TÖHAF’ın yitimi

Fikir Yongalama, Yazılar 3 Comments »

Sadık Yemni – www.sadikyemni.net

Zihinsel Kıyamet: TÖHAF’ın yitimi TÖHAF? Tam Özerk Hayal Film. Sizin film yapım şirketiniz.Tek kişilik bir ekibin planladığı, adım adım gerçekleştirdiği eşsiz filmler için uydurduğum bir terimdir. Yapımcı, yönetmen, oyuncular, stüdyo falan hepsi bir buçuk kilogramlık beynimizin içersindedir. Vücut ağırlığının %2’sini kaplayan beynimiz vücuda giren oksijenin %25’ini kullanır, ama bunun karşılığını da verir. Matematik, fizik formüllerini keşfeden, kalp buran müzik besteleri yapan, harika yapıları planlayan bu eşsiz aparat sayısız işlevlerinin yanı sıra bize film çekme imkânı da sunar. Beynimiz oksijenle çalışan dev bir stüdyoya sahiptir. Dünyamızda şu anda çeşitli yetkinliklerde altı küsur milyar şahsi film yapımcısı vardır. Şimdilik tek eksiği bu filmleri perdeye yansıtma ve başkalarıyla görsel olarak paylaşma şansı vermemesidir.  Peki, TÖHAF nasıl çalışır?  Film çekebilmek için önce bir fikir, sonra onun etrafında gelişen bir senaryo ve yapım aşaması gerekir.  TÖHAF  yapımlarında bu senaryolar 4 ana kaynaktan beslenirler.  1 - Rüyalar2 - Dedikodudan efsanelere, olmuş vakalardan çeşit çeşit                   uydurtulara kadar her çeşit anlatı. Sözel girdi yani.3 - Okuduğumuz kitaplar, öyküler.4 - Seyrettiğimiz filmlerin kaçak nüshaları. Ya da alengirli      yorumları. RüyalarBir çoğumuz gördüğümüz rüyaların bazılarını neredeyse ömür boyu belleğimizde saklar ve sık sık yeniden izleriz. Bazen hiç aklımızda değilken ekranda belirirler. Hiç tanımadığımız ve tanışmayacağımız kimselerin rol aldığı filmlerde çeşitli roller ediniriz. Ben on yaşındayken bir rüya görmüştüm. Falanca yerdeymişim diye başlayıp gözleri hevesle parlayarak elli yıl önce gördüğü bir rüyayı anlatan kimselere çok rasladım. Siz de öyledir mutlaka. Ben şahsen otuz kırk yıl önceki rüyalarımdan yirmi otuz tanesini istediğim an gözümün önüne getirebilirim. Ya da ansızın zihnimin ekranında belirdiğinde bu şu zamandı, ilkokuldaydım, lisedeydim falan diye hatırlayabilirim.  Rüyaların kaynağı psikolojide günlük olayların yorumları, beynini kendini irdelemesi, cemiyet hayatında bastırılmış duyguların dışavurumu şeklinde izah edilir kabaca. Dinde rüyalar üç kaynaklıdır. Nefis, şeytan ve Tanrı tarafından yollanan rüyalar şeklinde kategorize edilirler.  Bir gün rüyaları film şeklinde ekrana yansıtabildiğimiz bir an gelirse herkes kendi rüyalarının cdsini falan yapacaktır. Tabii o sıralarda cd diye bir şey olmayacaktır. Hatta belki bu kelimeyi hatırlayan da. Bazı teknik terimlerin hızla günlük sohbet dilinden uzaklaşması gibi cd’de tarihin tekno çöplüğünde yerini alacaktır. Tabii insanlık daha önce kendi kendini çöplüğe yollamazsa. O sıralardaki internet teknolojisiyle çocukluk rüyalarını birbirlerine yollayan 200 yaşlarındaki insanları hayal edin. Dikkat, bu sözlerim bile bir çoğunuzda TÖHAF hareketliliği yaratacaktır.  Anlatılar ve uydurtularBirisi size bir yerde, okulda mesela, teneffüsün, aranın son iki dakikasında aceleyle başından geçen bir şeyi anlatır. Sıradan bir durumdur. Bahsi edilen şahsı tanımıyorsunuzdur. Ama hemen ona bir tip verir. Giyimini kuşamını uydurursunuz. Bunu olayın geçtiği yere de yaparsınız. Sonra hangi parmak save/muhafaza et düğmesine basar bilinmez yıllarca beyninizin TÖHAF videoteğinde saklarsınız. O şahısla yollarınız ayrılır. Adını falan unutursunuz, ama size anlattığı minik hikayeden çektiğiniz film daha uzunca bir süre film arşivinizde barınır.  Mitolojilerin, eski masalların, din kitaplarında bahsi geçen vakaların, efsanelerin yazısız ortamdaki gücü, zamanımıza kalmasındaki becerileri  beynimizin biraz da bu işleviyle yakından ilintilidir sanırım.  Meddahlar, divan şairleri ve halk ozanları bu sözünü ettiğim videoteğin belki genetik olarak bile aktarabildiğimiz ana kıpırtılarını canlı tutan kimseler olmuşlardır.  Öyküler ve romanlarÖyküler ve özellikle romanlarla TÖHAF etkinliğimiz çok ciddi bir sıçrama yapmıştır diye düşünmekteyim. Masallar ve kısa öykülerle beslenen hayal gücümüz, kılı kırk yaran, ayrıntı bolluğu taşıran, karmaşık kurgulamayla senfonik anlatım dorukları sunan romanla karşılaşınca TÖHAF kendini buna uyarladı. Ünlü, ama henüz filmleşmemiş romanlara bakalım. Marques’in Yüz Yıllık yalnızlığı’nı okuyan herkes beynindeki TÖHAF stüdyosunda bu harika öykünün filmini çekti. Herkesin kendi Yüzyıllık yalnızlık Filmi var. Bu filmleşmesi çeşitli açılardan zor olan roman bir gün ekranlara çıkarsa, kendi çektiğimiz film nedeniyle bizi hayal kırıklığı beklemektedir. Ben şahsen şu ana kadar önceden kitabını okuyup ta, kitaptan bile daha iyi dediğim çok az örneğe raslamışımdır. Bunlardan biri Boyalı kuş romanıyla ünlü olan Jerzy Kosinski’nin Being there adlı kitabı çok sıradan olmasına rağmen, 1979’da filme çekildiğinde Peter Sellers’in harika oyunculuğuyla da bence hoş bir toplumsal taşlama filmi haline dönüştü.  Thor Heyerdahl’ın ünlü Kon Tiki adlı kitabını düşünün. Çocukken, gençken, biraz daha az gençken beş altı kez okumuşluğum vardır. Yıllar önce ellili yıllarda yapılmış bir belgeselini de izlemiştim. Ama TÖHAF’la yarattığım Kon Tiki filminin şimdilik mavi gezegenimizdeki yegane sahibiyim.   Edgar Allan Poe gibi erken yaşlarda tanıyıp çok sevdiğim yazarın bir çok öyküsü çizgi roman ve film olmuştur. Örneğin William Wilson rolünde Alain Delon’u bile benim TÖHAF kalitemle başaçıkabilir görmemiştim. Büyük çocuk aklımla.  Kendi yazdığım romanlarım var malum. Muska örneğin. Tutkulu Muska okurları Türk sinemasının son yıllardaki atağına rağmen bu öykünün yeterli kalitede perdeye aktarılabileceğinden şüphe ettiklerini bana defalarca söylemişlerdir. TÖHAF’la çektikleri kendi filmleri var da ondan. İnsan bir romanı ne denli haz alarak okursa beynin yarattığı film de o denli kaliteli olur. Film versiyonları ya da nüshalarıÇok sık duyduğunuz bir şey vardır. Özellikle macera filmlerinde. Oğlan ya da kız bir yerde hata yapıyor, halbuki arkaya doğru kaçacağı yerde bulunduğu yerde dursaydı ya da falanca şahsa güvenmeseydi şeklinde yorumlar yapılır. Sonra kafamızda o filme başka yönlenmeler verecek değişiklikler yaparız. Bayağı ısrarlı film tamircileri tanıdım. Bunlar bir yerden başlayarak filmin sonunun değiştirecek değişiklikleri yapıp bitirirler. Ve sanki öyle bir film varmış gibi anlatırlar. İki adet sonu olan bir filmdir artık gördükleri. Ve tabii bize seyrettirdikleri de. Beynimizin TÖHAF etkinliği bu denli karmaşık, becerikli ve şaşırtıcı bir şeydir.  Kanunsuz film kopyacıları nedeniyle Hollywood’un krize girebileceği bugünlerde sık sık dile getirilmekte. Benim korkum başka.  Umarım antidepresan kullanımı, afazi, çağımıza has imge bombardımanı, Hollywood’un imal ettiği birbirinden kötü ve yanlı filmler ve de özellikle kasıtlı bilgi kirliliği atmosferi bu eşsiz yetimizi köreltmez.  TÖHAF yetimizin evrenin manasını derinden sezmeye yönelen bir pırıltı olduğunu, diğer farkındalıklarla ilişki kurabildiğini, yani sezildemliğimizin asal bir bileşeni olduğunu düşünmekteyim.  Hepinize iyi yapımlar diliyorum sevgili TÖHAFzade dalgaboydaşlarım.                                                                  ———————– 

Kahverengi Hap

Fikir Yongalama, Yazılar No Comments »

Hapı yutma diye argo bir deyim vardır. Olumsuz anlamda kullanılır. İnsan hastalanınca iyileşmek için hapı yutmaz mı? O halde hapı yuttuk denince neden bir şeylerin ters gittiğini düşünürüz? Bizi hap yutacak hale getirecek bir rahatsızlıktır sözü edilen mecaz olarak. Ya da yıllar öncesinden ünlü Matrix filmindeki kırmızı ve mavi haplara bilinci örtülü bir göndermedir. Olur ya!

Matrix filmini hepiniz görmüşsünüzdür. Wachowski kardeşlerin 1999’da yeni milenyum öncesi dünyayı sarstıkları film. Konusu filmi görmeyenlerin kulağına bile çalınmıştır bir yerlerde. Tek bir film yeterdi, ama para hırsıyla üç ayrı film yapıldı. Diğer iki bölüm ilkinin tadını veremedi. Çünkü bütün felsefe cephanesi birinci filmde patlatılmış ve tüketilmişti.

Matrix üzerine çeşitli yorumlar yapıldı. Filozoflar dış dünya gerçekliğini sorguladılar. Din bilginleri mitolojik terimleri hıristiyanlığın, budizmin ve hıristiyanlığın başlangıcındaki sırları bilen mezheplere gönderme olarak yorumladılar. Bu filmlerin kaçınılmaz olarak iğneleyici, batıcı, alaycı, rahatsız edici ve nüktedan şekilde verilen politik yankıları da mevcuttur. Dünyanın nasıl yönetildiğini açımlamaktadırlar.

Filmin konusu özetle şöyledir: Bilgisayar hackerı Thomas Anderson dünyada sıradan bir yaşam sürmekte ve 1999 yılında yaşadığını sanmaktadır. Gizemli Morpheus’la tanışınca gerçeğin farklı olduğunu fikrine toslar. Aslında 200 yıl ötededirler ve akıllı makineler dünyada kontrolu ele geçirmişlerdir. Bilgisayarlar 20. yüzyılın sahte bir kopyasını oluşturmuşlardır. Aslında insanlar küçük hücrelerde hapistirler. Bütün bu sahte hayat ve makineler varlıklarını onların ürettiği biyo enerji vasıtasıyla sürdürülebilmektedir. Anderson, Neo yani Yeni lakabıyla makinelerin ürettiği insan kılıklı ajan Smithlerle mücadele etmeye başlar. Dünyayı yeniden insanların idaresine kavuşturmaktır amacı.

