetler gerilim harikası denebilecek bir kurguyla verilmişti. Aradan geçen neredeyse elli yılda hâlâ sözü edilen, yeni versiyonları çekilen bir film olarak gelecek yapımcılara model oldu.  Altmışlı yıllardan vereceğim ikinci örnek Roman Polanski’nin Rosemary’nin bebeği, Rosemary’s Baby  1968 yapımı filmde yeni bir apartmana taşınan genç bir çiftin serüveni anlatılır. Kadın gizemli bir şekilde hamile kalır ve doğacak bebeğinin şeytanın çocuğu olacağından şüphelenir. Hayatları kökünden değişmiş ve her hareketleri gizemli komşuları tarafından takip edilir hale gelmiştir. . Beatleslerin aşırı ünlendiği, Kennedy’lerin, Martin Luther King’in ard arda vurulduğu, Che Guevara’lı, Elvis Presley’li, Ay’a ayak basılan  altmışlarda içimizde, bizi esir alan kötücül ruh filmleri başat olur ve yetmişlere ayak basarız.    70 - Vietnam şavaşının sona ermeye yüz tuttuğu, Pink Floyd’un Dark Side of the Moon adlı albümünü piyasaya çıkardığı sıralarda, 1973’de,  Exorcist, Şeytan adlı bir film dünya çapında ün kazanır. İçe giren ve bizi yöneten kötücül ruh filmlerinin belki de şu ana kadar ki en iyisi değilse bile en etkilisi ben de dahil olmak üzere izleyicilerine korkulu dakikalar yaşatır. Psycho ile başlayan tarz en üst noktasına ulaşır. Psycho ve Şeytan ikiz tepeler olurlar.  12 yaşındaki Regan’ın içine kötücül bir ruh girmiştir. Biri genç Carras, diğeri yaşlı rahip Merrin, şeytanı kızın ruhundan sökmeye çabalarlar.  Başarısız olurlar. İnançları yeterli güçlü değildir. Karakterlerin çok aşağılandığı bir filmdir. İki papazın filmden son anda çıkarılan bir sahnedeki konuşmaları aşağılanmanın belki de en derin noktasıdır.  Carras, “Eğer bu şeytanın el koymasıysa, niçin bu küçük kıza?Merrin, “Kim bilebilir? Ama bence… Şeytanın hedef aldığı şeytana tutsak olan değil, bizleriz. Bunu görenleriz…Ereği bizi umutsuz kılmak, insanlığımızı bize reddettirmek, kendimizi bize çirkin, onursuz ve değersiz gördütmektir. Çünkü tanrıya inanç işi bir us değil, bir aşk ve sevgi sorunudur. Belki İblis’ten gelecektir iyilik. Anladığımız ve bildiğimiz bir yolla da gelmeyebilir. Belki de İblis iyiliğin potasıdır. Ve belki de kendisine karşın şöyle ya da böyle, İblis, Tanrının iradesini yerine getirmektedir.Üç yıl sonra The Omen, Kehanet adlı bir film Şeytan filminin muazzam ününe ortak olmaya çalışacaktır. Baş rolü unutulmaz aktör Gregory Peck’in oynadığı film Şeytan’ın ününü sollayamaz ama çok iyi iş yapar. Bu türün klasikleri arasına girer.

Kehanet’in konusu gene şeytanla ilgilidir. Amerikan elçisi Robert Thorn’un karısı hastahanede bir oğlan doğurur, ama çocuk ölür. Bir papaz elçiye kimsesiz ve yeni doğmuş bir bebeği alıp karısını sevindirmesini tavsiye eder. Bebeğin adı şeytan ismini çağrıştıran Damien’dir. Adam teklifi kabul eder. Çocuk beş yaşına basınca esrarengiz olaylar başlar. Elçi karısı ölünce durumu araştırmaya başlar. Durum gerçekten çok vahimdir.  

