Haz 15
Sururizadeler Bir çok şehrin, yörenin, köyün geniş bir zaman aralığında bakıldığında mutlaka ülke genelinde, hatta bazen dünya çapında olaylara, bir şeylere, ilklere, en çoklara, en gariplere vb. beşik olduğunu görürüz. Güzel İzmirimiz’in de tarihinde bilinen bilinmeyen bir çok özel vaka, durum, ilkler, en büyükler vardır. Kendi sınırlı araştırmalarımla bu noktaların bazılarını bir başka çerçeve içinde ele alacağım. Bugün bir iddiamı dile getireceğim. Bu ilk kez yapılıyor. Ciddi bir İzmir büyüklüğüdür. Başta İzmir Atatürk Lisesi olmak üzere çeşitli liselerde çalışmış bir fizik hocası geldi geçti İzmir’den. Sururi bey. Ardında şu anda çoğu İzmir’de olmak üzere Türkiye’nin her yerinde bulunan binlerce Sururizade bıraktı. Bu unutulmaz öğretmenin son kez bir dersaneye ayak basmasından bu yana neredeyse kırk yıl geçti. En genç Sururizade şu anda 53 yaşında. Abilerinden, babalarından, kocalarından rivayet şeklinde Sururi öyküleri dinleyip Sururizadeler Kulübü’ne üye olan binlerce kimse daha var. İkinci dereceden Sururizadeler. Bu kulüp öyle canlı ki, Sururi’nin romanı denebilecek Durum 429 adlı kitabım vesilesiyle kırk yıl sonra yeni tanıştığım Atatürk Lisesi mezunlarından Efe, Behzat ve Fevzi beylerle bu yaz ilk tanışmamızda sanki aradan birkaç yıl geçmişçesine bir çoşku ve canlılıkla birbiri ardınca Sururi anekdotları anlatıp durduk. Neydi fizikçimizi bu kadar unutulmaz yapan şey? Gelin iddiamı dillendirmeden önce Durum 429’dan bazı satırlara bir göz atalım. Bir sonraki ders fizikti. Sururi isimli biri gelecekti. Bazı haberler dolaşmaktaydı havada. Çok acaip küfürbazmış. Sille-i Osmaniye tokatları varmış. Öğrencileri sıraya dizer ağızlarının içine tükürürmüş. Kız okullarından pis dili nedeniyle atılmışmış falan. Zil çalınca bir önceki boş dersin sallapatisiyle dağınık ve yavaş toparlanırken içeriye orta boylu, dimdik vücutlu, lacivert takım elbiseli bir adam girdi. Kır saçları özenle arkaya taralıydı. Yakışıklı denebilecek biriydi. İri yarı değildi. Pis sövgüler ve sille-i Osmaniye tokatlarla ilintilendirilebilecek yapıya sahip değildi. Bir müsteşara, elli öncesinin milletvekillerine benziyordu. * “Günaydın çocuklar.” “Sağol.” Sururi kürsünün yanında durup bizi süzdü. İki gün önceki reklam filmindeki munis adamın son saniyeleriydi. “Sağol’u adi o…. çocukları der. Bir daha sağol mağol istemiyorum.” Sınıfta çıt çıkmadığını hatırlıyorum. Birkaç pasif inek ve doğuştan standart kul tip dışında hepimiz “sağol” demiştik. Bu o… çocuğu lafını kaldıracak mıydık? Aramızdaki bakışmalarda şiddetli bir muhalefet şerareleri çakmamaktaydı. Üslup bizi büyülemişti. Sururi’de ilginç bir göçmen aksanı vardı. Yüzündeki tikler, özenli giyimi, aksanı ve tavırlarıyla bulunduğu mekânı teatral alana dönüştürmekteydi. Bu süper aktörün okulun sıkıcı havasını berhava edeceğini hissediyorduk. “Tabii hepinize söylemiyorum. İçinizde efendi itoğlu itler de var. Kategori o anda yürürlüğe girmişti. O andan itibaren iki tip öğrenci vardı sınıfta. Adi itoğlu it, adi o… çocuğu ya da bunların efendi ön ekli olanları. Yan bakmak ya da masum bir ulan lafı yüzünden kahvelerde, sinemalarda cıngar çıkartan en hırlı arkadaşlarımız bile o… çocuğu ve itoğlu it laflarını keyifle soğuracaklardı. Bir maden bulmuştuk. Birkaç iyice göreceli sıfatın lafı mı olurdu. * Optik konusunu uzun uzun işledik. Sururi’nin optik yorumu tek kelimeyle müthişti ve benzersizdi. “Çocuklar düz ayna, hani Basmahane’de pis pis herifler sokakta tıraş olurlar.” * Bir de anlattığı bir çok şeyi biz hayatımızda daha önce görmemişiz gibi davranması da ilgi çekiciydi. Bir gün laboratuvardaydık. Ampulu şöyle izah etti. “Çocuklar ampul, hani takınca yanar. A,M,P,U,L. Ne bakıyorsunuz yüzüme aval aval bre adi o… çocukları. Edison buldu işte. Bizim laboratuvar ağzına kadar ampul doludur ya. 300-500 hatta 30-40.” Çekmeceleri açtı kapattı bir tane ampul dahi bulamayınca dellendi. “İt oğlu it hademe götüne mi soktu nedir?” Şimdi iddiama gelelim; bence Sururi bey Türkiye Cumhuriyet tarihinde gelmiş geçmiş, ünü en uzun metrajlı olan ve adına operet bestelenmiş, hakkında roman yazılmış(yakında film ya da dizi olma ihtimali de cabası) olan tek öğretmendir. İzmir Atatürk Lisesi’nin yani İzmir beşiğinin çok özel bir tarihi kıymetidir. Fizik öğretmenimizi burada sevgiyle ve rahmetle anıyorum. “Bu sınıf okulun en kenef sınıfı. Ahırdan berbat vallaha. Aranızda tek tük efendi itoğlu itler olmasa bir gün bile derse gelmem. 700 yıllık Osmanlı sizin gibi adi o… çocukları yüzünden battı gitti.” Bütün volkan püskürmesi bundan ibaret kaldı. Kendini birden yorgun hissetmişti belki. Belki de bir T.T.T. harikası olarak, Türk Tırlatma Tarihi, hocalığının en top performansına tekabül eden bir sınıf bulduğunu bilmenin iç hazzını yaşıyordu. Derinlerde bir yerde. Tavırlarının olağandışı niteliğinden tamamen habersiz olması mümkün değildi. Gözlerinde sırıtan bir yanın olduğuna yemin ederdim o sıralar. T.T.T. konusu da bir başka yarışma alanı haliyle, ama onu yazmayı şimdilik bir fi tarihine bırakıyorum.
Bu manevi olarak zaten mevcut olan kulübü şu satırları yazdığım sırada 25.08.2007’de izninizle biraz resmileştiriyorum.
Tags:
,
Fizik,
Gırgır,
Hocalar,
İzmir,
İzmir Atatürk Lisesi,
Mizah,
Okul hayatı,
Son Hababam Sınıfı,
Tırlatma
Recent Comments