Bu mega bütçeyle üç bölüm halinde gösterilen film çok ilgi gördü. İnsanlar Matrix’in ana öyküsünde ve Anderson’un mücadelesinde neyi ilginç bulmuşlardı? Film tekniği gerçekten harikaydı. Bu tek başına yetmezdi. Bu öyküde bizi çeken neydi? Kırk yıl kadar geriye gidelim.

Ünlü Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem meslekdaşlarından birkaç on yıl önce 1964’te yayımlanan summa techonologiae adlı kitabında Phantomat(benim serbest çevirimle düşomat ya da hayalmatik) adlı sanal gerçeklik yaratan bir makineden söz etti. Phantomat’ın içinde yeni bir hayat seçmek mümkündü.

İnsan böyle bir şeyi arzu eder mi? İster. Tanrım beni baştan yarat arzusunun şarkılara, romanlara ve operalara konu olmuş çok güçlü ve yaygın bir duygu olduğu unutulmasın.

Düş otomatı bize sufistlerin daima aradıkları şeyi vermekteydi. Materyal dünyadan ve ölümlülükten sıyrılma. Sonsuza dek sanal bir âlemde varolmak. Uyusam uyanmasam derler sıkıntıda olan kimseler. Bunla ölüp gitmekten çok rüyalara dalıp, hayalmatiğe kapılıp eskisinden çok daha olumlu bir gerçekliğe, daha keyifli, katlanılır bir hayata ulaşma özlemini kastederler.

Matrix filminde Anderson böyle bir imkânı kırmızı ve mavi haplar yardımıyla elde edecektir. Uyku tanrısı Morpheus kendisine hapları uzatır. Maviyi alırsa eski mutlu sorunsuz, ama sanal olan hayatına dönecektir. Kırmızı hapı yutarsa gerçekliği adım adım tanıyacak ve insanların yeniden normal hayata kavuşmaları için mücadele edecektir. Tabii ki kırmızı hapı seçer. Neo bir seçilmiştir. Bir tür Mesihtir. Kurtarıcıdır.

Matrix yapılmadan önce bu konuları işleyen bazı filmler vardı. Matrix’in yapılabilmesinde etkin olmuşlardır. Bunlardan biri Matrix’ten sadece bir yıl önce gösterime giren The Dark City’dir. Karanlık Şehir adlı öykü Matrix’i izleyicilere hazırlayan en önemli filmdir desek sanırım abartma olmaz. Öyküsü kısaca şöyledir: Filmin kahramanı John Murdock vahşice işlenmiş cinayetlerin katili olarak aranmaktadır, ama hafızasını kaybettiği için hiçbir şey hatırlamamaktadır. Kim olduğunu öğrenmek ve hafızasını yeniden kazanmak için verdiği uğraşlar sonucunda, insanın düşünce yapısının ne olduğunu inceleyip beynine hákim olmak üzere gizli deneyler yürüten yaratıklarla karşılaşır. Bütün şehir, yaşamı sandığı her şey bir simülasyondan ibarettir.

Bir diğer film de 13 kat, The Thirteenth Floor’dur. Matrix’le neredeyse aynı zamanda (1999) gösterime girdi. İki bin küsurlu yıllardaki bir bilişim uzmanı 1930’larda geçen bir simülasyon yaratır. Zaman zaman oraya yolculuk yaparak gönül eğler. Yarattığı sanal gerçeklik öyle güçlüdür ki, can verdiği sanal kahramanlar da zekaları sayesinde simülasyonlar yaratırlar.

Simülasyonlar niçin büyük bir titizlilikle planlanır? Bu mükemmellik arzusu neyi amaçlamaktadır. Kusursuz bir dünya mümkün müdür?

Matrix filminden iyi tanıdığımız ajan Smith bir sahnede şöyle der: “Birinci Matrix’in içinde kimsenin acı çekmediği, herkesin mutlu olduğu mükemmel insani bir dünya olarak tasarımlandığını biliyor muydun? Sonuç bir felaket oldu.”

İnsanın kozaların içindeki enerji kaynağı olarak kullanılması, çalıştırılması yani, Matrix programının hedefi değildi. Hedef mükemmel bir dünya yaratmaktı. Kimbilir kaçıncı kez insanlığın mükemmel bir dünya arayışı hüsranla sonuçlanmakta.

Şimdi zamanımıza hepimizin ittifakla kırmızı hap kürü yaptığını düşündüğü anlara bir bakalım. İngiliz felesefecisi John Gray Matrix filminin çağrıştırdığı durumlar üzerine çok güzel bir deneme yazmıştır. Zamanımızı çok iyi gören bu denemeden önemli bulduğum birkaç önermeye bir göz atalım.

Şu sıralar politikaya inanç önemli ölçüde yokolmuş ve teknoloji dönüştürülmüş dünya rüyasını tek başına ifade eder hale gelmiştir. Çok az kimse refahın daha adil bölüştürülmesiyle açlık ve fakirliğin bertaraf edileceğine inanmaktadır. Politikayla ne Irak’ın işgalini engelleyebildik, ne de açlık sorununu.
Anenevi şekilde süren sosyal kontrol bitip gittiğinde cürümle mücadele için yerine video kameralarını ikame ettik. Terörizme destek veren ülkelere karşı akıllı bombalar, hayal kırıklığı ve depresyon gibi insani tepkilere karşı prozak. Çevreye kafayı takmamak için de walkman ya da MP3.
Matrix insanın daha iyi bir dünya için doğallıktan uzaklaşmış istek ve arzularının en gelişmiş teknolojiyle kaçtığı bir rotadır.
Matrix kendini sonsuza kadar yenileyebilecek şekilde inşa edilmemiştir. Er ya da geç kader ya da zaman nedeniyle yokolup gidecektir.
Matrix üzerine yapılan yorumlardan birinde sistem içinde arıza yaratacak bir kaynağa değinilir. Bu insani serbest iradedir. Kozada yaşayanlar bir sanrı içinde yaşarlar. Ama bir kez bunun sanrı olduğunu keşfederlerse karşı çıkabilirler.
Aslında gerçekliğin, problemlerimizin çoğunun çözümsüz durduğu bir pazarı yoktur.
Matrix filmleri teknolojik sihirin harika bir sanat ürünüdür. Eğer bir mesajları varsa, bu teknolojinin sihir olmadığıdır. Teknoloji gerçekte insan hayatını değiştiremez.

Matrix filminde Morpheus’un hovercraftındaki asilerden birinin adı Cypher’dır. Zamanla insan ve makine arasıhdaki bitmez tükenmez savaştan yorulmuştur. Bu gerçeği hiç bilmediği, kozasında mutlu hayatını sürdürdüğü anları özlemektedir. Sonunda aşırı yorulur ve ajan Smith’le bir anlaşma yapar. Neo’nun yerini ele verecek, bunun karşılığında sorunsuz eski durumuna, mavi hap yuttuğu zamanlara dönebilecektir. Arkadaşlarına ihanet eder. Çok kayıplar verdirir ve kendi de telef olur gider.

Az önce sözünü ettiğim yazar Lem insanların rüyalar âlemini kargaşa ve kavgalarla dolu gerçek dünyaya tercih edeceklerinden korkmaktaydı. Bu korkuyu simgeleyen Cypher ihaneti karşılığında sadece eski konumuna dönmeyi isterken, bildiği gerçekliği de tümden unutmak ister.

Bu mümkün müdür?

Şu anda dünyanın her yerinde kitlesel medya tarafından oluşturulmuş illüzyon içinde yaşamayı seçenler vardır. Bunlar sanıldığı gibi tümden mavi hap yutanlar değildirler.

Zamanımızda mavi hap konumunda kalmak iyice zorlaşmıştır. Kitle iletişim araçları bizi yamulmuş, anlamı dönmüş de olsa gerçeklikle bombalarlar. Bu nedenle kursaklarımızdan geçen artık kahverengi bir haptır. Yaşanan illüzyonun gerçek olmadığını, sonsuza kadar devam etmeyeceğini biliriz, ama mış gibi yaparız. Bir sabah mış gibi gerçekliğine uyanacağımızı hayal eder dururuz. Cypherlık yaparak gerçekliği görmezden gelmeye çabalarız. Markalı giysiler, yeni arabalar, hızlı bir bilgisayarla kaçış yolunda tutunmaya çabalarız.

Sonra bir an gelir, illüzyon çöker ve kaba gerçeklik acımasızca üzerimize abanır.

Başta çevre felaketleri olmak üzere bir çok acil sorun bize kırmızı hap sunmak üzere sırasını beklemektedir.

Neolaşmak yani külyutmazlık kaçınılmazdır yani.

Kod Amsterdam

Amsterdam Yazıları, Yazılar No Comments »

Duvarın ardından sesler

Belçikalı mısın?
Değilim.
Amerikalı mısın?
Hayır.
Nerelisin peki?
Türküm.
Özür dilerim, doluyuz, yerimiz yok.

Yıl 1980. Yer Amsterdam. Bir fitnes salonu yöneticisi beni böyle bir nedenden ötürü müşteri olarak kabul etmiyor. O sırada konuşmamıza tanık olan iki kişi (ikisi de genç kadın) adamı kınıyorlar. Ben üstelemiyorum.

Yıl 2006. Çeyrek asır devrilmiş gitmiş. Yanında neleri sürüklemiş götürmüş. Avrupa’da demokrasi ve insan hakları uygulamalarından en övgüyle söz edildiği ülkelerde bu imajla çelişen gelişmeler yaşanmakta.

2 kasım 2004 yılında Amsterdam’da ünlü yönetmen Theo van Gogh’un Hollanda’da doğmuş büyümüş, görünürde uyum sorunu olmayan bir Faslı genç tarafından öldürülmesi tetik görevini gördü. Bir sürü cami ve Türk okulları kundaklandı. Parklarda modern görünümlü Türk kızları erkekler tarafından dövüldü. İş başvurularında isimleri Ahmet, Mehmet olanlar şartları uyduğu halde daha artan bir oranla reddedilmeye başlandılar. Beyin kanaması geçiren bir tanıdığım kimlik tespitinde Türk olduğunu söylemesi üzerine yerli arkadaşlarının gözü önünde ambülans görevlileri tarafından çok hor bir muameleye tabi tutuldu. Sokaklarda Hollandacadan başka bir dil konuşulmasın diye bir fetva verildi. Örnekler binleri aşmış durumda. Yan yana dizsek oradan AİHM’e yol olur. Kısacası esmer tenli, müslüman kökenli yabancıların üzerine amansız bir hışım abanmış durumda.

Başlangıcı bayağı görsel bir efekti andırmaktaydı. Sokaklarda bir anda bakışlar bozuldu. Ansızın olduğu için gün ışığında patlayan bir kâbus bombası gibiydi. Bundan esinlenerek Önce Bakışlar Bozuldu başlıklı bir yazı bile yazdım. Muhabbet Evi romanıma giriş epigrafi aldım. O denli şoke ediciydi. Oktay Akbal’ın Önce Ekmekler Bozuldu adlı kitabını hatırlatıyor bana şu anda. Medya hem reyting, hem de güdüm nedeniyle ateşin üstüne körükle gitti. Hollandalı aydınların çoğunluğu Avrupa ve Amerika dışındaki dünyayı pek iyi tanımadıklarını belli eden yazılar ve konuşmalar döktürerek buna önayak oldular. Kâmil(progressive) entelektüeller var güçleriyle bu kampanyaya karşı çıktılar, ama sesleri yeterince etkin olamadı. Sıradan bir Hollandalının her an bir terör kurt adamına dönüşebilecek müslümanlardan korkmaması artık neredeyse mümkün değildi.