   80 - Böylece seksenli yıllara geliriz. Fordizm çökmüştür. Reagen ve Theatcher iktidardadır. Soyyetler için geri sayım başlamıştır.  1980 yılında Stanley Kubrick’in yönetmenliğinde Pırıltı diye tercüme edebileceğimiz The shining filmi yeni bir çığır açar. Birçok eleştirmence yapılmış en iyi korku filmi diye nitelenmiştir. Jack Nicholson ve Shelley Duval’in üst düzey oyun sergiledikleri filmin konusu kısaca şöyledir.  Jack Torrance bir yazardır. İşsizdir. Alkol bağımlılığı sorunu vardır. Sakin bir yerde kitap yazmayı arzulamaktadır. Colarado dağlarının arasındaki Overlook otelinde bir iş bulur. Karısı ve beş yaşındaki oğlu ile tek başlarına kışı geçirmek üzere otele giderler. Otelin içine sinmiş kötülükler silsilesi yüklü mazi uyanır ve korkunç olaylar cereyan eder.  Kubrick’in harika kurgusuyla beynimize kazınan filmde bir sahnede 50.000 litre boya kullanarak salonu kan bastığı bir sahne kurulmuştur. Bu benzersiz sahne bir işaret olacak, korku filmlerinde kan dökme sahneleri artacaktır.  Evil dead, Friday the 13th, ve Halloween dizileşen sinema filmlerinde aşırı kan dökme modası devam edecektir. Nightmaire in Elm street’de olduğu gibi on beş, on sekiz yaşlarındaki gençler kurban olmaya başlayacaklardır. Korku film yapımcıları seksenlerde kurban yaşını açıkça küçülterek buluğ çağındaki gençlere yöneltecektir.     90 -  Berlin duvarı yıkıldıktan, Birinci Körfez şavaşı sıralarında yapılan bir film doksanlı yıllara damgasını vurmaya talip oldu ve bunu büyük bir ölçüde başardı. 1991’de gösterime giren The silent of lambs, Kuzuların Sessizliği adlı film büyük bir sükse yaparak yeni bir çığır açtı. Kan dökmenin yanı sıra yamyamlık. Bu cangılın bir köşesinde yaşayan kabile tarafından icra edilmiyordu. Sahnede çok zeki, biraz Marki de Sade’ı anımsatan üst düzey bir entellektüel vardı. Antony Hopkins’in başarıyla canlandırdığı Hannibal Lector tipi bu on yılda sürekli konuşulup durdu.  Zeki tasarımlarla icra edilen fizik İşkence, yamyamın dahice çekiciliği modası başlamaktaydı.  Bu arada seksenlerden devraldığımız buluğ çağındaki yeni yetmelere yönelik şiddet filmleri furyası da son gaz devam etmekteydi.  Feryat 1,2,3, Geçen yaz ne naneler yediğini biliyorum 1,2, Şehir efsaneleri, Gidilecek Son Yer 1,2,3 cinsinden filmler epey genç seyirci çekmeyi başardılar.    200X -  İkibinlerin başında Amerikan filmleri Testere, Tepelerin Gözleri Var cinsinden filmlerle ayrıntılı işkence, kan dökme sahneleri furyasına hız verdiler. Guantanamo hapisanelerini hatırlatan film sahneleriyle doldu taştı yeni dönem korku filmleri.  Bu arada Japonlar devreye girdi ve yeni yüzyılda dünya çapında ün yapan filmlerde bizde varız dediler.  Halka, Kara Su, telefonla ölüm tarihi bildiren, gencecik kurbanlarını başka boyutlara alıp yeryüzünden silen hayaletler kapladı perdeleri. Sahnelerde neredeyse hiç kan  yoktu. Hayaletler cin gibi çarpmaktaydılar kurbanlarını.  Tabii Türk sineması da bu furyalardan etkilendi ve arka arkaya korku filmleri çektiler. Bunlara genel bir göz attığımızda senarist ve yönetmenlerin daha on fırın ekmek yemeleri gerektiğini düşünmeden edemiyoruz. Yakında kültürümüzü daha derinden yansıtan kaliteli örneklerin yapılacağını ummaktayım.  Bir sözü rahmetli babam çok sık kullanırdı. Söyle kimle konuşuyorsun, söyleyeyim kim olduğunu. Bunu azıcık uyarlayalım. Hangi tür korku filmleri yapıyorsak ve izliyorsak, o yönde maşallahımız vardır. Neka ekmek, oka köfte sözü boşuna icat edilmemiştir.               ————————————- NOT: Şeytan filmiyle ilgili alıntı.Ünsal Oksay, Çağdaş Fantazya, Der yayınları           

Alkol Salıncağı

Yazılar No Comments »