Bu kampanya aylar sonra hız kestiğinde umulan etki yaratılmıştı. Komşusundan korkan, paranoya içinde kıvranan ve bundan ötürü nefret duyan bir halk tipi davranış girmişti yürürlüğe. Kısaca NEP* (Nefret Endişe Paranoya) adını verdiğim bu etki ırkçılığı körükledi. Dünya olaylarına akılcı bakışın önüne girdaplı duygulardan bir set çekti.

NEP durumu sürüyor. Her an daha sancılı ve geri çevrilemez bir hale dönüşebilir. Avrupa’ya Türkiye’den bakanların bazılarının bu ayrımcılıkta bir türlü modern yaşama eklemlenmemek için direnen insanları suçlu gördüklerini bilmekteyim. Bu bakış hatalıdır. Bir ülkeyi idare edenler vatandaşlarının, göçmen toplumun eğitiminden sorumludurlar. Uyum sorununa yıllar önceden daha kalıcı ve etkin çözümler bulunabilirdi.
Kaldı ki, yakın tarihte Avrupa’da uyum sorunu bulunmayan farklı insanların kıyıma uğadığını da bilmekteyiz. Modern topluma, şehir adabına uyumda yavaş ve isteksiz davrananların sayılarının artması, bunların büyük şehirlerin demografik yapısında etkili olmaya başlamaları tek neden değil, daha çok bir yan etken, bazı hallerde bir çeşit katalizördür. Duyguların NEP’e dönüşmesini kolaylaştıran bir etkendir.

Temel neden nostaljidir. Geçmişin, refah devletinin, ayrıcalıklı insan modelinin sonsuza dek sürdürülemeyecek bir hale gelmesinden yabancıları sorumlu tutmanın akılla mantıkla bir ilişkisi yoktur. Dünyada neler olup bittiğini anlamamaktır. Avrupalının kibiri Slavoj Zizek’ten ödünç aldığım bir terimle yaralıdır. Bu yaralı bereli kibir gözlerini kamaştırmakta ve içinde harika çözüm yolları barındıran o muhteşem Avrupa mirasının yeniden sorgulanmasını zorlaştırmaktadır.

Irkçılığı körükleyen şeyler kriz ve savaş zamanlarındaki duygu patlamalarıdır. Şu anda Hollanda’da liberal geçinen hükümet bir metal para gibi iki yüzü olduğunu kanıtlamıştır. Bir yüzde liberal hoşgörü, diğer yüzde şiddetli sorunlara yol açabilecek sağ populizm. Şu anda ikincisi ağır basmaktadır. Halka yakın geleceğin akılcı çözüm modelleri değil, kibrinin cerahatına merhem olacak sözler edilmektedir. Bazı Avrupa filozoflarına göre yer yer postfaşist rüzgarlar esmektedir.

Yalnız son zamanlarda Hollandalı kâmil entellektüeller arasında bir toparlanma da söz konusu. Avrupalılık yeni bakışla gündemde. Dünya politikasında Avrupa’nın daha etkin bir rol oynamasını isteyenlerin sayısı artıyor. Umarım bu cephenin yükselişi sürecek ve ülke politikasında etkin olacaktır.

Irkçılık eskiden bir mutlak üstünlük ve kültürce erişilmezlik kanılarından beslenirdi. Şu anda ise ırkçılığın ana nedeni egoizmdir. Dünyada az olan, herkese yetmeyecek olduğu düşünülen bir şeylerin paylaşımına duyulan isteksizliktir. Bu nedenle Amerika’nın Meksika sınırına, İsrail’in Filistinliler için inşa ettiğine benzer duvarların örülmesi(taş beton yerine elektronik gözler, polis güçleri vb’de olabilir) söz konusudur. Bu yönde bir politik irade hasıl olmuştur.

Bu tür duvarları düşününce aklıma iki şey geliyor. 1 – Orta vadede aslında kimlerin duvarların arkasında kalacağı. 2- E. A. Poe’nun Kızıl Ölümün Maskesi adlı öyküsü. Malum bir yerde veba patlak verir. Zengin efendi şatosunun içine yiyecek içecek yığar ve kapıları mühürletip kapatır. Dışarıda halk vebadan kırılırken içerdekiler balolar düzenleyerek vur patlasın, çal oynasın eğlenirler. Bir gece maskeli baloda birisi Kızıl Ölümün Maskesini takarak onlara kaçınılmazdan haber getirir.

Küreselleşme son tahlilde temel insanlık sorunlarını görmezden gelip kaçılacak yerlerin giderek azalması bitmesi süreci, yani bir çeşit duvar ve sınır kırıcı dalga değil midir?

Hollanda Dönüyor mu?

Edebiyat Yazıları, Yazılar No Comments »

 “Hollandalıların ülkelerinin çok hoşgörülü olduğu blöfüne inanıyorum. Sadece söylediğim şu: Bu şekilde devam edin.”

Bu sözlerin sahibi Türkiye’de de tanınan İngiliz gazeteci yazar Simon Kuper(36). Yahudi asıllı Güney Afrikalı bir ailenin oğlu. Kendini profesyonel allochtoon(soydan Hollandalı olmayan) ya da dünya vatandaşı olarak nitelendiriyor.  Babası 10 yıl boyunca Leiden Üniversitesinde antropoloji dersleri verdi. Kuper 1976-1986 yılları arasında Hollanda’da yaşadıktan sonra İngiltere’ye döndü.. Şu anda Paris’de ikamet ediyor. Amsterdam’daki Atlas yayınevinden çıkan Retourtjes Nederland (Hollanda’ya Gidiş Dönüşçük) adlı kitabı nedeniyle kendisiyle yapılan söyleşilere göz atmak ve kitabı okumak yaşadığımız ülkeyi değerlendirmek açısından çok yararlı.

Rejisör Theo van Gogh’un öldürülmesinden sonra Hollanda toplumu ciddi bir sarsıntı geçirdi ve hoşgörülü, demokrat imajını zedeleyen bir devre girildi. Şu anda Hollandaca Nefret, Korku ve Paranoya kelimelerini bir araya getirerek  kurduğum bir terimle HAP* zamanlarını yaşamaktayız. Kendi bilim insanlarının uyarılarına göre yerli gençlik hızla radikalleşmektedir. Bunda kasıtlı olarak yaratılan ve yutturulan HAP ortamı çok etkili olmuştur.

 

Yazar Simon Kuper  bir kısım yabancılara duyulan korkuyu ve bundan kaynaklanan tepkileri şöyle açıklıyor.

 
Geçen yüzyıl Hollanda’da göreceli olarak sakin geçti. Birinci Dünya savaşına bulaşmadılar, İkinci Dünya savaşı Yahudiler açısından felaket oldu, ama normal halk savaşan diğer ülke halklarına göre daha az zorluk çekti. Hollanda’da bazı ülkelerde olduğu gibi IRA, RAF, ETA, Kızıl Tugaylar cinsinden terör grupları çıkmadı. Centrumpartij bile polder modelin içinde eridi. Hollandalılar Molukların neden olduğu kısa süreli bir rahatsızlık dışında güvenlik içinde yaşamaya alıştılar.  Tarihle bir çeşit tatil yaptılar yani.

 

Ardından Fortuyn ve Van Gogh cinayetleri meydana geldi ve Hollanda isterik bir tepki gösterdi.  Bir ekstremist olan Volkert van der G. Ve Başkent Grubu(Hofstadgroep) yeni oluşumlardı. Yalnız bu cinayetlere gösterilen tepki normalin çok ötesindeydi. Hollanda’da terörizim nedeniyle bir kişi ölmüştü. Bu ne kadar üzücü olsa da yaşanan paniği

haklı gösteremezdi. İngilizler Londra metrosundaki suikasttan sonra farklı davrandılar. Onlar müslüman toplumu, suikastın tetikçileri ve kurbanlarıyla birlikte, İngiliz olarak değerlendirdiler. Rob Oudkerk’in Kut Marokkanen tanımlamasını hatırlayalım. İngiliz ileri gelenleri müslümanlarla bir anlaşma yaptı. Ateşe yakın duruyorlardı. Potansiyel teröristleri saptayan istihbarat ajanları gibi çalışabilirlerdi. Onlara yan gözle, önyargıyla  değil, bir İngiliz vatandaşı gibi bakıldı.

 

Kuper’in Çok Kültürlülük üzerine yaklaşımı akılcılık üzerine inşa edilmiş. Önce İngiltere’de Irksal Eşitlik Komitesi’nin başkanı Trevor Phillips’in bir sözüne değiniyor. Farklı olan insanlar buraya geliyorlar. Kendileri değişiyor ve karşılaştıkları her şeyi değiştiriyorlar. Hollanda’da bu süreç yavaş çalışıyor.

Çok kültürlü bir toplum kurma iradesinden vazgeçildiğini düşünüyorum. Politikacılar sokakların duygusallığını dillendirmenin baştançıkarıcılığına kapıldılar ve göçmenleri bu alanda sınırladılar. Gelecek seçimlerde hiçbir partinin çok kültürlü toplumu programının güçlü bir parçası olarak görerek önde** gelen seçim sloganı yapacağına inanmıyorum.

Kitabın yazarı yaptığı söyleşilerdeki isterik tepkilere çok şaşırdığını her fırsatta söylüyor. ve

İşleriniz yolunda. Harika bir ülke oluşturmuşsunuz. Hollanda’da bazı şeylerin kötü gittiği fikri nedeniyle verilen tepkileri anlamakta zorluk çekiyorum. Özellikle D66 partisinden Lousewies van der Laan’da bunu çok şiddetli buldum. Zeki bir kadın, ama Hollanda’daki durumlar nedeniyle öyle öfkeliydi ki, zaman zaman Fortuyn’la konuştuğum duygusuna kapıldım. 

Kuper, Fortuyn’ın Hollanda’daki sınıf farklılıklarını dile getiren ilk kimse olduğunu düşünüyor ve eğitim düzeyinin önemine değiniyor..

Çok kültürlülük sorunsalına karşı gösterilen Fortuynımsı direnç kısmen az eğitimlilerin kompleksiteye karşı olan tepkileriydi. Hollandalılar sınıf farklılığı söz konusu edildiğinde hep bunu haddini aşmak şeklinde değerlendiriler. Sanki birilerini suçlamaktasındır. İngiltere’de örneğin, bu çok normaldir; herkes bu farkların olduğunu bilir. Düzeyi düşük eğitimin neden olduğu dilsel ve mantıklı irdeleme eksikliği yüzünden bu politik görüş hakim. Bu eğitim grubu haklı değildir, popülistlik yapmaktadırlar. Örneğin George Bush konuşmalarında her şeyi basitçe formülüze ettiği için bu kesim üzerinde etkili olmaktadır. Aynı şey Fortuyn için de geçerlidir. Yumruğunu masaya vurarak bunu çözeceğim demek kolaydır, ama modern toplum bu tür düz mantıklı çözümler için çok karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu nedenle LPF(aşırı sağcı bir parti) örneğinde gördüğümüz gibi popülistler hep hayal kırıklığı uyandırırlar. Sözünü ettiğim grubun oylarının değersiz olduğunu iddia etmiyorum. Eğitimin politik seçimde etken olduğunu vurgulamak istiyorum. Statik bir dünya görüşleri vardır.

 

Yazar Het Parool gazetesinde yayımlanan 4 mayıs 2006 tarihli bir söyleşisinin sonunda etnisitenin hiç önemli olmadığına değinerek dünya vatandaşlığı yanını şöyle vurguluyor. 

Üç ay önce bir kızım doğdu. İsterim ki gelecekte tanıştığı bir  kimsenin nereli olduğunu falan düşünmesin. Benim burada Paris’deki futbol takımım gibi. Ganalı, Çinli ya da İrlandalı oyuncular terli tişörtleriyle sahadalar. İngilizce konuşuyorlar. Etnisitenin hiç önemi yoktur. Bu Hollandalılık için de böyle olmalı. Şu anda çok sık olduğu üzere kimlik etnik olarak tanımlanmamalı. Gerçek hoşgörü hakim olmalı. Böylece göçmenlerle aralarındaki mesafe kaybolup gidecektir.

 

Türk yayıncılar için çevirisi yapılmaya değecek ilginç bir kitap.

Simon Kuper: Retourtjes Nederland, Uitgeverij Atlas, 12.50.

* HAP : Haat Angst Paranoia

Bekleme Odası

Hikayeler, Yazılar No Comments »

Üç tirildeme cini, Halil, Ömer ve Yiğit’e.

Bu kapı onu delirtecek. Her zerresinden ürkü gazı fışkırtıyor. Hayal gücüne ağır aksak felaket senfonileri besteletiyor. Arkasında dev bir okyanusun yassıltıcı gücü varmışçasına hafifçe bombeli.

Sıradan bir bekleme odası burası. Yerdeki uçuk sarı vinil döşeme ve karşılıklı duran kahverengi tahta divanlar hariç her taraf bembeyaz. Kapı da öyle. Beyaz ve pürüzsüz. Kapının onların tarafında kolu, kulpu  yok. Anahtar deliği de yok. Dışardan açılıyor. Kapan gibi. Bir kez içeri girdiniz mi dışarı çıkabilmek için başkalarının keyfine tabisiniz. O keyfi şu anda binlerce metre derinliğindeki su basıncı gibi hayal etmesi içini titretmekte. Belki biraz da bu yüzden dışarısıyla ilgili anıları muğlak. Kararsız. Cıva gibi oynak hatta.

Vesvese zili sürekli zırıldamakta. Çok hafif de olsa ten, ter, deodorant, kumaş, soluk kokuları aldığını düşünmekte. Sadece koku değil. Kıpırtılar, fısıldaşmalar, itişip kakışmalar da algılıyor. Sayıları bayağı çok. Yüz, iki yüz, beş yüz, bin kişinin varlığını hayal ediyor. Nereye sıkışmışlar bu görünmezler? Hayal gücünün sanal disketine mi?

Bekleme sıkıntısını hafiflettiği varsayılan üç kocaman bitki iç hacmi esir almış. Hiçbir yerden güneş almamalarına rağmen yemyeşil ve diriler. Tavana gömülü floresan lambalarıyla beslenen stres filtreleri.

İçerde dört kişiler. İlk geldiğinde ara sıra bacaklarına bakan memur tipli, gri takım elbiseli, orta yaşlı adam yüzünü ve düşüncelerini bir gazetenin arkasına gömmüş. Ay çiçeği desenli beyaz elbisesiyle olduğundan daha şişman görünen kadınla, afacanlığı delice parlak bakışlarından belli kısa kot pantolonlu çocuk sağında oturmaktalar. Kadının kucağında cinsini kestiremediği bir dergi var. Kalça örtücü işleve sahip olmalı. Bir saate yakındır sıkıntıdan aflayıp puflamasına rağmen tek bir kez bile alıp iki satır okumadı.

Buraya ikinci gelişi. İlkinde aynı takıma ek olarak hoş bir genç kadın vardı. Markalı şıklık tarzlı bir elbise, dizüstü bilgisayarıyla modern iş kadını tipi çiziktirmekteydi.

İlk geldiğinden beri o kapıdan ödü kopuyor. Bunu ne kadar belli ettiğini bilmiyor, ama yüzde yüz saklanamayacak bir şey. Soğuktan titremek, terlemek ya da bir yerde sıkış sıkış dururken iğrenç kokulu bir osuruk fıslatmak gibi korkusu. İradesi dışında dışarıya taşıyor. Kapıyla oturduğu yer arasındaki havayı etkiliyor.

Diğerlerinde bu tür belirtiler yok. Çocuk sıkıntıyla ayaklarını sallamaya, annesini gereksiz sorularla bunaltmaya devam ediyor. Gür kır saçları neredeyse kaşlarının üstünden başlayan adam gazetesini hışırdatarak katlayıp diğer sayfaya geçerken yüzünü görüyor. Bağa gözlüklerinin ardında korku endişe falan yok. Artık bakışları bordo eteğinden sıyrılmış bacaklarına takılmıyor. İlgisi sönmüş. Sanki hayalinde doyuma ulaşmış gibi.

Tek ödlek kendisi. Meral Arıburun. 26 yaşında. Bekar. İngilizce ve Almanca biliyor. Fransızcayı, İspanyolcayı da kıvırıyor. Bir uluslar arası sigorta şirketinde memur. Babadan kalma dairesine rağmen hafif yollu geçim sıkıntısıyla yuvarlanıp gitmekte. Son erkek arkadaşıyla iki haftadır ayrılar. Buna hem memnun, hem de üzgün.

Meral Arıburun geçen hafta Psikolog Haldun Bezir’den çok ciddi bir rahatsızlığı olduğunu öğrendi. Biliyordu zaten. Belirtiler gırlaydı. Bilimsel olarak kanıtlandı. Teşhis kondu. Çok kişiliklilik ve periyodik olmayan hafıza yitimleri. Bellek evrenindeki minik kara delikler. Hepsi o kadar değil. Bir de uydurma kayıtlar sorunu var.

Bu anı uydurma yetisi diğer kimliklerinden bağımsız olmalı. Çünkü onları hep Meralken yaşıyor. Hastalığı da yeni. Son bir yıl içinde ortaya çıktı bütün bunlar. Kendisi öyle sanıyor. Sandıklarının hangilerinin daha gerçek olduğundan artık emin değil.

Örneğin arkadaşlarıyla bir yere gidip yemek yemesini birkaç değişik kurguyla anımsıyor. O akşam evde kalıp sıkıntıdan patladığı ya da ilginç bir kitapla hoşça zaman balyaladığı kaydı da mevcut. İşyerinde hastalığı sorun olmuyor. Çalışması normal seyrini sürdürüyor. Patron memnun. Diğer yandan işten atılmanın eşiğinde.

Böyle giderse yakında delirecek. Bundan emin. Dayanma gücü iyice azaldı. Düşleri bir eziyet. El ele tutunmuş sayısız

düş hayatlar ziyaretine geliyorlar geceleri. Hep genç kadın değil. Çocuk da oluyor. Yaşlı da. Her yaştan ve meslekten erkek de.

Kelime dağarcığı inanılmaz zengin. En zor kelimeleri bile biliyor artık. Dili lehçe kaynıyor. Dini bir gevşek bir bütün. Haç, Davut yıldızı ve hilâli aynı anda özümsemiş gibi. Buda’nın öğütleri her saniye aklında.  Birinden birine yönelmesi otomatik olarak gerçekleşmekte. Mezhep farklılıklarını bile hissedebiliyor. Derinlerde bir yerde bunu tahammül edilmez bulan bir yanı var. Çok uzakta ve güçsüz bir muhalefet. Aynı ta-katsız karşı koyma kadınlığına da hırlıyor. Belki bu nedenle sık sık memelerini yokluyor, küçük çanta aynasıyla uzun uzun çıplak kalçalarını seyrediyor.

Çok kişilik barındırma sorunu geceleri seri rüya bağlamaları çalıyor. Bu cümbüşlü gece etkinliğinin en yıpratıcı tarafı karabasan basamaklarıyla çıktığı bitimsiz merdiven. Her basamak yıkım, korku, göz yaşları, ilenme, kin ve nefretle yüklü. Sabaha karşı ter içinde tir tir titreyerek uyanıyor.

İşe nasıl gittiğini son zamanlarda hiç anımsamıyor. Gidiyor ve geliyor. Minibüs, vapur, otobüs, taksi hatta uçak. Bunların hepsini kullanıyorum duygusu hakim. Çark dönüyor ama. Yüzü aynada biraz solgun. Yalnız görünümü normal ve sıhhati yerinde. Kendini her nasılsa halsiz hissetmiyor. Ne yediğini ne içtiğini hatırlamıyor. Motor teklemeden çalıştığı sürece bu tarafı kafasına takması gereksiz. Alışkanlıkla fizik bedeni için gerekenleri yapıyor. Besliyor, temizliyor ve dinlendiriyor. Ay başı bezlerini doğru zamanlarda kullanıyor. Çamaşırlarını yıkıyor, ütülüyor. Gereksiz gördüğü kılları sürekli teninden arındırıyor. Oturması kalkması uyumlu. Başkaları gibi davranmayı kıvırıyor. İspanyolca ve Fransızcanın yanı sıra başka dilleri de kıvırdığı gibi. Kâbus basamaklı gece merdivenine rağmen kendini zinde hissediyor. Buna seviniyor. Daha iki adet 13 yılcık kopartabildi hayattan. En az altı olmalı diyor içindeki yaşama sımsıkı sarılma merkezi.

Haldun bey çok anlayışlı ve babacan bir kimse. Geçen sefer bayağı vakit ayırdı kendisine. Hiç acele etmeden bütün hikayesini dinledi. Teşhisi masanın üzerine rengarenk çiçeklerle yüklü bir vazo gibi koydu. İncitmeden ve umut kandili yakarak.

Çok şahsiyetlilik durumu ve bellek motorunda tekleme. Sağaltılması çetrefilli, ama pekala mümkün. Size bağlı dedi beş altı kez. İlaç kullanmaya gerek yoktu. Çözüm beyninin ücra köşelerinde keşfedilmeyi bekleyen bir adacıktı. Bugün oraya  bir yolculuk yapılacak.

İnanması zor gelecek belki. Tek bir hipnoz seansıyla Meral hanım. Size bağlı. Dizginler hâlâ sizde. Çıkın o adaya artık. Ayağınızı değdirmeniz yeterli. Bütün bu sıkıntılarınız bir anda sonlanacak. Normal yaşama paraşütle ineceksiniz. Tek bir temas Meral hanım. Karayı ayak uçlarınızda hissetmeniz kafi. Bir saniye kafi. Hatta yarım. İnancınızı pekiştirmek için size gelecek sefer hipnoz tedavisi uygulayacağım. Tek celsede boşanacaksınız bu kurgusal cehennemden.

Hangi eğitim derecesine sahip emin değil, ama doktorun bütün sözlerini çok iyi kavradı. Kavrama yetisi çok üstün. Sıkıntıdan patlayan çocuğun bunaltısını sanki oymuş gibi hissediyor. Kaslarındaki enerjiyi kullanmak isteyen, beyni heyecanlı serüvenleri özleyen bir yerinde duramamazlık büklümü.

Hipnozla tedavi başarılı olursa kapının arkasındaki muazzam basınç çekilecek. O zaman kapıyı açıp çıkabilir. Zaten çıkıyor ama, bunu ne zaman yaptığını, eve kadarki yolculuğunun evrelerini anımsayamıyor. Ne yediğini, uykusu gelene kadar ki, zamanı nasıl atlattığını da bilmiyor artık. Arkadaşlarıyla hâlâ görüşüyor mu? Ailesi var mı? Varsa neredeler? O gece basamaklarının ağır yükü nedeniyle olmalı bellek bandı geri sardırtmıyor kendini.