C2H5-OH Salıncağı

 Akşamcılık ve sanat ilişkisi üzerine bir deneme  Alkol: (Arapça لكحول = al-kuhl; rastık taşı tozu)  Akşamcılığı sanatın bir gerekliliği gibi görenlerin çokluğu beni önce şaşırtmış, sonra da bir gerçekliğe ayıktırmıştır.  Alkolün beyindeki sayısız ilişkiler arası yoğun trafiği yavaşlatan bir etki yapmasının sürekli sanatın artı hanesine yazılagelmesi bir paradokstur. Bir düdük sesi bu tarafa, bir kırmızı ışık şu tarafa. Dur işareti diğer yana. Yavaşlayan sayısız veri akımı. Aynı sorunları çıkmaz sokağa sürekleyen akıntıya kibrit çöpünden ket. Dilin suskunluğunu kıran zembereğin yeniden kurulması. Hayalleri puslu kıyılara itekleyen rüzgar. Sanat tıpkı bilim gibi ayık kafayla, zımba gibi çalışan bir beyinle yapılır.  Alkol bir salıncaktır. Kullanılma dozu ve sürekliliği artttıkça ipleri kısalan bir salıncak. Sanatların alkol sayesinde ivme kazandığı aşırı abartmalı bir savdır. Kısalan ipler insanı sadece gerçeklik düzeyinden uzaklaştırmakla kalmaz. Sanatçıyla ilham perisi arasına önce şeffaf bir çarşaf, sonra kalın bir nevresim asar. Devamında şişeden bir duvar örer. Metrelerce kalınlığında şıngır mıngır bir duvar. Ardında renklerin gökkuşağına uçuştuğu ilahi set.  Ünlü yazar S. King ‘Yazma Sanatı’ adlı kitabında alkol ve onun mahmurluğunu açıcı maddeler olmadan yazamayacağını, üretemeyeceğini sandığı devri anlatır. Bu maddelerle tümden ilişkisini kestikten sonra Kara Ev, Rüya Avcısı vb. gibi gibi eserler vererek alkolün gereksizliğini kanıtlamıştır.  Alkol izm yaratabilmiş tek iksirdir. Nedir onu komunizm, kapitalizm, daltonizm gibi izmci yapabilen sır?Esin perilerini peltekçe dilinde çağırması mı? Suni yorgunluk, asılsız uyku derinliği yaratan etkisi mi?Saatler boyu da olsa kaçış yolunda otostop yaptırması mı?Alkollü içki bağımlılığının gerçekliğin ağzı bozuk bir yorumu olması belki.Başları döndürürken dünyayı durdurduğunu iddia eden sahte tılsımcılığı mı?Ayılınca kafatasına yorgunluk taşı gibi çöken, içmeyince eli ayağı titreten ahlı vahlı bir iksir olması mı?Bilinçaltı’nın altındaki ilkel timsaha giden yoldaki baştançıkarıcı rehberliği mi?. Karaciğeri makarna süzgecine çeviren tercüman ve reklamların gözde çapkını olması mı? Neden yasaklanmasında bir cazibe vardır? Serbestliği serkeşçe olduğundan mı? Yoksa çamura üflenen nefesi boşladığı için mi? Aşırı alkol kullanmayı sanatın bir gerekliliği gibi görenlerin çokluğu dedim. Bu kimselerin içinde bir tane bile iyi yazar, denemeci, besteci, özgün bir şey yaratmış bir kimse yoktur. Birkaç iyi eser verdikten sonra bu kervana katılanların eserlerinin kalitesinin giderek yozlaşması da bir başka vahvahvahtır.  Alkol, tebası ve ardından seyirtenleri milyarı bulan bir yavaşlatıcıdır. Sekiz bin yıllık tarihinde ne çok zihin ayartmıştır. Son buzul devrinden önce insanlık tarafından bilinmemesi kandırıcı gelmemeli. Şu ana kadar insanlığın fizik ve zihin enerjisini en gaddar biçimde heba ettirmiş bir izmdir.  Kısacası; akşamcılık kaliteli sanat yapamamak için bulunmuş mazeretlerin en kötüsü değildir.                ———————————————-             

TÖHAF’ın yitimi

Fikir Yongalama, Yazılar 3 Comments »