Yakın geçmişiniz rahatsızlığınızın ipoteği altında demişti doktoru. Daha eski anıları da kirlenmiş durumda. Geçmişin derinliklerine dalmak istediğinde başka kimselere ait geçmişler tarafından istilaya uğramakta. Mesela sekiz yaşındayken salıncaktan düşmesi. İlk kez ay başı olması. İlk öpücük, sevişme gibi anıları iyice bulaşık. Anımsadığı kimselerden kimin öz annesi, babası, varsa kardeşleri olduğunu seçemiyor.

Erkek kimliklerinin bazıları çok rahatsızlık verici. Tenine içerden yöneltilen kösnültü çiği yağıyor sürekli. Nefret, şiddet uygulama, dövme, yaralama, bereleme, kırbaçlayarak, taşlayarak öldürme niyetleriyle karman çorman bir cinsel taciz tehditi hissedip bunalıyor sürekli.

Bu nedenle birazdan elinden geleni yapıp o adacığı bulacak ve ayağını basarak kurgusal cehennem için imzaladığı sözleşmeyi iptal edecek. Bunu hemen yapmazsa dayanma gücünün takattan kesileceğini ve artık mücadele etmek için erkesi kalmayacağını biliyor. Bir yanı ölsem de kurtulsam demekle birlikte, esas hakim güdü şimdilik bu beladan yırtmak. Baskın güdüyü besleyen damarı yeni idrak etti. Merak.

Aslında nasıl biri olduğunu ölesiye merak etmekteydi. Isırdığı elma parçasını yutmadan tükürürse cennete geri alınacağını uman Havva tarafına baskın çıkıyordu.

“Meral hanım.”

Meral heyecanla doğruldu. Gazete okuyan adam gazetesini on beş santim aşağı kaydırarak bakarken, yanındaki kadın anlamadığı bir şeyler mırıldandı. Bunlara bir anlam vermeğe çalışırken kumral saçlı, iri siyah gözlü çocuk eliyle zafer işareti yaptı. Sol eli ondan bağımsız çocuğa aynı işaretle karşılık verirken iki şeyi birden farketti. Solaktı ve hemşire buraya ilk geldiğinde tanıdığı o şık kadındı. Hemşireler öyle pahalı  elbiseler alabilecek kadar kazanabiliyorlar mıydı? Kadına doğru yürürken dikkatle baktı. O’ydu. Beyaz üniformayla bile havalı bir hali vardı.

“Merhaba.”

“Hoş geldiniz Meral hanım. Nasılsınız?”

Gözü kadının omuzunun arkasında görünen upuzun koridorda, “Gördüğünüz gibi.” kelimelerini sarfetti. Hayalde konuşuyor sanki. Hiç eşyasız bembeyaz yüzeyli mekândan etkilenmişti. Hani okyanus neredeydi? Kapkara soğuk suların intikamcı basıncı neyi bekliyordu?

“Bugün çok uyumculsunuz Meral hanım. Bu taraftan lütfen.”.

Meral belleğinde bu koridoru daha önce katettiğine dair tek bir kayıt kıymığı bulamamaktan şaşkın kadınla beraber yürümeye başladı. Ayakkabılarının çıkardığı sesler, ikisinin genişliğindeki en, başlarından yarım metre yukarda biten yükseklik, pürüzsüz beyaz yüzeyler. Hani deja vü duygusu nerede? Niye sadece reja vü var? Oturma odasında hissettiği basıncın kaynağı buradan sayısız geçişlerini unutturtan Lethe spreyi tanecikleri mi? Doktor Haldun beye giden yol burasıysa en az bir kez geçmiş olması gerekmez mi? Belki de her seferinde değişik yollardan götürüyorlardı. Sağaltıcı etki yapması için. Taktik ya da. Sonuçta her şey hastanın iyileşmesi için değil mi? Kobaysa ya? Nihai amacı meçhul bazı deneylere de malzeme olmaktaysa?

“İyi geçmiş olsunlar.”

Meral seksen metre tahmin ettiği koridoru ansızın bitirmenin hayretiyle kadına baktı. Diğer uçtaki kapıyı aralamıştı. Burası koridorla taban tabana zıt bir yerdi. Renkler beyaz teşkil etmekten sıyrılmışlardı yeniden. Altı metre kenarlı kare şeklinde bir muayenehaneydi. Rahat bir deri divan. Aynı cinsten koyu kahverengi iki koltuk. Aşağıdan tavana doğru aydın-latma. Duvarlarda boy boy yağlı boya tablolar. Bir masa, ayaklı bir portatif büfede çeşit çeşit içecekler, bardaklar. Yeni çekilmiş kahvenin enfes kokusu belli belirsiz sigara kokusuyla çok hoş bir kokteyl yapmıştı. İçerde kimse yoktu, ama bir ara varolanlardan arta kalan şeyler gırlaydı. Masanın üzerindeki kahverengi deri kapaklı kalın defter. Eski tip bir lacivert dolmakalem. Kalem hâlâ kullanıcısının sıcaklığını taşıdığı duygusunu vermekte.

“Teş… teşekkür ederim. Siz kalmıyor musunuz?”

“Hayır. Buyrun. Oturun. Hemen gelecekler.”

Kadın koyu krem renkli kalın tahta kapıyı örtüp kendisini odayla başbaşa bırakınca kapının onun tarafından açılamayacağını farketti. Çevresine bakındı. Deja vü’den hâlâ tık yoktu. Haldun beyle bir kez görüştüğünü hatırlıyordu, ama bunun nerede yapıldığına değin tek bir anı yongası mevcut değildi.

Odadaki eşyaları, birbirinden ilginç tabloları seyrederken koridorda başka kapı olmadığını düşündü. Hemşire nereden gelip gitmekteydi acaba? Mutlaka hastalara kapalı alanlar vardı. Bunlar ustaca kamufle edilmişlerdi haliyle.

İlgisini tablolara verdi yeniden. Onlarda beyninin hareketlendiren bir ışıma vardı. Her duvarda bir tablo asılıydı. Ebatları farklıydı. Kapının olduğu taraftaki yerin az olmasına rağmen en büyüğüydü mesela. Hepsi de aynı yere ait tablolardı. Göl kenarında bir kasaba. Ağaçlar içinde iki katlı evler. Parke taşlı yollar. Kediler, köpekler, çocuklar ve uçurtmalar. Göl ufkunda batan güneşin kızıllığı. Biraz amatörlük yansıtsalar da ruha hitap eden bir derinlikleri vardı.

Büfenin alt bölmesindeki çelik bir kova içinde soğutulmuş bir beyaz şarap şişesi durmaktaydı. Eğilip mantarı açılmış ve kolaylıkla çıkacak şekilde geri yerleştirilmiş şişeyi boynundan kavradı ve azıcık kaldırdı. Uçuk yeşil etikette enli bir fıçının içinde ayaklarıyla üzüm ezmekte olan iki genç kadının resmi vardı. Onları açık ve net görebilmesine rağmen yazıları sökemedi. Yazıldığı dili ya da alfabeyi bilmemesi mümkün müydü. Kültürlü benleri neden susuyorlardı? Sanki daha önce hiç kimsenin duymadığı bilmediği bir dilde yazılmışlardı. Dünyalı olmayan bir alfabeyle mesela. Artık dünyalı olmayan ya da. Saçmalıyordu iyice.

“İyi günler Meral hanım. Bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

Bunu diyen kapının ağzında duran orta boylu, altmış başlarında yaşamının son elli yılını çok meşgul geçirmiş tipli bir adamdı. Beyaz önlüklüydü. Tepesi iyice açılmış saçları pamuk gibi bembeyazdı. Yanında genç bir kadın meslekdaşı durmaktaydı. O da beyaz önlük giymişti. Uzun boylu, ciddi yüzlü, boyama kızıl saçlı biriydi.

Meral yarısına kadar dolu şişeyi yerine bırakarak doğrulurken, “Nasıl söylesem.” dedi.

Haldun beyin yüzü anlayışla doldu. “Merak etmeyin. Dün söz verdiğim gibi bugün belki sorunlarınız bitecek. Size uzman psikolog meslekdaşımı tanıştırayım. Meral Boztura.”

Kadın bordo eteğini, siyah buluzunu ve yüzünü ölçüp biçerek gülümsedi. Bir şey söylememiş, elini sıkmaya falan kalkışmamış, sadece gözlerini açıp kapatarak merhaba yollamakla yetinmişti. Aşinalık yüklü bakışları bedenini kendi tipiyle kıyaslamaktaydı. Kadınlar bunu çok ayrıntılı bir şekilde yapma hassasıyla doğarlardı. Erkekler boya, omuzlara bakmakla yetinirken onlar göz açıp kapayana kadar inanılmadık ölçüde ayrıntı bolluğu gözlemleyebilirlerdi.

Meral bir yanıt uçurmak yerine ellerini kalça hizalarında iki yana açarak ben hazırım, ne yapmam gerekiyor işareti verdi.

“Şu divana uzanın.”

Meral, Haldun beyin dediğini yaptı Adaşı masanın arkasına geçmiş ve koltuğa oturarak defteri açmıştı. Dolmakalemin ısısı ona aitti demekki.

Haldun bey nereden aldığını göremediği alçak bir tabureyle baş ucuna yakın oturdu.

“Şimdi sizi hipnotize edeceğim. Yaşamınızı altüst eden o gece merdivenine gideceğiz. Rahatsızlığınızın kaynağı orada üslenmiş. O habis üsse yönelecek ve tamamen size bağlı olarak sorun yaratan şeyi defetmeye çalışacağız. Hazır mısınız?”

Gece merdivenine hipnoz yardımıyla yönelmek elinde tırnak makasıyla bir Bengal kaplanının kafesine girmeğe benziyordu. Ayak ucu kara mermere değdiğinde cehennem uyandı. Haykırışlar, ağıza alınmayacak sövgüler, küfür fısıltıları, öfkeli, kindar, çığrından çıkmış tehdit sözcükleri, ağlamaklı yalvar yakarlar, acıyla bağırmalar.

Bu koroya katılanları görmüyordu rüyalarında. Görüyor ve unutuyordu belki. Şimdi iyice tanışacaklardı. Hipnoz unutma lüksünü iptal etmişti.

Ayağı ikinci basamağa değdiğinde bir stadyum gördü. Tam ortasında durmuş bakmaktaydı. Stad bomboştu. Hava açık ve güneşliydi. Bakımlı çimler ve boyaları yeni kurumuşçasına canlı, vaadleri daha da parlak reklam panoları gerçekliği doğala boyamaktaydılar. Bu mükemmel görünümü bozan tek şey kokuydu. İçinden bir ses çiriş diyordu.

Çiriş böyle mi kokar ulan. Çiriş değil bu. Sirke ile marine edilmiş bir şey.

Üzüme haksızlık etmeyelim. Bu o da değil.

Kim biliyor?

Ben biliyorum.

Neymiş peki?

Öd kokusu. Öd keseleri patlamış burada. Bir sürüsü, aynı anda. Kese kağıdı gibi caartt.  O kokuyor böyle umarsızca iğrenç.

Doğru. Doğru.

Sesler kokunun niteliği konusunda anlaşınca sessizlik geriye döndü. Saniyeler uçuşup gitti. Bir şey olmayınca ayağı üçüncü basamağa doğru harekete geçti.

Bu defa uçuk pembe badanası iyice eskimiş, çıplak duvarlı  bir odadaydı. Tek kişilik uyduruk bir yatak, iki sandalye ve  kare şeklinde küçük bir masadan ibaretti eşyası. Yerde kenarları kıvrılmış eski ve pis bir kilim seriliydi. Sabahın ilk dakikaları olmalıydı. İçerde eşyanın ancak seçilebileceği kadar ışık mevcuttu. Yatakta biri yatmaktaydı. Orta boylu, ince yapılı, beyaz atlet, erguvan renkli şortlu bir erkek. Cenin gibi kıvrılmış uyuyordu. Örtündüğü beyaz pike ayak ucu tarafından yere düşmüştü. Masanın üzerinde birkaç dergi, bir deri cüzdan, metal kayışlı kol saati, anahtarlar öbeği, iki cep telefonu ve kimlik belgelerinin yanı sıra küçük bir cam şişe vardı. Sekiz santim yüksekliğinde, bir buçuk santim çapındaki, plastik tıpalı silindir şişe dörtte üçüne kadar renksiz bir sıvıyla doluydu. Az önce tamamen kesilmiş sesler tek bir ağız-dan, Öd yağı özü. Bir damlası için bir ölü lazım. Bir santimetre küp on üç damla. Şişede kırk iki santimetre küplük sıvı var. Ne eder? Ne eder? dediler.

Aklı adamda olduğu için bir türlü 42 ile 13’ü çarpamıyordu. İstemi dışında o mekândan sıyrılırken adamın göremediği yüzünde merdivenin şimdiye kadar asla çıkmadığı son basamağıyla ilgili bir belirti bulunduğunu düşündü. Onu bilse belki… Belki ne? İç sesler niye suskunlar? Zihni çabalarken kopuverdi odadan.

Stada yukardan bakıyordu şimdi. En az elli metre yüksekteydi. Spotların ışıltısı altında apaçık duran manzara korkunçtu. Bir kaza olmuştu. Tribünlerin bir kısmı çökmüştü. Yan yana iki göçme vardı. Göçük alanları tütmekteydi. Yangın da çıkmıştı demekki. Bulunduğu yerden bile yanan etlerin kokusunu almaktaydı. Çimlik alan rasgele savrulmuş sayısız insan eşyasıyla doluydu. Şapkalar, yiyecek içecek maddeleri, çantalar, flamalar, pankartlar ve daha bir yığın şey. Onlarca sedye gidip gelmekteydi. Büyük bir felaket olmuştu. Yüzlerce kişi ölmüştü besbelli. Dışarda polis ve askerin kurduğu kordon görülmek-teydi. Sayısı belirsiz ambulans, askeri araç, polis arabası görüyordu. Havada helikopterler vızır vızırdı.

“Ne diyorsunuz Meral hanım?”

Meral hipnozdan birden kopmanın sersemliğiyle doktorun yüzüne baktı ve “Bir stadyum.” dedi. “Çok ölü vardı. Kese kağıtları patlamıştı. Öd yağı özü kolleksiyoncusu. Yataktaydı. Yüzünü şey edemedim.”

“Buldunuz onu. Sonunda.”

Meral en üst basamak, kurtuluş adası laflarını telaffuz etmekten son anda vazgeçti. Farkında olmadan sol eli kalçalarına giderek donunun üstünden orasını yokladı. Sonra aynı eli şaşkınlıkla bir karış açılan ağzını örttü. Bilincinde bir şey kımıldamıştı. O yatakta gördüğü adamla ilgili.

“Buldunuz değil mi?”

Bilincinin daha fazla dirilmesinden korkan yanı bilmezden gelmek istiyordu. Reddetmek, buradan kaçmak. Bir yol bulup kendi gerçekliğine dalmak arzusundaydı.

“Neyi?”

“Yatakta gördüğünüz adamın adı Ahmet Balerkır. 28 yaşında. Evli. Dört yaşında bir kızı var. Mesleği araba tamirciliğiydi. Askerden sonra aklını çeldiler. İran’a gitti. Orada Kum kentinde terörist eğitimi aldı. Beynini yıkadılar. İngiliz konsolosluğunu bombalanma eylemine gözlemci olarak katıldı. Örgütten kaçan iki kişinin infazını de seyrettirdiler. Henüz şahsi bir vukutatı yok. İlk ve tek işini becermesine saatler var.”

Meral daha fazla bilmeye korkmaktaydı, ama merak eden yanını durdurması mümkün değildi.

“Bunun benim hastalığımla ne ilgisi var?” diye sordu.

“Ahmet Balerkır sizsiniz.” dedi masanın arkasında oturan adaşı.

“Hayır. O benim… O benim…”

Meral devam edemedi. Nefesi sıkışmıştı. Ben şizofrenim. Bir çok şahsiyetim var demeye dili varmıyordu. Uyanan bilinci haklılar diye haykırmaktaydı. Nasıl olurdu peki?

“Siz Ahmet Balerkırsınız. Şu anda uyumaktasınız. Uyuyabilmek için uyku ilacı aldınız. Birkaç saat ya da birkaç dakika sonra uyanacaksınız. O akşam yapacağınız eylem için bütün hazırlıklar tamam. Çok masraflı, uzun zamandır planlanan dünya çapında ses getirecek bir eylemin kilit şahsiyetisiniz. Istanbul’daki uluslar arası futbol maçlarından birine içi tepeleme bomba yüklü küçük bir uçakla sabotaj yapacaksınız. Pilot sizsiniz. İçinde devletin en ileri gelenleri, tanınmış yabancı konuklar, turistler  bulunan 546 kişi ölecek. Binlerce kişi yaralanacak.”

Meral doğru söylüyorlar fikrinin baskısına rağmen inkâr etmek için toparlandı, divandan kalkarak arkasını onlara döndü. Göl ufkunda batan güneş tablosuna baktı ve merdiven kaynaklı rüyalarını hatırladı. Kadın cinselliğine öfkeli, ondan çok korkan, bastırmak isteyen, nefret eden, engizisyon ruhlu, Pol Pot zihniyetli erkek kişiliklerini düşündü. O halde nasıl olur da kadın kimliğiyle ortaya çıkardı? Meral Arıburun kimdi?

“Meral Arıburun benim.” dedi kızıl saçlı doktor düşüncelerini okuyabildiğini belli edercesine. “Stadyumda, karnımda üç aylık bebeğim, kocam ve 14 yaşındaki kuzenimle birlikte parçalanarak öldük. Mesleğim sigortacılıktı.”

“Ben de o akşam oradaydım Ahmet bey. Yanımda canım gibi sevdiğim 18 yaşındaki küçük oğlumla. O benim gibi hemen ölmedi. Uzun uzun can çekişti.”

Genç kadın suretli varlık yanakları ıslak geri döndü. İkisinin de doğru söylediğini hissetmekteydi. “Neden… Neden kadın oldum peki? Sonra, şey… Ahmet’in eylemini henüz gerçekleştirmediğini söylediniz.”

Haldun bey işin en zor kısmına geldik anonslayan derin bir iç geçirmeyle yüzünü süzdü. “Size dürüstçe bildiğimiz her şeyi anlatacağız. Ahmet Balerkır bir olasılıkla şu anda uyuyor. Eğer eylemini henüz gerçekleştirmediyse biz korkunç bir ölümle terki hayat ettiğimizi nasıl bilebiliriz?” Eliyle kapıyı işaret etti. “Hepimiz buradayız. Nasıl öldüğümüzü tek tek anımsıyabiliyoruz. İçimizde yahudi, hıristiyan, budist, taoist, hindu da var. Yaşlısı, genci, kadını, erkeği, eşcinseli hepimiz buradayız. Kapının arkasında ağır bir basınç hissederek bunaldığınızı anımsayın. Hissettiniz onları.”

Kadın suretindeki Ahmet utançla, pişmanlıkla yüzlerine bak-tı. “Şu anda nerdeyiz o halde?”

“O kadar düşündük taşındık kesin bir çözüm bulamadık.” dedi kadın. “Başlangıçta bütün mekân bekleme odası o koridor ve şu odadan ibaretti. Penceresiz olarak gödüğünüz gibi. Bizler de bu mekâna sıkışmıştık. Size karşı görünmezdik, ama algılanabiliyorduk. Dışarda ne vardı, dışarsı var mıydı bilmiyorduk. Yalnız zamanla bazı değişiklikler oldu. Belirtileri, kanıtları tekrar tekrar gözden geçirdik. Üzerinde hepimizin uzlaştığı senaryolardan biri şöyle: Siz tek motorlu uçakla eyleminizi gerçekleştirdiniz. Biz öldük. Blok olarak buraya alındık. Tüm anılarımız, bilincimiz yerinde olarak. Bilinci bulanık tek kimse sizsiniz. Sadece bu kadar olsaydı, bir çeşit cehenneme kapatıldığımızı düşünebilirdik. Alev alev yanan bir cezahane yeri fikri kısa menzilli zihinler içindir. Esas cehennem bilincinize çıkış noktası, istencinize serbesti tanımayan tekdüzeliktir. Ne kadar zamandır burada olduğumuz hakkında bir fikrimiz yok, ama artık canımız sıkılmıyor. Çünkü yepyeni bir habitatımız ve umudumuz var.”

“Nasıl yani?”

“Bu sizin buraya ikinci gelişiniz değil.” dedi Haldun bey. “Daha önce 1617 kere geldiniz. Her gelişte başka bir kimlikle. Başka dinden, başka cinsten, meslekten biri olarak. Birkaç yüz kere öncesinde bendiniz mesela. Kim olursanız olun bütün ayrıntılarıyla aynı kalmak üzere Ahmet Balerkır’ın terör eylemini anlatmaktaydınız. Sizi bu sayede tanıyoruz. 1617 de nereden çıktı peki diyeceksiniz. İzah edeyim. Siz bir kurbanın kimliğine büründüğünüzde, geri kalanlar o şahsı derinden hissediyorlar. Sonra birden stadyumda kurban olmayan tiplere de bürünmeye başladınız. Bunları da derinden hissederek aramıza aldık. Böylece suretlendiler. Çeşitli ülkelerden gelmekteler. Hepsi de terörzede. Acımasız şiddetin kurbanı olmuşlardı ve sizi çok iyi tanıyorlardı. Kısacası 546. gelişiniz sonuncu olmadı. Aramızda uzun uzun konuştuk. O statta 546 kişi öldük, ama şu anda yaklaşık on beş bin canız. Giderek artıyoruz.”

“O merdivenin basamakları hiç tükenmeyecek yani.”

“Evet. Eğer bunu durduracak bir hareket yapmazsanız sonsuza kadar hastamız kalacaksınız. Biz karakter bolluğuyla dolup taşarken, yeni bir dünyanın bütün deneyimlerine açıkken, siz giderek daha çok korkan, asla ölemeyeceği için inanılmaz azaplar çeken birine dönüşeceksiniz. Biz deneyimlerimiz renklendikçe yeni mekânlar oluşturacağız. Şimdiden oturduğumuz Göl kenti görmenizi isterim. Meyva ağaçlarının bolluğunu, hektarlarca bağlık alanlarımızı, nergisli gölümüzün karşı kıyısında gü-neşin batışının seyre doyum olmayan letafetini hayal edin. Tablolar bir fikir vermektedirler umarım. Bizim evrenimiz genişlerken sizinki bundan ibaret kalacak ve yavaş yavaş daralacak. Yüz küsur önceki gelişinize göre tavanlar yarım metre alçaldı. Odalar da üçte bir oranında küçüldü.”

Ahmet söylenenlerin her kelimesinin doğru olduğunu hissediyordu. Bilinci yerine gelmişti bu arada. Uçakla işini bitirince şehit olacağını ve cennetle mükafatlandıracağını düşünmekteydi. Cennet yerine buraya sıkışmıştı. Kabir azabı gibi bir şeydi yaşadığı. Belki şeytan gözümü boyuyor düşüncesi çok cılız bir etki yarattı zihninde. Göl kenti düşündü. Cennette şeytanın işi neydi?