Sadık Yemni – www.sadikyemni.net

Zihinsel Kıyamet: TÖHAF’ın yitimi TÖHAF? Tam Özerk Hayal Film. Sizin film yapım şirketiniz.Tek kişilik bir ekibin planladığı, adım adım gerçekleştirdiği eşsiz filmler için uydurduğum bir terimdir. Yapımcı, yönetmen, oyuncular, stüdyo falan hepsi bir buçuk kilogramlık beynimizin içersindedir. Vücut ağırlığının %2’sini kaplayan beynimiz vücuda giren oksijenin %25’ini kullanır, ama bunun karşılığını da verir. Matematik, fizik formüllerini keşfeden, kalp buran müzik besteleri yapan, harika yapıları planlayan bu eşsiz aparat sayısız işlevlerinin yanı sıra bize film çekme imkânı da sunar. Beynimiz oksijenle çalışan dev bir stüdyoya sahiptir. Dünyamızda şu anda çeşitli yetkinliklerde altı küsur milyar şahsi film yapımcısı vardır. Şimdilik tek eksiği bu filmleri perdeye yansıtma ve başkalarıyla görsel olarak paylaşma şansı vermemesidir.  Peki, TÖHAF nasıl çalışır?  Film çekebilmek için önce bir fikir, sonra onun etrafında gelişen bir senaryo ve yapım aşaması gerekir.  TÖHAF  yapımlarında bu senaryolar 4 ana kaynaktan beslenirler.  1 - Rüyalar2 - Dedikodudan efsanelere, olmuş vakalardan çeşit çeşit                   uydurtulara kadar her çeşit anlatı. Sözel girdi yani.3 - Okuduğumuz kitaplar, öyküler.4 - Seyrettiğimiz filmlerin kaçak nüshaları. Ya da alengirli      yorumları. RüyalarBir çoğumuz gördüğümüz rüyaların bazılarını neredeyse ömür boyu belleğimizde saklar ve sık sık yeniden izleriz. Bazen hiç aklımızda değilken ekranda belirirler. Hiç tanımadığımız ve tanışmayacağımız kimselerin rol aldığı filmlerde çeşitli roller ediniriz. Ben on yaşındayken bir rüya görmüştüm. Falanca yerdeymişim diye başlayıp gözleri hevesle parlayarak elli yıl önce gördüğü bir rüyayı anlatan kimselere çok rasladım. Siz de öyledir mutlaka. Ben şahsen otuz kırk yıl önceki rüyalarımdan yirmi otuz tanesini istediğim an gözümün önüne getirebilirim. Ya da ansızın zihnimin ekranında belirdiğinde bu şu zamandı, ilkokuldaydım, lisedeydim falan diye hatırlayabilirim.  Rüyaların kaynağı psikolojide günlük olayların yorumları, beynini kendini irdelemesi, cemiyet hayatında bastırılmış duyguların dışavurumu şeklinde izah edilir kabaca. Dinde rüyalar üç kaynaklıdır. Nefis, şeytan ve Tanrı tarafından yollanan rüyalar şeklinde kategorize edilirler.  Bir gün rüyaları film şeklinde ekrana yansıtabildiğimiz bir an gelirse herkes kendi rüyalarının cdsini falan yapacaktır. Tabii o sıralarda cd diye bir şey olmayacaktır. Hatta belki bu kelimeyi hatırlayan da. Bazı teknik terimlerin hızla günlük sohbet dilinden uzaklaşması gibi cd’de tarihin tekno çöplüğünde yerini alacaktır. Tabii insanlık daha önce kendi kendini çöplüğe yollamazsa. O sıralardaki internet teknolojisiyle çocukluk rüyalarını birbirlerine yollayan 200 yaşlarındaki insanları hayal edin. Dikkat, bu sözlerim bile bir çoğunuzda TÖHAF hareketliliği yaratacaktır.  Anlatılar ve uydurtularBirisi size bir yerde, okulda mesela, teneffüsün, aranın son iki dakikasında aceleyle başından geçen bir şeyi anlatır. Sıradan bir durumdur. Bahsi edilen şahsı tanımıyorsunuzdur. Ama hemen ona bir tip verir. Giyimini kuşamını uydurursunuz. Bunu olayın geçtiği yere de yaparsınız. Sonra hangi parmak save/muhafaza et düğmesine basar bilinmez yıllarca beyninizin TÖHAF videoteğinde saklarsınız. O şahısla yollarınız ayrılır. Adını falan unutursunuz, ama size anlattığı minik hikayeden çektiğiniz film daha uzunca bir süre film arşivinizde barınır.  Mitolojilerin, eski masalların, din kitaplarında bahsi geçen vakaların, efsanelerin yazısız ortamdaki gücü, zamanımıza kalmasındaki becerileri  beynimizin biraz da bu işleviyle yakından ilintilidir sanırım.  Meddahlar, divan şairleri ve halk ozanları bu sözünü ettiğim videoteğin belki genetik olarak bile aktarabildiğimiz ana kıpırtılarını canlı tutan kimseler olmuşlardır.  Öyküler ve romanlarÖyküler ve özellikle romanlarla TÖHAF etkinliğimiz çok ciddi bir sıçrama yapmıştır diye düşünmekteyim. Masallar ve kısa öykülerle beslenen hayal gücümüz, kılı kırk yaran, ayrıntı bolluğu taşıran, karmaşık kurgulamayla senfonik anlatım dorukları sunan romanla karşılaşınca TÖHAF kendini buna uyarladı. Ünlü, ama henüz filmleşmemiş romanlara bakalım. Marques’in Yüz Yıllık yalnızlığı’nı okuyan herkes beynindeki TÖHAF stüdyosunda bu harika öykünün filmini çekti. Herkesin kendi Yüzyıllık yalnızlık Filmi var. Bu filmleşmesi çeşitli açılardan zor olan roman bir gün ekranlara çıkarsa, kendi çektiğimiz film nedeniyle bizi hayal kırıklığı beklemektedir. Ben şahsen şu ana kadar önceden kitabını okuyup ta, kitaptan bile daha iyi dediğim çok az örneğe raslamışımdır. Bunlardan biri Boyalı kuş romanıyla ünlü olan Jerzy Kosinski’nin Being there adlı kitabı çok sıradan olmasına rağmen, 1979’da filme çekildiğinde Peter Sellers’in harika oyunculuğuyla da bence hoş bir toplumsal taşlama filmi haline dönüştü.  Thor Heyerdahl’ın ünlü Kon Tiki adlı kitabını düşünün. Çocukken, gençken, biraz daha az gençken beş altı kez okumuşluğum vardır. Yıllar önce ellili yıllarda yapılmış bir belgeselini de izlemiştim. Ama TÖHAF’la yarattığım Kon Tiki filminin şimdilik mavi gezegenimizdeki yegane sahibiyim.   Edgar Allan Poe gibi erken yaşlarda tanıyıp çok sevdiğim yazarın bir çok öyküsü çizgi roman ve film olmuştur. Örneğin William Wilson rolünde Alain Delon’u bile benim TÖHAF kalitemle başaçıkabilir görmemiştim. Büyük çocuk aklımla.  Kendi yazdığım romanlarım var malum. Muska örneğin. Tutkulu Muska okurları Türk sinemasının son yıllardaki atağına rağmen bu öykünün yeterli kalitede perdeye aktarılabileceğinden şüphe ettiklerini bana defalarca söylemişlerdir. TÖHAF’la çektikleri kendi filmleri var da ondan. İnsan bir romanı ne denli haz alarak okursa beynin yarattığı film de o denli kaliteli olur. Film versiyonları ya da nüshalarıÇok sık duyduğunuz bir şey vardır. Özellikle macera filmlerinde. Oğlan ya da kız bir yerde hata yapıyor, halbuki arkaya doğru kaçacağı yerde bulunduğu yerde dursaydı ya da falanca şahsa güvenmeseydi şeklinde yorumlar yapılır. Sonra kafamızda o filme başka yönlenmeler verecek değişiklikler yaparız. Bayağı ısrarlı film tamircileri tanıdım. Bunlar bir yerden başlayarak filmin sonunun değiştirecek değişiklikleri yapıp bitirirler. Ve sanki öyle bir film varmış gibi anlatırlar. İki adet sonu olan bir filmdir artık gördükleri. Ve tabii bize seyrettirdikleri de. Beynimizin TÖHAF etkinliği bu denli karmaşık, becerikli ve şaşırtıcı bir şeydir.  Kanunsuz film kopyacıları nedeniyle Hollywood’un krize girebileceği bugünlerde sık sık dile getirilmekte. Benim korkum başka.  Umarım antidepresan kullanımı, afazi, çağımıza has imge bombardımanı, Hollywood’un imal ettiği birbirinden kötü ve yanlı filmler ve de özellikle kasıtlı bilgi kirliliği atmosferi bu eşsiz yetimizi köreltmez.  TÖHAF yetimizin evrenin manasını derinden sezmeye yönelen bir pırıltı olduğunu, diğer farkındalıklarla ilişki kurabildiğini, yani sezildemliğimizin asal bir bileşeni olduğunu düşünmekteyim.  Hepinize iyi yapımlar diliyorum sevgili TÖHAFzade dalgaboydaşlarım.                                                                  ———————– 

Kahverengi Hap

Fikir Yongalama, Yazılar No Comments »

Hapı yutma diye argo bir deyim vardır. Olumsuz anlamda kullanılır. İnsan hastalanınca iyileşmek için hapı yutmaz mı? O halde hapı yuttuk denince neden bir şeylerin ters gittiğini düşünürüz? Bizi hap yutacak hale getirecek bir rahatsızlıktır sözü edilen mecaz olarak. Ya da yıllar öncesinden ünlü Matrix filmindeki kırmızı ve mavi haplara bilinci örtülü bir göndermedir. Olur ya!

Matrix filmini hepiniz görmüşsünüzdür. Wachowski kardeşlerin 1999’da yeni milenyum öncesi dünyayı sarstıkları film. Konusu filmi görmeyenlerin kulağına bile çalınmıştır bir yerlerde. Tek bir film yeterdi, ama para hırsıyla üç ayrı film yapıldı. Diğer iki bölüm ilkinin tadını veremedi. Çünkü bütün felsefe cephanesi birinci filmde patlatılmış ve tüketilmişti.

Matrix üzerine çeşitli yorumlar yapıldı. Filozoflar dış dünya gerçekliğini sorguladılar. Din bilginleri mitolojik terimleri hıristiyanlığın, budizmin ve hıristiyanlığın başlangıcındaki sırları bilen mezheplere gönderme olarak yorumladılar. Bu filmlerin kaçınılmaz olarak iğneleyici, batıcı, alaycı, rahatsız edici ve nüktedan şekilde verilen politik yankıları da mevcuttur. Dünyanın nasıl yönetildiğini açımlamaktadırlar.

Filmin konusu özetle şöyledir: Bilgisayar hackerı Thomas Anderson dünyada sıradan bir yaşam sürmekte ve 1999 yılında yaşadığını sanmaktadır. Gizemli Morpheus’la tanışınca gerçeğin farklı olduğunu fikrine toslar. Aslında 200 yıl ötededirler ve akıllı makineler dünyada kontrolu ele geçirmişlerdir. Bilgisayarlar 20. yüzyılın sahte bir kopyasını oluşturmuşlardır. Aslında insanlar küçük hücrelerde hapistirler. Bütün bu sahte hayat ve makineler varlıklarını onların ürettiği biyo enerji vasıtasıyla sürdürülebilmektedir. Anderson, Neo yani Yeni lakabıyla makinelerin ürettiği insan kılıklı ajan Smithlerle mücadele etmeye başlar. Dünyayı yeniden insanların idaresine kavuşturmaktır amacı.

Bu mega bütçeyle üç bölüm halinde gösterilen film çok ilgi gördü. İnsanlar Matrix’in ana öyküsünde ve Anderson’un mücadelesinde neyi ilginç bulmuşlardı? Film tekniği gerçekten harikaydı. Bu tek başına yetmezdi. Bu öyküde bizi çeken neydi? Kırk yıl kadar geriye gidelim.

Ünlü Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem meslekdaşlarından birkaç on yıl önce 1964’te yayımlanan summa techonologiae adlı kitabında Phantomat(benim serbest çevirimle düşomat ya da hayalmatik) adlı sanal gerçeklik yaratan bir makineden söz etti. Phantomat’ın içinde yeni bir hayat seçmek mümkündü.

İnsan böyle bir şeyi arzu eder mi? İster. Tanrım beni baştan yarat arzusunun şarkılara, romanlara ve operalara konu olmuş çok güçlü ve yaygın bir duygu olduğu unutulmasın.