“Peki ne yapmam lazım?”

“Uçağı bir düzlüğe indirip polise teslim olun.” dedi Haldun bey. “Hepsini ele verin.”

“Beni de, ailemi de öldürürler. Kızım ve karım ellerinde rehin.”

“Belki yapabilirler. Başka çaremiz yok.

“Nereye saklansam bulurlar. Her yerde nefesleri var.”

“En kötü ihtimalle bizim Göl kente gelirsiniz. Ailenizle beraber olacağınızı unutmayın. Şimdi onları bir daha göremeyecek durumdasınız. Evlerimiz çok güzel. Erik rakılarımızın ve özellikle şaraplarımızın tadına doyum olmuyor.”

“Sonra?”

“Sonra bakarsınız sizi öldürenler düşer tek tek bekleme odasına. Kadın olarak, katolik olarak, yahudi olarak. Onlara eylemlerini sıfırlama imkânı da verilmeyebilir pekala. Milyonlarca ruhu taşıyarak, korkuyla, azapla betonların arasında sıkışıp kalırlar. Ölmek yok. Hurili, Nurili, şarap ırmaklı cennet yok. Tekrar tekrar azap çekme, herkes olma hali sürüp gidecek. Kula  dünyayı tanrı gözüyle göstermedir belki bu. Sonu gelecek mi bilemeyiz. Belki bengi dönüştür. Fasit dairedir.”

Cennet senin sırtında yükseliyor Ahmet.

Ahmet’in içinde şeytan kandırıyor, sıyrıl ondan diyen yan dirilmeye çalışıyor, ama başaramıyordu. Doktorun sözlerinden olumlu etkilenmişti. Cennet senin sırtında yükseliyor diyen fısıltılardan da. Bir yol varsa eylemini hiçe boyamak istiyordu.

“Sizce bu mümkün mü?”

Doktor başını çevirip arkaya bakınca Meral hanım tekerlekli sandalyesini ayaklarıyla idare ederek yanına geldi. On yaşında bir çocuk gibi çevikti hareketleri.

“İki başat savımız var Ahmet bey.” dedi. “Birincisi eylem işlendi bitti. Geriye doğru çalışan bir karma sistemi iş başında. Kuvantum tekinsizliklerini düşünün.  Pekala böyle olabilir. İkincisi; cürüm henüz işlenmedi. Siz uyuyorsunuz. Biz de uyuyoruz. Sizin beyniniz yıkanmasına rağmen duyduğunuz güçlü pişmanlık bir sinyal çekti. Bu sinyal bir sistemi uyandırdı. Artık ahlâki uzay mı demeli. Evrensel pişmanlık yasaları, sigortaları mı demeli. Her neyse. Bizleri uykumuzda size bağladı. Birlikte burayı kurduk. Cürüm henüz işlenmedi. Felek hepimize bir şans veriyor. Bizim görevimiz bütün yaşam şekillerini, ruh hallerini size tanıtarak nefret ettirildiğiniz şeylerin asılsızlığını kanıtlamak. Modernitenin hepimizin malı olduğunu göstermek. Terör ister refah ülkelerinin kumpaslarından, ister diğer taraftan kaynaklansın bu tür bir karşılık buluyordur belki. Kabul edilebilir şartlarda nefis ve vatan savunması dışında yapılan her türlü şiddetin, eziyetin etkilediği böylesi alanlar mevcut olabilir pekala. Zihinselliğin en yani tanımı gereği bu tür uzayları düşlemek artık saçmalamakla eşdeğer tutulmuyor. Kesilmeye götürüldüğünü hisseden besi hayvanlarının etlerine ruhi durumlarımızı bile etkileyen zararlı hormonlar salgıladıkları tezini hatırlayın. Yani so-nuçta biz şiddetin anlamsızlığını içselleştirmeyi başabilirsek her şey bir rüyadan ibaret olacak. Sabah kaldığımız yerden devam edicez. Bütün bu yaşadıklarımızın örtülü bilinciyle tabii. Bu bilinç bizi birbirimize karşı muazzam anlayışlı yapacak. Bunun için muhtaç olduğumuz tek şey birbirimizin dilinden anlamaktı. Haldun bey de bu ikinci olasılığa daha çok şans tanımakta.”

Haldun bey düşünceli düşünceli başını salladı. “Ya da hep beraber öldük. Burayı kurduk. Bir amaç olmalı. Belki geriye kayan zaman dalgalarında sörf yapıyoruzdur. Belki ikinci kez uyanacaksınız. İkinci bir şans verilecek size. Belki bunu gerçekleştirebilecek kozmik haller mevcuttur. Bu bilinçle uyanacak ve gerekeni yapacaksınız.”

“Demin kabul edilebilir şartlarda nefis ve vatan savunması dediniz.”

Haldun bey, “Evet, ama sizin meseleniz bu kalıba uymuyor.” dedi.

Bunun üzerine defalarca düşündüğü belliydi.

“Benim acım vardı. Haysiyetimin ayaklar altında çiğnendiğini düşünüyordum. Hegemonyalara karşı çıkmaktaydım. Sapık falan değildim. Değilim yani. Kutsal bir amaç söz konusuydu.”

Haldun bey bakınca Meral hanım, “Hislerinizi çok iyi anlayabilecek durumdayız..” dedi. “Yalnız şu anda nerde olduğumuzu da unutmayın.”

Ahmet’in bir yanı neden olacağı felaketi engellemeyi istiyordu. Başka beyinlerle bağlı zihni çıkmaz sokakları görüyordu yalnız.

Şarabın etiketi okunmuyordu. Bunu düşün. Okunamıyordu, yani…

“Beynim yıkandı dediniz. Daha önce öylelerini gördüm. Robot gibiler. Dönmezler yollarından.”

Meral hanım anlayışla gülümsedi. “Şu üzerinizdeki bordo etek bakireliğimin son gününde giydiğim etek.” Parmağıyla üzerindeki belli belirsiz lekeleri işaret etti. “Sevgilimle arabada sevişmiştik. İnanılmaz güzeldi. Hatıra olarak saklamıştım.”

Ahmet bunun konumuzla ne alakası var diye düşünürken Haldun bey söze karıştı. “Daha önceki gelişlerinizde bu kadar anla-yışlı ve bilinçli değildiniz. Çeşitli dinlere mensup ruhlarla tanıştınız. İsa, Musa, Buda sevgisini de hissettiniz. Yeni dillerle dallandınız budaklandınız. Sayısız alışkanlıkların burgusunda savruldunuz. Yeniden çocuk oldunuz. İçinizde cumburloplu merak ve katışıksız yaratıcı zeka kükredi. Kadın olup erkeklerle seviştiniz. Başka erkek karakterlerinizde özgür seksin tadını çıkardınız. Eşcinselliğin, fetişizmin ne olduğunu kavradınız. Bunlar sizi ve de bizi tabii olgunlaştırdı. Şu andaki dünyamız için çok gerekli bir olgunluk bu. Eğer eylemi engelleyebilirseniz bizi sabah anlayış havarileri olarak sokağa salacaksınız. Herkes için yaşanabilir dünya bu iki sütun üzerinde yükselecek. Anlayış ve sevgi. Yoksa… Biliyorsunuz.”

Ahmet ödünç Meral kimliğinden tamamen sıyrılınca bambaşka bir ruh haline geçeceğini hissediyordu. Eğer 1617 kere gelişi bir işe yaramamışsa ümit yoktu. Belki sabah olmuştu. 1618. sonuncuydu. Kalkmak üzereydi.

“23. gelişinizi asla unutamayacağız.” diye devam etti Haldun bey. “Tavanlar iki metre daha yüksek, odalar at koştur. Şurda kocaman bir büfe durmaktaydı. Neyse… Eşcinsel bir kimlikteydiniz. Üzerinizde daracık ipekten pembe bir pantolon, çıplak teninize giydiğiniz tek düğmeli yeşil bir yelek vardı. Size hipnozla esas meseleyi açıkladığımızda, bu ilkiydi, gazaba geldiniz. Şeytana tapanlar olduğumuzu, hepimizin kellesini ko-partacağınızı haykırdınız. Bağırdınız, çağırdınız. Saatlerce sakinleşmediniz. Bir ara iyice çığrından çıkıp bize saldırdınız. Sehpadaki tirbuşonla. Neyse ki, sadece zihin güçlerimiz değil, tabiri caizse fizik güçlerimiz de seri bağlamalı. Buna rağmen sizi güç bela sakinleştirebildik. İtişir kakışırken pantolonunuzun arkası paramparça oldu. Öfkeden tir tir titriyordunuz. Ağıza alınmayacak küfürler savurmaktaydınız. Tam sakinleştiniz derken tekrar dellendiniz ve … Ve makatınızdan çıkardığınız ay başı tamponunu ağzınıza atıp çiğnemeye başladınız. Ardından kustunuz ve kusukların içinde debelendiniz. İbranice, Aramca, Latince sövgüler ve tehditler savurdunuz. İlk defalarda buna benzer bir sürü olay oldu. Bir ara devlet büyüğüydünüz. Korumalarıma parçalatacağım sizleri tehditiyle ter ter tepindiğiniz sahne şu anmış gibi gözümüzün önünde. Bu rahatça konuşabileceğimiz anlara kolay gelmedik.”

Etiket okunamıyordu. Cennet senin omuzlarında. Etiket oku…

Ahmet hayal meyal anımsamaya başlamıştı olayı. Elinde tirbuşon varmışçasına sağ avucuna baktı. Meral hanım dostça bir tavırla terlemiş elini tuttu. İri kahve rengi gözleri anlayış ve sevgi ışıyordu.

“Belki Rab, Yahova ve Allah bize acıdı. Bir dilek kabulü süresi ihsan etti. Semavi dinler ağacının en cılız, en az yapraklı, ama en yüksek dalları yaratmıştır belki bu âlemi. Yüksek anlayış uzayı terennümü.”

Meral suretli Ahmet kendini çok yorgun hissetmeye başlamıştı birden. Çökercesine divana oturdu. Kayıyordu. Kayıyordu yavaşça buradan. Bedeni divan denizinde batan bir kadırga gibiydi. 1618. gelişi de hezimetle sonuçlanmaktaydı. Öfke, nefret ve kin sarımlı bobinlerden fışkıran kara enerji tarafından sarmalanmaktaydı. Muhteşem bir zihnin güzide yeri hızla uzaklaşmaktaydı tabanlarının altından.

Ahmet Balerkır gözlerini açtığında 1618 ziyaretten arta kalan izlenimler iyice arkalara çekilmişlerdi. İçinde pişmanlık, ölüm korkusu lambaları yanmaktaydılar, ama bunlar çok uzaklarda ve soluktular. İradesi kara enerji üreten bobinlerin komutundaydı.

Doğrulurken yatak gıcırdayınca odanın kapısı açıldı. Kendisini uçağın havalanacağı ana kadar izlemekle görevli dava arkadaşı, harekat şefi Samsame İsmet kapının ağzında belirdi. Arkasında yaveri Cemal durmaktaydı. Silahlıydılar. İsmet uzanıp ışığı yakan düğmeye bastı. Tavandaki floresan lamba biraz titredikten sonra yandı.

“Nasıl iyi uyudun mu?”

“İyi.” dedi Ahmet.

İsmet’in kurnaz gözleri yüzünde davadan dönme, zayıflık, pişmanlık, panikleme belirtileri aradı. Bunları göremeyince sert ifadeli yüzü hafifçe yumuşadı. Rahatlamıştı açıkça.