Düş otomatı bize sufistlerin daima aradıkları şeyi vermekteydi. Materyal dünyadan ve ölümlülükten sıyrılma. Sonsuza dek sanal bir âlemde varolmak. Uyusam uyanmasam derler sıkıntıda olan kimseler. Bunla ölüp gitmekten çok rüyalara dalıp, hayalmatiğe kapılıp eskisinden çok daha olumlu bir gerçekliğe, daha keyifli, katlanılır bir hayata ulaşma özlemini kastederler.

Matrix filminde Anderson böyle bir imkânı kırmızı ve mavi haplar yardımıyla elde edecektir. Uyku tanrısı Morpheus kendisine hapları uzatır. Maviyi alırsa eski mutlu sorunsuz, ama sanal olan hayatına dönecektir. Kırmızı hapı yutarsa gerçekliği adım adım tanıyacak ve insanların yeniden normal hayata kavuşmaları için mücadele edecektir. Tabii ki kırmızı hapı seçer. Neo bir seçilmiştir. Bir tür Mesihtir. Kurtarıcıdır.

Matrix yapılmadan önce bu konuları işleyen bazı filmler vardı. Matrix’in yapılabilmesinde etkin olmuşlardır. Bunlardan biri Matrix’ten sadece bir yıl önce gösterime giren The Dark City’dir. Karanlık Şehir adlı öykü Matrix’i izleyicilere hazırlayan en önemli filmdir desek sanırım abartma olmaz. Öyküsü kısaca şöyledir: Filmin kahramanı John Murdock vahşice işlenmiş cinayetlerin katili olarak aranmaktadır, ama hafızasını kaybettiği için hiçbir şey hatırlamamaktadır. Kim olduğunu öğrenmek ve hafızasını yeniden kazanmak için verdiği uğraşlar sonucunda, insanın düşünce yapısının ne olduğunu inceleyip beynine hákim olmak üzere gizli deneyler yürüten yaratıklarla karşılaşır. Bütün şehir, yaşamı sandığı her şey bir simülasyondan ibarettir.

Bir diğer film de 13 kat, The Thirteenth Floor’dur. Matrix’le neredeyse aynı zamanda (1999) gösterime girdi. İki bin küsurlu yıllardaki bir bilişim uzmanı 1930’larda geçen bir simülasyon yaratır. Zaman zaman oraya yolculuk yaparak gönül eğler. Yarattığı sanal gerçeklik öyle güçlüdür ki, can verdiği sanal kahramanlar da zekaları sayesinde simülasyonlar yaratırlar.

Simülasyonlar niçin büyük bir titizlilikle planlanır? Bu mükemmellik arzusu neyi amaçlamaktadır. Kusursuz bir dünya mümkün müdür?

Matrix filminden iyi tanıdığımız ajan Smith bir sahnede şöyle der: “Birinci Matrix’in içinde kimsenin acı çekmediği, herkesin mutlu olduğu mükemmel insani bir dünya olarak tasarımlandığını biliyor muydun? Sonuç bir felaket oldu.”

İnsanın kozaların içindeki enerji kaynağı olarak kullanılması, çalıştırılması yani, Matrix programının hedefi değildi. Hedef mükemmel bir dünya yaratmaktı. Kimbilir kaçıncı kez insanlığın mükemmel bir dünya arayışı hüsranla sonuçlanmakta.

Şimdi zamanımıza hepimizin ittifakla kırmızı hap kürü yaptığını düşündüğü anlara bir bakalım. İngiliz felesefecisi John Gray Matrix filminin çağrıştırdığı durumlar üzerine çok güzel bir deneme yazmıştır. Zamanımızı çok iyi gören bu denemeden önemli bulduğum birkaç önermeye bir göz atalım.

Şu sıralar politikaya inanç önemli ölçüde yokolmuş ve teknoloji dönüştürülmüş dünya rüyasını tek başına ifade eder hale gelmiştir. Çok az kimse refahın daha adil bölüştürülmesiyle açlık ve fakirliğin bertaraf edileceğine inanmaktadır. Politikayla ne Irak’ın işgalini engelleyebildik, ne de açlık sorununu.
Anenevi şekilde süren sosyal kontrol bitip gittiğinde cürümle mücadele için yerine video kameralarını ikame ettik. Terörizme destek veren ülkelere karşı akıllı bombalar, hayal kırıklığı ve depresyon gibi insani tepkilere karşı prozak. Çevreye kafayı takmamak için de walkman ya da MP3.
Matrix insanın daha iyi bir dünya için doğallıktan uzaklaşmış istek ve arzularının en gelişmiş teknolojiyle kaçtığı bir rotadır.
Matrix kendini sonsuza kadar yenileyebilecek şekilde inşa edilmemiştir. Er ya da geç kader ya da zaman nedeniyle yokolup gidecektir.
Matrix üzerine yapılan yorumlardan birinde sistem içinde arıza yaratacak bir kaynağa değinilir. Bu insani serbest iradedir. Kozada yaşayanlar bir sanrı içinde yaşarlar. Ama bir kez bunun sanrı olduğunu keşfederlerse karşı çıkabilirler.
Aslında gerçekliğin, problemlerimizin çoğunun çözümsüz durduğu bir pazarı yoktur.
Matrix filmleri teknolojik sihirin harika bir sanat ürünüdür. Eğer bir mesajları varsa, bu teknolojinin sihir olmadığıdır. Teknoloji gerçekte insan hayatını değiştiremez.

Matrix filminde Morpheus’un hovercraftındaki asilerden birinin adı Cypher’dır. Zamanla insan ve makine arasıhdaki bitmez tükenmez savaştan yorulmuştur. Bu gerçeği hiç bilmediği, kozasında mutlu hayatını sürdürdüğü anları özlemektedir. Sonunda aşırı yorulur ve ajan Smith’le bir anlaşma yapar. Neo’nun yerini ele verecek, bunun karşılığında sorunsuz eski durumuna, mavi hap yuttuğu zamanlara dönebilecektir. Arkadaşlarına ihanet eder. Çok kayıplar verdirir ve kendi de telef olur gider.

Az önce sözünü ettiğim yazar Lem insanların rüyalar âlemini kargaşa ve kavgalarla dolu gerçek dünyaya tercih edeceklerinden korkmaktaydı. Bu korkuyu simgeleyen Cypher ihaneti karşılığında sadece eski konumuna dönmeyi isterken, bildiği gerçekliği de tümden unutmak ister.

Bu mümkün müdür?

Şu anda dünyanın her yerinde kitlesel medya tarafından oluşturulmuş illüzyon içinde yaşamayı seçenler vardır. Bunlar sanıldığı gibi tümden mavi hap yutanlar değildirler.

Zamanımızda mavi hap konumunda kalmak iyice zorlaşmıştır. Kitle iletişim araçları bizi yamulmuş, anlamı dönmüş de olsa gerçeklikle bombalarlar. Bu nedenle kursaklarımızdan geçen artık kahverengi bir haptır. Yaşanan illüzyonun gerçek olmadığını, sonsuza kadar devam etmeyeceğini biliriz, ama mış gibi yaparız. Bir sabah mış gibi gerçekliğine uyanacağımızı hayal eder dururuz. Cypherlık yaparak gerçekliği görmezden gelmeye çabalarız. Markalı giysiler, yeni arabalar, hızlı bir bilgisayarla kaçış yolunda tutunmaya çabalarız.

Sonra bir an gelir, illüzyon çöker ve kaba gerçeklik acımasızca üzerimize abanır.

Başta çevre felaketleri olmak üzere bir çok acil sorun bize kırmızı hap sunmak üzere sırasını beklemektedir.

Neolaşmak yani külyutmazlık kaçınılmazdır yani.

Kod Amsterdam

Amsterdam Yazıları, Yazılar No Comments »

Duvarın ardından sesler

Belçikalı mısın?
Değilim.
Amerikalı mısın?
Hayır.
Nerelisin peki?
Türküm.
Özür dilerim, doluyuz, yerimiz yok.

Yıl 1980. Yer Amsterdam. Bir fitnes salonu yöneticisi beni böyle bir nedenden ötürü müşteri olarak kabul etmiyor. O sırada konuşmamıza tanık olan iki kişi (ikisi de genç kadın) adamı kınıyorlar. Ben üstelemiyorum.

Yıl 2006. Çeyrek asır devrilmiş gitmiş. Yanında neleri sürüklemiş götürmüş. Avrupa’da demokrasi ve insan hakları uygulamalarından en övgüyle söz edildiği ülkelerde bu imajla çelişen gelişmeler yaşanmakta.

2 kasım 2004 yılında Amsterdam’da ünlü yönetmen Theo van Gogh’un Hollanda’da doğmuş büyümüş, görünürde uyum sorunu olmayan bir Faslı genç tarafından öldürülmesi tetik görevini gördü. Bir sürü cami ve Türk okulları kundaklandı. Parklarda modern görünümlü Türk kızları erkekler tarafından dövüldü. İş başvurularında isimleri Ahmet, Mehmet olanlar şartları uyduğu halde daha artan bir oranla reddedilmeye başlandılar. Beyin kanaması geçiren bir tanıdığım kimlik tespitinde Türk olduğunu söylemesi üzerine yerli arkadaşlarının gözü önünde ambülans görevlileri tarafından çok hor bir muameleye tabi tutuldu. Sokaklarda Hollandacadan başka bir dil konuşulmasın diye bir fetva verildi. Örnekler binleri aşmış durumda. Yan yana dizsek oradan AİHM’e yol olur. Kısacası esmer tenli, müslüman kökenli yabancıların üzerine amansız bir hışım abanmış durumda.

Başlangıcı bayağı görsel bir efekti andırmaktaydı. Sokaklarda bir anda bakışlar bozuldu. Ansızın olduğu için gün ışığında patlayan bir kâbus bombası gibiydi. Bundan esinlenerek Önce Bakışlar Bozuldu başlıklı bir yazı bile yazdım. Muhabbet Evi romanıma giriş epigrafi aldım. O denli şoke ediciydi. Oktay Akbal’ın Önce Ekmekler Bozuldu adlı kitabını hatırlatıyor bana şu anda. Medya hem reyting, hem de güdüm nedeniyle ateşin üstüne körükle gitti. Hollandalı aydınların çoğunluğu Avrupa ve Amerika dışındaki dünyayı pek iyi tanımadıklarını belli eden yazılar ve konuşmalar döktürerek buna önayak oldular. Kâmil(progressive) entelektüeller var güçleriyle bu kampanyaya karşı çıktılar, ama sesleri yeterince etkin olamadı. Sıradan bir Hollandalının her an bir terör kurt adamına dönüşebilecek müslümanlardan korkmaması artık neredeyse mümkün değildi.