“Çay hazır. Giyin de kahvaltı edelim.”

“Tamam.”

Duvara gömülü duran dolaptan elbiselerini alıp giyindi. Bunu yaparken tereddüt yaratan arka plan düşüncelerinden iyice sıyrıldı. Bobinlerin gücü müthişti. Kahraman olacaktı. Devrim gerçekleşince meydanlara, medreselere adını vereceklerdi. Çocuğu okutulacak, karısı aç açıkta konmayacaktı. Ve de yeri cennet mekândı.

Güvenlik nedeniyle bir ay önce ayrıldığı kızını, karısını özleyen yanını sertçe kapattı. Zaaftı bu. Şeytanın dürtmesiydi. Çabuk çabuk fatiha süresini mırıldandı.

Çoraplarını, ayakkabılarını giyerken en sonuncu eteklikli hali çok belli belirsiz bir esinti şeklinde aklının önünden geçti gitti. Dünyanın iyice sapıttığını düşündü. Her yer sapıklık kaynıyordu. Acilen köklerine kibrit suyu dökülmeliydi.

Mokasen ayakkabılarını giyince masanın üzerinden cüzdanını alıp sağ arka cebine koydu. Saatini az kalsın sol bileğine takacaktı. Göt temizleme eline öfkeyle baktı. Sonra kayışı sağ bileğine taktı. Telefonlar, uçuş brövesi ve sahte nüfus cüzdanına parmaklarıyla dokunarak içini çekti. Saat dokuzu geçiyordu biraz. Sabahtı daha. İcraatına saatler vardı. Buna sevinen yanından korkarak arka arkaya besmele çekti.

Gözleri tuğlayla örülü pencereye takıldığında beyninin çok uzak bir bölgesinde karıncalanma hissetti. Saniyeler aktı gitti. Çok uzakta ve atıldı her neydiyse. Kavranır bir düşünceye dönüşemedi. Örülü pencereye bakmaya devam ederek sokaktan gelen sesleri duymayı umdu. Sık sık övünerek belirttikleri gibi ev çok iyi yalıtılmıştı. Tık yoktu.

Tam kapıyı açacakken durakladı. Niye durakladığını bilmiyordu. Masaya doğru yürüdü. Sol eliyle masanın üzerinde bir şey arandı. Boş yüzeyde gezinen eli bir an durakladı. Bir şey hissetmişti. Küçük bir cam tüp sanki. İçinde çok özel bir şey olan. Hayalde gibi parmaklarıyla o şeyi kavradı. Cam ya da mika. Silindir şeklinde. Ucu? Ağzı? Plastik tıpası var. Tıpayı açınca kokuyu aldı. Şişenin ucunu görmemesine rağmen tıpayı yıldırım gibi kapattı. Kara enerji üreten bobinlerin etki alanında yalıtık bir bölge bulunmuştu.

Günaha girme ya da çığrından çıkma korkusu engellerini kolayca aşarak orada durdu bir süre. Huşu halindeydi. Gözlerinin önünde bir hayal uçuştu. Bir oda. Pembe pantolonlu, yeşil yelekli biri küçük bir eğeyle tırnaklarını eğeliyordu. Başkaları da vardı. Bir doktora ait bekleme odasıydı sanki. Ağır makyajına rağmen adamın yüzünü tanımıştı.

Kapı tekrar açıldığında şaşkınlıkla boş avucundaki şişeyi görmeye çabalamaktaydı.

“Geliyor musun?”

Doğal bir şekilde tübü hâlâ hissetmekte olan elini sol cebine soktu ve başıyla olumladı. Konuşursa sesinden faça vereceğinden korkmuştu. İsmet yüzünü uzun uzun inceledi. Bunu yapmaya yetkisi olduğunu belli edercesine küstah ve tehdit ediciydi halleri. Hepsi bu değildi. Bir şey daha vardı. Yüzünde bir şey görmüştü sanki. Gıcık kapacağı bir gelişme. Misyonla ilgili değildi sanki. Şahsi bir şey. Şaşkınlık, hatta korku veren bir şey. Birden tırnak eğeleyenin yüzünü anımsadı. İsmet’e bakarak sırıtmış olabilirdi. Gözünün önünde tövbe etmelerine rağmen iki gencecik insanı boğazlarını keserek katletmiş sert huylu, acımasız biriydi. Grup içinde Samsameydi bu nedenle lakabı. Samsameydi orda oturan tip. Valla oydu, billa oydu.

Ahmet güçlükle yüzünü düzeltti. “Bir dakikada hazırım.”

Samsame İsmet sırıtmasını sinir sisteminin aşırı yüklenmesine vermiş olmalıydı. Uyduruk bir anlayış ifadesiyle başını salladı ve “Çay hazır.” deyip gitti.

Kapı kapanınca Ahmet boş elini cebinden çıkartarak burnuna yaklaştırdı.  Amber kokusunu ciğerlerine çekti. Koku beynini etkilemeye başlamıştı. Gönülden bir besmele çekerek çayını içmeye gitti. En yeni düşünceleri demlenmekteydi bu arada.

Amsterdam, 2005

Her Semte Bir Gemi

Köşe Yazıları, Yazılar No Comments »

Her semte bir gemi ya da aşure refahı

Hacıvat: Yandık, mahvolduk azizim. Kutuplardaki buzlar eriyormuş.
Karagöz: Bize ne bundan? Onu kutup ayıları düşünsün.
Hacıvat: Öyle deme, buzlar eriyince bütün buraları sular basacakmış.
Karagöz: Delta setleri var ya.
Hacıvat: Onlar az gelecekmiş. Sel basacakmış her yeri.
Karagöz: Ne zaman olacakmış bütün bunlar?
Hacıvat: 40, 50 hatta 10 yıl sonra falan.
Karagöz: Korkuttun beni yahu. Hemen yarın sandım. O zamana kadar bir çözüm bulunur.
Hacıvat: Nasıl mesela?
Karagöz: Kolayı var. Her semte bir gemi inşa ederiz. İçinde sinema, tiyatro, karakol, kilise, cami, sosyal dienst falan da olacak tabii. Sular yükselince herkes kedisini , kuşunu, köpeğini, timsahını alıp gemiye biner. Nasıl buldun aklımı ama?
Hacıvat: Valla ne diyeyim. Yıktın perdeyi eyledin viran, koşayım sahibine heber vereyim heman.
Karagöz Hollanda’da– 1990

Kutuplardaki buzlar eriyor ve sular yükseliyor. Kıl payıyla ABD cumhurbaşkanlığını kaçıran Al Gore’nin sunduğu Zahmet verici, rahatsız edici gerçek, An inconvenient truth(2006) adlı filmi görenler büyük bir felaketin kapımıza dayandığını bir kez daha iliklerinde hissediyorlar. 1990’da Karagöz ve Hacıvat’ın ağzından dillendirdiğim gerçek bütün acımasızlığıyla üzerimize abanmış durumda.
Dünya iklimi bu tarz üretim ve tüketimi kaldıramaz hale gelmiş durumda. Atmosfere saldığımız sera gazları nedeniyle yeryüzünü ısıtmanın yanı sıra çevreyi acımasızca tahrip ediyor ve kirletiyoruz.
Ben çocukken İzmir’de musluktan su içiyor, elli metre öteden denize giriyor ve oradan avladığım balığı yiyordum. Çok değil, yirmi, otuz yıl içinde bunu yapabilmek imkânsızlaştı. Sözünü ettiğimde gençler bin yıl öncesinden bahsettiğimi sanıyorlar bazen.
Temiz suları şimdilerde şişelerde seyretmekteyiz. Şişeyi göremeyeceğimiz anlar da gelebilir. Temiz havanın da sırası hızla yaklaşıyor. Birazdan pahalı hava filtrelerine gereksinmeler başlayacak böyle giderse. Bir çok yerde tüpler içinde oksijen kullanılıyor. Aşırı temiz hava meraklıları için lüks filtreler de var. Yakında normal temiz hava satılmaya da başlanacak. Parası olana. Şu anda viskisine dört beş bin yıl önce donmuş tertemiz sudan oluşma kutup buzu koyan zenginleri düşünün. Bunun ticareti de yapılıyor. Sıra havaya da gelecek. Çok çabuk hem de.
Çevre kirliliği sınır tanımaz bir karakter kazanmış durumda. Vize sorunu olmayan küresel bir gezgin. En başta ABD olmak üzere zengin ülkeler maliyet kaygılarıyla tedbir almadan üretmeye ve tüketmeye devam ettikleri sürece çevre felaketleri şiddetle artacak. İşin acı yanı bu felaketlerden ilk önce fakir ülkeler etkileniyorlar. Faturanın ilk taksitlerini ödeyen hep onlar oluyorlar. Aşırı lüks fakirlerin gıdasını, suyunu ve havasını berhava etme pahasına gerçekleştirilebilen hastalıklı bir yönelim.
Havaya salınan sera gazlarının sınırlanmasını öngören Kyoto anlaşması mutlaka önemli bir girişim ama çok daha kökten tedbirler almak gerekiyor.
Ekonomik büyüme Hindistan, Çin, Türkiye ve diğer başka ülkelerin de sıcak hedefi. Hem sera gazları, hem de çevre kirliliğinin artması kaçınılmaz oluyor.
Su baskınına uğrayabiliriz.
Ne yapılmalı?
Karagöz’ün fikri ilginç, ama kökten bir tedavi şart. Dünya çapında üretim biçimimizi sorgulamak gibi mesela. Bu sözünü ettiğinizde özellikle varlıklı ülke muhataplarının ya sırıtarak omuz silktiği, ya da sen hâlâ bu eski sayfalarda mı otluyorsun tarzında küçümseyici bakışlar yönelttiği bir konudur. Oysa sisteme kökten ayar gerekmekte. Üretim ve tüketim şeklimizin acilen dengeli bir insan ve doğa birlikteliğine uyarlanması gerekiyor.
Giderek daha çok sayıda dünya aydını bunu dillendirmekte. Göreceli refah sözcüğü yeniden canlanıyor. Anadolu ve Orta Doğu’da aşure adeti vardır. Kökü Eski Ahit’e ve öncesine uzanan aşurenin dayandığı olaylardan biri de Nuh tufanıyla ilgili olandır. Hz. Nuh uzun ve çileli bir yolculuktan sonra gemisinden çıkıp karaya ayak bastığında, tufandan kurtulduğunda yani, elinde kalan tahılı ve diğer malzemeleri bir araya getirip pişirdiği bir şükür tatlısıdır aşure.
Aşure, fındığı fıstığı bir yerden, tahılı narı başka yerden olmak üzere, bütün dünyanın karınca kararınca katılımıyla yeni ve mütevazı bir refah modeli oluşturmayı sembolize etmekte bir yanıyla. Tufandan önce mümkünse tabii.
İnsan ve doğasever bir küreselleşme güçlü ve çevreci liderlerin önderliğinde mutlaka gerçekleşecek. Uydurma gündemlerle dünya ahalisini oyalama devri bitecek. İnternette sörflenerek, sorumsuzca tüketerek, elinde dondurma televizyonda Beyrut’ta öldürülen çocukları seyrederek ya da hafta sonunu Roma’da geçirmekle olmuyor.

Kapıyı çalan geniş çaplı bir felakettir.

Geniş yürekli ve özverili mücadelecilerini beklemekte.

Tags:

Merhaba dünya!

Yazılar No Comments »

WordPress’e hoş geldiniz. Bu sizin ilk yazınız. Bu yazıyı düzenleyin ya da silin. Sonra blog dünyasına adım atın!

2010 Sadık Yemni. Bulk email software .