Bu kampanya aylar sonra hız kestiğinde umulan etki yaratılmıştı. Komşusundan korkan, paranoya içinde kıvranan ve bundan ötürü nefret duyan bir halk tipi davranış girmişti yürürlüğe. Kısaca NEP* (Nefret Endişe Paranoya) adını verdiğim bu etki ırkçılığı körükledi. Dünya olaylarına akılcı bakışın önüne girdaplı duygulardan bir set çekti.

NEP durumu sürüyor. Her an daha sancılı ve geri çevrilemez bir hale dönüşebilir. Avrupa’ya Türkiye’den bakanların bazılarının bu ayrımcılıkta bir türlü modern yaşama eklemlenmemek için direnen insanları suçlu gördüklerini bilmekteyim. Bu bakış hatalıdır. Bir ülkeyi idare edenler vatandaşlarının, göçmen toplumun eğitiminden sorumludurlar. Uyum sorununa yıllar önceden daha kalıcı ve etkin çözümler bulunabilirdi.
Kaldı ki, yakın tarihte Avrupa’da uyum sorunu bulunmayan farklı insanların kıyıma uğadığını da bilmekteyiz. Modern topluma, şehir adabına uyumda yavaş ve isteksiz davrananların sayılarının artması, bunların büyük şehirlerin demografik yapısında etkili olmaya başlamaları tek neden değil, daha çok bir yan etken, bazı hallerde bir çeşit katalizördür. Duyguların NEP’e dönüşmesini kolaylaştıran bir etkendir.

Temel neden nostaljidir. Geçmişin, refah devletinin, ayrıcalıklı insan modelinin sonsuza dek sürdürülemeyecek bir hale gelmesinden yabancıları sorumlu tutmanın akılla mantıkla bir ilişkisi yoktur. Dünyada neler olup bittiğini anlamamaktır. Avrupalının kibiri Slavoj Zizek’ten ödünç aldığım bir terimle yaralıdır. Bu yaralı bereli kibir gözlerini kamaştırmakta ve içinde harika çözüm yolları barındıran o muhteşem Avrupa mirasının yeniden sorgulanmasını zorlaştırmaktadır.

Irkçılığı körükleyen şeyler kriz ve savaş zamanlarındaki duygu patlamalarıdır. Şu anda Hollanda’da liberal geçinen hükümet bir metal para gibi iki yüzü olduğunu kanıtlamıştır. Bir yüzde liberal hoşgörü, diğer yüzde şiddetli sorunlara yol açabilecek sağ populizm. Şu anda ikincisi ağır basmaktadır. Halka yakın geleceğin akılcı çözüm modelleri değil, kibrinin cerahatına merhem olacak sözler edilmektedir. Bazı Avrupa filozoflarına göre yer yer postfaşist rüzgarlar esmektedir.

Yalnız son zamanlarda Hollandalı kâmil entellektüeller arasında bir toparlanma da söz konusu. Avrupalılık yeni bakışla gündemde. Dünya politikasında Avrupa’nın daha etkin bir rol oynamasını isteyenlerin sayısı artıyor. Umarım bu cephenin yükselişi sürecek ve ülke politikasında etkin olacaktır.

Irkçılık eskiden bir mutlak üstünlük ve kültürce erişilmezlik kanılarından beslenirdi. Şu anda ise ırkçılığın ana nedeni egoizmdir. Dünyada az olan, herkese yetmeyecek olduğu düşünülen bir şeylerin paylaşımına duyulan isteksizliktir. Bu nedenle Amerika’nın Meksika sınırına, İsrail’in Filistinliler için inşa ettiğine benzer duvarların örülmesi(taş beton yerine elektronik gözler, polis güçleri vb’de olabilir) söz konusudur. Bu yönde bir politik irade hasıl olmuştur.

Bu tür duvarları düşününce aklıma iki şey geliyor. 1 – Orta vadede aslında kimlerin duvarların arkasında kalacağı. 2- E. A. Poe’nun Kızıl Ölümün Maskesi adlı öyküsü. Malum bir yerde veba patlak verir. Zengin efendi şatosunun içine yiyecek içecek yığar ve kapıları mühürletip kapatır. Dışarıda halk vebadan kırılırken içerdekiler balolar düzenleyerek vur patlasın, çal oynasın eğlenirler. Bir gece maskeli baloda birisi Kızıl Ölümün Maskesini takarak onlara kaçınılmazdan haber getirir.

Küreselleşme son tahlilde temel insanlık sorunlarını görmezden gelip kaçılacak yerlerin giderek azalması bitmesi süreci, yani bir çeşit duvar ve sınır kırıcı dalga değil midir?

2010 Sadık Yemni. Bulk email software .